NURİ DEMİRCİ ARŞİVİ

 

Dergilerdeki Yazıları-2

Dergilerdeki Yazıları-3

Dergilerdeki Yazıları -4

Karışık Yazıları

Karışık Yazılar 2

Karışık Yazılar 3

Karışık Yazılar 4

Kitap Yazıları

Kedi Yazıları

 

 

 

                                                DERGİLERDEKİ YAZILARI

DÖNDÜM

    Sanırım ortak yanılgımızdır: Uzun süre yaşadığımız, öyle ya da böyle bir düzen tutturduğumuz bir mekândan herhangi bir sebeple uzak düştüğümüzde, zamanın ve olayların akış biçimi ve hızı değişirmiş / değişecekmiş gibi gelir bize. Gittiğimiz yerde dünyanın dönüşünü pıhtılaştırırken, ayrıldığımız yerde fıskiye topuna döndürür; zamana ve de olaylara yetişemeyecekmiş gibi hissederiz. Hele internet denilen cellatın ilmeğinden boynumuzu kurtarmışsak ve hele çoğumuza şah damarından daha yakın olan cep telefonu gibi bir alete sahip değilsek...

   Bu hal, mutlak sessizliğe ve mutlak boşluğa yaklaşma yolunda önemli bir duraktır.

   Uzaktayken merak ettiğiniz her şeyi karşılayan tek bir soru vardır ve bu sorunun, kime sorarsanız sorun, hemen her zaman tek bir cevabı vardır: “- Ne var ne yok?” / “- Ne olsun, bildiğin gibi!”

   Uzun tuttuğum yaz tatilinden döndüğümde, bana ilk uğrayan Muharrem Sönmez oldu. Yerinde duramayan soruyu soruverdim: “- Ne var ne yok Muharrem?” / “- Ne olsun ağbi, her şey bildiğin gibi!”

   Böyle dedi ama sözünün arkasına ekledikleri bekledikleri değildi:

   İhsan Üren ağbinin, uzun süredir hasta yatan eşi Mesture Hanım, bir hafta önce vefat etmiş ve haber verilmediği için, edebiyat cemaatinden kimselerin katılmadığı bir törenle defnedilmiş.

   (Hemen uğradım İhsan ağbiye: Dalıp giderken “Şuracıkta yatıyordu yahu, şuracıkta” diyerek, iki Bulut Gören resminin altındaki iki kanepeyle doldurulmuş boşluğu gösteriyordu. “Sakın acele etme, seni bando mızıkayla karşılamayacaklar, dedim ama dinletemedim, gitti.”

   Eliz Edebiyat’ın 44. sayısında yayımlanan Örtülü şiiriyle teselli buluyor, “Hiç değilse gitmeden onu gördü” diyordu. Mesture Hanım, “kimse doğrusunu söylemiyor” diyerek adından şikâyet edermiş; bunu söyledi, “Halbuki ne şahane bir ad” dedi. Özlem başlamış demek ki: Zor!)

*

   Sonra, Şaban Akbaba’nın başına gelenler: Bağdatlı Maymun adlı çocuk kitabında, savaşı bitirmeye kararlı bir maymuna Rahman adını vererek kutsal değerleri aşağıladığı gerekçesiyle bir imam tarafından savcılığa şikâyet edilmiş. Şimdilerde amacının bu olmadığını açıklamaya uğraşıyormuş.

*

Sonra, sevimsiz internet dedikoduları ve kavgaları… Tahir Abacı - Abdülkadir Budak, Sina Akyol - Baki Ayhan T. - Mustafa Fırat adları… Celatın imeği…

*

Ve sonra, üç aydır zırnık kadar katkıda bulunamadığı Eliz Edebiyat son sayıları… 45. sayıda beni bekleyen kötü sürpriz: Eylül sayısını düşünerek bıraktığım “Sonyaz İçlenmesi III” şiiri, arkasına takılan iki ayrı şiir çalışmasıyla birlikte yayımlanmış.

Düzeltmek zorundayım: O şiir şu dizelerden ibaretti:

 

sonyaz içlenmesi III

 

sadece gölgelerde fısıltısını duyuran rüzgâr

sarı serinliğiyle

ağız dolusu konuşuyor şimdi

güneşe doymuş sahilde

 

hırçınlaşıyor, tepelere doğru

kurumuş derenin kıyısında

oradan oraya savuruyor

incecik söğüdü

 

besbelli, hüzün basmış içini

çünkü yaz insanları 

çoktan unuttu, orada öylece duran denizi

kepenkleri indirecekler yaz kırıntılarının üstüne

ve eylülün girdiği kapıdan çıkıp gidecekler

 

içindeki rüzgârın dinmesini bekleyecek

bir kuytuya atılan cankurtaran simidi

 

Devamında gelenler dizeler bitmemiş çalışmalardı. Düzeltmenizi isterim.

         *

Geçen yıl yayımlanan Edebiyat Kıllığı yazarlarından Necati Fecr-i Ati’den gelen bir mektup buldum posta kutumda. İlginç “vuruş”lar yapan ve bu özelliğiyle mektuptan çok bir dergi yazısını anımsatan metne, “Bir Önerim Var” başlığını koymuş Fecr-i Ati, “Ama, ne öneri!” diye kendini takdir ederek şöyle sürdürmüş:

“Önerimiz, ülkemizin son geldiği noktaya fevkalade uygun, ön açıcı, yol gösterici, aman vericidir ki bilhassa edebiyat dünyasının her derdine deva olacağını söyleyebilirim.

Bakınız, oldukça farklı tarihi dönemlerden geçiyoruz. Altı üste, ayağı başa geçirmişiz. Öyle ki, şanlı Cumhuriyetimiz bile tarihçileri şaşkınlığa uğratıyor. Meğer Cumhuriyet denilen bu rejim, kurulur kurulmaz ülkeyi Gerileme Dönemi’ne sokuvermiş, başlangıcını Gerileme Dönemi’yle yapmış da haberiz yokmuş; öyle böyle diye bizi oyalamışlar. Amerika’dan gelen su mühendisi Süleyman Efendi sayesinde hafif duraksar gibi olmuşsak da asıl, kısa şortlu Turgut Paşa’nın himayesinde Duraklama Devri’ne duhul olmuşuz. Derken, Tayyip Hazretleri gelmiş ve biz İlerleme Devri’ni yaşama şansına kavuşmuşuz. Böyle devam edersek başımızı arş-ı âlâya toslayacağız ki, orasının yumuşacık bir sonsuzluk olmasını ummak ve dilmekten başka yapacak şey yoktur.

Var mı böyle bir tarih?

Yok, evvel Allah!

Ülke, şükür, ağızla anüsünü yer değiştirerek bağırsaklarını boşaltıyor.

Böylesine değerli bir dönemi yaşayan ülkeye, önerilerimizle katkıda bulunmak her aydın oğlu aydının vazife-yi aslisi olmak gerekir.

Önerimizin muhatabı, Milli Eğittiğimin bakanı İntihalzade Ömer Efendi ile Milli Kültürüttürme Bakanı abdestli gomonist Ertuğrul Efendi’dir. Gerçi onları, efendi babalarının dediğinden dışarı çıkmayan munis delikanlılar olarak biliriz ve bu bâbda bir kıymet-i harbiyeleri yoktur amma, laf taşıma kabiliyetleri vardır hiç değilse ve sözümüzü haşmetli sultanlarına ulaştırırlar. (Bu arada Kültürüt dediğimde ağzıma tükürük dolduğunu ve bu ifrazatı derhal boşaltma ihtiyacı duyduğumu da belirtmeliyim. Son yıllarda ortaya çıkan bir rahatsızlık bu.)

Evet!

Önerimizin gerekçesi şudur: Madem ki artık “Biz, talebe denen bu tıfl-ı badiyenin dindar, kindar, bilhassa aklı ifrata kaçmamış ve bilhassa gövdesi alabildiğine genişlemiş nesiller olarak yetişmesini isteriz” denmektedir ve bu mealde 4+4+4 engelli eğittiğimin sistemi kabul edilmiştir, o halde buna uygun düşecek değişiklikleri, uygulamaları devreye sokmalıyız. 4+’nın bu ilk artısında aklı kemale eren yetişkin, on yaşındaki delikanlı çocuklara, seçmeli dersler meyanında, Şiir Seçkileri Hazırlamanın İlkeleri / Part 1; ikinci +4’e gelindiğinde de Şair Fişlenmesi ve Şiir Seçkilerinin Bu Babda Hazırlanması / Part 2 adlı derslerin konulmasının pek yerinde olacağını düşünmekteyiz. Ek olarak, yine bu meyanda, son +4’de, “Seçici Kurullar ve Seçilme Kuralları” dersi de düşünülmelidir. Ayrıca, yukarıdaki özdeyişin “Biz, talebe denen bu tıfl-ı badiyenin dindar, kindar, bilhassa aklı ifrata kaçmamış ve bilhassa gövdesi alabildiğine genişlemiş şairler olarak yetişmesini isteriz”e dönüşmesini sağlamak maksadıyla bütün okulların İmam Hatip ve Şuara Okulu olarak tescilinden yanayız. Bu okulların duvarlarında Las Vegas Kumar Bursu’ndan yararlanarak Paris’e gönderilen Necip Fazıl Kısakürek’in Gençliğe Hitabesi asılmalıdır.

Amaç ve sonuç bakımdan, nasıl ama?”

 Böyle diyor; günahı boynuna! Sevabı da…

Döndüm…

                                                                    Elizedebiyat / Sayı: 46 / Ekim 2012

ŞU KADAR KİŞİYLE, BUNLARI KONUŞTUK

 

Mart ayında yayımlanan üç şiir kitabı: Kalbimin Başkenti, Çağrılmayanlar Adası, Acil Çıkış.

Bursa, Yeşil Ev’de, şu kadar kişiyle, kitapları konuşacağız.

Kitapların imzalandığı tarihe bakıyorum: 26 Nisan 2015. 

Demek, bir bahar toplantısındayız.

Şairler, bizim şairlerimiz. Her gördüğümde sevindiğim, sevindiğimi belli ettiğim kardeşlerim: Hilmi Haşal, Yusuf Yağdıran ve üç r’li Muharrrem Sönmez.

Şu kadar kişiyle yaptığımız konuşmalar, neden şu kadar kişiye daha ulaşmasın?

Bu yazı, bu nedenle yazılıyor.

Masamız şenlikli, ama bir imza günü toplantısının havasında değiliz henüz. Kitapların dışında her şey konuşuluyor.

Toplantının açıklanan başlama saatini aştığımızın farkına varılınca, “çoktan başladık, zaten toplantı halindeyiz” diyerek durumu kurtarmaya çabalayanlar oluyorsa da, sonuçta şiir konuşulacak; Kalbimin Başkenti’nde, Çağrılmayanlar Adası için Acil Çıkış aranacak. Bunu düşünerek, söze ortasından giriyorum ve Haşal’a,

“Reenkarnasyona inanır mısın?”, diye soruyorum.

“Evet”, diyor, “bir sonraki hayatıma, durmadan çalışan bir karınca olarak geleceğimi de biliyorum.”

“Ya bir önceki hayatın?”, diye soruyorum. O duraksayınca ben tahminimi söylüyorum: “Bir önceki hayatında, sen, ya simyacıydın ya da saat tamircisi.”

Tahminimin çıkış noktası Haşal’ın şiirlerinin ana figürlerinden olan “an” ve “iksir” sözcükleri. Özellikle “an”. Böyle olunca saat tamirciliği öne çıkıyor.

(Sonradan bakıyorum: Daha kitabın ilk şiiri Kasketli Gölge’de üç kez kullanmış “an” sözcüğünü: “Uyaksız ayak sesleriyle anın” ,“An yaşanırmış”, “Bursa’da an gümüş yalnızlık”

Kalbinin başkenti olan şehri, Bursa’yı, Bursa’nın semtlerini ve çevresini anılarıyla anlattığına bakılırsa, Haşal’ın lügatinde “anı” sözcüğünün karşısında “an’lar toplamı” diye yazıyor olmalı. Anı’nın sonundaki “ı” harfi çoğul eki gibi duruyor yani.

Yanlış saymadıysam, kitapta 28 defa kullanmış “an” sözcüğünü. ((Sözcük sayma işi, tam da sevgili Halûk Cengiz’e göredir. Sabrına ve dikkatine derin bir hayranlık duyduğumu, bu parantezin içinde, kayda geçirmek isterim.))

Şu, “kısa zaman” diye tanımladığımız an sözcüğü, Haşal’da, uzuyor, kısalıyor, yaşlanıyor, üşüyor, sarhoş oluyor, kalıyor, çekip gidiyor. An, hem geçiverendir, onun için, hem de yıllara yürüyendir, yıllarca sürendir. Işık hazinesidir, hazdır, şimdinin bengi hayatıdır, hüzün yüküdür, mutluluk püskülüdür.

Kısacası an, Haşal için bir armağandır. Buradan, hayatı nasıl kavradığını çıkarabilir ve hayatı, onun adına, “armağanlar toplamı” diye isimlendirebiliriz.

Sahibi olduğu ve yayın yönetmenliğini yaptığı dergide kendinden bahsetmekten ve kendinden bahsedilmesinden hoşlanmadığını bildiğim için, Haşal ile olan muhabbeti fazla uzatmayacağım. Ama şunu da yazmalıyım: Haşal’ın kitaplarını elinize alıp sayfaları başparmağınızla arkadan öne doğru akıtırsanız, sürülmüş tarlaların kuşbakışı görüntüsünü elde edersiniz. Hayalinizi biraz zorlarsanız, tarlaların sınırını belirlemek için dikilen ağaçları bile görebilirsiniz, kıtaların arasındaki boşlukta. Bunu soruyorum Haşal’a: “O harflerden, dizelerden oluşan dörtgenleri bilerek mi oluşturuyorsun?” Farkında elbette. “O biçimi oluşturmak için özel bir çabam yok” diyor, “Ama oluyor işte… Göz alışkanlığı mıdır nedir, bilmiyorum.”

Haritacılığının bir yansıması olabilir mi?

*

Yusuf Yağdıran’a “Kardeşim, sen önceki hayatında da öğretmendin bana kalırsa ve sonraki hayatında da yine öğretmen olacakmışsın gibi bir his var içimde.” diyorum. Kabul ediyor. Sanki başka bir “iş” yapamayacakmış duygusunun onda da olduğunu söylüyor.

(Kitabını okuyunca gördüm: Programlı biri Yusuf Yağdıran. Tıpkı, yıllık ders planlaması yapan bir öğretmenin tutumuyla oluşturmuş kitabını. Başka şiir kitaplarında olduğunu sanmıyorum, en azından dikkatimi çekmemiş, şiirlerini, yazdığı tarih sırasına göre yerleştirmiş kitabına. Bu, Yağdıran’ın günlük, aylık ve yıllık etkilenim, duygulanım takvimini yansıtan bir durum. Kendini, baharı ya da kenti anlatıyorken, birden Edip Cansever, birden Deniz Gezmiş, birden Gezi Olayı; birden sınıfsız, sömürüsüz bir düzenin özlemi devreye giriveriyor. Sonra, yine kendi, yine bahar ya da kent…

Şiir yazmanın bir saati yoktur elbet. Ama saatinde yazılan şiirin tadı okura geçer. Yusuf’un şiirleri bazen bana, “ders”lerden sıkıldığını, evsiz bir balkona kendini atmak için, zilin çalma zamanına kadar kürsüde oyalandığını fısıldıyor. Bu fısıldaşma sırasında, bazı şiirleri, balkonları korkuluklarından kurtarmak, hüznü bilen bir gökyüzünün akıtan çatısını üstüne örtmek için firara kalkışacak gibi hissediyorum. Yerini yadırgayan dizeler için, “klavye takıntısı” diye bir hastalık uyduruyorum; onlara edebiyat kliniğinde yer arıyorum. 

Bazen, dedim ya, gerçekten bazen… Çoğu zaman, saatini denk getiriyor Yağdıran ve o anlarda, eklem yerleri yağlanmış, tuşları yerinde duramayan bir klavye çıkıyor karşımıza. Irmak debisini arttırıyor. Ne zaman? En çok, farkındayım, Nâzım, Edip Abi (Ruhi Bey ve Çağrılmayan Yakup) Deniz, Mahir, ağaç kavminden Çapulcu Ali ve zifir ve kefir ve ecir ve şiir söz konusu olduğunda.

Şiir bahsine ayrı bir paragraf açmalı. Usturuplu, istilacılara küfretmeyen, yaşadığı çağla ve dünyayla barışık, anamalcı düzene vahşi demeyen, güya delikanlı, güya imgelerle oynamakta mahir, kentsoylu bir solukla şiirler yazmalıymış; ona önerilen bu. Gerekirse adını değiştir, para edecek bir şeyler yaz, diyenler de olmuş. Sınırsız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyanın düşüyle şiir mi yazılırmış?

Seçimini yapmış:

 

yazın ulan bunu da  

            üç satır üstüne kapkara haykıran puntolarla

            şiir işçisi, nâzım’ın izinde yürüyor hâlâ 

        

          Kardeşim benim.

Bu şiirdeki “Nâzım’ın izinde yürüyor” sözcüklerinin, Nâzım’ın şiirdeki karşılığı “vatan hainliğine devam ediyor” olduğuna göre, Yağdıran’ı yolundan etmeye çalışan ‘zihniyet’in, vatanla, vatan sevgisiyle bir ilgisi, ilintisi olmadığı açık.

O duvar, o duvarınız, vız gelir ona, vız.)

*

Reenkarnasyon bahsine devamla, Muharrrem’e, “Sen, önceki hayatında, ya anarşisttin ya da nihilist” diyorum.

Açıklamaya çalışıyorum: “Bana kalırsa, elindeki puzzle parçasını, ısrarla, kartondaki yanlış yere yerleştirmek için uğraşıp duran biriydin sen. Asıl yerini aramak, bulmak ve parçayı doğru olarak yerleştirmek gibi bir derdin yoktu. Evirip çevirmeden, rengine biçimine aldırmadan bulduğun ilk yere tıkıştırıyor, sonra yerini değiştiriyor, öteki parçaları şaşırtarak, coğrafyandaki hayatın olağan akışını bozuyordun. Bunları yaparken seni kaplayan ve kapsayan şey, bir yere ait olmadığın, olamayacağın duygusuydu sanırım.

(Bunları düşünüyorum, ama şu kuşkuyu da duyuyorum: Galiba, ne karton vardı ortada, ne de Muharrrem’in elinde bir puzzle parçası. Bir düzenini simgeleyen, şekillere bölünmüş kartona da, o şekillere uyan, uymayan parçalara da isyanı vardı sadece. Bunun içindi, olmayan parçaları olmadık yerlere tıkıştırmadaki ısrarı ve inadı. 

Şimdiki hayatında değişen ne?

O, özel bir kavme ait ve ait olduğun kavmi işaret eden bir rozetle dolaşıyor. O rozetin üstünde, ısrarın, inadın ve isyanın simgeleri var. 

Eski muhayyel hayatıyla şimdiki arasındaki fark, belki şu: Bu defa elinde bir puzzle parçası olduğunu biliyor. Hepimiz de görüyoruz bunu ve söylüyoruz ona. Şimdi o, parçayı yerleştireceği doğru puzzle kartonunu ve doğru yeri arıyor.

O şekilli karton edebiyatımız, o puzzle parçası da şiir olabilir mi?)

Muharrrem, “Elimde parça marça yok abi”, diyor, “Senin puzzle parçası diye tarif ettiğin şey, benim.”

(O halde, şöyle diyebiliriz sanırım: Muharrrem, elindeki puzzle parçasını, adındaki iki”r”nin arasına yerleştirerek yeni bir biçim yaratmış ve bu biçimi içeren bir kartonun imalatına girişmiştir.

Bu yüzden, her şeyin şiirini yazabilir Muharrrem. ((İşsiz olduğu günlerde, nereden bulmuşlarsa adresine gelen bir İkea kataloğu için, Türkçe-İsveççe şiir yazmışlığı bile vardır.)) Ama bildik dize yapılarıyla değil, hatta bildik sözcükleri, olduğu gibi kullanarak da değil. Bir yapı sökücüsünün, söktüğü her parçayı yeni bir yapının malzemesi yapması ve bu malzemeleri dilediğince kullanması; kiremitlerden pencere, oluklardan kapı, kapılardan tavan, camlardan balkon, tuğlalardan avize, eşiklerden küvet yapması gibi bir çalışmadır bu.

Bir sorun varsa, şuradadır: Sonuçta ortaya, estetiği yerinde, albenili, dikkati çekici bir “yapı” çıkıyor çıkmasına da, bu “yapı”nın içine girenler, nerede, ne, nasıl yapılır, bunu kestirmekte zorlanıyorlar. Uçları sivriltilmiş çıtalardan oluşturulmuş bir koltuğa, oturacaklar mı, yoksa seyretmekle yetinirlerken, bu “şey”in başka işlevleri de olabileceğini mi düşünecekler? Masa diye tarif edilen eşya, iki ayağının üstünde nasıl durdurulur, üstüne demlik süzgecinden bardaklar nasıl konur; koyduk diyelim, sonra ne olur, bunu bilemiyorlar.

Belki istediği bu. İki “r”nin ortasındaki “r” ile bir karton ihtilalini hedefliyor.

Ama ya bütün bunlar bir rastlantıysa?

Bu sorudan korkuyorum.

İmgeler, imgeler arası bağlantılar, şiirin örgüsü, örgünün bütünlüğü…

Ya bunlar hiç önemsenmedi ya da gelişigüzel kullanıldıysa?

Bu soruları, klasik kartonun tarafında durarak soruyorum. Ve yine o cepheden baktığımda, Muharrrem’in derin yalnızlığını görüyorum. Ordusuz bir kumandanın savaşmak için, bir tepeden, şiir atıyla meydana doğru doludizgin inişi bu.

Cenk, evet.

Ama ya o meydanda, bu seferi karşılayacak tek bir nefer bile yoksa?

 

çünkü hiç geçmedin o hayvanat bahçesinden

çünkü hiç görmedin en büyük kafeste duran

yalnızlığımı

 

Dedim ya, ısrar, inat ve isyan, diye.

 

ben geçmem öte yana

karşıda beklersiniz

 Şu soru, Muharrrem bahsinin sondan bir önceki sorusudur:

 ama sen kaçıncı sınıfta bıraktın

umudetmeyi

 Son soru da şu:

Kitaba adını veren Acil Çıkış yazılı ok işaretli tabelanın gösterdiği yerde bir duvar ya da bir kuyu mu var acaba? 

        Elizedebiyat / Sayı: 80 / Ağustos 2015 

 

 

BAHRİ ÇOKKARDEŞ’İN HAMAK MACERASI

    28 Eylül’de Bahri Çokkardeş başka bir yalnızlığa gitti. Hafifti. Ama omuzlarımızdaki kısa yolculuğunun ağırlığı geçmedi; kolay geçmeyecek.

   Yaraya tuz olsun diye 10 Ekim’de yaşadığı eve gittim. Ona yakışacağını düşünerek balıkgözlü fotoğraf makinemle evinin, odalarının resimlerini çektim. Daha önce ailesiyle konuşmuş, kitaplardan, defterlerden, notlardan, kâğıt parçalarından ibaret olan “yalnızistan”ına giriş izni almıştım; kabaca elden geçirilmiş, ayıklanmış ve odalardan birinin ortasında yığılmış “miras”ın her bir parçasını elden geçirdim. Bahri’nin elinden çıkma, nereye yazılmış olursa olsun, her tür yazıyı bir köşeye ayırdım.

   Zaman öğleden akşama dönerken evden ayrıldığımda iki torba dolusu anı, iki plastik torbaya sığdırılmış bir hayat vardı yanımda.

   Bahri’nin geride bıraktıklarını tasnif eder, kitaplarındaki şiirlerle karşılaştırır, yayımlanmış şiirlerini yayımlanmamışlardan ayırırken, her sayfada, her sözcükte şiir yazmanın eşsiz ve anlaşılması güç bir macera olduğunu düşünüp durdum, ölü kuşlar gibi üstüme yağan bir sürü soruya şemsiye arandım. Şiir ne? Sihir, büyü? Ayağımıza takılan çalı? Üstümüze çöken tavan? Yıkanmış avludan sokağa akan ince su? Dibi mıknatıslı bataklık? Berrak girdap? Ağrıyan yerimize bastırdığımız yumruk? Bittikçe başlayan sancı? Karabasan? Ne?

   Defterlerden birinde bazı şiirlerin doğum sancılarına, sancı kayıtlarına rastladım. Bunlardan birinin: Hamak’ın macerasını, sorulara cevap ve de özellikle yeni başlayan genç şairlere yol gösterici - fikir verici olabileceğini düşünerek, olmasını dileyerek bu sayfalara aktarmak istedim.

   Defter, kapak içine büyük harflerle alt alta yazılmış sözcüklerle başlıyor: Cesur / Cesaret / Yürek / Cesaret / Kor / Zor / Deneme / Korku / Baskı / Bahri. Cesaret sözcüğünü iki kez kullanması rastlantı değildir. Şiiri bu kadar önemseyen birinin şiir korunu avucuna alırken yanmaya hazırlanması, korkusunu bastırmasıdır; kendine yaptığı telkinin bir göstergesidir.

   Bu sözcüklerden sonraki 1 Ocak tarihli ilk sayfada, karalamalar, imzalar, çizgiler, daire içine alınmış sözcüklerin arasına serpiştirilmiş dizeler var:

1. Sayfa

 

YAMA mı zaman

MAYIS

MAYISTA

ACININ KANATLARI

 

Boş bir gemi sallandı

(limana)   kırgın limana      

               -kırgın limanlara

Toplandı -birden- bulutlar (kuşlar)

Fırtınalı gece/de

Siyah köpek sürüleri

Havalandı

Kızıl kanatlı kuş dedi (söyledi)

Yaşanan çok şey oldu

Uzaklarda

Bir ad konmamıştı – bulunmamıştı /      

                                         rüzgâra daha

 

Besbelli, şiirin çıkıp geldiğini görmüş, onu uzaktan izlemeye başlamış ve ona doğru ilk adımlarını atmış; şimdilik bununla yetiniyor.

Sayfadaki Yama, Mayıs ve Mayısta sözcükleri ile Kuşlar sözcüğü daire içine alınmış; şiirin adı olarak düşünülmüş olmalı. Başlangıçta şiir adı olarak seçilmiş gibi sayfanın başına yerleştirilen Acının / Kanatları sözcüklerinin üstü çizilmiş.

         Bahri bu ilk sayfada henüz ortada olmayan hamağını asmak için mekânlar dolaşıyor; çivilerini, halkalarını tutturacak ağaçlar, duvarlar, ipini dolayacak sütunlar aranıyor ve bütün bunları yapabilmek için ellerini tutmaya ve tutunmaya hazırlıyor sanki. 

2. Sayfada da mekân arayışı sürüyor. Öte yandan Bahri’nin parmakları, hiç değilse şiire tutunacak kadar güçlenmiş. Ama şiire mi gidecek, şiiri mi kendine çekecek, bu henüz belli değil.

Bu sayfada okunamayan birçok sözcüğün arasında, mayıs / sözgelimi / düşgelimi gibi okunabilen sözcükler; dizelerin yerini değiştirdiğini göstermek amacıyla kullanılmış oklar, birçok çapraz çizgi var. Bu uzak cilveleşmenin sonunda ortaya şöyle bir metin çıkmış:

 

Henüz daha

Seni sormamıştı henüz daha

Daha mavileşmemişti sular

          Mavileşmemişti mayısta

Doğarken          (uzun zamana

Acının kanatları yoktu

Güneş düş doğumunda

Tek gerçekti belki de en azından

Bu pis dünyayı temizledi gün

?(okunamadı) çekti / isyan etti (okunamadı)? (belki)

Acının kanatları yoktu

Bir kuş sesi asılı durdu havada

             sesleri asılı / mış

                     asılı kaldı

                     asılıyor              

Asılı kaldı bir kuş sesi havada

                              (sesleri) 

 

Bahri, başlangıçta kafasında gezdirdiği Hamak imgesini, 3. Sayfada ilk kez ve üç defa kullanarak söze döküyor.  Aradığı mekânı da, yer olarak değil belki ama atmosfer olarak bulmuş gibidir. Havada asılı kalan kuş sesleri / mayıs / mavileşmemiş sular / adı konmamış rüzgâr, hamağın tutturulacağı duvarlardan, ağaçlardan, sütunlardan çok hamağın manzarasını belirliyor. Hamağın hareket alanı ise şiir adı olarak düşündüğü ama vazgeçtiği Acının Kanatları ile o kanatlara tüy niyetine eklenen Yaralı Yalnızlık arasındadır. 

4. Sayfa, Yaşanacak çok şey oldu /

Uzaklarda dizeleriyle başlıyor ve devam ediyor:

Boş bir gemi sallandı

Kırgın limana

 

Toplanan bulutlar

Fırtınalı gecede bulutlar (üstü çizilmiş)

Siyah köpek sürüleri

 

Havalanan kırık kanatlı kuş

Henüz bir ad konmamıştı daha

Seni sormamıştı hiç kimseye

Mavileşmemişti sular mayısta

Sular mavileşmemişti mayısta

Yine de

Tek gerçek

Acının kanatları yok

Yaralı yalnızlık

Hamak

Belki tek gerçek

 

         Büyük harflerle yazılmış olmasına bakarak şiirin adı olarak HAMAK sözcüğünün seçildiği ve bu sayfadaki karalamaların azlığı dikkate alınırsa, şiirin omurgasının belli olduğu anlaşılıyor.

5. Sayfa, bazı küçük değişikliklerle bir önceki sayfanın tekrarı gibi. İlk sayfadaki kızıl kanatlı kuşlar, önce kırık kanatlı sonra, belki simurg göndermesiyle, kırk kanatlı kuşlar’a dönüşmüş.

Bu sayfaya, farklı bir kalem kullanılarak imzalar atılmış, büyük harflerle ÇİZ sözcüğü yazılmış ve sanki bu emrin gereğini yerine getirir gibi, bazı dizelerin altı, bazılarınınsa üstü çizilmiş. Bu çizgiler bir onaylamayı ya da vazgeçmeyi işaret etmiyor. Şiirin 6. Sayfadaki yazılış biçimi bunu gösteriyor. Bu sayfaya bakarak bir şeyi daha görüyoruz: Bahri’nin en büyük kararsızlığı, yarattığı atmosferle ilgilidir. Şiirini yazarken en çok uğraştığı dizeler, bu atmosferi belirleyen, havada asılı kalan kuş sesleri / mayıs / mavileşmemiş sular / adı konmamış rüzgâr sözcüklerinin geçtiği dizelerdir.

         Bu sayfanın başında, başka bir kalemle yazılmış, çizgilerle madde olarak işaretlenmiş, okunamayan sözcükler var. Zorlamayla “alkışlar, far, pencere/den, ellerin” diye anlamlandıracağımız bu karalamaları başka bir şiirin notları olarak okumak mümkün. Sayfanın ortalarına yazdığı “Mayısta gördüğü düş tek gerçeği” dizesi ise şiire dahil.

7. Sayfada çeşitli büyüklükte yazılmış ve yağmur damlaları gibi serpiştirilmiş 23 adet “şu” sözcüğü dikkati çekiyor. Ş harfinin kuyruğu belirgin olarak işaretlendiği için bu sözcüğü, daha anlamlı olabilecek ‘su’ sözcüğü gibi okuyamıyoruz.

Şiirde çok az değişiklik var:

Gerçeği belki de / Görür kuş / Mayısta

O gün / Ad konmadı rüzgâra / Kimselere sorulmadı

Mavileşti sular

         (-leşmedi)

 

8. Sayfada, artık kesinleşmiş gibi görünen dizeler, bir kez büyük bir kez de küçük harflerle, yan yana yazılmış. Sayfanın sonunda, üstleri çizilmiş 7 adet SIR, 3 tane de GİZ sözcüğü var.

9. Sayfa: Hâlâ bazı kuşkuları olmalı ki, dizelerin başladığı satırdan önce, sayfa başında şiirin girişi ile ilgili çalışmalar yapmış Bahri. “Boş” sözcüğünü iki kez yazıp altını çizmiş, “kırgın” sözcüğünü altı ya da üstü çizili olarak 7 kez kullanmış.

         Sonraki sayfalarda, şiirin yol alışına bakarak kuşkuların çoğaldığını söyleyebiliriz. Bazı sözcükler alt alta yazılarak, daire içine alınarak ya da altı çizilerek farklı bir biçimde değerlendirilmiş. Giz, Düş, Sır, Mayıs, Gerçek gibi.

 

10. ve 11. sayfalarda kararsızlık sürüyor.

 

HAMAK

 

Boş bir gemi sallandı

Kırgın limana

 

Havalandı                    (düş gördüğü

Kırk kanatlı kuş                      (tek gerçeği

Yaşanacak çok şey oldu           (mayısta

Uzaklarda

 

Fırtınalı gece

Toplandı

Siyah köpek sürüleri

 

Gerçeği belki de

Görür kuş

Mayısta

 

İz kaldı                                  (giz kaldı

Kimseye sorulmadı      (mavileşmedi daha

Ad konmadı rüzgâra    (ad konmadı

Mavileşmedi sular       (rüzgâr

 

Acının kanatları yok

Yalnızlık yaralı

Hamakta

 

Düş gördüğü

Tek gerçeği

Mayısta

 

Giz kaldı

Mavileşmedi sular

Ad konmadı rüzgâra

 

         12. Sayfadan başlayarak, dize biçiminde yazılmayan kimi notlar alınmış. Bu notları iki türlü değerlendirmek mümkün: Yapılan sıralama, ya şiirinde kullanmayı kesinleştirdiği sözcüklerle imgelerin listesidir ya da kararsız kaldığı, bir kez daha üstünde düşünmesi gereken sözcüklerle imgelerin sıralanmasıdır. Şiirin kitaba girmiş haline bakarak konuşursak, sözcükler ve imgeler buradaki gibi kullanmamıştır ama onlardan vazgeçmemiştir.

 

Gerçekti bir zamanlar

Şimdi gördüğü düş

Gecede

Gecelerce

Yaralı mayıs

Mayıs acısı

Mayısta

Yaralı yalnızlığım

Acının kanatları

Mavileşmemişti

 

13. Sayfa

 

Asılı duruyor havada kuş sesleri

Bir kuş sesi asılı duruyor havada

Kuş sesleri asılı kalan – duran havada

Mayıs / ta

Yaralı / mayıs acısı

Giz / gizli kaldı / giz

Giz / li

* mavileşmedi sular

Ad konmadı rüzgâra

       Kuşlara ad konmadı

* kırık hamak

* kırılmış hamak        

* ? hamak

 

14. Sayfaya arayışın sürdüğünü gösteren iki yeni dize eklenmiş

 

Yüzünden tanıdım ey aşk

Sonra sonsuzluk

 

15. Sayfada rüzgâr, mavi, su, mayıs, giz ve ad sarmalı devam ediyor. Ama 16. Sayfadan itibaren dize sayılarının belirlendiği, karalamaların azalmasına bakarak daha kararlı çalışmaların yapıldığı görülüyor.

 

HAMAK

 

2   Boş bir gemi sallandı

     Kırgın limana

 

2   Havalandı

     Kırk kanatlı boyalı kuş

 

2   Yaşanacak çok şey oldu

     Uzaklarda

 

2   Gerçekti bir zamanlar

     Düşünde gördüğü şimdi

 

3    Toplandı

      Fırtınalı gece

      Siyah köpek sürüleri

 

3    Giz kaldı

      Ad konmadı rüzgâra

      Mavileşmeden sular

 

3    Acının kanatları yok

      Yaralı yalnızlık

      Hamak

 

17. Sayfanın başında iki kez yazılmış Pegasus sözcüğü ile Deniz sözcüğü var. Bu sözcükler şiirle ilişkilendirilmemiş. 18. Sayfada yeni imgeler, yeni sözcükler görülüyor.

 

Sisler kaldı

Keder öncesi birden

Kırk sessizlik

 

Havalandı

Kırk kanatlı boyalı kuş

                     Sisler

                     Mor sağanak bulutlardan

 

19. Sayfada da sürüyor bu:

 

Anımsadım

Anımsadım birden sessizlikte

Havalanan

Kırk kanatlı boyalı kuş

Anımsadım birden   /      yalvaç

Yüzünden tanıdım sessizlikte

Yalvaçlar ölüler

Havalandı

Kırk kanatlı boyalı kuş

Kederden önce

Keder öncesi

Keder öncesi birden

 

         Yeniden kuşkular, yeniden arayışlar başlamış olmalı ki, şiirin başlangıç dizeleri bile değiştirilmiş. 20. Sayfaya yeni söyleyişler eklenmiş.

 

Gizli düş / Gizli bahçe

 

Sürgün sislerden

Havalandı

Kırk kanatlı boyalı kuş

Sisler sürgünü

Bahçeden

 

21. Sayfada da bu sürdürülmüş:

 

Havalandı

Sislere sürgün bahçeden

Kırk kanatlı boyalı kuş

Sislere sürgün bahçeden

22. Sayfa, en çok karalanan sayfalardan biri olarak dikkat çekiyor. Kararsızlık, yeni dize denemelerinden çok, sayfaya çizilmiş oklardan, imzalardan, (1-2-3-4; 16+1; 17+1; 1-2-2) gibi rakamlardan ve şiirin adı için düşünülen YAMA’nın yeniden gündeme gelmesinden anlaşılıyor.

 

23. Sayfadan sonra karışıklıklar artmaya başlıyor. 15. sayfada son halini almış gibi görünen şiir, bu sayfadan 31. sayfaya kadar fırtınaya tutulmuş gibi savruluyor. Eski söyleyişlere birçok yeni sözcük ve imge ekleniyor.

 

Ay göründü

Sislerin sürgün bahçelerinde

 

Gerçekti

Düşünde gördüğü şimdi (s:24)

./..

1 2 1 3 3 4

Çöl uykusu zamanın

Sisler

Havalandı

Kırk kanatlı kuş

Ay aşklardan sürgün

Eski aşk bahçelerinden

 

Ay sürgün

Havalandı

Kırk kanatlı boyalı kuş

Ay sürgün aşklardan

                  Anılardan (s:25)

./..

Ay kime kardeş

Ay ay ay

Havalandı kırk kanatlı boyalı kuş

Ay sürgünü aşklardan

Havalandı

Kırk kanatlı boyalı kuş

Havalandı

Sis sürgünü

Kırk kanatlı boyalı kuş (s:26)

./..

Hamak / korkan liman

Boş bir gemi sallandı / istikrar

Havalandı kırk kanatlı / istikbal

Kırgın limana

 

Havalandı

Kırk kanatlı boyalı kuş

Ay sürgün

Yaşanacak çok şey oldu / var / var

Uzaklarda (s:27)

./..

1-Yama 2- Hamak

Geceler oldu / öldü

Boya

Hamak

Boş bir gemi sallandı

Kırgın limana  // ay

Çiy düştü gri

Boyanmış sabahlara

Sabahlar // güneş

Toplandı /  sislerin // gri / sarı

Fırtınalı gece // akşam

Siyah köpek sürüleri / gri

Yaşanacak çok şey oldu

Uzaklarda / gri sevişmek

Giz kaldı

Ad konmadı rüzgâra  / lara / yok ki

Mavileşmeden sular (s:28)

./..

Gri boyalı sabahlarda

               Sabahlarında

Çiğ / Çiğ / Çiy / Çiy

Havalandı

Kırk Kanatlı Kuş

Çiy Düştü Gri Sislerin

Güneş Boyalı Sabahlarına

                   Sabahların

Havalandı

Kırk Kanatlı Kuş

Çiy Düştü Gri

Boyalı Sevdalara

         Sabahlara (s:29)

./..

Yalnızım // eski sessizlik

Anne kanar / kanamam

1-   Korku

2-   Alışma / dönmez

3-   Sessiz / dönemem

4-   Ürperti / me

5-   Kabullenme

6-   Suskunluk

Dinle dinleme

Yalnızım dinle yalnızım bir zamanlar bilmen gerek

Havalandı

Kırk kanatlı kuş

Çiy düştü gri duvarlı anılara

                               aşklara

Boyalı

Acının kanatları yok

Gerçekti bir zamanlar gördüğün şimdi (s.30)

 

31. Sayfa

 

Hamak

 

Boş bir gemi sallandı

Kırgın limana

 

Havalandı

Kırk kanatlı kuş

 

Yaşanacak çok şey oldu

Uzaklarda

 

II

Toplandı

Fırtınalı gece

Siyah köpek sürüleri

 

Giz kaldı

Ad konmadı rüzgâra

Mavileşmeden sular

 

Gerçekti

Bir zamanlar gördüğü şimdi

 

Acının kanatları yok

Yaralı yalnızlık

Hamak

 

         Hamak şiirinin çalışıldığı sayfalar burada bitiyor ve Yama şiirine geçiliyor. Ne var ki, şiirin son hali bu değil. Sessizlik İzleri’ni baskıya hazırlarken Bahri’nin bana verdiği dosyada Hamak şiiri, bu son çalışmadan oldukça farklı ve onun da üzerinde, adından başlayan bazı düzeltmeler var.

        

DOSYADAKİ HAMAK ŞİİRİ:

 

         HAMAKTAKİLER

 

Boş bir gemi sallandı / Kırgın limana 

Havalandı / Kırk kanatlı kuş 

Fırtınalı gecede   (de yazılmayacak)

              (fırtınalı gece yazılsın)

Siyah köpek sürüleri

 Yaşanacak çok şey oldu / Şarkılarda

 Giz kaldı / Adı konmayan aşklar

 Gerçekti bir zamanlar / Düşünü gördüğü şimdi

 (Uçurum sessizliği eklenecek)

Kusursuz yalnızlık

Hamak                  (üç dize olacak)

 

 

ŞİİRİN KİTAPTAKİ HALİ:

 

HAMAKTAKİLER

 

Boş bir gemi sallandı

Kırgın limana

 

Havalandı

Kırk kanatlı kuş

 

Fırtınalı gece

Siyah köpek sürüleri

 

Yaşanacak çok şey oldu

Şarkılarda

 

Giz kaldı

Adı konmayan aşklar

 

Gerçekti bir zamanlar

Düşünü gördüğü şimdi

 

Uçurum sessizliği

Kusursuz yalnızlık

Hamak 

         İşte böyle…

Ama sorular duruyor: Şiir ne? Sihir, büyü? Ayağımıza takılan çalı? Üstümüze çöken tavan? Yıkanmış avludan sokağa sızan ince su? Dibi mıknatıslı bataklık? Berrak girdap? Ağrıyan yerimize bastırdığımız yumruk? Bittikçe başlayan sancı? Karabasan?

Ne?

                                               Eliz edebiyat Sayı: 12 / Aralık 2009

 

‘O ŞİMDİ BİR SU ZAMBAĞININ KALBİNDEDİR’

 

   Bahri Çokkardeş gideli bir yıl oldu.

   Bu bir yılda, Gecenin Kalbinde Unutulmuş Şiirler’den Sessizlik İzleri’ne uzanan şiirlerini defalarca okudum, bende duran defterlerine karaladığı dizelerle karşılaştırmalar yaptım, onun yeni şiirlerine ulaşmaya çalıştım.

   En eski defteri, -üstünde “şiir” yazan, kara kapaklı, kenarları kırmızı yaldızlı- 1988 yılının mayısında alınmış olmalı. Bahri’nin yazmaktan çok karalamaya benzeyen şiir çalışmalarından uzak bir titizlikle, özenerek yazdığı Yalnızlık Zamanı adlı ilk şiirin altındaki tarihten anlıyorum bunu: 1988/5

Daha ilk şiirin yayımlanmamış, hiç değilse kitaplarına girmemiş olduğunu görünce bu defterin bir Bahri hazinesi olacağını sandım. Ama bu sevincim uzun sürmedi. Aynı şiiri düzelterek yazdığı 2. sayfadan sonra, gelen Unutuldu Kalbim, Güneşli Gece şiirleri ilk kitabı olan Gecenin Kalbinde Unutulmuş Şiirler’de yer almıştı.

   68 sayfası kullanılmış defterde, birçok başlanmış, karalanmış, kararsızlıkla defalarca yazılmış dize var ama bütünlüğü sağlanmış ve kitaplarına girmemiş tek bir şiir bulamadım.

   Karalanmış bu dizelerden bazıları yayımlanmış şiirlerinde kullanılmış. Ama, genelde başlık kullanma alışkanlığı olmasına rağmen, ne o başlıklar ne de dizelerin devamı, yayımlanmış şiirlerine girmemiş.

   Bütün bu toplam içinde, biraz defalarca yazılmış olmasının verdiği cesaretle, biraz da başlığının yanına koyduğu ve beğenisini ifade ettiğini düşündüğüm çarpı işaretinin zorlamasıyla Ölümün Oyun Taşları şiirinin bütün hallerini not ettim.

 

Ölümün Oyun Taşları

 

Ve yalnızlık

En son umudu yüreğin

Kendi yokluğunda

Seni unutmaz

 

Düşle geçen

Birbirinin olmadığı

İki seven yürek

 

Tükettik tüm yalnızlıkları da

Sen sende

Ben bende

Dinmedi ayrılık

 

Dün bugün yarın

Ölümün oyun taşları

Ve ikiyüzlü olsa da zaman

 

Ve sevda

En son umudu yüreğin

*

Ölümün Oyun Taşları

 

Ve yalnızlık

En son umudu yüreğin

Kendi yokluğunda

Seni unutmaz

 

Acı ve mutluluğun soluğu

Alıp götürdü güneşi

Kör bir geceye

 

Tanıktır ölümün taşları

Sen sende

Ben bende

Bitti bahar

 

Bir anıdır

Kalan bu aşktan

*

Ölümün Oyun Taşları

 

Ve yalnızlık

En son umudu yüreğin

Kendi yokluğunda

Seni unutmaz

 

Özlem gibi aşktan

Sen sende

Ben bende

Alıp götürdü güneşi

Kör bir geceye

 

Gözyaşı ve mutluluk

Değişmeyen tanıkları aşkın

Ölümün oyun taşları

*

Bir sonraki sayfada son üç dize

 

Gözyaşı ve mutluluk

Tanıktır bu aşka

Ölümün oyun taşları

 

olarak değiştirilmiş. Çok küçük değişikliklerle geçen iki sayfadan sonra, şiirin son yazılış biçimi şöyle:

 

Ölümün Oyun Taşları

 

Ve yalnızlık

En son umudu yüreğin

Kendi yokluğunda

Seni unutmaz

 

Özlem gibi aşktan

Sen sende ben bende

Alıp götürdü güneşi

Kör bir geceye

 

Hatırla ve unutma hiç

Tanıktır bu aşka

Ölümün oyun taşları

Mutluluk ve gözyaşlarıyla

*

   Ocak 89’da Rüzgârdır Şimdi başlığının altında bazı karalamalar var. Şiir bütünlüğüne ulaşamamış şu dizeler kitaplarında yok:

 

Rüzgârdır Şimdi

 

Geçmiştir buradan kuşlar

Hiç geri dönmeseler de

Her lahza düşlerinde deniz

 

Geçmiştir buradan (rüzgâr, yağmurlar, denizin   

                                                         mavisi, zaman)

Düşlerin gizli aynalarından

Akıp geçmiştir yüzün

 

Kalmıştır bir bakış bir bakışta

Ve rüzgârdır şimdi gülümseyen

Olanca büyüsüyle aşkın

 

   26 Eylül 89 tarihinin atıldığı sayfada şu dizeler okunabiliyor:

 

Beklenmeyen

 

Artık beklenmeyen

Bir hüzündür yalan (eski) aşk

Bir çiçek hüznü gibi solgun

Günün doğmadan öldüğü

Aslı olmayan bir masaldır

 

   Defterin son sayfalarında çok sık rastlanan iki başlık var: İlki, Soluk Benizli Adam; ikincisi, İntihar Denemeleri.

   Soluk Benizli Adam başlığı altında yazılan sayfalar neredeyse hiç okunmuyor. İç içe geçmiş harfler, rakamlar arasında okuyabildiğim ve şiir biçimine getirebildiğim sözcükler şunlar:

 

Hiç geçilmemiş o dar kapı

Önünde rüzgârların beklediği

Ve kara bir büyüde

Can çekişen güneş

 

Suların suları boğduğu

Sabah umulmaz güzellikte

Uzun saçlarını örerken

Ölümsüz İsis

 

Ey aşkla şarapla

Soluğunu bitiren

Soluk benizli adam

Yaslarken başını geceye ölüm

Hangi sevdan…

 

   Bu sayfaların sonunda Nisan 1990 tarihi okunabiliyor.

   İntihar Denemeleri şiirine Sessizlik İzleri adlı son kitabının 66. sayfasında rastlıyoruz. Ne ki, kitaptaki şiirle defterdeki çalışmaların tek bir dizesi bile ortak değil. Bu sayfalarda okunabilen dizeler daha önceki sayfalarda yer alan parça-şiirlerle buluşuyor daha çok. Bu başlık altında yazılan,

 

Unutma ve anlat bana

Çünkü artık aşk

Aslı olmayan bir masaldır

 

dizeleri, Beklenmeyen başlığı altında yazılanlara bağlanıyor.

   Bu defter, çaprazlama ve irice yazılmış bir dizeyle bitiyor:

 

O şimdi bir su zambağının kalbindedir

*

   2004 yılına ait başka bir ajandanın Nisan ayına kadar olan sayfalarında, daha önce başka bir yazıda konu ettiğim Hamak ve Yama şiirlerinin çeşitli biçimlerde yazışları var. 6 Nisan ile 6 Temmuz tarihlerini gösteren sayfalarda sadece iki şiirin: Kedi ve İz şiirlerinin çalışmaları var. Bu sayfaların bazıları, iri harflerle yazılmış kimi dizelerle geçilmiş. Sayfalara dağıtılan sözcüklerden ve söz öbeklerinden bazıları: Kedi – Oksijen / Sevgili Acılı Ülkem Yalnızistan / Oksijeni Olmayan Oksijen Tüpü / Cansız Mankenlere Aşığım / TV Aptal Kutusu / Kırmızı Bluzlu Cansız Mankenler / Denizde Gül Bitti / Açık Kiraz Çoraplı Mika Manken / Yalnızca Alkışlandı Boşalan Bir Oksijen Tüpünün Mavi Soluğu / Kedi Felsefesi – Felsefi Kedi / Korkakların En Koyu Siyahı.

   Kedi şiiri çeşitli biçimlerde yazılmış ama son hali diyebileceğimiz, temize çekilmişi yok. Belki şöyle toparlanabilir.

 

Kedi

 

Son kedim de gitti

Ne bir veda ne elveda

Yansır ruhu ürperen zamandan

 

Yalnıza gül verdiğinizde

Ürperir ruhu

 

Dolaştım yeryüzünün

Büyülü çarşılarını

Düşsüz dünyasız

Rastladım kar toplayan adamlara

 

Sevgili acılı ülkem

Yalnızistan

 

   Defterin 8 Nisan tarihli sayfasında “Metin Güven’e” ithafı var. Bu şiirini, Bursa’nın kedili şairi olarak tanınan Metin Güven için yazıldığını açıklıyor bu ithaf.

   Yazının burasında Metin Güven’i aradım ve bu şiirden haberi olup olmadığını sordum. Yokmuş. Böyle bir şiire başladığını söylememiş ona Bahri ve dolayısıyla şiiri de görmemiş.

   Defterdeki halinden farklı olsa da İz şiiri son kitabının 71. sayfasında yer almış. Defterdeki son yazılımı şöyle:

 

İz

 

Karanlık

Solmuş nemli duvarlar

Asılmış aşklar rehine tablolar

 

Gri

Yağmur yağıyor

Eski küf kokularına

Tanıdık gölgeler arasında

Dolaşırken yakalanan

Birden çok

Gül gölgesi

 

Çoğul zaman

Aynı loşluktan sızan

Sessiz

İz

    Bu defter, altında büyük harflerle yazılmış 8 adet ‘es’ sözcüğünden ibaret Ses şiiriyle bitiyor.

*

   Bahri’nin iki defteri daha var bende. Birisini ona ben armağan etmiştim. Defteri aldığı gün, onu güzel şiirlerle doldurma sözü vermişti bana. Şimdi bakıyorum: İçinde tek bir şiir yok. Kim yazarlardan alıntılanmış sözleri, yabancı kökenli sözcüklerin Türkçe karşılıklarını not etmiş. Seçtiği sözcükler ilginç; ruh halinin birer kanıtı gibi duruyor. Bazılarını aktarıyorum: Melan: Kara Khole: Yeşil Zehir-Safra Melankoli: Hüzün veren. Santimental: Duygulu. Kaos: Uyumsuzluk, Karışıklık. Egzotik: Uzak, Yabancı. Deforme: Biçimi Bozuk. Metafizik: Doğaötesi.

   Defterin son sayfasına 19 Haziran 1993 tarihini yazdıktan sonra şunları kaydetmiş:

   Tanrım. Tanrım. Tanrım. Tanrı insanın gözünün yetmediği yerde midir?

*

   Bahri’den kalan son defter, bir önceki gibi yabancı sözcüklerin Türkçe karşılıklarıyla dolu. Burada seçilen sözcükler de aynı ruh halinin sürdüğünü gösteriyor. Örneklemek gerekirse: Obsess: Tedirgin Etmek, Rahatsız Etmek. Obsession: Saplantı. Takıntı. IQ, IQ, IQ.. Psikoteknik. Psikoteknik testleri.

   Böyle sürerken bir sayfada şunlar: 3-4 gün yemek yeme. Gürültü yapıp durma. Beş duyu eğitimi. Tek parmağıma bakıyorum. Parmağı görmüyorum bütünü görüyorum. Yalnızca bir mumun ışığına bakıyorum. Tehlike, risk, cesaret, başarı, var olmak.

   Ve defterin son cümlesi:

   İnsanı insan yapan elbisesidir.

*

   Bahri’nin el yazmaları bu kadar. Defterleri incelerken kendimi birini gözetliyormuş gibi hissettiğimi, yakaladığımı söylemeliyim. Ama tesellim, buraya yansıttıklarımın edebiyata ait olması, özel hayatının mahremiyetine dair tek bir sözcük içermemesi.

   Yaşıyor olsaydı bu yazıya itiraz ederdi belki ama eminim mutlu olurdu. İğne ucu kadar bir ilginin ona neler kazandırdığını bilenlerdenim.

   Sessizlik İzleri için yazdığım yazı Varlık dergisinde yayınlandığında eli ayağına dolanmış, neyi nasıl yapacağını bilememiş, uzun bir süre tertemiz giysilerle, tıraşlı bir yüzle ve bulutlu ayakkabılarıyla dolaşmıştı Bursa piyasasında. Demek “İnsanı insan yapan elbisesidir” sözü hep aklındaydı da “insan”a yaklaşmak için bir gerekçe arıyordu. 

   O şimdi bir su zambağının kalbinde yaşıyor. Yaşayacak…

                 Elizedebiyat Sayı: 21 / Eylül 2010

 

 

İNSAN AĞBİ HAYATI HAYATINDAN KOVDU

   Kim, hangi dergide ne yazmış merakıyla, dergilerin piyasaya sunulduğu aybaşlarında, satış noktalarında nöbet tutan, abone olduğu dergiyi getirecek diye evinden çıkış saatini postacıya göre ayarlayan edebiyat tutkunlarının dönemi çoktan bitti. Kutsal bir buluşmanın heyecanını taşıyan bu anlar, hem dergi yayıncılarından hem de okurlardan aldığı darbelerle aşındı, yıprandı, önemini kaybetti, sıradanlaştı. İlkin ertelenebilir oldu, sonra boş vermişlik hastalığına yakalandı, en sonunda da olmasa da olur noktasına takılı kaldı.       

   Bu duyguyu “bugün”e anlatmak zor. Bugün, bu türden “vaka”lara rastlamaksa, neredeyse imkânsız.

   Bu anlatılmaz merak sayesinde tanıştım İhsan Üren Ağbi’yle ve tanıştığımız gün bana uzanan elini hiçbir zaman bırakmadım.

   Yıl 1992. Nahit Kayabaşı’nın, Bursa’da çıkardığı Biçem dergisinde -hangi sayı, hangi ay, hatırlamıyorum- iki şiirimi yayımlamasından birkaç gün sonra, işyerimin kapısı açıldı, içeri bıyıklı, kasketli, epey kilolu, tam bir “ağbi” girdi. Masama Biçem dergisinin o ay yayımlanan sayısını bıraktı, elini bana uzattı ve “Ben İhsan Üren” dedi, “Dergideki şiirlerinizi okudum. İkinci Yeni etkisiyle yazılmış bu şiirleri çok sevdim ve sizinle tanışmak istedim.” 

   İki şiirin peşine düşerek, hiç tanımadığı, yerini yurdunu bilmediği birinin izini sürmenin ne demek olduğunu, buyurun, anlatın “bugün”e… Edebiyat gibi karşılıksız yapılan, çıkar hesaplarını yanına yöresine sokmayan bir alanda, kolay rastlanmayan bir kadirbilirlik değil midir bu?

   Tokalaşmamızın ardından, belki de yeni tanışmış olmanın tutukluğuyla, sınırları dar bir ortam değerlendirmesi yaptık, dergileri, şiiri, kitapları ve elbette “Bursa’da edebiyat”ı, kısa cümlelerle konuştuk. Gevezelik etmekten hoşlanmadığını anlamıştım. Sözünü kestirmeden söylemeyi seviyordu. Sonraki görüşmelerimizde de gösterdi bunu. Bir yıl sonra dergi çıkarmak amacıyla yaptığımız toplantılarda, dergi yayımlama süreçlerinde ve 22 yıl süren ağbi-kardeş birlikteliğimizde, her zaman, son söze kadar, dinleyici olarak kalmayı tercih ettiği görecektim.

   Dergi çıkardığımız dönemlerde, her sayının öncesi ve sonrasında ekip olarak bir araya gelir, hem kendi dergimizin hem de genel olarak dergiciliğin durumunu irdeler, İhsan Ağbi’nin yüreklendirici sözleriyle iyimserlik yüklenir, bir sonraki sayıya hazırlanırdık. Özellikle Yeni Biçem’in yayımlandığı dönemi, edebiyat tarihçileri, Bursa’nın Türk edebiyatına ve dergiciliğine yaptığı katkılar bakımından, farklı bir yere koyacaklardır. Bu katkının kökünde İhsan Üren’in toparlayıcılığı vardır. 

   Kitap denen nesnenin, İhsan Ağbi için, bilinenden ve görünenden oldukça farklı bir anlamı oldu her zaman. Yeni tanıştığımız dönemde, Biçem yayınlarından çıkan Bilge Zakkum kitabını, matbaadan çıktığı gün koştura koştura getirişini hatırlıyorum. İmzaladığı tarih 26 Mayıs 1992. Ona, 53 yaşında 18 yaş coşkusunu yaşatan şeydi kitap.

   Şimdi sorguluyorum: Belki son 3 yılında, bu coşkusu sönmeye yüz tutmuştu. Bu yüzden olmalı, bütün şiir ve şiir üzerine yazılmış kitaplarını, Nilüfer Belediyesi’nin açtığı Şiir Kütüphanesi’ne bağışladı. Bursa’daki kitapçılar, en sadık müşterilerinden olan İhsan Üren’i bir daha kapılarından içeri girerken görmediler.

 

   İhsan Ağbi, 21 Eylül 1992 tarihinde, daha önce yayımlanmış iki kitabını imzalamış benim için: Sevmek Mevmek ve Harman Yangını.

   Tanıştığımız gün söylediği “İkinci Yeni etkisiyle yazılmış bu şiirleri çok sevdim ...” sözlerinin anlamını ve neden bu şiirlerin peşine düştüğünü, Sevmek Mevmek adlı kitabının giriş yazısını okuyunca anladım. Şöyle diyordu: “1950 sonrası şiirini tanıdığım günlerde Çanakkale İlköğretim Okulu öğrencisiydim. Varlık, Seçilmiş Hikâyeler, Yeditepe dergilerini bulup okuyor, sıcağı sıcağına yeni çıkan kitapları alıyordum. Bu arada şiirde birtakım çıkışlar oldu. Tekdüzelikten kaçınıp değişik söyleyişlere yöneldik. Doğaldı ki toplumsal konuların çok sınırlı yazılıp konuşulduğu bu ortamda kendimi İkinci Yeni olayının içinde buldum.

   İkinci Yeni’nin Türk şiirini silkelediği inancımı koruyorum hâlâ. Bilinçli bir “kaçış şiiri” olduğuna da inanmıyorum. Otuz yıl önceye dönüp baktığımda, bir çeşit divan şiiri yazdığımızı düşünüyorum zaman zaman.”

   Tanıklarıyla Balkan Türklerinden Bilmeceler adlı derleme kitabının imza tarihi 25 Eylül 1992. Kirli Cam’ın imzalandığı tarih ise 14 Mayıs 1993.

   Kirli Cam’ı ben, İhsan Üren külliyatında ayrı bir yere koyar ve önemserim. Önceki üç kitabında ağırlıklı olarak 50’li, 60’lı, 70’li yıllarda yazdığı şiirlere yer veren ve bir çeşit seçki/ derleme yapan İhsan Ağbi, bu kitabıyla, o anda durduğu yeri ve yeni şiir suretini ortaya koyuyordu bana göre.

   Onun sevdiğim şiirlerinden biri olan İlkyaz Kırıntıları’nı bu kitaba ilk şiir olarak koymuştu:

 

İlkyaz Kırıntıları

 

Sulu, buruk, serin

      Çalınmış bir kiraz tadındaydı

                   es geçilmiş ilkyazlarım.

 

Çocukluğu bütünlemeye kalmış

            bir küçük çıraktık.

Anlamadan nasıl geçtiğini ilkyazların

             kırıntılarıyla avunduk.

 

Kırk yıl var ki

           bir ateşböceği görmedim,

                  ne yoksul geçmiş yaşamım.

 

   Benim için imzaladığı sonraki dört kitap, Suteni Yayıncılık tarafından yayımlanmış: 27 Ocak 1996 / Çiğ Bir Çığ, 24 Aralık 1996 / Gözyaşı Şişesi, 22 Mart 1997 / Japongülü Gibi, 9 Temmuz 1998 / Yaşamdan Savrulan.

   Doğa Yayıncılık 2002’de iki kitabını birden basmış İhsan Ağbi’nin: Sis Zaman Düş Zaman ve Milenyum Haikuları. Bu kitapların imzalandığı tarih 3 Aralık 2002.

   9 yıllık aradan sonra, Eliz ve Akatalpa dergilerinde yayımladığı şiirleri, defterlerinde unuttuklarıyla harmanlayarak Zımba Kitap serisinin 9. kitabı olarak yayımlamak bana nasip oldu: Sıradaki.  

*

   Bu arşiv bilgilerinden sonra söyleyeceğim şudur: Edebiyatla, şiirle, dergilerle bir biçimde bağı-bağlantısı olan cümle okur-yazar ahalinin, bu bağın-bağlantının kurulması bâbında, İhsan Üren’e bir teşekkür borcu vardır. Bu şehirde yaşamaya başladığım 977 yılından bugüne, demek 37 yıldır, görüp-duyduğum, bizzat tanığı olduğum, dahası öznesi olduğum durum şu: Nerede bir dergi filizi vermiş ya da uç vermeye niyetlenmiştir, profesyoneldir-amatördür, hiç fark etmez, İhsan Ağbi, paraysa para, emekse emek, ürünse ürün, duyduğu an ordadır, oranın Hızır’ı olmaya hazırdır.

   Cemal Süreya’nın Papirüs’ü, örneğin... 1980’li yıllarda Papirüs’ün yeniden yayımlanacağı, maddi destek beklendiğini duyurulunca, İhsan Ağbi 2 yıllık abone bedelini göndermiştir hemen. Sonrasını, parasının karşılığını alamadığından yakınarak değil, derginin devam etmemesine yazıklanarak anlatırdı: “Sadece 2 sayısı ulaştı bana.”  

   Öteye beriye bakmanın âlemi yok. Bursa’da çıkan edebiyat dergilerinden Biçem, Düşlem ve Eliz, az veya çok, öyle ya da böyle, İhsan Ağbi’nin elinden tutarak yürümüştür. Yeni Biçem ve Akatalpa ise İhsan Ağbi’nin dizlerine tutunarak tay taya durmuştur.

*

Son söz: İhsan Ağbi artık yok!

Bana sorarsanız, o ölümü çağırmadı, hangi sebeple, bilinmez, hayatı hayatından kovdu.

Özleyeceğiz. Arayacağız. Çok...  

    Elizedebiyat / Sayı: 71 / Kasım 2014

 

TEK SÜTUNLUK ARZUHAL

Eliz Edebiyat, 2015 yılını, birkaç münafık yayın dışında, bütün matbuatın yaptığı gibi, suya sabuna dokunmadan, işaret buyurduğunuz şartları yerine getirerek, tamam eylemiş bulunmaktadır padişahım.

Ok iki adet el yazması, on iki adet gâvur edebiyatından tercüme edilmiş şiir, bunların yanında, memleket ahalisine dahil şuaradan her sayıda vasati on beş şairden toplam yüz seksen civarında şiir neşrettik. Sahifelerin boş kalan yerlerini, denemedir, tenkittir, hikâyedir, bilhassa Samim Sadık beyin pek sevilen gündelik hatıratıdır, açık bir nokta bırakmayacak biçimde doldurduk. 

Tenkit dediğim anda yüzünüzün asılması beyhudedir padişahım. Bu tenkit dediğim şey, o bildiğiniz ya da sandığınız tenkitlerden değildir. Bir edebiyat biçimi olarak hariçten ithal edilmiştir amma, memleketimiz sathında, orada yazıldığı şekliyle icraata koyulmamıştır. Daha ziyade, “vallahi pek güzel yazmışsınız; elinize, emeğinize sağlık” ya da “olur ise ancak böylesi olur” tarzında güzellemeler ve de methiyelerle icra-yı sanat edilmiştir. Üstelik bu icraat yapılırken, ne olur ne olmaz düşüncesiyle, tenkitçiler, yüzlerini saray tarafına döndürmemeye hususiyetle dikkat etmişlerdir. 

Bu babda, dergimizde yayımlanan, Mim Akif Efendi ve Özkan Efendi’nin yazıları ile İrfanzade Halûk Efendi’nin fiskeleri, uygun adım yürüyüşümüze aykırı bulunabilir. Netice itibariyle, altına imza atılmış her yazı, yayımlayandan çok yazanı bağlar. Sorguya onlar çekilecek, sorulara onlar cevap vereceklerdir. Yazıya saygı, edebiyatın şanında vardır ve de biz, bu şanan layık olmakla mükellefiz. Yoksa mevcudiyetimizin bir manası olmaz, diye düşünmekteyim.

Düşünmek derken, yanlış anlamayın, öylesine bir “şey” bu. Sizin yasakladığınız icraatlara dahil edilecek bir durum değil, zinhar ve de estağfurullah! Mesela, -söylesem mi acaba; dilimin ucuna gelen soruyu soracağım ama, ne bileyim, biraz tedirginim- geçen gün bir devekuşunu tokatladığınız söyleniyor. Neden senin başın kuma gömülü değil, niye başını kaldırdın, diyesiymişsiniz. Bizim düşünmemiz biraz da devekuşunun yaptığı “şey”.

“Türkiye dördüncü kez ayağına kuşun sıktı.” diyenler var. Bunu akılla, mantıkla açıklamanın mümkün olmadığını söyleyen sosyologlar, siyaset bilimciler, akıllı olduğu iddia edilen adamlar var. Ne diyelim, Allah islah eylesin. Biz, bu alanda at koşturanlardan olmadık. Kendimizle tenakuza düşsek de, bağrımıza taş basıp çizginizi çizgimiz belledik.

Tenakuz der demez bağrımızda hançerinizin ucunu hissetmemiz acep nedendir? Düşünmek size mahsustur; bunu da bir düşünseniz Hünkârım.

Yeni bir yıla başlarken, derginin yayıncısı Hilmi Efendi’nin, edebiyat babında kalbinden geçenleri ve yapmak istediklerini size nakledecek olsam, basılmamış kitabın yasaklanması misalinde olduğu gibi, 2016 yılının 12 sayısını şimdiden yasaklardınız. Malumunuzdur efendim, kitap gibi, silahtır, dergi dediğimiz neşriyat.

Hilmi Efendi’nin 84 sayıda 84 şair için yazdığı değerlendirme yazılarını bugüne kadar yapan biri varsa beri gelsin, sultanım. Haddimiz olmayarak sizin de hiç değilse bir adet şiir yazmanızı ya da yazdırıp altına imza atmanızı pek ziyade arzu ederiz. Eliz Edebiyat’ın 3. sayfası emrinizdedir efendim.

Hörmetlerimle...

 

                 Elizedebiyat / Sayı: 85 / Ocak 2016

 

90. SAYI İÇİN DUVAR YAZISI

 

Önce genişletilmeye muhtaç, altının doldurulması gereken birkaç hüküm cümlesi:

Bireyin öncelikli hedefi, kendi varlığını korumak ve sürdürmektir.

Bencillik insanın doğasında vardır. Bireysel bencilliğin toplumun çıkarlarıyla örtüşmesi, o kişiyi erdemli kılar.

Kimilerine göre uygun adım yürüyenlerin erdemi, bir tabi oluşun, dışarıda kalmamak için içeriye katlanmanın belirtisi olarak da kabul edilir. Futbol oynama yeteneği olmayan çocuğun top sahibi olduğu için oyuna katılması, dahası oyun kurması / oyuna katılabilmenin garantisi olan top sahipliği için iyi kötü demeden her şeyin göze alınması / topu olmayan yetenekli çocukların oyunun dışında kalması / topun güce ve top sahipliğinin söz sahipliğine dönüşmesi, erdemi güçsüz, gücü erdemli kılar.

Birey, yaşamını sürdürebilmek için diğer bireylerle ilişkiye girmek zorundadır. Bu sosyal ilişkinin sağlıklı yürümesi, ahlak denilen şemsiyenin tellerini gergin tutan kuralların oluşturulması ve bu kurallara uyulmasıyla mümkün olabilir.

Kişi doğal durumunda tutkularının esiridir, aklının yardımıyla bu esaretten kurtulabilir. Olumluyu, iyiyi, güzeli seçtiren akıl, kişiyi mutluluğa ulaştıran araçtır. Aklî davranmakla ahlâkî davranmak aslında aynı şeydir. Gerçek ve sonsuz mutluluğun düşlendiği noktada devreye Tanrı girerse, o noktadan sonra hayatın efendisi birey değil Tanrı olur.

Antik Çağ’dan Nietzsche’ye uzanan felsefe drajelerinden sonra, sıradan iki görüntü:

Yazlık yer; denize karşı kurulmuş masa, yenmiş ve içilmişlerden kalan enkaza yan dönmüş biri, akıllı aletinin sayfalarını çeviriyor ve konuşuyor: Yoldayım abi, sözleşmeyi hazırladım, birazdan yanındayım.

Birazdan dediği an için söyleyeceği yalan hazır: Abi, kavşakta araçlar birbirine girmiş; trafiği kestiler, dönmek zorundayım. Yarına, inşallah…

Bahçesindeki kayısıları toplamış, olgunlarını bir tabağa istiflemiş, az önce evine girerken gördüğü komşusuna götürüyor. Kapıyı çalıyor, ses yok. Bir daha çalıyor, yok. Israr etse, evde yokum dendiğini duyacak diye çekinerek geri dönüyor. Bir tutam tuz, bir kâse şeker için gitse, anlayacak; anlayamıyor.

İnsan halleri…

Sözü edebiyata getireceğim, demeyeceğim, zaten edebiyatın içinden konuşuyorum. Alt alta sıraladığım hüküm cümlelerinde, kişi dediklerim zaten şair, birey dediklerim kılçıksız yazar; olaylara konu olanlar da, dergilerin mutfağından salona ürün (acı biber ya da kaymaklı revani) taşıyanlar.

Siz, beğendiğiniz felsefi drajenizi avcunuza almışsınız, seçiminizi gövdenizin hazım bölümüne göndermek için yarım bardak su bekliyorsunuz. Bir şey daha bekliyorsunuz: Seçtiğiniz drajenin seçmediklerinizin etkisini de göstermesini! Tanrıyı tanımadan mümin olmayı, acının semtine uğramadan acıdan kıvranır görünmeyi, mutluluktan boğulurken hayata küstüren girdaplarda sörf yapmayı; gibi olmayı, gibi sanılmayı… Kendinizi yedeğe alarak, gibi davranmayı…  

Bir araya geldiğimiz edebiyat aşinalarına, onların “Başka da bir şey bilmiyor” suçlamasını göze alarak tekrarladığım sözü, buraya da yazıyorum: Edebiyatımızın sorunu, ne eleştiri azlığı, ne taklit bolluğu, ne kıskançlık, ne dergi enflasyonu ne de (….)’dur . (noktalı yerleri, istediğiniz kadar virgül kullanarak, siz doldurun) Bizim tek sorunumuz, samimiyet eksikliğidir. 

Olmadığımız kadar var olduğumuzda, bir hikâyenin kahramanlığına kalkışır, saçlarımızı, bir kulaçtan kısa olmasına aldırmadan, ıssıza kurulmuş bodur kulelerden sarkıtırız.

Öte yandan, öpülmüş kurbağalara bakmaktan gelen prenslerin, üvey ana kaçkını prenseslerin, sayısız cücenin, 40.000 harami besleyen gafil reislerle 40.000 haraminin beslediği cahil reislerin hükümleriyle kanırttığı bir coğrafyada, var oldukları kadar olmadıklarını bildiklerimize, saçları kuvvet kazansın diye briyantin ikram ederiz.

“Ortalıkta dolaşan ortalama birisin! Uçlarda uçuk olmak hakkın ve haddin değil!”, dememiz gerekenlere, “şairsin, yakışır, vay be”, deriz.

Daracık kafasının darasını beynine dahil edenlere, devrini çoktan devirmiş derviş muamelesi ederiz.

Öfkemiz sahte, sevgimiz abartılı, peşin yargılarımız bizden bir adım önde, nefret kumbaramız ağzına kadar dolu, kusur arayan gözlerimiz büyüteçten ibaret.

Öyleyse, doksan aydır niçin bu kâğıt ormanındayız? 

Belki de sonraki doksan aya açılan iki kanatlı kapının kanatlarından birine, “Gireceksen Kendin Ol”, ötekine de “Buraya işeyen (…) dır.” diye yazmak için. (noktalı yerleri, istediğiniz kadar virgül kullanarak, siz doldurun.)                             Elizedebiyat / Sayı: 90 / Haziran 2016

50 AY

 

   Arada bir durup muhasebe yapmak iyidir. Şahıslar için de dergiler için de bu böyledir.

Eliz Edebiyat’ın ciltlerine bakıyorum: Elli aylık bir toplam… Bin bir telaş içinde geçen iri bir zaman parçası. Öte yandan bir göz kırpma mesafesi.

Başlangıcımızı hatırlıyorum:

Akatalpa macerası 105. sayıda bizim için öyle ya da böyle / o biçimde veya bu biçimde bitmiş, bitirilmiş. Ama edebiyatın dokularında var olan dergi virüsünün kımıldanışı bitmek bilmemiş: Yeni filizler, uçlar vermeye devam ediyor. Bursa’da yayımlanan neredeyse bütün dergilere destek veren İhsan Üren ağbi maddi ve manevi varlığıyla yanı başımızda. Hatta Akatalpa bünyesinde kalan Serdar Ünver bile “illaki bir tarafı tutmak ve orada kalmak zorunda değilim” diyerek bizimle de olacağının sözünü vermiş. O halde sorun yok, virüse yol verilecek.

Eliz Edebiyat’ın yola çıkışı böyle başladı.

O sıralarda Mudanya’da İhsan Üren evi açılmış. Orada edebiyat toplantılarının düzenlenmesi, konuklar ağırlanması ve Mudanya’nın deniz - balık- güneş üçgeninin yanı sıra bir de edebiyatla anılması planlanmış. O halde, yeni dergi Mudanya çıkışlı olmalı, İhsan Üren Evi’nin adıyla ve katkılarıyla çıkmalı, yönetim yeri de burası olmalı. Öyle oluyor: Ocak 2009’da ilk sayı bu künyeyle ve ön sayfada dergi adının iki yanında yer alan İhsan Üren Evi’nin iki fotoğrafıyla ve İhsan Üren’in el yazısı şiiriyle yayımlanıyor.

İlk sayının görünmesiyle birlikte fotoğraflardan başlayan ilk eleştiriler de gelmeye başlıyor. Bunu iyi karşılıyoruz. Çekidüzen verilecek şeyler için yol göstericilerin olması her zaman iyidir. Bu yüzden 2. sayıda bazı düzenlemeler yapılıyor ve bunların yanı sıra ev fotoğrafları ön sayfadan ilk sayfaya künyenin altına çekiliyor. Çekiliyor ama içerden ilk itiraz da İhsan Üren ağbiden geliyor. Bu itiraz ısrarlı değil, belli belirsiz ama bir gönül koyma hali biçiminde içten içe hissediliyor. Birinci yılın sonunda “benden bu kadar” sözünü duyduğumuzda da bu hissin ete kemiğe bürünmüş haliyle baş başa kalıyoruz. Derginin yönetim yeri ve yayın kurulu değişiyor ve her anlamda bütün yük Haşal’ın üstünde kalıyor. Bu arada Serdar Ünver’in derginin yanına hiç uğramadığını, verdiği söze rağmen “öte” tarafta kalmayı tercih ettiğini de belirtmeliyim.

   On iki sayılık ilk cilde kuşbakışı bakınca görüyoruz ki, her sayıda yazan dört isim var: Halûk Cengiz, Şeref Bilsel, Hilmi Haşal ve Nuri Demirci.

Aynı bakışla, bu ciltte dört önemli ve sıra dışı sayılabilecek işin kotarıldığı fark ediliyor: Samim Sadık’ı 19. yüzyılın sonundan günümüze taşıyan Halûk Cengiz’in Edebi Jurnal’ini yayımlamışız. Satırlara gömülü olan ve çözümü çaba isteyen göndermelerle, şifrelerle örülmüş metinlerdi bunlar. Bu yazılardan günlüklerin tutulduğu günden bugüne aradan geçen 130 yılda, edebiyat adına oyuncuları değişen ama konusu hiç değişmeyen bir oyunun sahnelendiğini anlıyorduk. Sonraki sayılarda da devam eden Edebi Jurnal’lerin kitaplaştırılması için Cengiz’e bazı yayınevlerinden teklifler gelmesi de yayımlanan metinlerin önemini gösteriyordu.

8. sayıda günümüz Moğol şiirini temsil eden 12 şairden 35 çeviri şiir yayımlamışız. 

5. sayıda 13 genç şairi 27 şiirle 

10. sayıda 15 genç şairi 24 şiiriyle konuk etmişiz. 

Bu bir yılın sonunda Mudanya’ya ilişkin de bir şeyler söylemek gerek. Bu beldede çıkıyor olmasına rağmen derginin varlığından haberdar olanların oranı sadece 30.000’de üç… Bu sonuca şöyle vardım: Ergin Altay ağbi, onun küçücük kitabevine satılsın diye bırakılan dergileri sadece bir kişiye o da zorla satabildiğini söylemişti. 30.000 kişinin yaşadığı Mudanya’da dergiden haberi olanlar sadece bu üç kişiyle sınırlı kaldı: Ergin Altay, onun tezgâhtarı ve dergiyi zorla satın alan kişi… Türkiye genelinde dergilere duyulan ilginin bire bir küçültülmüş örneği sayabiliriz bu durumu.

İkinci cildimizde sürekli yazanlara, Dünebakanlar başlığıyla günlüklerini yazan Onur Caymaz, Yalnız Geceye Abece şiirleriyle Özlem Tezcan Dertsiz, Aphrodisia seri şiirleriyle Serdar Aydın ve Çabuk Öyküleriyle Adil Abacan katılmış.

Aydın’ın şiirlerine, şiirleri erotik bulanlardan tepkiler aldığımızı hatırlıyorum. Sonuçta yazılar ve şiirler yazanını bağlar ilkesine sadık kalarak, daha sonra kitaplaşan bu şiirleri yayımlamayı sürdürmüşüz.

Bu ciltte, 12 sayı boyunca dergini 19. sayfasını tek bir şairin şiirlerine ayırmışız.

Bir önceki yılın devamı olarak 17. sayıda 10 genç şairin 23 şiirine ve 22. sayıda 18 genç şairin 34 şiirine yer vermişiz.  

Hilmi Haşal, bu ciltte de, derginin orta sayfasında, el yazısı şiiri yayımlanan şairler üzerine yazmayı sürdürmüş.

Bir önceki ciltte olduğu gibi 12 ayrı çevirmenin emeği ile 12 yabancı şairin şiirini Türkçeye kazandırmışız. 

Üçüncü ciltte Aysel Ekiz Mutfak Mektupları’yla, Şaban Akbaba A/7 Defterimden başlıklı kitap değerlendirme yazılarıyla, Faris Kuseyri Biliyordum Unuttum adını koyduğu okuma notları / değerlendirme yazılarıyla, Mehmet Sarsmaz Şuaraya Akrostişler üst başlığını taşıyan şiirleriyle, Nursel Aras Gece başlıklı şiirsel metinlerle, Serdar Aydın BLUes ve Caz şiirleriyle, Ömer Kemiksiz ve Bünyamin Durali denemeleriyle dergiye sürekli yazanlar kadrosuna dahil olmuşlar. Ahmet Günbaş da şiirleri ve Şiirden Şiire başlıklı değerlendirme yazılarıyla bizimle olmuş.

Yıl sonuna doğru İhsan Üren ağbinin, bizleri sevindiren Ay Şiirleri’yle yeniden Eliz Edebiyat’ın yanında yer aldığını görüyoruz.

Bu ciltte Haşal, Cengiz ve Demirci yazılarını aksatmadan sürdürürken, Şeref Birsel’in yazılarını seyrettiğini, Onur Caymaz’ın günlüklerini yayımlamaktan vazgeçtiğini; ayrıca genç şairlere özel sayfalar ayrılmadığını görüyoruz. 

Bir yenilik yapmışız: El yazısı şiiri yayımlanan şairin şiirini farklı bir dile çevirerek yayımlamaya başlamışız ve bunu 12 sayı boyunca aksatmadan sürdürmüşüz.

Bu ciltte bazı polemiklerin yakamıza yapıştığını görüyoruz. Yıllardır bitmek bilmeyen Yıllık kavgalarına dolaylı olarak karışıyoruz: Bir İz/düşüm yazımda yıllıklar hakkında yaptığım kişisel değerlendirmem başka şairler tarafından alıntılanarak kullanılınca ister istemez yıllık kavgasının bir parçası olmuşuz ve bu didişmenin bizi hiçbir biçimde ilgilendirmediğini kimseye anlatamamışız. Bu sırada yıllıklara karşı çıkan kadın şairlerin yayımladığı bildiriye ve bu bağlamda yazılan yazılara dergide yer vermemiz de “parça olma” halimizi bütüne katmış.

Hayat ve Edebiyat diyerek yolumuza devam etmişiz. Ama bir eksikle: Bu cildi oluşturan sayıları yayımlarken, derginin kuruluşundan beri yanımızda olan yayın kurulu üyemiz Necmi Selamet’i 16 Eylül 2011 tarihinde kaybetmişiz.

Dördüncü cilde başlarken “tasarruf”u ön plana almak zorunda kalmışız: Derginin kapağındaki rengi siyahla değiştirmiş ve sayfa sayısını 24’ten 16’ya indirmişiz, ama bu “küçülme”yi derginin içeriğine yansıtmamaya çaba harcamışız.

Bu ciltte, sürekli yazanlar hanesine, birikimini özgün biçemiyle yazılarına katan ve eleştirilerini, elbette yazılanı da unutmadan yazanlar üzerinden yapan Mehmet Akif Ertaş eklenmiş. Bursa’ya atanmış olmasını Bursa adına ve Eliz Edebiyat için kazanç sayıyoruz.

Dört yılın genel bir değerlendirmesini yapmadan önce, derginin mutfaktan kitapçı vitrinine ulaşmasına kadar geçen her safhada her an, her yerde ve her zaman dergiyle yatıp kalkan bir isimden bahsetmeli, Muharrem Sönmez’i anmalıyım. Şairliğinin yanı sıra teknik bilgisiyle de dergiye katkısı büyük oldu.

Onu anmışken, onun aracılığıyla dergimize katılan Edip Sezai’yi, Filiz Göğer’i, Zafer Özgekağan’ı; her zaman yanımızda yer alan İlkay Aşık’ı ve Belgin Karadeniz’i; Edirne’den başlayan ilgisini şu andaki askerliğinde de sürdüren Bülent Şanlı’yı anmam gerek.

Ayrıca derginin dağıtımını konusunda bize yardımcı olan İstanbul’da Harun Balcı’ya İzmir’de Hüseyin Peker’e Ankara’da Osman Namdar’a Eskişehir’de Dilek Demirdelen’e ve Adana’da Zeki Karaaslan’a teşekkür borçluyuz.

*

Geldiğimiz noktada, geriye doğru baktığımızda gördüğümüz şu:

Bazı aylar birkaç günlük gecikmeyle çıksa da düzenli olarak yayımlanan ender aylık dergilerden biriyiz.

Edebiyata ve dergiciliğe duyduğumuz saygının gereği olarak en az dört çift gözle okumamıza rağmen dikkatlerden kaçan dizgi yanlışlarını sıfırlama çabası içindeyiz ve ortaya eli yüzü düzgün bir dergi koymayı ilke edinmişiz.

Dergiciliğin en önemli işlevlerinden biri olan, olması gereken yeni isimleri olabildiğince desteklemekte, onlara sayfalarımızda yer açmaktayız.

Yazı ve şiirleriyle bize ulaşanları, geç ya da erken, cevaplamaya özen gösteriyoruz.   

Bütün bunlar yeterli mi? Yani mükemmel miyiz?

Elbette hayır. Elimizden gelenin bu olmadığını biliyoruz ve engelleyici koşullarla savaşmayı sürdürüyoruz.

Devam…

              Elizedebiyat / Sayı: 50 / Şubat 2013

 

BURSA’NIN KALBİNE DOKUZ EL ATEŞ

Bu şehrin tarihine, coğrafyasına, iklimine, insan yapısına, geçirdiği tarihsel dönemlerine, bir de bugününe bakıyorum ve “Ah be Bursa”, diyorum, “Okyanus olabilecek bir denizdin. Tuttun, sıradan, küçücük bir göle dönüştürülmene izin verdin. Ayıp ettin. Yazık ettin. Kendine ettin.” 

Böyle diyorum ve suları çekilen, giderek sığlaşan bu göle, bakarsın kıyısında ufacık dalgalar oluşturur diye, “markalı” bir taş atıyorum.

“Markalı” deyişim boşuna değil.

Marka dediğimiz şey, birilerinin dikkatini çekmek için kullanılan işaret.

Son yıllarda üretici firmaların çok önemseyip dört elle sarılmalarına bakarak, markanın yeni bir buluş olduğunu sanmayın. İsa’nın doğumuna daha 200 yıl varken, Antik Yunanistan’da, zeytinyağı üreticilerinin, kendi ürünlerinin piyasadakilerden farklı olduğunu göstermek için özel seramik küpler yaptırdıkları bilindiğine göre, demek, en az 2200 yıllık bir pazarlama aracı. Büyük patlamasını 19. yüzyılda yaptığı söylenir: Amerikalı büyük çiftlik sahipleri, pazarda ya da merada hayvanların birbirine karışmasını önlemek amacıyla, hayvanlarını özel işaretlerle dağlamaya başlamışlar ve böylece marka denilen ayırıcı işaret, önemini, kendini farklı hisseden birçok firmaya yeniden hatırlatmış. Ticaret dünyasında markalanma düşkünlüğünün başlaması o tarihlere denk düşer. Ardından marka hırsızlıkları, marka taklitleri, marka sahtekârlıkları başlamış. Bu karmaşayı önlemek amacıyla yasal düzenlemeler yapılmış ve marka tescili diye bir kurum oluşturulmuş. 

Gelişmelere bakarak şöyle bir sonuca varabiliriz: Bir markaya sahip olmak ve böylece bir aidiyet kazanmak için kalçanızın dağlanmasına rıza göstereceksiniz, canınızın yanmasını göze alacaksınız. Sahip olmak yetmez, markanızı korumak ve ününü sürdürmek için de bir dolu zahmetli süreçten geçmek zorunda kalacaksınız.

*

Sadece ürünlerin değil ülkelerin de bir markası var: Bayrakları.

Zaman içinde ülkeler, bayraklarının yanı sıra bazı maddi ya da manevi özellikleri de marka olarak üstlenirler.

Mesela, Avrupa kıtasında düğme büyüklüğünde bir ülke olan Monaco’yu, bütün dünyaya tanıtan bayrağı değil, bayrağında yer bulamayan iskambil kâğıtları, rulet çarkları ve kollu makineleriyle özdeşleşen Monte Carlo şehridir.

İngiltere, sömürgendir, bütün ülkeleri kendi malı sayar. Bu anlayışta olduğu içindir ki, büyük burnunu ve buzdolabı sıcaklığını marka olarak tescillemiştir. 

Almanya disipliniyle, Japonya çalışkanlığıyla markalanmıştır.

Sorsanız, haritadaki yerini bile gösteremeyecek olan kimi dünya vatandaşları, Türkiye’ye marka olarak, rakıyı, göbek dansını ve şiş kebabını yakıştırmışlardı.(-dı) diyorum, çünkü, -markayı muhafaza etmekten söz etmiştim ya-,  şiş kebabını Yunanistan’a kaptırmışız, rakıyı İngilizlere satmışız, göbek dansını da asıl ülkesine, Arabistan’a göndermişiz. Bize ne kalmış, diye sorarsanız, 2000’li yıllarda Türkiye’nin markasını George Soros belirlemiş ve “Türkiye’nin en iyi ihraç ürünü ordusudur” diyerek ülkemize postal ve süngüden ibaret bir marka seçmiş. (Soros, Nâzım Hikmet’e ‘23 Sentlik Askere Dair’ şiirini yazdıran Mr. Foster Dulles’in 1950’lerde söylediği, “Türk askeri çok masrafsız. Günlük harcaması 23 Senti aşmıyor” sözünü hatırlıyor ve hatırlatıyor olmalı.)  

*

Şehirler de bir şeyleriyle, diyelim tarihi mekânlarıyla, diyelim doğal güzellikleriyle ya da sofra kültürleriyle tanınmak isterler ve bu özelliklerini, markalaşmak adına, bir biçimde cümle âleme duyururlar. Elinde avucunda hiçbir şeyi olmayan şehirler ise, panayır gibi, festival gibi, yağlı güreş müsabakaları gibi yapay, zorlama yöntemlerle kalıcı bir marka edinmeye uğraşır, bu yolda yaka bağır parçalayarak zamana tırnak geçirmeye çalışırlar.

Bursa, bu şehirlerden değildir, istese de olamaz.(dı)

(-dı) diyorum, çünkü Bursa, miras olarak devraldığı bütün markaları, yerelden evrensele doğru geliştireceğine, tam bir mirasyedi savurganlığıyla tek tek harcamakta ve ne yazık ki, bu alanda birinciliğe doğru koşmakta.

Bir solukta, ezbere sayıyorum: İpek, Uludağ, Yeşil, Şeftali, Havlu, İskender Kebap, Kestane Şekeri, Ulu Cami, Kaplıcalar, Türbeler, Karagöz-Hacivat, Gazoz, Hanlar, Kapalıçarşı, Bıçak...

 

Miras deyip geçmeyelim.

Uludağ: Dünya kurulduğundan beri, önce Olimpos, sonra Keşiş Dağı olarak oradaydı, hep orada olacak. İmara açılsa da, ağaçları katledilse de…

Ulu Cami: Yapıldığı tarih: 1400

Kapalıçarşı: Yapıldığı tarih:1300-1400’ler

Türbeler: Yapıldıkları tarih:1400-1500’ler

Hanlar: Yapıldıkları tarih: 1300-1400’ler

Karagöz-Hacivat: Osmanlı’dan da eski. Hayalini de perdesini de yitiren, Çekirge’deki anlamsız anıt.

İskender Kebap: Kuruluşu: 1890

Kestane Şekeri: Kuruluşu: 1930

 

İlk ipek tezgâhının kurulduğu tarih 1437, ilk ipek fabrikasının açılışı 1838. Avrupalı ipek tüccarlarının mekânı Bursa. Bursa İpeği’nin dünyada eşi benzeri yok.(tu) Bugün dutluklardan eser kalmadı. İpekböcekleriyse, fotoğraflarda kelebek olabiliyor ancak.

Bursa’nın yeşili dağların doruğuna çekildi. Deniz özlemini gidermek isteyenler, akşam saatlerinde Muradiye sırtlarından Bursa ovasına bakar, ovanın puslu sonsuzluğunda, narin ve muhayyel dalgaların oynaşmasını seyrederlerdi. Şimdi orada bir kiremit tarlası var.

Kestel’e ya da Çalı’ya doğru giderken yolun her iki yanında, dallarını gökyüzüne açarak duaya duran şeftali ağaçlarını görürdük. Şimdi onlar, tadını ve rengini eski topraklarında bırakarak tenha köylere sığındılar. Pazar tezgâhlarında adı-sanı anılmaz oldu.

Havlucular, dokumacılar Denizli’ye taşındı.

Tadını Almanya’ya, Hollanda’ya taşıyan Uludağ gazozu, çoğalan rakiplerinin arasında, efsaneliğini korumaya çalışıyor, ısrarla arayanlara, bilhassa soranlara cevap vermeye çabalıyor.  

Bıçakçılar, ürettikleri malları, takas usulüyle elden çıkarma telaşında, debelenip duruyorlar.

Demem o ki, marka olarak üretilmiş yeni hiçbir şey yok Bursa’da. Elindeki altın değeri taşıyan markaları teneke fiyatına bozdurmayı sürdürüyor.

Bursa, tüketemediği miras sayesinde belki hâlâ Bursa’dır, ama bilinsin, tarih, sillesini indirmek için Bursa’nın kulaktozunu gözüne kestirmiştir.  

*

Tarih, demişken, şimdi namluya ilk mermiyi sürüyorum:

Ey bu şehrin tarihçileri! Ey kürsü ve unvan sahipleri!

Her gittikleri yere mimari eserleriyle damgalarını vuran Romalılar, en güçlü oldukları dönemde bu topraklara gelmişler ve buradan, hiçbir iz bırakmadan, öylece çekip gitmişler, öyle mi? Tiyatroyu bu kadar önemsiyorlarken, bu şehre bir amfi-tiyatro yapmadılar mı yani? Aradınız da bulamadınız mı? Vardı da söküldü ise eğer, o taşlar, o sütunlar nerede kullanıldı, şimdi nerdeler, merak etmediniz mi hiç?

Bu topraklardan, Roma’yı dize getiren kumandan, Annibal geçti. Orduevi’nin bahçesinde dolaştı, Orta Pazar caddesinden tepelere doğru çıktı, indi, Tophane sırtlarından ovayı seyretti, surların mazgallarında geceyi gün eyledi. Bunları biliyor olmalısınız. Başka kim biliyor peki?

Orhan Bey’in Bursa’yı almasından sonra, çekildikleri dağa adını veren keşişler, Kızılay çadırlarında mı ibadet ettiler? Nerededir bunların kiliseleri, istavroz çıkardıkları parmaklarıyla okşadıkları ikonalar ve önünde diz çöktükleri İsa heykelleri?

Sudan ve tarihten ibaret bu şehirde, Cumhuriyetin cesedini bulmak için kazdığınız ‘yakın tarih’ çukurundan çıkarak ve de bir ‘Bursa Keşfi’ne çalışarak bu şehre bir marka kazandırmaya zaman bulamadınız mı?

*

Varsa eğer, bu şehirde yaşayan arkeologlaradır ikinci mermi.

Yukarıdaki sorular size de sorulmuştur.

Hiçbir şey yapmıyorsanız, uzaktır, soğuktur, şartları zordur demeden, Orhaneli’ne gidin bari ve toprağa vurulan her kazmadan sonra bir avuç mozaik toplayan köylülere, buldukları şeyin ne olduğunu anlatın. Onlara, sizin yerinize, bir ‘Dünya Mirası’nı keşfetme fırsatı tanıyın.   

*

Ey mimarlar, üçüncü mermi size.

Sizden biri mi çizdi Saltanat Kapı’nın projesini? Onarılan hanlarda, yeniden örülen surlarda bıraktığınız izlerden hoşnut musunuz?

Projesini çizdiğiniz ve övündüğünüz herhangi bir yapı var mı bu şehirde?

Bursa’nın en ünlü mimarları, hâlâ, Ulu Cami’yi yapan Ali Neccar ile Irgandı Köprüsü’nü yapan Irgandılı Ali oğlu Hacı Muslihiddin Bey ise ve bugün ezberimizdeki bu isimlerin yanına koyacağımız tek bir ad bulamıyorsak, bu yolda kalem sivriltip çizgi çizen sizler, bu şehrin yüzüne nasıl bakabiliyorsunuz?

Eski eserlerden ilham alarak yepyeni bir ‘Bursa Mimarisi’ yaratmak aklınıza gelmedi mi hiç?

*

Ey gazeteciler, sizedir dördüncü mermi.

Ne sakin, ne mutlu bir şehirdir burası, teninde tek bir çıban izi bile yok!

Bu şehrin yöneticileri bir yandan yıkıyor, bir yandan yapıyor, şehri büyük bir şantiyeye çeviriyorlar. Kimdir yıkan enkazcılar, yapan müteahhitler kimdir? İhaleler kime veriliyor? Her şey yasal, her şey kuralına uygun mu yürüyor? Soygunun ve talanın bu kadar yaygınlaştığı bir çağda bunu araştırmak aklınıza gelmedi mi hiç?

Bu şehirdeki devletin bütün sağlık kuruluşlarının alım satım işi, Kamu Hastaneler Birliği adıyla icat edilen bir kuruma verildi. Kimdir bu kurumun yöneticileri, ihaleleri nasıl yaparlar? Sabunundan ilacına, tuvalet kâğıdından enjektörüne, veren kim, alan hangi şartlarda alıyor, bunu merak etmez misiniz?

Ulusal basına yansıyacak tek bir olay olmuyor mu bu şehirde? ‘Bursa’, ‘Gazeteci’ ve ‘Ulusal Basın’ adlarını yan yana düşündüğümüzde, aklımıza bir tek Hüseyin Üzmez’in gelmesi içinizi acıtmıyor mu?  

Ülkede, “Bursalı Gazeteci” olarak anılan bir tek isim söyleyebilir misiniz bana?

Ve televizyonun karşısına oturup haber yazmanın nasıl bir gazetecilik olduğunu?

*

Ey Bursa ovasına yayılan fabrikaların sahibi değerli sanayiciler, beşinci mermi sizin zırhlı göğsünüzedir.

Bursa’nın sanayi tarihini anlatan kitapların birinde, Kamil Tolon adlı bir mucidin, 1942 yılında, dünyada bile henüz yaygınlaşmamış çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, buzdolabı gibi cihazların yanında bir de kendi buluşu olan demir testere makinesini ürettiğini okuduğumda hem şaşırmış hem de gururlanmıştım. Sürdürülebilseydi belki bir dünya markası olarak tanınacak, nam salacaktı.

Bugün, sanayi bölgelerine dağılmış yüzlerce fabrika var Bursa’da. Tamamında bir tek “mucit” çalışıyor mu?

Çalışıyorsa eğer, buluşu olanlara şans tanıyacak, bir riskse bu, bu riski göze alacak kaç sanayici çıkar içinizden?

El’in yabancı markalarının taşeronluğunu yaparak fason fabrikatör olmak kolay iş. Hanginiz bugüne kadar yeni bir marka yaratmanın peşine düştünüz?

*

Şarjörümde kalan mermileri, “miras yemenin de bir usulü, bir adabı vardır, insaf yahu!” diyerek bu şehrin, yerel, genel, unvanlı, unvansız, bürokrat, teknokrat, büyük koltuklu, küçük koltuklu, kendilerine hangi adı veriyorlarsa, kendilerini nasıl konumlandırıyorlarsa, cümle yöneticilerin, aykırı, ters, yanlış, çağdışı, görgüsüz, bilgisiz kafalarına, sıkıyorum.

Uludağ’a teleferik yapmak için -şimdilik- 700 ağacın katledilmesi emrini veren kafa, hem Uludağ’a, hem bu şehrin yeşiline, hem de akılla birlikte yol alan teknolojiye hesap vermek zorunda değil midir?

Setbaşı’ndan Emir Sultan’a giden yolu, trafiği rahatlatmak adına, türbenin temellerine doğru genişleten, oraya, görüntüyü kirleten bir de uyduruk tünel yerleştiren, o tünelde yankılanan motor sesleriyle ve o güzergâhtan geçen araçların sebep olduğu sarsıntılarla Yeşil Türbe’nin ve Yeşil Cami’nin eşsiz çinilerinin patır patır dökülmesinin yolunu açan kafanın, şehri yönetmek bir yana, şehrin sınırlarından içeri sokulmasına nasıl göz yumulabilir?

 eri geldi, bu defa tetiği çekme hakkı, bugünkü yöneticilerin kısa pantolonla dolaştığı dönemlerde mimarlık yapan ve Türkiye’nin en önemli mimarı olarak anılan Prof. Dr. Doğan Kuban’ındır: “Yeşil Cami’nin cephesindeki taş işlemelerini selamlayıp içeri girdim. Şaşkınlığımı anlatamam. Mekânın renkli bezemesinin hiçbir özelliğini görmeye olanak vermeyen bir elektrik tesisatıyla camiyi güya aydınlatmışlar. Mihrabın olağanüstü renkli bezemesinin bütün varlığını yok eden bu rezaleti gördüğüm zaman gözlerim yaşardı. Bu duyarsızlığa ve barbarlığa dayanamadım.

Gerçi mihraba kimseyi yaklaştırmadıkları için olasılıkla ‘bizim bir mihrabımız da var!’ demek için aydınlatmış olabilirler. Mozayik çini bezemesi ile ünlü eşsiz mihrabın içini, bir vitrin dekoru yapar gibi iğrenç sarı ampullerle ‘dekore’ etmişlerdi. Dünyanın en ünlü çini mihraplarından bir sanat şaheseri, akıl almaz bir cehalete kurban edilmişti.

Caminin içi biraz karanlık bir alışveriş merkezine benziyordu. Yeşil Cami mihrabına böylesine duygusuzca davrananlarla birlikte aynı ülkede yaşamanın utancı, üstesinden gelemeyeceğim karanlık bir gölge olarak beynime kazıldı.

Bizim toplum kadar dengesiz ve tutarsız, birbirleriyle çelişik davranışları aynı torbaya koyan toplum kendine uygar diyemez.”

Yetmez, bu mermiyi kullanmak da onun hakkı: “Bursa Ulucamisi dünyanın en güzel namaz mekânlarından biridir. İnsan dindar olmasa bile cemaatle birlikte öyle bir mekânda namaz kılmanın insanı değiştirdiğini hisseder. Yıldırım Beyazıt zamanından bu yana bu olağanüstü güzellikte namaz mekânını bölmeyi kimse aklına getirmemiş. 1970’te yoktu. O mekânın güzelliği parçalanmamış bütünlüğü ile her duyarlı insanı mekân estetiği açısından etkileyen bir sanat fenomenidir. Bugün bütün o ferah ve iç açıcı perspektif yerine, kadınlara tahsis edilen namaz alanlarını yüksek süslü bölmelerle çevirdikleri için namaz mekânı bölünmüş. (...)

Bu, dini sözde din temsilcileri adına yozlaştırmadır. Elli yılda 100.000 tane 16-17 yüzyıl camilerini taklit eden çok çirkin cami inşa edecekler. 2014 yılında kalkıp namaz kılan kadınları kafes arkasında saklayacaklar. Aynı kadınlar sabahtan akşama kadar caminin içinde flaş patlatarak resim çekiyorlar. Bu çelişkili ve hasta bir tavırdır. En güzel camilerimizden birini bir bankaya benzetmişler. Osmanlı-Türk mimarisinin en güzel ve önemli örneklerini banka ve alışveriş merkezlerine benzetme marifetini gösterenler ne tür adamlardır? Bursa’da aklı başında, aydın bir Müslüman yok mu?”

Olmaz, olmaz demeyin, bakın, bu eşsiz yöneticiler, bu şehrin adını bile değiştirebilirler. Ortalıkta gezinen “Ulu Şehir” sloganı, bana göre bir nabız yoklamasıdır.

Ülkenin üstüne abanan “ben yaptım oldu” fütursuzluğuna, “çalışsın da çalsın” sloganıyla yüreklendirilen ahlaksızlığa, “yargı bu işe ne karışır” sözüyle öne çıkan cahil cüretine bir de kültürel kimlik yoksunluğunu eklerseniz, başımıza olmadık işler gelebilir.

Son söz:

Bursa, dağlanmış kalçalarıyla bir “Marka Şehir” idi. Güya iyileşsin diye, yara sanılan güzelliklerine sürülen kara merhem, bütün vücuduna sıvanan ve sadece gözlerini açıkta bırakan bir çarşafa dönüştü. Geldiğimiz noktada, modelini Ortaçağ’dan alan kara bir gözlükle şimdi gözleri dağlanmaktadır.

İmdat! 

       Olay Gazetesi Yaşayan Bursa Eki

 

 ÖLENLE BÖYLE DE ÖLÜNÜR

 

Lafı uzatmadan, sağ el sol kulak ilişkisine girmeden, bazı doğruları işaretlemek gerek:

1- Şu kadar kilometrekareden oluşan Türkiye memleketinde neler oluyorsa, şu kadar metrekareden oluşan edebiyat ülkesinde de onlar oluyor. Fark hacimde. Çim sahadaki maç, halı sahada tekrar ediliyor.

2- Yalanın, dolanın, talanın, hilenin, riyakârlığın memleket fotoğrafındaki görüntüsü, ülkenin minyatürüne de yansıyor. Hücreler, dokuların işlevine hizmet için çalışıyor.

3- Memleket vitrinini süsleyen (demokrasi, insan hakları, kadın-erkek eşitliği gibi) malların, ya depoda devamı yok ya da var olanlar defolu. Aynı vitrin süsleriyle piyasaya çıkan edebiyat ülkesi insanlarının da depoları tamtakır; değilse, defolu mallarla dolu. Kuyruğun ucuyla sonunu biçimsel olarak birbirinden ayıran şey, oraya dikilmiş birkaç tüyden ibarettir.

4- Hoca-cemaat / devlet-halk / usta-çırak / şoför-muavin / ihmal edilmiş sivilce-apse ilişkisini, sebep ve sonuçlarıyla açıklayan sosyolojik denklem, eli kalemden nasır bağlamış üstat-kaleme hevesli acemi ilişkisini açıklamada da kullanılabilir.

5-6-7...

Sonuçta, nerdeyse kırk yıldır, memleket sathında, “şehitler ölmez vatan bölünmez” teranesi eşliğinde yüzlerce cenaze kaldırdık. Ölmez denilenler öldüler ve sadece öldükleriyle kalmadılar, unutulup gittiler.

 

Edebiyat ülkesinde de her yıl kayıplar verdik. Sonrasında, daha kibar davrandık, slogan atmadık, içimizdeki bando-mızıkanın eşliğinde, Cenaze Marşı’nın ritmine uygun, düşüne düşüne adım atan, asık yüzlü kortejler düzenledik. Bunu, törenden sonra aynı bando-mızıkaya oyun havaları çaldıracağımızı bilerek yaptık.

 

Uzatılan mikrofonlara, tek gözü kısık kameramanlara, güya büyük kaybımızdan duyduğumuz acıyı anlattık. Aynı anda, akşam yemeğini nerde, kimlerle yiyeceğimizin planlamasını yaptık.  

Yani:

10- Türkiye memleketinin ve edebiyat ülkemizin en büyük sorunu samimiyetsizliktir. Göründüğü gibi olmayanların, oldukları gibi görünmeyenlerle harmanlandığı bu coğrafyada, büyük memleket ezber sözlerle, bayağı nutuklarla yönetilir, küçük ülkede de sorular ve sorunlar klişe sözlerle, süslü cümlelerle geçiştirilir.

 

Madımak katliamından sonra yayımlanan edebiyat dergilerinin Ağustos ve Eylül sayılarına bakarsanız, birçok dergide, birçok şairin Sivas üzerine yazılmış birden çok şiirine rastlarsınız. Bu seri üretimin, bu daha çok dergide görünme iştihasının, elbette, etkilenmeyle, acıyla, dövünmeyle bir ilgisi yoktu. Ülkemiz ahalisinden bir bölük âdem, farkedilme derdiyle ve de “ben de burdayım, bakın işte, yazıyorum” gösterişiyle, samimiyetten uzak, hesap işi bir ağıt edebiyatının inşasına girişmişti.

 

Üşenmeyip aynı dergilerin bir yıl sonra yayımlanan Temmuz sayılarına bakarsanız, Madımak’ın unutulduğunu, geveze şairlerin sus pus olduğunu görürsünüz. Çünkü “rant” bitmiş, acı tedavülden kalkmıştır.

 

Benzer bir sağnağa yakalanmamak için, yakın tarihte yitirdiğimiz Sennur Sezer’le Gülten Akın hakkında, gök kubbeye boşaltılan sözlerle, kâğıt israfı yazılarla hiç ilgilenmedim. Belki, edilen her sözden, yazılan her cümleden sonra, “akşam yemeğinde bizim sokaktayız” davetini duyacağımdan korktum.

 

Gülten Akın’a söylettirilen şu cümle her şeyi açıklıyor:

“Kestim kara saçlarımı / n’olacak şimdi?”

 

  

 

ŞİİR SEVDİRİLEMEZ!

     Bu başlığın altına adımı yazıp yazmama konusunda epey tereddüt yaşadım. Yine Halûk Cengiz’den aldığım ve yine kendime saklayamadığım bir mektubu aktaracağım çünkü.

Bu mektup, Yeni Biçem ve Düşlem dergilerini çıkardığımız yıllara; derginin çıktığı her sayıdan sonra yaptığımız Perşembe toplantılarında, o ayın dergilerinde yayımlanan yazılar ve şiirler üzerine yaptığımız uzun konuşmalara taşıdı beni: Neredeyse on beş yıl olmuş!

Nasıl bir meraktı o, nasıl bir kapılma haliydi! Kim nerede, ne yazmış, nasıl yazmış; hangi yazı edebiyatımıza ufuk açmış, hangi yazı tekrarın tekrarıyla zaman harcamış; kim kime hangi nedenle sataşmış ve nasıl cevaplanmış; hiç üşenmez, didikleme aygıtımızı çalıştırır dururduk. Sonra dergiye gelen yazılara geçilirdi ki, o yıllarda internet denen kolay ulaşıma henüz geçilmemişti: Daktilo ya da el yazısıyla yazılmış sayfalar elden ele dolaşır, gelen yazılar ve şiirler hakkında ortaya sürülen düşünceler, beyaz bardakların, mantar sotelerin, kıvırcık salataların üstünde uçuşurdu.

Edebiyat tarihine “zar atmak” deyimi Nurullah Ataç’la girmiştir sanırım ve yine sanırım, bu deyimi en çok Cemal Süreya hayata geçirmiştir. Bu toplantılarda bizim ekip de epey zar atmıştır. O sıralarda adı hiç duyulmamış, bugün gündemde olan nice şairin belki de ilk dizeleri o masalarda dolaştı; okundu, yayımlanmasına ya da reddedilmesine karar verildi. Gökçenur Ç, Nilay Özer, Serkan Işın şu an ilk aklıma gelenler. O günlerde, kim kimdir sorusunu bugün olduğu gibi, arama motorlarına soramıyor, merak ettiğiniz kişinin içini dışını tek hamlede öğrenemiyorduk Örneğin Gökçenur Ç’nin yabancı dillerden birini çok iyi bilen bir bayan olduğunu düşünmüştük. Çünkü, adı bir bayan adını hatırlatıyordu ve bize gönderdiği kısa metinlerle şiirler sanki çeviri kokuyordu; değilmiş!

Sonrası, fındıkkabuğu yelkenlimizde kopan kızılca kıyametlerdir ki, devamında denizi de ufku da bir dizi “hiç” uğruna yitirişimiz gelir; her birimiz kendi adamıza çekildik şimdi. Anlamını kavrayamadığımız “kaza”lara yeni anlamlar yükleyerek gemi yolu gözlüyoruz.

Her neyse… Mektup şöyle:

 

Nuriciğim,

Gönderdiğin dergiler de, kitaplar da geldi. Nasıl çocuk gibi sevindiğimi görmeliydin. Hele dergilere… Çünkü elimin altında kitap her zaman oluyor da, dergi… ne yaparsan yap, nereye sorarsan sor, bulunamıyor burada. Oysa senin-benim gibilere dergisizlik, kazazedeye adasızlık neyse o; güne, güncele tutunmanın başka yolunu bilmez; edebiyat dergilerini gazetelere yeğleriz. Kısacası, beni güne çıkardın kardeşim, ne diyeyim, var ol!

Ah kardeşim, görsen nasıl atıldım üstlerine. Günlerce aç-susuz kalmış gibi, denebilirse saldırarak okumaya başladım gönderdiklerini. Gözlerimdeki arıza yüzünden kitaplarda kaybettiğim zamanın acısını çıkarıyorum dergilerde, sayende. Bursa’dan, Adana’dan, Safranbolu’dan, Devrek’ten, Akköy-Didim-Aydın’dan, İzmir’den, Alanya’dan, Ankara’dan… Türkiye’nin hemen her yanından ne çok dergi… Onun beş-on-on beş katı kadar da yazı, hikâye, serüven, şiir, şiir, şiir… ne şenlik! Biliyordum elbet, edebiyata ilgi duyan, onu içtenlikle seven yığınlar var; bir kez daha gördüm, onayladım bunu. Edebiyatın, hele hele şiirin bu kadar sevilmesi, konuşulup yazılır olması ne güzel... Bin teşekkür daha, kardeşim.

*

Nuriciğim,

Dergileri bu sevinçle, bu coşkuyla, harf atlamamacasına okumaya başladım başlamasına ya, aklımı mı veremiyorum, dikkatimi mi toplayamıyorum, nedir, her yazıda, her satırda, içimdeki sevinç azalıyor nedense, başka bir şeye dönüşüyor. Evet, okuduklarımdan değildir belki, belki yaşadıklarım karıştırıyordur aklımı; burası, bu yeni yer; içinde bulunduğum, alışık olmadığım durum… İyisi mi, bitireyim dergileri okumayı, yeniden durup dinleyeyim kendimi de sonra yazayım sana. Seni üzmeyeyim durup dururken.

*

Kardeşim,

Ne yazık, korktuğum şey oldu: Kaybolup gitti o ilk anın coşkusu, yerini anlamsız bir sıkıntıya, sonra ağır bir hüzne bıraktı, o da gelip tam göğsümün orta yerine bağdaşını kuruverdi. Yazık, okuduklarımdanmış! Her şey gibi, derginin de fazlası iyi gelmeyebiliyor demek!

Derginin fazlası… Evet, görür görmez tarifsiz bir coşkuya, sevince kapıldığım onca dergi, okumak için tek tek elime aldıkça, giderek artan bir biçimde rahatsız etmeye başladı beni. İlkin alışageldiğimiz o savrukluk sandım. Edebiyat dergiciliğimizi, koşullarını, geçmişini düşünerek hoşgörmeye hazırlandım. “Ah” dedim kendi kendime, “Ne yoksunluklarla çıkıyor bu dergiler… Bilmiyormuşsun, yaşamamışsın gibi, neredeyse yakınacaksın bundan!” Ama sonra fark ettim ki, savrukluk değil, pejmürdelik beni rahatsız eden; birinde ikisinde değil, hemen hepsinde: Her sayıda eni-boyu, sayfa sayısı, kâğıt kalitesi değişebilen… Kapak rüküşlüklerinden akıl almaz dizgi-yazım yanlışlarına… Karmakarışık sayfa düzenlerinden gelişigüzel harf, yazı, başlık boyutlarına… Yanlış harmanlanan sayfalardan gelişigüzel yazı, şiir sıralamalarına… İlle de gerekliymiş gibi, derginin her yanına serpiştirilerek onu bir aile albümü biçimine sokan saçmasapan, yerellik kokan fotoğraflara… Silikleşerek okunamayacak hâle gelen yazılara… Mürekkep lekeleri yüzünden birbirine yapışan sayfalara kadar… özensizlik o denli kanıksanmış, kabullenilmiş ki, daha iyisi değil, başka türlüsünün olabileceği bile akla gelmiyor sanki. Özensizlik diyorum ya, az; hafif kalır; “zevksizlik” demem gerek. Tasarım, hak getire! Öyle aman aman, yaratıcılık gerektiren bir tasarımdan söz etmiyorum üstelik; son derece basit; şiirleri, yazıları doğru dürüst dizmekten, varsa desen ya da fotoğrafları da bunlara ekleyerek tümünü düzenli bir biçimde sayfalara yerleştirmekten söz ediyorum, o kadar. Parayla pulla, yoklukla yoksunlukla, övünecek şeymiş gibi, dergiciliğin herkesçe bilinen zorluklarıyla ilgisi yok söylediğimin. Üstelik en kabası 24, hadi bilemedin 32 sayfa zaten, ne kadar güç olabilir, ne kadar zamanını alabilir ki insanın? Ama bir edebiyat dergisine, sanat dergisine zevksizlikle döşenmiş, bezenmiş olarak çıkmak yakışmıyor. Edebiyata da, yapılan işe de, bu işe gönül verenlere de saygısızlık sayıyorum bunu.

Üstelik bak, içlerinde yer alan yazılardan, şiirlerden, ürünlerin içeriğinden, kalitesinden, değerinden söz etmedim daha. Ama etmeliyim, evet etmeliyim; çünkü aynı pejmürdelik, özensizlik, zevksizlik orada da var. Hoş, biçimsel anlamda bu kadar zavallı bir şeyi eline aldığında içinden şaheser çıkmayacağını kestirebiliyorsun ya, belki içinde gerçekten şaheser de olsa gerekli ilgiyi gösteremeyeceksin ona; kaçacak dikkatinden. Çünkü o duyarsızlığı, vurdumduymazlığı, boşvermişliği fark edince öyle olumsuz bir önyargı yerleşiyor ki içine, belki de sırf yıllardır edindiğin alışkanlık yüzünden, bir suçluluk duygusundan kurtulmak için, ama öylesine, sırf okumuş olmak adına, laf olsun diye okuyorsun okuduklarını. Bir yandan alabildiğine sıkılıyor, bir yandan da her nedense elinden bırakmıyorsun. Hem bir an önce ondan kurtulmak düşüncesiyle, bitsin diye, içten içe bir utançla belki dua ediyor, hem de öte yandan ha değerli bir satır/dize çıktı, ha çıkacak diye umutlanarak, ama ne yazık ki her an azalan bir inançla okumayı sürdürüyorsun... Kardeşim, berbat bir şey bu.

En kötüsü de ne, biliyor musun? Çoğunun, hatta neredeyse hepsinin şiir dergisi olması, daha doğrusu böyle olduğu savını öne sürmesi… İnanılır gibi değil! Şair adam, şiir seven insan seçici olur. Oysa günümüzde hepsi, evet hepsi önüne gelen, kendisine gönderilen, eline geçen ne varsa yayımlıyor sanırım. Böyle olmalı; çünkü okuduklarımı düşününce başka türlüsünü aklım almıyor. Elbette bazen, çok sık olmasa da, iyi bir şiir çıkıveriyor aradan, ama çoğu kez boş, sırf yazılmış olsun diye yazıldığı hemen anlaşılan, okuyana bir şey söylemeyen, vermeyen şiirlerle çıkıyor dergiler.

Ne tuhaf, şimdi, bunları söylerken ayrımına vardım: İyi bir şiire rastlayınca şaşırıyorum artık. Oysa eskiden, bir edebiyat dergisinde kötü şiirle karşılaşmak şaşırtırdı beni. Zaman nasıl da hızla geçiyor, her şey nasıl hızla değişiyor… Dergilerin kendilerince, her zaman yükseltmeye çalıştıkları düzeyleri vardı, birbirlerinden farklıydılar. Çoğunun ilan edilmemiş sanat, etik anlayışı bir yana, şair-yazar kadrosu olduğunu bilir; onları izlerdik. Adı, belli bir dergi ile özdeşleşmemiş, çok sık şiir yayımlamayan, ama “iyi şair” olduğunu hepimizin bildiği şairlerden birinin bir şiiri herhangi bir dergide yayımlandığında koşup bulur, alıp okurduk onu hemen. Birbirimizi arar, duyururduk bunu. Ezberlerdik o şiiri, günlerce üzerinde konuşurduk… Kavgasız dövüşsüz, kişiselleşmesine izin verilmeyen, salt sanata, edebiyata, şiire dayalı bir rekabet anlayışıyla en iyisini, en güzelini yazmaya, yayımlamaya, yapmaya çalışırdı hepsi. Bu yüzden her sayısını dörtgözle beklerdik dergilerin. Ah, ne zamandır o eski coşkulu bekleyiş yok bende. Önceleri huzursuzluk duyuyor, utanıyordum bundan; kendimi suçluyordum. Keşke hep öyle kalsaydı; suçlunun ben olmadığını, en azından bunu benim başlatmadığımı öğrendiğimden beri daha kırgın, daha üzgünüm.

Artık çoğu şiir, değer olarak birbirinin altında ya da üstünde değil, üç aşağı beş yukarı birbirine eşit, ortalama bir vasat çerçevesinde yazılıyor, yayımlanıyor. Sanki bilinçli bir “üst-seçici”, “zevk düzeyini” ayarlıyor yayımlanacak şiirlerin… Elbet kendi “zevkine” göre! Tıpkı pop müziğimizdeki gibi; sözler, melodiler, sesler ne kadar birbirinin benzeri, kopyasıysa şiirimiz de öyle olmuş, oldu giderek. Bu, şiir zevkinin, sanatsal beğeninin değerini, düzeyini göstermek bakımından, en hafif söyleyişle, acı verici… İşin kötüsü, “iyi şiir” beklediklerin de ya çekiliyorlar perdeden yavaş yavaş, -dilerim öyle değildir ama- giderek anlamsızlığına varıyorlar yaptıkları işin, şiir yazmanın… ya da “devrana uyuyorlar” sanki; yazıp yayımladıkları şiirler eski değerinden uzak, popülerleşen tüketim şiiri çizgisine daha yakın oluyor. Şairliği bırakıp eleştirmenliğe soyunanlarıysa hiç söylemiyorum.

İyi de, nereden çıkıyor bunca şiir? Hadi çıkıyor… nasıl yayımlanıyor? Bir şiir enflasyonu olduğunu görmüyor mu kimse? Öyleyse ne diye bu vasat, sıradan, değersiz şiirleri yayımlamak için, yıllardır büyük emek işi olduğunu söyleyip durduğumuz dergi çıkarma işine yöneliyor insanlar? Şiir böyle sevdirilebilir mi; dergi-şiir bolluğu, onun değerini arttırabilir mi? Ülkemizde salt sanattan para kazanarak zengin olmuş kaç şair, yazar var? Para değilse, en azından geçim derdi değilse, ne peki, bunca derginin çıkmasına ve çıkan bunca dergide her önüne gelen şiirin, yazının yayımlanmasına neden olan şey? Şair-yazar, yayımcı, okur üçgeniymiş… Hadi oradan! Varsa sadece iki köşeli bir üçgen var ortada; okurun zerre kadar umursandığını, adam yerine konduğunu sanmıyorum. Sırtından geçinilecek, sömürülecek, avanak yerine konacak, bilinci de beğenisi de tamıtamına biçimlenmemiş, böyle bir istek-çaba bulunmadığı için de bu gidişle hiçbir zaman biçimlenemeyecek olan bir “araç” o… o kadar. Ne ki, yine de tam olarak çözemiyorum: Öbür ikisi arasında nasıl bir “yazısız-sözsüz ortaklık”, nasıl bir “ortak sebeplenme”, nasıl bir “ortak yarar-çıkar” söz konusu? Saygınlık mı sağlıyor bu iş insana, ün mü; yoksa başka bir şey olman halinde yapamayacağın şeyleri yapma olanağı mı? Ne?

Ne ise ne! Kardeşim, sen de farkındasın ya, olan şiire oluyor. Bilirsin, onun öldüğüne, öleceğine hiç inanmadım, inanmam. Ama bu yaralar… bu yaralar kardeşim, ona hiç yakışmıyor!

*

Nuriciğim,

Bağışla, biliyorum, bin zahmete girdin benim için, ama nasıl desem… bundan böyle uğraşma, dergi falan gönderme bana!

Bunu söylediğim için ne kadar üzgün olduğumu bir sen anlarsın.

Sevgiler canım kardeşim.                 02.02.2012

*

Bakmayın Halûk’un böyle yazdığına. O yine göndereceğim dergilerin yolunu gözlüyordur. “Oysa senin-benim gibilere dergisizlik, kazazedeye adasızlık neyse o” diyordu ya, gerçek duygusudur bu. İğneyle kazarak da olsa iyi şiiri bulmak için eşelenmekten asla vazgeçmez. Ona ayırdığım dergiler, kitaplar şimdiden iki poşeti doldurdu. Eliz’in ve Çini Kitap’ın yeni sayılarıyla yola çıkacak, gerçek okuruyla buluşacaklar.

 

PARMAKLIĞIN İKİ YANI DA ZİNDAN

 

Bu başlığın, çelişkili ve çetrefil bir durumu ifade ettiğini biliyorum. Nâzım Hikmet’in hayatı ve hapisliği üzerine yazılacak sözcüklerin, ancak böyle bir başlığın altında toparlanabileceğini düşündüm. Çünkü, çocukluğunu saymazsak eğer, Nâzım’ın yaşadığı hayat, Dünya şairliğini, aşklarını, ününü de içine alan bütün güzelliklerine rağmen, bir mahkûmun hayatıdır.

Kökü Polonya’ya dayanan geniş bir aileye; özgür düşünceli şair ve çevirmen bir paşa dedeye, iyi eğitimli memur bir babaya ve ressam bir anneye sahip olmak, İmparatorluk İstanbul’unda, küçümsenemeyecek bir ayrıcalıktı. Mekteb-i Sultani’de okumak, yabancı dil öğrenmek, Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın isteğiyle Bahriye Mektebi’ne kaydolmak, okulda, tarih ve edebiyat öğretmeni olarak, evlerine de sıkça konuk olan Yahya Kemal’in öğrencisi olmak da öyle.

Daha 20 yaşına gelmeden, güverte subayı olmak ve İstanbul’un işgali üzerine yazdığı Kırk Haramilerin Esiri şiiriyle şöhretle tanışmak ve aranan bir şair olmak da işin cabası…

Nâzım’ın sahip olduğu imkânlar, kuşkusuz, ortalama insanların sahip olduklarının epey üstündedir. Ne ki, yaşadığı ülke darmadağın olmuştur ve yaşadığı şehir işgal altındadır. Sahip olduğu ayrıcalıklı değerlerin, yaşadığı günlerin piyasasında bir karşılığı yoktur. Tasarladığı hayatla arasında kısacık bir mesafe vardır, ama araya bir de bir demir parmaklık konmuştur. Parmaklığın içinde kişisel hayatı vardır ve bu hayat imrenilecek kadar mükemmeldir. Parmaklığın dışındaysa bütün toplumu ilgilendiren bir karabasan yaşanmaktadır.

Bu durumda, Nâzım yapısında biri için, parmaklığın her iki tarafı da bir olmalıdır.

Parmaklığın arkasından önüne geçerek yer değiştirseydi, gerçek bir “durum değişikliği” mi sağlamış olurdu, yoksa sadece, bir çeşit “duygu kayması” mı yaşardı?

Dünyadan firar ederek çile evine sığınan dervişin tercihi, içeriden ve dışarıdan bakıldığında nasıl değerlendirilir? Bu değerlendirmelerden hangisi doğrudur? Firarın yönü, çile evinin kapısından içeri doğru mu çizilmelidir, yoksa tersi mi? 

 

Bu noktada, belki de Bertrand Russel’ın şu sözleri aydınlatıcı olabilir: “Öğrendiğimiz şeylerin hepsini kelimeler aracılığıyla almışızdır. Eğer kelimeler herhangi bir şekilde yanlış kullanılırsa onlarla ifade edilmek istenen anlam da tamamen değişir ve biz bunun sonucu olarak yanlış dünya tasarımları elde ederiz. Şu halde düşünmeyle var olma arasındaki uygunluk kelimelerin doğru kullanımına bağlıdır.”

İşgal İstanbul’unda Nâzım, özgürlük halini, büyük bir ihtimalle, esaret sözcüğüyle ifade ediyordu. Sanırım, kavram olarak değil belki ama, duygu olarak zıt olan bu iki sözcüğü, birbirine eşitliyordu.

Bu bir ozmos halidir.

Varlığını hissettiği bu geçirgen parmaklığın neresinde durduğunu sorgulama ve durduğu tarif etme uğraşıdır. 

O karmaşa içinde Nâzım, Anadolu’da başlamış olan Ulusal Kurtuluş hareketini, bir davet olarak algılar ve yüzünü Anadolu’ya çevirmeye karar verir. Bu kararıyla, hayatla arasında duran parmaklığın öteki tarafına geçmiş olacaktır.

Ailesine haber vermeden, hiçbir hazırlık yapmadan, Yeni Dünya vapuruna binerek İnebolu’ya ulaşır ve gönüllü sürgünlüğüne ilk adımı atmış olur. Böylece de yağdaki elini ateşe, baldaki elini taşın altına sokar.

O sırada Almanya’dan gelen Spartakist gençlerle karşılaşır, onların sosyalist düşüncelerinden etkilenir. Bu karşılaşma, sürgününün yönünü değiştirecektir. Bolu ve Ankara güzergâhını izlerken, yolun ortasına yeni bir parmaklık koyar ve bir kez daha bu parmaklığın öte tarafına geçer: Batum, Moskova…

Görünen odur ki, Nâzım, gittiği her yere, o geçirgen parmaklığını da götürmüştür.

Parmaklığı her zaman dışına koymaz Nâzım, bazen de içine, içindeki iki Nâzım’ın arasına yerleştirir. Bu anlar, Mahkûm ve Hür Nâzım’ın görüş günü ve hesaplaşma anlarıdır:

Oturdum Batum’da Fransız Oteli’nde, masanın başına. Ayakları, yalnız ayakları mı, her bir yanı oymalı, yaldızlı, girintili, çıkıntılı oval bir masa. Rokoko… Üsküdar’daki yalının misafir odasında da rokoko bir masa vardır… Ro - ko - ko… Karadeniz kıyısından Ankara’ya, sonra oradan Bolu’ya yaptığım otuz beş günlük, otuz beş yıllık yayan yolculukta, öğretmenlik ettiğim kasaba, kısaca, uzun lafın kısası, İstanbullu paşazadenin, daha doğrusu paşa torunun, Anadolu’yla tanışması, bu kere de Batum’da Fransa Oteli’nde rokoko masanın üstünde… Karar ver oğlum diyorum kendime, karar ver… Karar verildi. Ölmek var dönmek yok. Dur acele etme oğlum. Koyalım şu soruları şu masanın üstüne, Anadolu’nun yanı başına. Neyini verebilirsin? Her şeyimi, her şeyi… Hürriyetini, evet! Hapishanede kaç yıl yatabilirsin bu uğurda? Gerekirse ömrüm boyunca… İyi ama sen kadınları seversin, yiyip içmeyi, temiz giyinmeyi seversin. Avrupa’yı, Asya’yı, Amerika’yı, Afrika’yı dolaşabilmek için can atıyorsun. Anadolu’yu Batum’daki rokoko masanın üstünde bırakıp da Tiflis’ten Kars’a, oradan Ankara’ya döndün mü, beş altı yıla kalmadan mebus olursun, kadın, yemek, içmek, sanat, dünya… Bırak! Hapislerde gerekirse ömrüm boyunca yatabilirim. Peki, asılmak da var, öldürülmek de, Suphi’yle arkadaşları gibi boğulmak da var, komünist olursam, diye sormadın mı kendine Batum’da? Sordum. Öldürülmekten korkmuyor musun diye sordum. Korkmuyorum, dedim. Birden, düşünmeden mi? Hayır! Önce korktuğumu anladım, sonra korkmadığımı.” 

Türkiye’ye dönüşü 1924 yılı sonlarındadır. Rusya’da, sanat alanında gördüğü yenilikleri kendi ülkesine aktarmak isteğiyle doludur. Orak-çekiç ve Aydınlık dergilerinde yazmakta, gerektiğinde bu dergileri sokaklarda dolaşarak bağıra çağıra satmaktadır. Bu etkin tavrı, polisin onu daha sıkı izlemesine yol açacaktır.

Susması karşılığı önerilen önemli işleri reddedince ve teklifler, sonunda tehditlere dönüşünce, önce İzmir’e, sonra Moskova’ya kaçacak ve yargılandığı Ankara İstiklal Mahkemesi’nde, gıyabında 15 yıla mahkûm edilecektir.

1928 yılında ilan edilen genel aftan yararlanarak Türkiye’ye döndüğü gün Hopa’da tutuklandı ve pasaportsuz sınırı geçmek suçundan üç gün hapse hüküm giydi. Bu, Nâzım’ın cezaeviyle ve fiziki olarak demir parmaklıklarla ilk tanışmasıdır. Üç gün yerine, gizli örgüt üyesi olmaktan dolayı aldığı üç aylık cezayı yattıktan sonra serbest bırakıldı.

Başlıklar halinde özetlersek, İstanbul’a dönüşü, Resimli Ay dergisi, bu dergide başlattığı “Putları Yıkıyoruz” başlıklı yazı dizisi, Sabiha ve Zekeriya Sertel, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Laz İsmail, Kemal Tahir, Sabahattin Ali ve Naci Sadullah’la olan dostlukları, arka arkaya yayımladığı şiir kitapları, Şehir Tiyatroları için yazdığı oyunlar…

Tercih ettiği yolda uzun adımlarla epey mesafe alan Nâzım, aldığı kararları uygulamaya koyarak, o güne kadar taşıdığı ve ömür boyu taşıyacağı, muhayyel ve gerçek parmaklığına yeni demir çubuklar, yeni kilitler eklemeye devam etti.

1931 yılının 1 Mayıs günü, bir sivil polis marifetiyle sorguya çağrıldığında, başına gelecekleri biliyordu elbette. 6 Mayıs günü çıktığı duruşmada, “Evet, ben komünistim, bu muhakkaktır. Komünist şairim ve daha esaslı komünist olmaya çalışıyorum. Anayasaya göre ben komünist şair olmakla suç işlemiş olmam. Komünistlik bir dünya görüşüdür. Başka dünya görüşleri nasıl suç değilse komünizm düşüncesi de suç değildir.”  diye savunma yaptı. Aklandı.

Bu iş burada bitmeyecekti, bitmedi: 1936 sonlarında başlayan ve tacize varan sıkıştırmalar, 1938 yılı başlarında, Nâzım’ın, “Askeri isyana teşvik” suçundan 15 yıl ağır hapis cezasına mahkûm olmasıyla sonuçlandı. Ceza, askeri Temyiz tarafından onaylandı. Ardından Donanma Davası açıldı. Bu davada da suçlu bulundu ve cezası toplam 28 yıl 4 ay olarak kesinleşti.

1940 Şubatında Kemal Tahir ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile birlikte Çankırı Cezaevine gönderildi.

İki yıla yakın kaldığı Çankırı’dan, bozulan sağlığı nedeniyle, Bursa cezaevine nakledildi.

Sağlık sorunları, açlık grevleri, yurtta ve dünyada açılan imza kampanyaları… Sonuçta, ilan edilen af yasasından yararlanarak, 13 yıl 5 ay süren cezaevi yaşamını noktaladı; bir kez daha parmaklıkların öte tarafına geçti, özgürlüğüne kavuştu.      

Aslında kavuştuğu, özgürlüğün esaretle iç içe olduğu yeni bir hayattı. Gerçekte, başka bir parmaklığın önünde durduğunun farkındaydı. Kapısında, 24 saat boyunca onu izleyen resmi bir araç duruyor, her hareketi kontrol ediliyordu. Bu yüzden, zar zor bulduğu, İpek Film’deki işine gidip gelirken son derece dikkatli davranıyor, aynı saatte evden çıkıyor, aynı saatte eve dönüyor ve böylece peşindeki polisleri düzenli yaşadığı düşüncesine alıştırıyordu.

Ruh yapısına uygun olmayan, dış dünyayla bağını koparmış olarak sürdürdüğü yalıtılmış bu hayat, kalemini de etkilemişti. İpek Film’e, Barbaros Hayrettin Paşa, Üçüncü Selim’in Gözdesi, Balıkçı Güzeli, Aysel Bataklı Damın Kızı gibi suya sabuna dokunmayan senaryolar yazmasından da bellidir bu.

O günlerde, çağrıldığı Kadıköy Askerlik Şubesi’nde, kendisine, Sivas’ın Zara ilçesinde askerlik yapacağı tebliğ edildi. Bu, bir bakıma, hayatını ülkesinde sürdüremeyeceğinin açık bir ilanıydı.

Firar kaçınılmazdı; gitti...

Romanya bandıralı Plekanov şilebi, Köstence limanı, Bükreş, Moskova…

Firar, evet; ama, bir cezaevinden daha büyüğüne…

Daha büyüğüne; çünkü gittiği Sovyetler Birliği’nde, öyle ya da böyle, hayatına giren hemen herkesin Rus gizli servisiyle bir bağlantısı vardı. Sevgilileri, doktoru, bahçesindeki ağaçları sulayan bahçıvan, ayakkabılarını boyayan boyacı, musluğunu tamire gelen tamirci… Her ânı, her davranışı rapor ediliyordu.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen, yine de sonrası, Dünya Şairliğidir.

Avrupa, Asya, Afrika…

1963 Şubat’ında Tanganika.

1963 Mart’ında Berlin.

1963 Nisan’ında “Cenaze Merasimim” şiiri.

1963 Haziran’ında kalp krizi.

Dünya’dan Kainat’a yolculuk.

 

bugün Berlin’de kederden gebermekte olsam da

insanca yaşadım diyebilirim

ve daha ne kadar yaşarım

başımdan neler geçer daha

kim bilir

 

*

 

Parçayı bütünden ayrı değerlendiremeyiz: Nâzım’ın, hayatının çok önemli ve çok büyük bir parçası olan, şiiri de, parmaklığın iki yanında, yer değiştirerek sürdürülen bu çelişkili ve çetrefil hayatın akışına uygun olarak, ister istemez çelişkili ve çetrefil bir yol izlemiştir. 

Paşa dedesi aracılığıyla bir anlamda Saray’la bağlantılı, o dönemde “burjuva” sayılabilecek bir aileye mensup, ama komünist…

Bildiği gibi ve geldiği gibi yaşadığı halde, daha yirmi yaşında, Sovyetler Birliği’ndeyken, kız kardeşine, nasıl bir evlilik yapması gerektiği konusunda mektupla öğütler verecek kadar ailesine düşkün…

İnsan’dan asla vazgeçmeyen bir şiirin peşinde yürürken, aynı zamanda,

 

Makinalaşmak

      istiyorum!

Beynimden, etimden, iskeletimden

Geliyor bu

Her dinamoyu

altıma almak için

çıldırıyorum!

Tükrüklü dilim bakır telleri yalıyor,

damarlarımda kovalıyor

                         oto-direzinler lokomotifleri!

 

dizelerini yazacak kadar mekanik…

Ortaya, alışılmışın dışında farklı bir şeyler koymaya özen gösteren, özgün olmaya çabalayan, kendinden farklı olan herkese ve her şeye ilgi gösteren; bu arada, sürekli hareket eden ve arayış halinde, bir devrimin peşinden koşan Nâzım ile;

Geçmişi, alışkanlıkları bir yana iten; durgun, miskin ve kuralcı “bugün”ü, yarının dinamik hayatı için berhava etmek için yanıp tutuşan ve bu arzusuyla şiirine makineyi, çarkı, dinamoyu sokan, öteki Nâzım…

Bu çelişik haller, Nâzım’ın hayat ve şiir akışına uygun düşer.   

Özgürlükle esareti iç içe geçmiş olarak yaşayan Nâzım için, hapishane-şiir bağlamında, kurulabilecek en gerçekçi cümle, sanırım şöyle olmalıdır: O, hapishanede edebiyat yapmıştır ama nerdeyse hiçbir zaman hapishane edebiyatı yapmamıştır.

Karısı Piraye Hanım için yazdığı “Piraye İçin Yazılmış Saat 21-22 Şiirleri”nde ve mektuplarında belki bu noktaya yaklaşmıştır, ama o hep, demir parmaklıkların dışındaymış gibi, sanki esareti hiç yaşamıyormuş gibi, kalemine daima özgürlüğün mürekkebini çekerek yazmıştır. 

Hapishane Şiiri diye nitelendirilecek şiirlerine en güzel örnek “Bugün Pazar” başlıklı şiiridir:

 

bugün Pazar

bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar

ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün

bu kadar benden uzak

bu kadar mavi

bu kadar geniş olduğuna şaşarak

kımıldamadan durdum

sonra, saygı ile toprağa oturdum

dayadım sırtımı beyaz duvara

bu anda ne düşmek dalgalara

bu anda ne kavga

ne hürriyet

ne karım

toprak, güneş ve ben…

bahtiyarım.

 

*

Nâzım, Çankırı Hapishanesi’nde, Dört Hapishaneden adlı kitabının Çankırı bölümünü yazdı, Kuvâyi Milliye Destanı’nı, Meşhur Adamlar Ansiklopedisi’ni tasarladı:

“Ansiklopedimin kahramanları generaller, sultanlar, seçkin bilginler, sanat adamları ya da güzellik kraliçeleri, katiller ve milyarderler değil işçiler, köylüler, zanaatkârlar, ünleri fabrikaların, işliklerin, köylerin ve işçi mahallelerinin dışına taşmamış olan kimselerdi. Alman faşizmi Sovyetler Birliği’ne saldırdı bu sırada. Yaşlı bir gardiyandan öğrendiğimde yüreğimin nasıl titrediğini anımsıyorum. Kendi kendime, ‘Bir yirminci yüzyıl tarihi yazmak gerekli’ dedim. Meşhur Adamlar Ansiklopedisi, İnsan Manzaraları’na bir bölüm olarak girdi. Ansiklopedinin özlü dili destanın da üslubunu belirledi.”

Nâzım, en büyük eseri olarak kabul edilen, Memleketimden İnsan Manzaraları’nı, 1941 yılında Bursa’da tamamladı.

Bu kitapta, yazgıları, düşünceleri ve eylemleriyle üç yüzden fazla insan vardır. Olaylar Avrupa’da, Asya’da, Türkiye’de, Fransa’da, Sovyetler Birliği’nde, Çin’de ve diğer ülkelerde geçer. Destanın kimi kahramanları yapıtın tümünde yer alırlar. Bazıları da birkaç sayfa görünüp kaybolan kişilerdir. Ancak bu ikincil kişilikler, destanda öylesine yer alırlar ki her biri unutulmaz kılınır.

Destan kişiliklerinin önemli bir bölümü gerçek kişilerdir. Örneğin ‘Ayşe’nin Mektupları’ adlı bölüm, tümüyle, karısı Piraye Hanım’ın şaire yazdığı mektupların şiirleştirilmiş biçimidir.

Mahkûm Halil, büyük ölçüde şairin kendisidir.

Nazilerce kuşuna dizilen Fransız gazeteci Gabriel Péri,

 

Gabriel Péri,

Moskova tehlikede değil artık

dört günden beri.

Gabriel péri,

senin bundan haberin yok,

yok Paris’in haberi

 

Paris sokaklarında

topuklarını bilhassa çarparak yere

nalçalı çizmeleriyle gezenleri

Moskova kapılarında yendiler

Paris

Paris ışık şehri, ihtilal şehri

Paris satıldı, Paris esir,

ve hapiste Gabriel Péri

 

ve Naziler tarafından asılan on dokuz yaşındaki partizan genç kız Tanya, gerçek kişilerdir.

Bu şiire konu olan Zoya Kosmademyanskaya’nın öyküsünü, annesinin getirdiği bir gazete küpüründe okumuştu.

 

Tanya,

Bursa Cezaevi’nde karşımda resmin

Bursa Cezaevi’nde

 

belki duymamışsındır bile

Bursa’nın adını

Bursa’m yeşil ve yumuşak bir memlekettir.

 

Hapishane koşullarında Nâzım’ın şiir malzemesi kısıtlıydı. Kendisi küçük, cızırtıları büyük bir radyo… Gazete haberleri… Ve elbette hapishane insanları…

Radyodan ülke ve dünya haberlerini dinler ve sonunda şiire dönüşecek notlar alırdı. Ajans haberlerinden İkinci Dünya Savaşı’nın gelişimini izler, gelişmeleri, çizdiği bir Avrupa ve Sovyetler Birliği haritasında, işaretlediği cephe hatlarına kaydederdi.

 

Memleketimden İnsan Manzaraları, büyük ölçüde hapishane insanlarının anlattıklarından oluşuyordu. Konuştuğu, resmini yaptığı pek çok kişi, farkına varmadan ona yığınla doküman veriyordu.

Bu insanlar, farklı kesimlerdendi, somut ve canlı tiplerdi.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Selimiye kışlasında asker olan, Yayalar köyünden İbrahim, İttihat ve Terakki’yi, köyünü ve bitlerini çıtır çıtır ezerek yaptığı askerliğini anlatmıştır Manzaralar’da. 

Anlattıklarını şiir olarak dinlediği gün, Nâzım’a, “Üstat be, senin yazdıkların benim anlattıklarımdan daha çok benzedi gerçeğe” diyecektir.

Aynı köyden, hapishane revirinin aşçısı Çorbacı Memet de Milli Mücadele’nin Kocaeli cephesini anlatmıştır Manzaralar’da.

 

“- Kim bu Ali Kemal?”

“- Gazete muharriri.

İngiliz’den para alır.

Adamıydı halifenin.

Gözlüklü

Şişman.

Kan damlardı kaleminden

Fakat murdar

Fakat pis bir kan.

Gün olur daha derin,

Daha geniş yara açar

Kalemin düşmanlığı

Mavzerin düşmanlığından

 

Anlattıklarının şiir halini dinleyen Memet, “Sahiden de Nâzım bey, Ali Kemal’i İzmit’te böyle parçaladılardı da, Artin Kemal diye bağırdıktı hep…”

Göğsünde Sultan Reşat nişanı taşıyan, “bir kabuk kadar kuru ve hafif”, ak sakalı makasla kırpılmış yetmişlik ihtiyar da, “Urumelili Muhacir” olarak ve de yüreğinde taşıdığı Bulgar ve Moskof kiniyle Manzaralar’a yerleşmiştir.

Laz Eyüp Ağa’lar, İlyas Kaptan’lar, Azerbaycanlı Şükrü beyler, Balkanlı Muhacir’ler…

“Bir traktörüm olsa, bu traktörle tarlalar sürsem, sonra dolgun paraya bu traktörü satsam, çocuklarımı domuzuna okutsam, benim gibi yarım kalmayıp mühendis olsalar, beni geçseler” diyen Galip Usta’lar:

 

Haydarpaşa garında

1941 baharında

saat 15.

Merdivenlerin üstünde güneş,

yorgunluk

ve telaş.

Bir adam

     merdivenlerde duruyor

         bir şeyler düşünerek.

Zayıf,

korkak,

burnu sivri ve uzun,

yanaklarının üstü çopur.

Merdivendeki adam

    Galip Usta

        tuhaf şeyler düşünmekle meşhurdur.

 

Usta

Yine tuhaf şeyler düşünüyorsun

Düşünüyorum evlat

Geçmiş olsun

Eyvallah usta

Düşünmek değiştirmez hayatı

 

Nâzım, Memleketimden İnsan Manzaraları’nı oluştururken, şiirin sınırlarını aşarak, hikâye, destan, bilinç akışı, rüya, mektup gibi farklı edebi türleri ve anlatı biçimlerini harmanlamış, tiyatro, sinema, resim ve fotoğraf tekniklerini ustaca kullanmıştı.

Bütün bu uygulamalar sırasında oldukça titiz davranmıştır. Orhan Kemal, Nâzım Hikmet’le Üç Buçuk Yıl adlı kitabında onun bu titizliğini şöyle anlatır: “Kitaplar karıştırır, en doğru bilgiye ulaşmak için merdivenler iner, merdivenler çıkar, dehlizlerden geçer, kilitli kapıları açtırmak, kısımdan kısma geçmek için kapalı kapılar önünde dakikalarca beklerdi. Mahpuslar arasında eski adamlar bulur, sorar soruşturur, bir yolunu bulup onları eski devirlere götürür, öğrenmek istediğini mutlaka öğrenir, nihayet, bir zafer çığlığı halinde koğuşa dalardı.” 

Nâzım’ın asıl titizliği, şiirini tamamladığına inandıktan sonra başlardı. En değerli ölçüsü halktı. “Bir halk sanatkârı, her şeyden önce halk tarafından anlaşılmalı ve halkın sanatkârı olmalı.” derdi. Bu yüzden, Memleketimden İnsan Manzaraları’nı hapishanede her sınıftan halka defalarca okumuş, anlaşılması güç yerler atılıp daha sade, daha açık yazılmıştır. Orhan Kemal, o anları “Nâzım okurken dehşetli tesirlere kapılanlar, ağlayanlar, iç geçirenler olurdu. Ağlayanlar arasında ben de vardım. Sonra, mesela, dinledikleri şeylerin tedaisiyle (çağrışımıyla) hatıraları canlananlar o kadar çoktu ki…” diye anlatır.

*

66.000 dize olarak teslim ettiği kitap taslağını, cezaevinden çıktıktan sonra 15.000 dize olarak geri alabilen Nâzım, bugün yaşıyor ve yazıyor olsaydı, kaybolan 51.000 dizeyi, parmaklığın iki yanında yer değiştirerek yaşayan ve nerede yaşadığının farkına varmayan bugünün kayıp insanlarını anlatarak tamamlardı.

                             Ihlamur / Sayı: 20 / Temmuz 2014

 

ŞAİR MUKTEDİR MİDİR?

 

Öyle ise, bir şairin ayaklarını bastığı her yerde iktidar tohumuna rastlanması kaçınılmazdır.

Öyle ise, nerede iki şair varsa, orada bir iktidar, bir de muhalefet bulunur.

Öyle ise, nerede üç şair varsa, orada en az bir iktidar, en az bir muhalefet, bir de edebiyat dergisi vardır.

Öyle ise, nerede dört şair varsa, orada en az iki iktidar, en az iki muhalefet, iki de edebiyat dergisi vardır.

Türkiye’de yayımlanan edebiyat dergilerinin sayısı iki yüz rakamıyla ifade ediliyorsa, bu en az iki yüz iktidar, en az iki yüz muhalefet ve en az dört yüz şair demektir.

Türk şiirinin edebiyat dergilerinden yansıyan manzarası bu savı doğruluyor mu?

Çok genel bir saptama olacağını, bazı aklı başında yayınları da kapsayacağını bilerek şunları söyleyebiliriz:

Anadolu’da yaşayan şairlerin ve Anadolu’da yayımlanan dergilerin, bir köşesine tuğla ya da sıva olarak eklenene kadar taşlama ya da ağlama duvarı olarak algıladıkları İstanbul dergilerini bir yana bırakarak bakarsak, Türkiye’ye serpilmiş olan dergilerin çıkış noktasında hep bir var olma arzusu, hep bir sesini duyurma isteği olmuştur. Bu kentlerde, kasabalarda yaşayan ve edebiyatla bir biçimde ilişki kurmuş kişilerin belki her zaman tek değil, ama genelde buluştukları tek ortak nokta bir dergimiz olsun dileğidir ve bu dileğin altında, dile getirilmeyen, getirilemeyen bir bireysel var sayılma derdi yatar. Özgüven yetmezliği, kabul görememe korkusu ya da ortaya konulan ürünlerdeki kalite kuşkusu mudur; yoksa hepsini kapsayan bir duygu toplamı mıdır bilinmez, dolaşımda olan dergilere eklenmek, onların açılmış perdelerinin ardında sahneye çıkmak ve bu dergiler üzerinden, onların aracılığıyla ‘buradayım’ demek yerine, hep bir ağızdan ‘buradayız’ deme yöntemi tercih edilir. Bu yöntem yanlış değildir elbette. Sonuçları merakla beklenen, heves ve heyecan dolu bir serüvene atılmaktır ve tutarlı olunduğunda sesi de, yankıyı da, başarıyı da getirecektir.

Ne ki ve görünen odur ki, bu dergilerde her zaman öne çıkan en az iki önder, ağır basan en az iki edebiyat anlayışı ve dümeni elinde tutmaya hevesli en az iki kısa yol kaptanı bulunur ve onlar, kendi prensliklerini kurmak, kendi iktidarlarını yaratmak arzusuyla güverteye çıkan merdivene ilk ulaşan olmanın bir yolunu bulmaya koşullanmışlardır. Hemen her dergi, bu yerel çatışmaları, iktidar elde etmek uğruna yaşar.

Her şey yoluna girmiş ve hatta bir de manifesto yayımlanmışsa, iç savaşı asıl savaş izler: Bu, iktidarların ayaklarının ucunda yükselme, kendini göstererek öne çıkma, yani kralın ya da kralların gözüne girme savaşıdır.

Kral kim; kim bu krallar?

Krallık neresi?

Bazen babadan oğula geçtiği görülse de, krallık, bu prenslerin arasından seçilen birine, bölünmüşlüğü düşünürseniz birilerine, yine bu prensler aracılığıyla verilen bir unvandır. Ne kadar belirleyici ve etkili olduğu tartışmalı olsa da her prensin gönlünde bir gün kral (ya da krallardan biri) olma, kral seçilme hayali vardır. Dergiler arası, şairler arası yakınlaşmanın yanı sıra şairlerle dergilerin yakınlaşması da bir çeşit, krallaşma yolunda alınan mesafenin ölçülmesi ya da öbür taraftan bakılırsa, krallığı koruma hesabında sağlama yapılmasıdır.

Bu yaklaşımın tehlikeli olduğunu, kenarda kalmayı, çekildiği köşesinde iktidarı da muhalefeti de aklına getirmeden bütün ciddiyetiyle ‘iş’ine bakmayı yeğleyenleri kıracağını, onlardan biri olarak, iyi biliyorum. Burada bir sistemden bahsediyorum ve sistemin işleyiş şemasının kaba bir taslağını çizmeye uğraşıyorum.

Sistem deyince, öncelikle şu saptama yapılmalı: Türkiye’de işleyen ve giderek çürüyen; hatta daha da çürümesi için özel çabalar harcanan sistem, edebiyatın içinde de işlemektedir. Ülkenin gövdesinde yürüyen bu yamuk omurga, edebiyatın gövdesini de istila etmekte, onun dik durmasını engelleyen kamburu hörgüçleştirmektedir.

Siyasetçiler ve edebiyatçılar benzer bir sistemde buluşmuş olsalar da aralarında önemli işleyiş farkları vardır: İkinciler, dış güçlerle işbirliğinde bulunmazlar, dışarıdan emir almazlar; iç dinamikleri devrede tutarak, onlara güvenerek ve onlardan hareketle kendilerini biçimlerler.

Bir başka fark da niteliktedir: Siyasi iktidar, bugün gelinen noktada kazanılmış olan ulusal ve kültürel değerlerin epey altında bir düzeyi hedefine almışken, edebiyatta, elit, etnik ya da kimi dini gruplar, içerikte ayrılsalar da, şiirin bir sanat olduğu, estetik değerlerden ödün verilmeden uygulanması gerektiği ortak ekseninde buluşmuşlardır.

Aşiret ve tarikat mensuplarından oluşan bir yönetici kadrosu iktidarda iken, ülkenin edebiyatında da bazı eşraf topluluklarının, bazı klanların, kimi etnik ya da dini grupların, edebiyatı edebiyat çerçevesinde tutmaya çalışan ve bu çabayı ilke edinen elit grupların karşısına iktidar savaşı vermek amacıyla çıkması doğaldır, kaçınılmazdır.

‘Kimi dini gruplar’ın dışında kalan ve siyasal iktidarın dümen suyunda yüzerken, onların görüş, düşünce ve anlayışlarının fotokopisi yayınlarla boy gösteren ve de gördüğü desteklerle palazlanan grupların, sanatı hamam peştamalı, estetiği hamam bohçası, şiiri de takunya sesi sanıp edebiyat dünyasını Şengül Hamamı’na çevirmek isteği, yıkarak var olma yönteminin yansımasıdır ve elbette bu da bir iktidar savaşıdır. 

Kalıcı olan iktidarlar değil ortaya konulan ürünlerdir, o ürünlerin değeridir. Muktedir olan şair değil, şiirdir. İktidar, şiirinin önüne geçen şairlerin sorunudur ki onlar, iktidarda da olsalar muhalefettedirler, öne geçmiş gibi görünseler de zamana karşı 1-0 yeniktirler ve hep öyle kalacaklardır.

Son söz: Bu satırları, Anadolu’dan, Bursa’dan, ayaklarımı Akatalpa’nın suyuna sarkıtmışken yazıyorum. Peki, Bursa, diye sorulacaktır. Ramis Dara’nın Yeni Biçem ve Akatalpa için söylediklerini tekrarlamak isterim: Biz bir mucizeyiz.

 

İNCELDİĞİ YERDEN KOPTU ŞİİR

Okuyucunun şiirden uzaklaşması bağlamında şair, yazdığı şiirden sorumlu tutulabilir mi sorusunun heybesi bir sürü soruyla dolu. 

Neredeyse şair sayısı kadar şiir anlayışının olduğunu dikkate alırsak, hangi şiir?

İçine şiir işlemiş bir toplum olduğumuzdan hareketle, aralarındaki mesafe hızla açılan, farklılıkları zıtlık düzeyine ulaşan gruplardan, cemaatlerden ve bölünmüş ama sınırı çizilmemiş topluluklardan oluşan bir sosyal yapı söz konusu iken, hangi okur?

Bir yana bilgili, birikimli, kültürlü; yaşam ve ekonomik koşullarını toparlamış okuru; bir yana düz şiir okurunu, bir yana da şairin, eleştirmenin, akademisyenin şiir okumasını koyarsak, nasıl bir okuma?

Bu sorular üzerinden, hiç eğip bükmeden, saati soranlara İsviçre’yi anlatmaya kalkışmadan ve de (g) üstüne işaretini koyup (ğ) sesiyle boğularak, sorulmayan büyük sorunun cevabını vermeliyiz: Bu ülkede şiir yazanların sayısı şiir okurundan çoktur! Şiir okurunun genel nüfusa oranı, sanırım yüzde üçten çok değildir ve bu uzunhava yıllardır söylenir durur. 

Bu uzunhavaya ve dergi satışlarıyla dergilere gönderilen şiirler arasında kurulan denklemin sonucuna bağlı olarak bir de ağıt yakılabilir: Bu ülkede şiir yazanların bile şiir okudukları şüphelidir. 

İç dökümünü yaptık.

Şimdi gönül rahatlığıyla(!) karşımızdaki manzaraya bakabiliriz.

Önümüzde iki özneli (şair ve okur), iki eylemli (yazmak ve okumak) bir cümle var. 

Şairin enini boyunu biraz geniş tutmak, dününü ve bugününü irdelemek gerek.

Ne yapar şair? Dün ne yapıyordu, bugün ne yapıyor?

Bizleri yakından ilgilendiren dağ gibi bir örnek var geçmişimizde: Düşünün, inanç bağıyla bağlandığımız bir topluma yeni bir peygamber gelmiş ve yeni bir dini yayıyor. Bu arada karşılaştığı engelleri aşması için yol gösterici sözlerden oluşan ve böylece o dinin esaslarını belirleyen bir de kutsal kitap var elinde. Peygamberin önündeki engellerden biri  de şairler. Öyle olmalı, çünkü o kutsal kitapta şairleri lanetleyen Şuara suresi diye bir sure de yer alıyor. Sadece bu örnek bile, bir zamanlar, şer ya da hayır, iyi ya da kötü, yanlış ya da doğru, şairin bir “iş” yaptığını; sorunların çözümünde ya da çözümlerin engellenmesinde bir rolü olduğunu gösteriyor. Demek ki şair dediğimiz kişilerin ağzı belirleyici sözlerle dolu. Önderlik yapma, toplumun yönünü belirleme güçleri var ve bunu kullanabiliyorlar.

Yunan’da, Roma’da, Aztek’te, Maya’da, İnka’da, Şaman’da, Hindu’da da durum bundan farklı değil. Şairlerin yazdığı ya da söylediği sözlerin bir değeri ve önemi var. Onlar bilgedir, kâhindir, yol yordam göstericidir, ön açıcıdır; insanı ve hayatı çözmüşler, anlamışlar, anladıklarını tülbentten süzerek yeni bir bakışın, yeni bir anlayışın mayası olarak yine insana ve hayata sunmuşlardır.

Daha yakına gelirsek, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, bu ülkenin kurucu iradesi, yeni rejimin sevdirilmesi, tanıtılması ve yerleşmesi için, şairlere görev vermiştir.

Dünyada da böyledir: 1917 Rus Devrimi’nden sonra Lenin’in yeni bir devrim edebiyatı oluşturma düşüncesinin as elemanları yine şairler olmuştur.

Daha dün, 70’li yıllarda, öğrenci olaylarının bir ucunda, o yıllarda yazılan şiir duruyordu. Devrimci öğrenciler, devrimci şairlerin kalem oynatmasını bekler, yazılanları ezberlerine alır meydanlarda hep bir ağızdan okurlardı. Şiiri sloganlaştırsa ve bu şiir için bir tehlike olsa da o dönemin özellikli davranışlarından biriydi bu.   

Bütün bunlar şimdi masal!

Bugün şair toplumun neresinde duruyor?

Şair, bakalım ne söyleyecek, diye ağzının için bakılan bir bilge midir yoksa işi gücü bırakmış, boş işlerle oyalandığı bilinen, olmasa da olur, fuzuli bir kişi midir?

Kâhin midir meczup mu?

Yol gösterici midir yoksa yola kurulan barikat mı?

Bir soru da şu: Şair, bugün edebiyatın neresinde, hangi “duruş”u benimseyerek, nasıl duruyor?

Açık olan bir şey var: Şairi yok sayan bir toplumda bugün, şair de toplumu yok sayıyor. Halkın dertleri, tasaları; ülkenin hali ve geleceği şairlerin umurunda değil. İncelen yeri çoktan koparmışlar. Yazmayı içlerini boşaltmanın bir aracı kılmışlar, gizlenmiş itiraflarına, yaraya dönmüş saplantılarına kâğıt kalemle pansuman yapıyorlar. Depresyondalar, bunalımları bitmiyor. Kendilerine dönmüşler ve kuşların bile uğramadığı cam bir kuleden sarkıttıkları saçlarına tutunarak kendilerine tırmanıyor, kendilerini kurtarmaya çabalıyorlar.

Şairin eni boyu bu; peki okurun durumu ne?

Onların dününü ve bugününü irdelemeye gerek yok. Bildiğimiz gibiler!

Onlar için şiir, acıların, dertlerin, tasaların; aşkların, ayrılıkların; askerlik ve gurbet anılarının dışa vuruş biçimidir ve bu kadardır. Bu türden duygularına cevap ya da karşılık buldukları sürece şiir vardır. Bu yüzden Ahmet Selçuk İlkan’ı, Yılmaz Erdoğan’ı okur, İbrahim Sadri’yi dinlerler. Kendilerince çıta yükselttiklerinde gündemlerine Cezmi Ersöz’ü veya Yılmaz Odabaşı’nı alırlar ki, bu da bir şeydir.

Bana kalırsa Anadolu toprağında yaşayan okumaz okurların büyük bir çoğunluğu Hece vezninde, Mâni biçiminde ve a/a/b/a uyağında kalmıştır. Bu ölçüye, biçime ve kafiyeye uymayanları şairden saymazlar bile. Maraş’ın kırsalında Ece Ayhan’ın, Çankırı’nın bozkırında Cemal Süreya’nın, Ağrı’nın dağında Edip Cansever’in, Erzurum’un boranında Turgut Uyar’ın; bırakın taşrayı, İstanbul’un Sultanbeyli’sinde, Ümraniye’sinde Nâzım Hikmet’in yeri ve önemi olabilir mi?

Bu koşullarda bir de bu coğrafyaya deneysel şiiri götürün bakalım size ne diyecekler.

Elbette halkın başka dertleri, başka sıkıntıları var. Hayatla boğuşurken kitaba ve hele şiire yer açmaları düşünülemez bile. Onlar okur değil, sadece birer seyircidirler

Haklıdırlar. Edebiyat tarihi boyunca da “haklı” kalmışlardır.

Uzun sözü kısaltacak bir örnek:

Kitaplığımda, babamdan aşırdığım bir kitap var: Edebiyatçılar Geçiyor. Kapağında Kanaat Kitabevi Ankara Kütüphanesi: XXII yazılı. Yazan: Halit Fahri Ozanoy. Kitabın baskı tarihi yok. Ancak, bu kitabı, o tarihte yeni mezun bir doktor ya da bir Tıbbiye öğrencisi olan, eski Sağlık Bakanlarından Kemal Demir hediye etmiş babama. Adının üstünde 10 Ekim 1944 tarihi yazılı. Demek ki, baskı tarihi bu yıllar. 

Halit Fahri Ozansoy kitabın girişinde, Eski Edebiyat Geceleri başlığı altında şunları yazmış:

Meğer ne kadar edebiyatı seviyormuşuz! Bundan sonra kitapçılar, gene iki elleri böğründe, kitap satılmıyor diye ne kadar hayıflansalar artık inanmayacağım. Herhalde şairlerin şiir mecmualarını ve romancıların romanlarını satın alıp bağırlarına basan bilgi ve sanat âşığı Yed-i Gaipler var! Bu görünmeyen eller herhalde edebiyatı da edebi mahsulleri de koruyor demek! Öyle olmasa idi, evvelki yıl Edebiyat Fakültesi gençlerinin ve profesörlerinin Beyoğlu’nda bir tiyatroda tertip etmiş oldukları edebiyat gecesi on yedisinden altmış yedisine kadar sanat meftunu bir kalabalıkla hıncahınç doldurup uğuldamazdı! Nasıl ki bu uğultunun akisleri uzun zaman gazete ve mecmua sütunlarından da taşmıştı. Hakikaten ne idi o, Halk Edebiyatını yücelten, Divan Edebiyatını ise ne zamandır inleye inleye süründüğü taşlı, topraklı viraneden yedi kat arş-ı âlâya kaldırıp sivrilten hitabetler! Ne idi o, Yunus Emre, Karacaoğlan, Köroğlu kıyafet ve makyajlarıyla okunan şiirler! Kavuklu bir türbe sandukası başında dertli dertli gazellerini hıçkıran Fuzuli! Namık Kemal’le Recaizade’nin kılıkları ve çığlıkları!

Her ne ise, bir kere adım atıldı ya, artık arkası şafak gibi sökün edeceğe benziyor. Nasıl ki sökün etti bile… İşte o zaman bu zamandır, Halkevi’nde kutlulanan muhtelif edebiyat geceleri… Bu meyanda bilhassa Halit Ziya Gecesi...

Eh, artık ediplerin kıymeti bilinmiyor, diye yanıp yakılmayalım. Hele daha fazla bir teesürle kitap satılmıyor, edebi eser alanların adedi Beyoğlu sinemalarının kapıcı, biletçi ve ilancı adedini bile geçmiyor diye hiç üzülmeyelim. Edebiyatın gündüzünden hayır görmedikse ne ziyan var? Değil mi ki, gecesinden ve hele böyle ışıklı gecelerinden gözlerimiz kamaşacak!

Tevfik Fikret’in dediği gibi:

İnan, Halûk, ezeli bir şifadır aldanmak!

Şu anda hayalim, yirmi hatta yirmi beş yıl evvele doğru gidiyor ve böyle kalabalık tiyatro salonlarında değilse bile, evlerde ve salonlarda kutlulanan başka edebiyat gecelerini düşünüyorum.

Gördünüz, değişen bir şey yok.

Sözün özü şu: Elbette şairler yazdıkları tek bir dizeden bile sorumludurlar. Ama bu sorumluluk sınırından içeriye, kendilerinden başka, bir avuçtan oluşan öteki şairlerin ve bir avuçtan da az seçici okurun girmesine izin verirler ki, bu doğrudur. Ortalama okuru düşünerek yazanlar yanılırlar. Çünkü bu türden okurun şiire sahip çıkma ve şairi yönlendirme gibi bir derdi de gücü de yoktur.

Sanırım ince noktayı şöyle belirleyebiliriz: Anlaşılmak derdiyle basitin tuzağına düşmeden yalını yakalamak! Sorun da çözüm de bu noktada buluşuyor. Şiiri okunur ve sevilir kılmanın başka yolu gibi. Çünkü anladığımızı sevilebiliriz ancak.

Ötesi, “ezeli şifa.” 

 

HİLMİ HAŞAL İÇİN FORMÜL

 

Önce özetler:

Ya Dost!

Ya hu!

Bunca yıl ona yalvaç dedim, bunca yıl daha geçse, yine yalvaç diyeceğim; bilirim.

Dosttur çünkü: Özel dosttur, genel dosttur.

İçine kıvrılmış bir dosttur ki, içine kıvrılan yalnız âdem, ümmetini sadeleştirir. 

Rabbını da... 

Ki, be hey, yalvacın kralı böyle olur.

Ne ki o, ümmetinden çok kendini sadeleştirmiştir. Kendini ümmetine katmış da öyle sadeleştirmiştir.

Farkına vardıydı galiba yalvaçlığının, varmış olmalı ki, közde gömülüydü nebi yanım dediydi.

Sözü yanıktı.

Dosttur; yalnız bir dosttur ki, saydam yalnızlardandır; bakınca görülmez.

Gördüğünüz pazar kalabalığı da olsa, ya da üstü örtük bir çarşı, geçiniz.

O haliyle, sanırsınız ki Hilmi’nin stadyumundaki maç bitmiş, pasajındaki sinema dağılmıştır.

Mahşer!

Ama, asıl mahşer içerde kalmıştır.

O bir makinisttir çünkü, filmini geriye sarmak için makine dairesinde dişli çarklara takılıyordur.

Daha, gazoz şişelerini toplayacaktır; daha külah yapılmış kesik biletleri; daha, atılmış kahkahaların ölü kanatlarını; daha, içe ağlananlardan dışa taşanları toplayacaktır.

Daha, localara bakacak, tutmuş tutulmuş ellerin, ölmüş öldürmüş aşkların çetelesini tutacaktır.

Localara, kendi locasından bakacaktır.

Demek, bir de locası vardır ki, eh, kuytu dediğin böyle olur; loş dediğin ve de kırmızı kadife...   

Alev yani, yani kenara çekilmiş yalaz.

Kenar’ı yazıp önüne koyduydum da o, gözleriyle onayladıydı; demek bilirmiş, demek okumuş da almış kendine sıfat eylemiş, kabullenmişti.

Yaraştırmıştı herhal, ruhunun yalın hallerinden birine.

Öyleyse, haydi bulun bakalım, hangi dilde yangına Haşal denir?

Ki, başka dillere çevrilirken, Magma diye çevrilir...

Bin yüzlü anlama bakıp yazdığı kül defteri ipucunuz olsun.

 

İpucu mu dedim? Dedim! İp de kendisi, ucu da; ucundaki düğüm de...

her aşktan bir ceset çıkar nasılsa ve binbir masal demiş mi?
Demiş!

Dünya için cesedine mum yaktığını itiraf etmiş mi?
Etmiş!

“Tanrı üflesin” demesine aldırmayın, kendi dudaklarını da soluğunu bilmez değildir ya, bilir. Öyleyse yazın: Faildir.

Yazın: Fiili aşktır.

Aşkı aşkta tutmuştur, içini içinde.

Aşkı içinde tutmuştur, içini aşkta.

Değil mi?

Açıkta üşür aşklar dediyse, ki demiştir, üstünü örtün dediyse, ki demiştir, eh, diyecektir gizliyse sıcak kalır; diye de; ki, demiştir.

Yazmamışsa ağlayan kasıkların(nı) bir gülün, her şey de yazılmaz ki diyerek.

Sözü sözsüzdür; suskunluğuna mim koyun.

Sıcak sözcükler damıtırken kılavuzsuz aşk göğü / birbiriyle olgunlaşan yalnızlardık biz, harlı

Harlı oluşu malum. Asıl biz’ine de mim koyun!

Biz’ine mim koyun ki, ağaçsız ormanını görebilesiniz; hiçliğin fundalığı’nı.

Ya hu!

Soruyor: Hangi avcumdayım?

Sormadan soruyor: Hangisindeyim?

İki yumruk; birinin içinde Hilmi.

“Biz” yoksa, ikisi de boştur, bilinsin!

Olması gerekenden, olsun istenenden başka bir şey koymamışsa avcuna, ikisi de boştur.

Ormanı ordadır: Evde, işte, mesaide, harcırahlı arazilerde.

Uğuldayıp duran fırtınası ordadır: İki yumruğun içine dolanan sarmaşık ormanında.

Ah, ne efendi bir ömürdür bu; ah, ne pürüzsüz bir klişedir.

Ah, kalıptan çapaksız çıkmış ne hoş bir üründür bu; standartlara uygun.

Ah, 8.00-17.00’den 17.00-8.00’e doğru yuvarlanırken çapını bozmayan ne uysal bir çemberdir o. 

Ah, yeterlilik belgeli, kalite belgeli, TSEK belgeli, İSO belgeli ne şeker bir sisyphos’tur ki, “norm”ları bozmadan, rehavetin kucağında, normalin hamağında ve de 8.00-8.00 sarkacında salınır durur.

Ordadır: Ağaçsız ormanında...

Oysa bir ağacı vardır; diyelim çağlası... Her zaman yeşil kalacak meyveleriyle bir erik ağacı ya da. En doğrusu, kadim bir elma ağacı.

Ormanından uzakta....

Orda: Yaşlanmamış yanında...

Orda: Yas’lanmamış yanında...

Yaslanılmamış, Tipiye tutulmamış yanında...

Ağacını sakladığı yerde; ümmetinin tekilleştiği, bir’e indiği yerde.

Bir’le biz olduğu yerde...

(Biz’ine mim koymuş muydunuz?)

 

 

HAFİF YAZI

 

Ülkemiz, kuş izinin bulut izine karıştığı gerilimli bir dönemden geçiyor. Bu kargaşada, edebiyatımız, etnik, mezhepsel, ekonomik, sosyal, politik nedenlerin hiçbirinden hiçbir şekilde etkilenmeden, bastırınca çöken, bırakınca eski haline dönen sünger top duruşunu bozmadan, yuvarlanıp gidiyor. Görünen o ki, ne duvar var, ne tüfek, ne de tüfeğe doldurulacak fişek… Şiirler, öyküler, denemeler, çeşit çeşit yazılar yazılıyor, dergiler çıkıyor, kitaplar basılıyor. Kalem erbapları, önlerine gelen sünger topu, neresi olduğu tam olarak belli olmayan orta sahaya kadar kendi meşreplerince sürüyor ve muhayyel bir kaleye doğru ortalıyorlar. Gol olmuş, olmamış, atılmış ya da yenilmiş, umurlarında değil. Gol nedir, nasıl atılır, onu bile bildikleri şüpheli.

Kaba hatlarını çizdiğim edebiyatımızın beden ölçülerine uygun, biraz eski günlerden, biraz günümüzden… Biraz lisandan, biraz kitaptan... Lisanla kitabı bir araya getirerek, biraz da çeviriden söz eden bir yazı olacak bu metin. Bu nedenle başlığı “Hafif Yazı” oldu. 

Bizim öğrencilik dönemimizde, yani milattan epey önce, yabancı dil öğretimi ortaokulda başlardı. O yıllarda kafasını gözünü yara kıra dilimize dil öğretmeye çalıştıkça ağzımıza yabancı tükürükler dolardı. Hatırlıyorum, öğrendiğimiz dilin sözlüğünü ele geçirdiğimde, kitapçılarda o dilde basılmış kitaplar aramış, sonunda bir çizgi roman satın almış ve sözlüğe baka baka onu Türkçeye çevirmeye çabalamıştım. Ortaya çıkan sonuç, çevirimin bir daha çevrilmeye ve daha da önemlisi bir “anlam” edinmeye ihtiyaç duyduğuydu. Bu işten hemen caymam ve bir daha denemeye kalkışmamam da bir başka ve isabetli sonuçtu. Bize öğretilen yabancı dille, bırakın kitap çevirmeyi, o dilin alfabesini hecelemeyi bile beceremeyeceğimizi okul yıllarını epey geride bıraktıktan sonra anlayacaktım.

Çevirinin beni aşan bir iş olduğu kesinleşmişti. Bunu kabullenmişken, o günlerde lisanla ilgili, ilginç sayılabilecek başka bir olay gerçekleşti: Yabancı dile çevrilmeye başlamıştım!

O yıllarda mektup arkadaşlığı modası vardı. PTT’nin bir pazarlama yöntemi olarak başlattığı, kırtasiyeciler de desteklediği bir salgın mıydı, bilmiyorum, magazin ağırlıklı gazetelerin bir sayfası, mutlaka mektuplaşmak isteyenlerin adreslerine ayrılırdı. Gençlerin - kim bilir belki de yaşlıların da - rumuzla ya da açık adla, kaleme kâğıda sarıldıkları bir dönemdi o.

Yurt içi mektuplaşmaların dışında, güya yabancı dili geliştirmek bahanesiyle, özellikle erkek öğrenciler, ecnebi kızlardan mektup arkadaşları edinirlerdi. Elimin kalemi farklı tuttuğuna inanan sınıf arkadaşlarım için yazdığım sipariş mektupların, yaban ellerine, yabancı bir dilde, mavi kuşla damgalanmış “air mail” zarfların içinde uçuşup durması o döneme denk gelir. Yabancı dile çevrilen ilk metinlerimdi o muhteşem(!) satırlar. “On beş yaşında iken eserlerim(!) yabancı dile çevrildi” diyerek, pekâla kasılabilirim.  

Demek ki, o zamanlar mektup diye bir şey varmış. Bağırdığımızda bizi duyamayacak kadar uzağımızda olanlara sesimizi mektuplarla duyururmuşuz. Evlerde telefonun olmayışı, kâğıtla kalemin kolay ulaşılır olması, acil hallerin dışında postanelerdeki telefon kuyruğuna katlanamayışımız mektup yazmayı zorunlu kılıyordu belki. Ama mektup, kâğıt, kalem ve zarftan ibaret değildi. O zarfların içine fırın sıcaklığını, henüz “iki nokta üst üste kapa parantez” ile ifade etmeyi bilmediğimiz gülücüklerimizi, “ters dönmüş bir çizgi ağız”la anlatmayı akıl edemediğimiz kızgınlıklarımızı koyuyorduk. Yazıp gönderiyorduk ve daha da önemlisi, karşılığını bekliyorduk. Bu bekleyiş, yazmak kadar, hatta ondan daha önemliydi. Postaneye gitmek ve postacı yolu gözlemek… Bir ayinin orta yerinde, huşu içinde boğulma haliydi bu.

Evlerimizin posta kutusunda faturaların dışında, üstü el yazılı, pullu, damgalı bir zarf bulmamız artık bir mucize. Bütün bu ayin anlarını şimdi ceplerimize hapsettik. Bir yerimiz titrediğinde ya da birilerinin bir yerini titretmek istediğimizde, elimiz cebimize gidiyor ve tuşları dolaşan başparmak tikimiz başlıyor. Sonuçta, evet, hızlanıyoruz, iş görüyoruz, sorun hallediyoruz, teknolojik oluyoruz. Ama bir yandan gökyüzünü kirletiyoruz, bir yandan da eksilip duruyoruz. 

Neyse…

Günümüzde çocukların yabancı dille karşılaşmaları çok erkenden başlıyor artık. Anaokulu öğretmenleri, çocuklardan, çişlerinin geldiğini bile yabancı dilde söylemelerini istiyorlar. “Anne” gibi çok güzel ve çok özel bir sözcüğü “Mommy”, “Baba” gibi biraz sert duran ya da öyle görünmeyi seçen bir sözcüğü, tereyağı sürülmüş ekmeğe çeviren “Daddy” ile değiştirerek, kendine güvenen, dünya vatandaşlığına giden yolda taytay durmayı öğrenen çocuklar yetiştirdiklerini söylüyorlar. Doğrudur herhalde. Bir taraftan da biraz ukâla ve kendini beğenmiş oluyorlar, ama olsun.

Hilmi Haşal’dan dinlemiştim: Torunu, yuvada öğrendiği İngilizce sözcükleri peş peşe sıralayarak caka satarken, ona ne dediğini sormuş da “Sen anlamazsın, İngilizce bu” cevabını almış. Gülmüş o da, ne yapsın! Çağa ayak uyduramayanların çemberin dışında kalacaklarını bilmez mi!

Bir torunun “Dede” sözcüğünün, sözlüğe sığmayan anlamını öğrenmekte geç kalmasının telafisi yoktur. Bir dede için, torun sözcüğünün ne anlama geldiğini, bu sözcüğün tam ve gerçek karşılığını hiçbir sözlükte bulamayacaklarını torunlar bilmez. Hele yabancı dilde, yabancı sözlüklerde, hiç… Başka dile zor çevrilir bir duygudur bu.

Bir torun sahibi olduktan sonra, “Hayata yeniden başlamış gibiyim” diyen Halûk Cengiz’in bu sözünü Türkçe anlamıyla kavradığı gün, torunu, “Dede” sözcüğünün asıl anlamını da kavramış olacak. Telafisi yok dediğim işte bu: “Dede” ile “artık yok!” sözcüklerinin yan yana geldiği an, doldurulamayan bir boşluğun uğultusu dili lal kılar.

Bir “neyse” daha…

Kitap edinmekle yazar edinmek diye adlandırılan iki kavramın kesiştiği kavşaklar vardır ve bu kavşakları çoğaltan okur, bana göre bilinçli okurdur. “Bir gün bir kitap okudum, dünyam değişti” dediğimiz yer ilk kavşaktır. Dünyamızı değiştiren kitabın yazarı, yazarımızdır artık. Bize kazandırdığı yeni dünyanın dilini pekiştirmek için yazdığı her sözcüğün peşinden koşar, külliyatını edinmeye çalışırız.

Bir gün, dünyamızı etkileyen başka bir kitap daha okuruz ve yeni bir gezegen daha keşfederiz. İkinci kavşağımızda yeni bir yazarımız daha olur, bu defa onun yazdıklarını kovalarız. Sürer gider bu, gerçek anlamda dünya değiştirene kadar. Hakikatli okur, yolu kavşak ormanlarından geçen bir yolcudur.

Konuştuğumuz dilde yazan yazarları kendimize katmamız, onların dünyasına katılmamız aracısız gerçekleşir. Yazarla bir masanın başında karşılıklı otururuz ve onun, ortaklaştığımız dilin inceliğini, kalınlığını, kıvraklığını kullanarak anlattıklarını dinleriz. Söyleyeceklerini bitirince, kalkarız masadan veya kol kola girerek birlikte yürürüz ya da ayrılır, kendi yolumuzda yalnız yürürüz.

Yabancı yazarları okurken bir aracıya ihtiyaç duyarız. Çevirmen dediğimiz kişi, yazarla oturduğumuz masaya servis yapan garson gibidir. Ne istediğimizi sorar, söyleriz, getirir ve gider bir köşede durur, çağrılmadan da masaya gelmez. Bu hali, yazarı da okuru da memnun eder. Gönülden verdiğimiz bahşiş, o kişiyi hanemize kaydetmemizdir. Tıpkı yazarlarımız gibi çevirmenlerimiz de olur, kitap kapaklarında adlarını ararız.

Bir de, su istediğinizde ayran, tost istediğinizde içi boş dürüm getiren, kısacası, bildiğini okuyan garsonlar vardır ki, iki tarafı da keskin diliyle, yazarı da okuru da canından bezdirirler.

Epey zaman önce, bir okuma grubunun üyesiydim. O gruptayken, okumak için seçilen kitabın farklı kişilerce çevrilmiş biçimlerini karşılaştırma imkânımız olurdu. Hatta, bir ara, bu karşılaştırma işi, asıl amaç buymuş gibi, gruba yayılmıştı. Okuduğumuz kitabın ilk sayfalarını, farklı çevirileriyle cümle cümle okuyarak, çevirileri kıyaslardık.

Bu kıyaslamayı bugün de yaparım. İki çeviri bazen tıpa tıp benzer, bazen de farklılığıyla şaşırtır.

Yumruğunu yemedikçe kimsenin bırakıp gitmediği o garip şehirde, Kristiania’da aç biilaç sürtüyordum o günlerde.

Tavan arasında uyanık yatıyordum, alt katta bir saatin altıyı vurduğunu duydum.

(Behçet Necatigil)

Kristiania’da, sillesini yemeden hiç kimsenin bırakıp gidemediği bu garip kentte, aç açına sürtüp durduğum günlerdeydi.

Çatı katında uyanık yatıyordum. Alt katta bir saatin altı kez vurduğunu duydum.

(Esat Mermi)

Örneğin, Behçet Necatigil’in Knut Hamsun’dan çevirdiği Açlık romanı, daha ilk cümlesi ile bir şair tarafından, şair duyarlılığı da eklenerek çevrildiğini belli etmiş, 

 

Rahatlıkla hareket ediyordu, fiziksel açıdan kesinlikle değildi. (s: 41)

Alabora olmuş bir tekneyi görmek ve ciddi bir hasar bulunmadığını bilmekte bir bakıma neredeyse uzun zaman önce alabora olmakta fayda vardı. (s: 111)

Yine de Barney’e biraz acıdım ve kendimi artık Jenny’nin role büründüğüm için hoşnutsuz bir şekilde kendimle eğlendim. (s: 118)

 

Biz pek çok şeyi yasaklayıp ve gizlemişiz gibi görünüyor. (s: 141)

        Ihlamur / Sayı: 21 / Ağustos 2014

 

 

HER EV BİR HİKÂYE, HER MAHALLE BİR ROMAN

 

Bursa’da kaç türlü yaşanır?

Çevreden merkeze doğru gelinirken kaç türlü hayatla karşılaşılır?

Saymaya kalksak nefesimiz tıkanır.

Her ev bir hikâye, her mahalle bir roman…

Yazmaya kalksak mürekkep dereleri kurur.

*

Kuşbakışı bakılabilir belki.

Köyünden, köyüyle birlikte gelenlerin oluşturduğu topluluklar, bir yanıyla tarlalara ve meyve bahçelerine, öte yanıyla şehrin kıyısına tutunan mahallelerde yaşarlar. Bu insanlar, köyün ferahlığı ile şehrin darlığı; doğrunun imkânsızlığıyla yanlışın mecburiyeti arasında kalakalmış göçmenlerdir. İçlerinde biriken sıkıntıları birbirlerinden gizler, şehirde dolanıp duran hayatın uzağında, sadece yalnız kaldıklarında kendilerine itiraf ettikleri dönülmez yanlışlığı iç geçirerek dışarı vururlar.

Tek katlı sıvasız evlere dağılmış anne ve babalar umudun kırıntılarını bir araya getirip bütünleştirmek ve ortaya elle tutulur bir toplam koymak isterler. Baba dediğimiz adamlar, çalıştıkları fabrikadan alacakları fazla mesainin, izin parasının peşinde koşarken yaşlanır, anne dediğimiz kadınlar şişleri dolanan yün yumaklarının, tığlara örneğini veren iplik kukalarının ardında kırışırlar.

Oğlanlar, bulaştıkları okul hayatından çabuk bıkar, okul sıralarından kaldırımlara, kaldırımlardan, ilkokuldan terk işçilerden biri olarak ezberlerinde tuttukları babalarının hayatını, ortaokuldan terk bir hayata geçerek tekrar ederler. Erkenden evlenir, erkenden baba olurlar.

Kızlar, televizyonlu odaya çay taşır, çekirdek kabuklarıyla geri dönerler. Elbiselerinin desenleri güllü dallı, etek boyları babalarının ya da baba vekili ağabeylerin münasip gördüğü uzunluktadır. Yola, yoldan geçen delikanlılara, kısacık yolculukların umuduyla kaçamak bakarlar. Anneleriyle bir örnek bir hayatı yaşamaktan korkar, içten içe, annelerini taklit ederek yaşamaktan başka çareleri olmadığını bilirler. Pazara çıkmak, mahalle bakkalından yoğurt almak ya da semt parkının duvarına oturmuş avare gençlerin önünden geçmek gibi kısa ömürlü değişiklikleri, kendileri gibi sığ sularda dolaşan öteki kızlara büyük maceralar gibi anlatır, onları özendirir, onların anlattıklarını kıskanırlar. Çamaşır asar, bulaşık yıkar, ellerini soğuk sulardan çıkarıp soğuk sulara daldırırken iç çekerler.

Çocuklar daha çocukturlar.

*

Şehrin merkeziyle kıyı semtlerin arasına sıkışmış hayatlardan oluşan topluluk, erken göçmenlerdir. Ne oralıdırlar ne de buralı. Gider gelirler. Gözleri merkeze çevrilidir ama ayakları memleket toprağında gezinir.

Buralı adamlardan bazıları, çalıştıkları fabrikada ustabaşı olmuşlar, mahallelilerin ağabeyliğine, patronların has adamlığına terfi etmişlerdir. Ağır yürür, sıkı öksürür, sözlerini yerine göre usul, yerine göre sert söylerler. Çocukları büyüdükçe daralan evleri kendilerinindir. Usulüne denk getirip ayaklarını yerden kesecek bir araba edinmişlerdir; bagajlardan çıkmayan mangalları ve kömürleriyle, akşamdan yoğrulmuş köfteleriyle pikniklere giderler. Kahveye girdiklerinde çayları kendiliğinden gelir. Kıyı mahallenin iş arayan gençleri, ellerini önlerinde kavuştur, saygıda kusur etmeden yanlarına sokulur, çekinerek konuşurlar. Onları kendi geçmişlerini yaşayarak dinler, sözü yokuşa sürmeden, ama ucunu açık bırakarak ağabeyliklerini gösterirler.

Bazı adamlarsa, daha büyük mağazaların hayalini akıllarından çıkarmadan, küçük mekânlarda ticaret yaparlar. Bakkal, tuhafiyeci, kasap dükkânlarında yazarkasalarının arkasında durmanın gururunu yaşar, çınlayarak açılan kasalarına para koyar, para üstü verirler. Pek gerekmese de mahalleden bir genci çırak tutar, kendilerini büyük şehre yaklaştıracağına inandıkları evlere servis özentisinin kapısını aralarlar.

Kadınlar altın günleri, paralı günler düzenler, sıranın kendilerine gelmesini bekler, o günün parasıyla beyaz bir bluz, ekose bir etek, dikişli naylon çoraplar, ucu sivri iskarpinler almayı kafalarında sıraya koyarlar. Televizyon kumandasını evin ağır adamından alarak kanal seçme hakları olduğunu düşünürler ve bunu küçük denemelerden sonra alışkanlık haline gelmesini sağlarlar. Aşağı mahallelilerden ayrı olduklarını gösteren elbiseler giyinirler. Uzun etekli mantolardan bel hizasında biten kabanlara geçerler ve sokaklarda önlerini iliklemeden yürüyebileceklerini hem kendilerine hem de çevreye gösterirler. Makyajlarını bol tutar, saçlarına fön çekmeyi ihmal etmezler. Ön dişlerini porselen kaplatarak televizyonda gördükleri iri dişli şarkıcılara benzemek isterler. Kocalarının ütülü pantolonla sokağa yollar, kruvaze ceketlerini göğüs cebine bir mendil yerleştirerek havalı görünmelerini sağlarlar. Onları dik yürüterek kendi omurgalarını dikleştirirler.

Oğlanların düz liseye gidenleri, endüstri meslek liselerine gidenleri küçümser, üniversite hayallerini güçlü tutmak için dershaneye gidebilme ihtimalini ara sıra dile getirir, bunun için önce annelerini yoklayarak babalarına söyletmenin bir yolunu ararlar. Günün müziğine aşina olur, şarkıları sahipleri gibi vurgulayarak mırıldanır, olur da gerçekleşir diye, gitar çalabilmeleri için bir gitara sahip olmaları gerektiğini söz aralarına sıkıştırırlardı. Mahallelerindeki kızlardan çok şehrin kızlarının farkında olurlar ve onlar tarafından fark edilmek isterler. Bu yüzden cep harçlıklarından bir kısmını saç jölesine, bir kısmını, üstü tamamlanmak kaydıyla, markalı tişörtlere, çok cepli pantolonlara ayırırlar.

Kızlar, televizyon dizilerindeki hayatların yaşanabilir olduğuna yürekten inanır, uç uca eklenen heyecan dolu maceralara neresinden eklenebileceklerini tasarlar, böyle bir hayatı yaşamanın hayaliyle diziler biter bitmez yatar, kurmaca hayatlar biriktirirken uykularını geciktirir, sonunda gördükleri rüyaların sıcaklığıyla aynaları eskitirler. Uzaktan uzağa annelerini takip ederek nasıl olmamaları, nasıl davranmamaları gerektiğine dair kurallar geliştirir, bunları uygulamaya kalktıklarında annelerinden azarlar işitir, evden ve annelerinden soğurlar. Evleriyle mesafeleri açıldıkça büyük hayallerden küçüklerine doğru inişe geçerler, camlara daha çok çıkar, mahalledeki delikanlılara daha dikkatli bakar, içlerinden birini hayallerinin bir köşesinde yedeğe alır, onunla oyalanırlar.

Çocuklar hâlâ daha çocukturlar.

*

Şehir merkezi denilen yerde akıp duran hayat, çok yüzlü, çok köşeli, çok köşegenli olmayı gerektirir. Bu yüzden burada yaşayanlar maske biriktirir, her maskeye uygun düşen yeni davranışlar geliştirir, her renge boyanmayı, her kalıba girmeyi zorunlu bir kural olarak benimser, bunun için kendilerini her koşula ve her değişime hazır tutarlar. Ayaklarını bastıkları yer kaygandır. Dengelerini sağlamak için, tutundukları yerin neresi ya da kim olduğunu önemsemeden bir yerlere tutunur, daha güvenli gördükleri anda ellerindeki kaleyi başka bir kale için hiç düşünmeden elden çıkarırlar.

Çoğu şehrin yerlisidir. Kimi savaş zengini atalarından kalan mülklerin kirasıyla ya da müteahhitlere kat karşılığı sattıkları arazilere dikilen apartmanlardan gelen gelirle geçinir; kimi de babalarının kurduğu ticarethanenin tezgâh arkasında tüccarlıktan sanayiciliğe geçmenin, şehirlerinin sınırlarını ülkenin sınırlarına kadar genişletmenin, orada kalmayıp sınır ötesine geçmenin yollarını ararlar.

Kışlıklarının yanında bir de yazlık evleri vardır. Yine de her yıl başka bir tatil yöresinde birkaç hafta geçirmeyi alışkanlık haline getirmişlerdir. Yarıyıl tatiline denk getirerek çocuklarıyla Uludağ’a kaymaya giderler. Dağın beyaz ayazında, gündüzleri karın yumuşak örtüsüne yerleştirilmiş mangallarda sucuk, geceleri şömine başında sıcak şarap partileri düzenlemeyi geleneksel bir törene dönüştürürler.

Heyecanları tüketen bu hayatın tekdüze nabzından sıkılanlar, kendilerine yeni damarlar, yeni kanlar ararlar. Bu yüzden, aralarında yaşayan ve bu sıkıntıyı fark eden işadamlarının keşfettikleri şehrin dışına kaçış yolunun ilk yolcuları olurlar. Eski ve yeni Mudanya yolunun iki yanında, Orhaneli yolunun sağında kalan sırtlara ve Beşevler’in arkasına düşen arazilere inşa edilen villalara, bu villaların geniş bahçelerindeki yüzme havuzlarına, tenis kortlarına taşınmaları bu keşiften sonra başlar. Eski maskelerini eski semtlerinde bırakanlar, yeni yerlerinde güler yüzlü, nazik ve kibar yeni maskeler edinirler. Sabah günaydınlarına, iyi akşam dileklerine yeni anlamlar, yeni söyleyiş biçimleri kazandırırlar. Pazar günlerini tenis ve briç partilerine ayırırlar, hâlâ şehirde oturan ve yeni hayatları merak eden ziyaretçilere, yeni hayatlarını bir gösteri havasında sunarlar.

Şehirdeki hayatın hızlı akışı ve omuz omuza dolaşan kalabalıklar alttan alta özlense de, bu özlem hiçbir zaman dile getirilmez.

Sessizliğin ve sakinliğin yarattığı yalnızlığın omuzlara karabasan gibi çöreklendiği zamanlarda, özellikle gece yarısına doğru sözler seyreldiğinde, yeni arayışlar dile gelmeye başlar ve yeni ihtimaller gözden geçirilir. Yeniden şehre dönmek yenilgi gibi algılandığından başka yollar, başka seçenekler aranmaya başlanır.

Kasabı, manavı, bakkalı belli olan, çocuk parkı, yürüyüş yolları ve spor salonları ile donatılmış, koruma görevlileriyle garantiye alınmış site hayatına geçiş bu noktada bir kurtarıcı gibi gündemlerine girer. Böylece, şehirle arasına şehrin kıyısına itilmiş mahallelerini koyan, yalıtılmış yeni hayatlar, yeni ilişkiler, yeni maskeler dönemi başlamış olur.

Çocuklar daha az çocukturlar. Özel ders ve dershane kokarlar.

*

Şehirde kalanların, göze alamadıkları şehir dışına çıkışın yerine yeni bir şeyler koyma arzularının bir sonucu mudur bilinmez, şehri yönetenler geride kalanlar için yeni yaşama alanları, yeni yaşama biçimleri arayışına girerler. Bu, sanıldığı kadar kolay değildir: Şehrin bir kalıbı vardır, bir kökü ve o köke tutunan bir biçimi vardır; bu sökülüp atılır bir şey değildir. Öyle olunca, eski biçimin yenilenmesi gündeme gelir.

Şimdi Bursa şehrinde kilitli kalanların yaşadığı dönem bu dönemdir.

Pirinç Han’ın bir masa-sandalye-incik-boncuk-çay-garson bahçesine dönmesi bu yüzdendir.

Tophane sırtlarına doğru tırmanan Balibey Hanı bu yüzden koltukaltından tutularak ayağa kaldırılmıştır.

Hanın arkasında yükselen kale surları ve yere göğe sığmayan Saltanat Kapısı bu yüzden üstümüze devrilir.

Hediyelik eşya satan dükkânları ve sıralanmış sandalyeleriyle Ördekli Hamam…

Mezar taşları bile yenilenmiş Seyyid Usul Medresesi…

Haraçcıoğlu Medresesi…

Gökdere Medresesi…

Karabaş-ı Veli…

Tuz han, Geyve Han, Galle Han…

Bu yüzden…

Bu yüzden, şehirde kıstırılmış biri olarak, arada bir gidip içi dışına çıkarılmış II. Murat Hamamı’nın, İnebey Medresesi’nin son haline bakıyorum. Güzel taşlar, güzel tuğlalar, güzel kiremitler. Ne zaman baksam, bütün bu güzelliklerin üstünü, eksilen, eksildikçe acıtan bir ruh eksikliğinin kapattığını görüyorum.

Bursa’nın kapısına vurulan kilitte başka anahtarlar dönüyor.

*

Son iki cümle: Bu yazıdaki özel adları çıkarılırsa, ülkedeki herhangi bir şehrin hayatı anlatılmış olur gibi geliyor bana. Demek ki, Bursa Türkiye’ye dahildir.

           Türk Dişhekimleri Birliği Dergisi / Sayı: 117 / Nisan-Mayıs 2010

  

 

ÖYKÜ DE SAVAŞA KARŞI, İNSAN DA                             

ÖYKÜ DE SAVAŞIN İÇİNDE, İNSAN DA

 

     Sözlerime, bu panelin "Öykü de Savaşa Karşı" biçiminde sunulan konu başlığıyla çelişerek, "Öykü de savaştan yana" yargısıyla başlayacağım.

     Ama, hangi savaş? Bunu biraz açmam gerektiğini biliyorum.

     Sanatın, onun uzantısındaki edebiyatın, edebiyatın kapsamındaki öykünün, elbette şiirin de, insana ve insan düşüncesine değer vermeyen; bırakın değer vermeyi, insanı ve düşüncesini zırnık kadar önemsemeyen kişiliksiz; kişliksiz olduğu kadar saçma da olan savaşla, ona katkı sağlamak anlamında, bir ilintisinin, bir ilişkisinin olabileceği düşünülemez bile.

     Öte yandan, diğer sanat dallarında olduğu gibi, öykünün ve şiirin merkezinde tohumlanan ve filizlenerek onların uç vermesine neden olan da her zaman "savaş"tır; onun bitmez gerilimidir.

      'Savaş' gerçeğinin her geçen dakika üretilen stratejik ve taktik manevralarla kendi tanımından uzaklaştırıldığı; daha yapay; neredeyse oyun boyutuna indirgendiği şu günlerde, kapitalizmin oyun kartlarından biri olan 'savaş'la edebi bir varoluşa sahip olan 'öykü'yü aynı kapta yoğurmak, olsa olsa sanatsal bir yaratıcılıkla mümkün olabilir, diye düşünüyorum.

     Herşeyden önce 'savaş' kavramını kendi anlamından soyutlayarak onu, metaforik uzantısına ışınladığımızda, yani savaşı, savaş olmaktan çıkartıp bireyin ya da sanatçının içinde yaşattığı çatışmalara dönüştürdüğümüzde, bunun en doğal sonuçlarından biri olan 'üretim' gerçeğiyle karşılaşırız.

     Üretilen düşünce bilimsel ya da sanatsal nitelikte olabilir. Bu noktada, hangi sebeplerle olduğu gerçeğini bir yana bırakarak, sanatsal bir ürün olan öykünün çıkış noktasını içimizdeki savaşa bağlayabiliriz.

     Ne kadar kansız gibi görünse de kimi durumlarda ülke savaşlarından çok daha gerçek ve bu bağlamda da çok daha kanlı sürdürülen bu 'iç savaş', bildiğimiz anlamdaki savaştan, 'ölüm'e değil, 'yaşama'; yani 'üretim'e yatırım yapmasıyla ayrılan farklı bir savaştır.

     Sanat / edebiyat ekseninde ele aldığımızda, 'ceset' yerine 'söz'e ve nihayetinde işlenmiş söz olan 'imgeye' dönüşen iç savaş, çeşitli biçimlere girerek (sokularak) yapısal özelliğini kazanır. İç şartların dış şartlar üzerine bindirilmesi ya da dış şartların iç şartlara yedirilmesi, iç savaşın öyküye olan uzantısını 'estetik' açıdan ortaya koyacaktır. Bu noktada, dış şartlara endeksli bir iç savaşın 'gerçekçi' edebiyata; iç şartlara endeksli bir iç savaşın ise 'gerçeğin temsili' olarak ele alabileceğimiz bir edebi söyleme izdüşeceğini iddia etmek yanlış olmayacaktır. Buradaki vurgu, konu gereği içeriğe değil biçimedir; yani, neyin nasıl yazıldığından öte, kışkırtıcı etkenlere ve patlama noktalarınadır.

     Dikkat edersek, edebi bir üretimin -ki burada sözettiğimiz öyküdür- varoluş koşullarından sözederken bile, temel anlamıyla dış gerçekliğin bir sonucu olan 'savaş'a dair pek çok terim kullanıyoruz. Öykünün patlama noktası, öykünün varoluş dinamiklerinden biri olan içsel savaş, bomba etkisi yaratan öykü, bir savunma mekanizması olarak öykünün sanat değeri ya da öykünün dış saldırılardan korunmak için edebi bir sığınak görevi taşıması gibi kurulabilecek birçok cümle ve tanım, içimizde varolan savaşla, düz anlamıyla 'savaş' arasındaki dil bağlantısını ortaya koymaktadır. Öyleyse her ne kadar dışsal bir savaşa karşı olsak bile aynı arzuyu içimizdeki savaş için de taşımak ve ruhsal gerçekliğimizde 'savaşa hayır' pankartlarıyla gösteri yapmak, olsa olsa sanatsal üretimin negatifinde bir değer taşıyacaktır.

     Özellikle psikanalitik araştırmalar gösteriyor ki, içsel bir savaş olmadıkça yani kişi, kendi içinde güçlü çatışmalara girmedikçe, 'tam teçhizatlı' bir sanatsal ürün oluşturması, hele hele bu üretimini 'imgesel' olana dayandırması olanaksızlaşacaktır.

     Öykü yazımı için de aynı nedenler geçerlidir. Estetik ya da zihinsel açıdan değerlendirdiğimizde, yaşanan iç savaşın, yaratılan öykünün estetik boyutuna, doğrudan değil dolaylı bir biçimde etkide bulunduğu gerçeğiyle karşılaşırız. Örneğin, toplumcu gerçekçi bir öyküde var olması beklenen sistemin eleştirisi, sistemin dinamikleriyle arzunun nesnesi arasındaki çatışmanın bir sonucudur. Kişi, bu çatışmayı 'toplumcu gerçekçi' bir zihin ve estetikte öyküselleştirir. Burada süregiden savaş, dış şartların iç şartlar üzerine bindirilmesinden doğar ve aynı zamanda öyküselin ardına gizlenmiş bir manifesto özelliği taşır.

     Öteki 'cephe'den de örnek vermek gerekirse: Gerçeğin temsili olabilecek öykülerde anlatılan, imgeye dayalı hezeyanlar, sarsıntılı aşklar, rastlantısal olanı dinselleştirmeler, şizofrenik anlatım biçimi olarak tanımlayabileceğimiz

parçalı söylemler, 'simgesel gerçek'le 'imgesel gerçek' arasında yaşanan savaşımın dışavurumudur. Bu savaş, öyle bir zihnin oluşturduğu estetikle öyküselleştirilir. Buradaki savaş, 'toplumcu gerçekçi' bir öykünün varoluş dinamiklerinde yatan 'savaş'tan çok daha gizlidir.  Amaç açısından değerlendirdiğimizde ise, yine 'toplumcu gerçekçi' bir öykünün amacından daha belirsiz nesnelere doğru yayılmıştır. Şurası kesindir ki gizli olan bu iç savaş, genelde sanatsal ve özelde edebi bir üretim için yaşanan en şiddetli savaştır. Hatta öylesine şiddetlidir ki sonunda ya edebiyat kazanır ya da kişi, soyut bir kavram olan 'akıl sağlığını' yok ederek edebiyatla olan 'telsiz bağlantısını' kaybeder.

     Tam da bu noktada, surrealizmin papası sayılan Andre Breton'un 'gerçek bir edebi etkinlik için önemli olan, akılsal olanı tam anlamıyla yitirmeden, deliliğin sınırlarında dolaşabilmektır' sözünü hatırlamak gerekir. Aynı zamanda içsel savaşın sınırlarını çizen bu söz, edebi etik açısından da nerede durulması gerektiğine ya da edebiyatın nerede başlayıp nerede bittiğine dair önemli ipuçlarına sahiptir. Çünkü tıpkı ülke savaşlarının sonucunda yeniden çizilen sınırlar gibi, içsel bir savaş sonucunda da ruhumuzun sınırları yeniden çizilmekte ve karakter toprağımız ya bilince ya da bilinçaltına doğru genişlemektedir. Böyle bir ruh haritasında, edebi bir üretim olan 'öykü' yazımının ne kadar hassas bir iç savaş dengesi üzerine kurulduğu ortadadır. Bu dengeyi bozmak, üretimi köstekleyecek ve kişiyi 'sözle' değil sadece kendisiyle boğuşan bir varlık haline getirecektir.

     Bu noktada, tıpkı 'dış savaş' gibi 'iç savaş' için de bazı strateji ve taktikler üretilebilir, sonuçta üretilen bu değerler ise pekala yazınsal olanın hizmetine verilebilir. Dış savaş taktiklerinden farklı olarak bilincin daha farklı katmanlarında üretilebilecek sözkonusu stratejiler, sonuçta edebi bir kuram oluşturabileceği gibi, edebiyatın deneysel yüzünü de açığa çıkarabilecektir.

Yazın tarihine baktığımızda, kuramsallaştırılan hemen her akımın arkasında doğrudan ya da dolaylı olarak sözünü ettiğimiz 'iç savaş stratejilerini' keşfetmemiz mümkündür. Örneğin sembolist edebiyatta bu strateji, nesneler ve olgular üzerinde yoğunlaşmışken, varoluşçu edebiyatta özne ve bilinç arasında öne çıkarılmıştır. Benzer biçimde stratejisini arzu ve arzu nesnesi üzerine kuran romantik edebiyattaki savaş, surrealist edebiyatta düşsel olanla dışsal olan arasına indirgenmiştir. İşin stratejik yanı, malzemenin nasıl üretileceği üzerine yapılanmıştır. Bu konu öylesine ciddiye alınmıştır ki, 1.surrealist kuşak, iç savaş taktiklerini kuramsallaştırmayı görev edinmiş ve bir Surrealist Araştırmalar Bürosu kurmuştur. Yine aynı kuşak, 'otomatizm' adını verdiği edebi taktikle içsel olanın yığıntılarını yazına kazandırmasını bilmiş ve onların zamanında, iç savaş stratejileri, edebiyat tarihinin en hızlı günlerini yaşamıştır.

     Görüldüğü gibi, değeri düşük bir edebi ürün kadar eşsiz bir edebi ürün için de dış savaşa gereksinim yoktur ama, iç savaş gereklidir, kaçınılmazdır.

     Öyleyse patlayan bombalar arasında yaşanan aşkı anlatan romantik bir öykü kadar, savaş karşıtı bir öykü de aslında içimizdeki savaşın bir sonucu olarak varolmuştur diyebiliriz. Bu yüzden bu konuşmanın çengelini, 'somut savaşı anlatan öyküler' antolojisinden kurtarıp, herşeyi kapsayan, herşeyin belirleyeni ve kışkırtıcısı olan içsel savaşımıza: bu savaşın edebi uzantısına takmayı uygun gördüm. Yoksa, örneğin İtalyan usulü faşist fütüristlerin savaş fetişisti edebi kuramlarıyla, sosyalist edebiyatçıların savaş karşıtı edebi kuramları arasındaki savaşı anlatmak, olsa olsa ikisinden birine taraf olmak kadar bilinen bir sonuca neden olacaktı ki böylelikle 'gerçek savaş' yine görmezden gelinecekti.            

     Sözlerimi, az önce tanımlamaya çalıştığım iç savaşı, hemen hemen aynı dönemleri solumuş iki şairden alıntıladığım bir söz ve bir şiirle dışsallaştırarak bitirmek istiyorum.          

     Faşist edebiyatın lideri olarak sayabileceğimiz Marinetti savaş ve edebiyat hakkında bir asır önce şunları söylemiş:

     'Savaştan başka şeyde güzellik yoktur. Saldırgan nitelikte olmayan hiçbir eser başarılı olamaz. Biz, dünyanın tek sağlığı olan savaşı, militarizmi, yurtseverliği, uğrunda ölünen güzel ülküleri ve kadının aşağılanmasını yüceltiyoruz..'

     30'ların ortasından sonra toplumcu gerçekçi edebiyata sürtünmeli bir geçiş yapan Paul Eluard ise yarım asır önce şu dizeleri yazmış:

 

İnsanlarda tek sıcak kanun

üzümden şarap yapmaları

kömürden ateş yapmaları

öpücüklerden insan yapmalarıdır

 

insanlarda tek zorlu kanun

savaşlara, yoksulluğa karşı kendilerini ayakta tutmaları

ve ölüme karşı yaşamayı bilmeleridir

 

       Kitap Fuarında Yapılan Konuşma Metni