
|
KARIŞIK
YAZILAR
DEMEK,
...siz de burdasınız! İyi!
Doğrusu,
birer birer eksilip sonunda tükeneceğimiz karamsarlığına kapıldığım anlar,
çoğalacağımızı düşünerek umutlandığım anlardan hep daha fazla olmuştur.
"Durup ince
şeyleri anlamaya" vakit ayır(a)mayanların hesapsız çoğalmalarına tanık olmam
ve de hele, ince şeylere vakit ayıranların zaten seyrek olan saflarında,
toplumun büyük bir çoğunluğu tarafından, "senin başka işin gücün yok mu
kardeşim!" salvolarıyla topa tutulduğunu görmem, giderek yok olacağımız
konusunda karamsarlığa itiyor beni.
Eh, madem
siz de buradasınız, şöyle düşünebilirim şimdi:
-
"Artmıyoruz belki ama, hiç değilse azalmıyoruz da..."
Sakın, "Şu
sanata; edebiyata, sinemaya, tiyatroya, heykele... tutkun kişler avunmaya ne
kadar hazırlar!" diye düşünmeyin.
Avunma
değil, hayır!
Üstümüze ölü
bir havanın gerildiği ve her yönden bataklık sessizliğiyle kuşatıldığımız
zamanlarda, ruhlarına şövalyelik bulaşmış birileri, daima sanat adına ortaya
çıkmışlardır ve bundan sonra da çıkacaklardır, bunu biliyorum.
Onlar,
başlarının üstünde ayrı bir gökyüzü taşıyarak bulutlara bata çıka yeni
gözler, yeni bakışlar arayacaklardır.
Onlar,
yenilmez, içilmez, yararı tartışılagelmiş bir 'şey'i, sanatı, kültürü;
sanatın ve kültürün gereği olan estetiği, inceliği, duyarlılığı, yığınların
kapılarına bırakmaya devam edeceklerdir.
Ve onlar,
yığınların evlerine, bir de şu tarafa bakan bir pencereyi açabilmek için,
bıkmadan uğraşacaklardır.
"Yığın"lar
mı dedim? Ah, onlar!
Başlarını
şöyle bir çevirmeleri yeterli oysa. Bir bakacaklar ki önlerindeki boş ovaya
birkaç ağaç eklenivermiş, birkaç halay'a durmuş dağ, kıyılarını yeniden
arayan bir nehir... Üç beş sığırcık, yolunu şaşırmış bir martı...
Görüverecekler, Altıparmak'ta, yolun karşısına geçmekte geç kalmış bir
çınarın, baharla nasıl pıtır pıtır ürperdiğini ve nasıl çoğaldığını.
Görüverecekler, Keşiş Dağı'nın, yukarıdan aşağıya doğru, ağır ağır, kalın
bir fırçayla ve yeni renklerle nasıl boyandığını.
Modası
kalmadı şimdilerde, naylon poşete yenik düştü ama, kesekağıdı yapıyorlarken
bir baksalar önlerine yığdıkları gazetelere, dergilere... Sanat adına
atılmış başlıklardan, alt alta dizilmiş satırlardan, bir sözcükten, bir
dizeden, rastgele çiziktirilmiş gibi duran bir desenden ufacık bir duygu
kırıntısı bulaşacak ellerine ve bir bakmışsınız o duygu kırıntısı alıp
götürmüş onları lodoslu bir iskeleye, ıslak bir orman kulübesine, dik bir
tepeyi dolanan ıssız bir patikaya.
Bir
bakmışsınız alıp götürmüş onları, onlardan biraz daha öteye.
Tamam,
sattıkları iki çift çorabı yine sarıp sarmalasınlar, yapsınlar yine
paketlerini ama, iki çift çorapla birlikte gönderdikleri bir öykü
parçasıyla, o öykü parçası kadar bir parçanın da kendilerinden gittiğini
bilsinler.
Tezgâhlarına
gelecek bir sonraki insanın gözlerine nasıl bakacaklarını öğrenme ya da
önlerine çıkacak bir sonraki insanın gözlerinin onlara nasıl baktığını
anlama şanslarının da o paketle birlikte gittiğini; hayatı ve insanı kavrama
yolculuğunda ve varlıklarının nedenini sorgulama yolunda, iki durak arasında
yürürlerken, bir otobüsü daha kaçırdıklarını anlasınlar!
Ah, onlar!
Dinlemeyi
bir öğrenseler, duyacaklar Sait Faik'in,
"- Hişşt!"
dediğini. En çok da
onlar duysun diye "-Hişşt!" diye seslendiğini...
Duysalar
inecekler yelkovan kuşlarının ardından iskeleye ve şahmerdanın orda ölü bir
martıya hayat öpücüğü verirken bulacaklar Sait Faik'i. Ve balıkçı kahvesinin
önündeki, yarısı kırmızı yarısı beyaz çiçek açan akasya ağacının dalında
asılı duran dülger balığını.
Soracaklar,
"Bu iskele ne için, hangi gemiler yanaşacak buraya ve nereye gidecekler
sonra?"
Bir
bakacaklar ki, açık denizdeler. Tepelerinde rüzgârın çalkaladığı beyaz bir
yelken.
Bir
bakacaklar, Varna'dalar. Limanda İstanbul bandıralı bir gemi. Ve Nâzım diye
bir şair, dokunmuş gemiye, yanmış elleri.
Duyacaklar,
İstanbul'da bir çocuğun "-Cısss!" dediğini.
Siz
duydunuz, değil mi?
İyi ki
buradasınız!
"- ARTMIYORUZ
BELKİ...
...ama, hiç değilse azalmıyoruz da..." cümlesini, sanatla toplumunun
kesiştiği noktada kullanmıştım, bir önceki yazımda. Amacım, bir saptamayı
işaret etmekten çok, umutlarımla umutsuzluklarımı bir arada, harmanlanmış
olarak sunabilmekti.
Bu cümle,
alttan alta işleyip duran, ortaya çıkıp çıkmama konusunda kararsız, kendini
durgun suya düşecek bir taş gibi hisseden bir soruyu da içinde taşıyormuş
meğer:
-"
Çoğalalım, iyi ama, nerede toplanacağız?"
Öyle ya,
vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü gibi değildir, sanatın lime lime olan
ve de bir bakıma öyle olması gereken bütünlüğü!
Sanırım,
sorunun yanıtını aramadan önce şu, "Olması gereken lime limelik"i biraz
açmalı mıyım?
Sanatın ve
sanatçının doğasında, sanata malzeme olarak kullandıkları her şeyin yapısını
bozarak onları yeniden yapmak ve sanatsal üretim olarak nitelendirdiğimiz
'şey'leri bu yolla ve bu biçimde yeniden ortaya koymak vardır. Ancak bu
anlayışla, her sanat dalı önce kendi içerisinde, sonra diğer sanat
dallarıyla ilişkilendirildiğinde bazı yeni kavşak noktalarına varabilir ve o
kavşaklarda "bakış"lar ve "görüş"ler buluşur, ayrılır, yakınlaşır,
uzaklaşır, çatallanır; ama, mutlaka çeşitlenir ve çoğalır.
Öyledir,
değil mi, sanat, sanatın olmazsa olmazlarını bile görece, tartışılabilir,
değişken bulanların sayesinde "yeni"ye ulaşabilmiş ve sıradanlıkları
aşabilmiştir. Evet, bu her zaman böyle olmuştur. Başka ufuklara başka
gözlerle bakanların göstermeleriyle görebilmişizdir ancak, sanatın özünde
duran billurun öteki boyutlarını.
Bütün bunlar
iyidir, güzeldir ama, tam bu noktada çalan çanların haber verdiği
tehlikenin, kapının hemen arkasında beklediğini de bilmeliyiz:
Bu
tehlikenin adı, sanatın sınırlarıyla oynamaktır.
Sanat
yapmanın sınırlarını "ben yaptım, oldu" çizgisine kadar uzatırsanız, o
çizginin gittikçe kızardığını ve şu atlaslardaki sınır çizgilerine
benzediğini görürsünüz ki o noktadan sonra sanat ülkesinden içeriye
girebilmeniz "vize" koşuluna bağlanıverir. Bunu, bireylerdeki kendini
savunma içgüdüsüne benzetirseniz, yanılmazsınız; tıpkı öyle bir şeydir
gerçekten. Bireyin saldırılara ya da ölüme karşı koyuşuna benzer, sanatın
yozlaşmaya karşı direnişi. Eh, buna da hakkı vardır, kendini korumak
zorundadır.
Bu koşula uyulduğu
sürece, herbir sanat ülkesini, aşırılıkların değil, zibidiliklerin
dışlandığı ve her sanatçıya, yeteneğinin elverdiği oranda üretim yapabilme
özgürlüğünün tanındığı bir "mekân" olarak düşünebilirsiniz.
Hem,
bakmayın siz, o "lime lime" görüntüsüne; dağınıkmış gibi görünen bir
bütünlük vardır o hayal ülkede. Aynı algı penceresini kullanan sanatçıların
kurduğu onlarca eyaletten oluşan 'birleşik devlet'ler gibidir tıpkı oralar.
Her an yeni eyaletler kurma şansı olan sanatçılar... Ve beğendikleri
eyalette, dilediği bayrak altında yaşama hakkı olan sanat izleyicileri...
Her şey ne kadar güzel, değil mi?
Oradan da
iyi görünüyor mu?
Ama, bakın,
Dünya, beğenelim beğenmeyelim, bir denge sunmuştur bize. İyi, kötüyle
karşılanır her zaman, güzel, çirkinle. Her iyinin içinde biraz kötü, her
güzelin içinde, bir tarafına bulaşmış bir çirkin vardır; ne yazık ki bu
böyledir. Her şeyin çok iyi olduğunu sandığımız bu noktada başka sinyaller
duymaya başlamamız işte bundandır.
Yeni
tehlikenin bir adı vardır elbet: Kolaycılık! Ve bu tehlike, sanatı
izleyenler kadar sanatı yapanların da belki en önemli sorunudur. Sapla
samanın birbirine karıştırıldığı andır bu an; kötünün iyi bir ambalajla
bezenip sunulduğu ve bu yolla prim yaptığı zamandır. Ve yukarıdaki sorunun
sorulacağı an da işte bu andır:
-Çoğalalım,
iyi ama, nerede toplanacağız?
Sanatın sınırları gibi sayfaların ve sütunların da sınırları vardır ve sınır
ihlali her ülkede suç sayılır.
2000'de de
bu böyledir!
Demek ki bu
soruyu bir sonraki yazıya kadar kafamızda taşıyacağız.
NEREDE
...
kaldığımızı anımsıyor musunuz? Evet, 'kolaycılık' demiştik en son ve
kolaycılığın, sanatı yapanların olduğu kadar sanatı izleyenlerin de yolunu
kesen en büyük tehlikelerden biri, - belki de birincisi - olduğunu
söylemiştik.
Şimdi, bir
süre için, sanatı, sanatçıyı, sanatı izleyenleri ve de "- Çoğalalım, iyi
ama, nerede toplanacağız?" sorusunu bir ayracın içine alarak, bütün sanat
dallarının bağlandığı bir büyük gövdeye;
'yaşama sanatı'na yaslanalım
ve kolaycılığı ilke edinenlerin kapısına bırakacağımız notu yazmaya
başlayalım:
Söyleyin,
bir filmi en çok kaç kez seyredebilirsiniz? Üç? Beş? On beş?
Peki, her
seferinde, filmin sonunu merak eder misiniz?
Ezberinize
yerleşip kalan sözcüklerle mimiklerin değişeceklerini umar mısınız?
Her
seyredişinizden sonra, başınız yastığa değdiğinde, kendinize tekrarlar
mısınız, filmin sizde bıraktıklarını?
Haklısınız,
artık heyecan duymuyorsunuz filmi seyrederken, gerilmiyorsunuz,
tırnaklarınızı da yemiyorsunuz. Rahatsınız, çok rahatsınız! Filmdeki
olayların nedenlerini de düşünmüyorsunuz, sonuçlarını da... Film
insanlarının ruhlarını okuma çabasından ve onların dünyalarına girme
uğraşından da kurtuldunuz. Soru yok, sorgulama yok! Çekirdek kabuklarını
koyduğunuz kabın dolmuş olması daha çok ilgilendiriyor sizi. Böyle iyisiniz,
değil mi? Ne güzel!?
Güzel mi
acaba?
Farkında
mısınız, filmi ilk seyrettiğinizde, o, sizi çok güldüren sahnelerde artık
gülümsemiyorsunuz bile. Ağlamanıza şu kadar kalan sahnelerdeyse sadece
esniyorsunuz.
Ah, siz!
Biliyor
musunuz, seyrettiğiniz ne aşk, ne macera, ne de komedi filmidir; siz her
seferinde ağır ağır gelişen bir intihar olayının filmini izliyorsunuz. Ve ne
yazık ki bunun farkında değilsiniz. Üstelik yavan, üstelik size, ancak
gecenin içinde asılı duran ışıksız bir lamba kadar yararı olan bir hayatın
karanlığında el yordamıyla yürüyorsunuz. Yerlerini size söylendiği biçimde
ezberlediğiniz 'şey'lere (şey: insan, şey: eşya, şey: sevgi, şey: aşk, şey:
nefret, şey: her şey) çarpmadan, başkalarının önerdiği kolay hayatları
tekrarlayarak ve o hayatları, size öğretildiği biçimiyle ezberinizde
tutarak, engebesiz ve en kestirme yoldan, o bildiğiniz sona yürüyorsunuz.
Ne sizin
için yeni bir senaryo yazılmasını istiyorsunuz ne de böyle bir senaryonun
yazılabileceğini getiriyorsunuz aklınıza. Kendinize yeni bir senaryo yazıp
kendi filminizi dilediğiniz bir sonla bitirmek düşüncesi ise, öyle uzak ki
sizden! Kaf dağına doğru süzülen Anka kuşunun, gagasında taşıdığı elekle
size Kafsuyu getireceğini beklemeniz kadar ulaşılmaz ve olanaksız
sayıyorsunuz bu düşünceyi.
Siz, Kaf
dağının hemen yanı başınızda olduğunu, Anka kuşunun sizden kalkıp size
konduğunu da bilmiyorsunuz, herkesin Kaf dağının eteklerinde oturduğunu ve
Anka kuşunun çizdiği rotanın bütün hayatlara dokunarak geçtiğini de... Ya da
biliyorsunuz ama, kanatlanarak Anka kuşunun ardına takılmak, zor geliyor
size.
Gözlerinizi
hiçbir zaman içinize çevirmeyi düşünmüyorsunuz ve o beyaz duvara çarparak
her seferinde biraz daha eksilerek size dönen bakışlarınızın bu halinden
hoşnutsunuz.
Mutluluk
reçetenizin bomboş ve siz bunu, artık hiçbir ilaca gereksinmeniz olmadığı
biçiminde yorumluyorsunuz.
Düşünmek,
seçmek, karar vermek ve uygulamak... Bu sözcüklerin önüne üst üste iki nokta
koyuyor ve karşılarına hiçbir şey yazmıyorsunuz.
Televizyonda
yayınlanan bir sinema programının, hiç duymadığınızı sandığım, kapanış
cümlesindeki çağrıya uymanızı dilemekten başka ne yapılabilir sizin için,
bilmiyorum:
"Sevdiklerinize (ve kendinize) yeni düşler anlatmak adına, sinemaya gitmeyi
unutmayın!"
Evet ama,
asla aynı filme değil!
ŞİMDİ,
...biraz soluklanabilmek için ve de bir önceki yazımda insanlar arasındaki
iletişimden şöyle bir bahsetmişken, daha somut bir boyuta geçelim ve kitle
iletişim araçlarına değinelim, istiyorum.
Evet,
televizyon denilen kutu, artan kanal sayıları, boyalı camı ve uzaktan
kumandasıyla bütün dünyamızı kaplayacak ve bizi bir kutuya hapsedecek kadar
hayatımıza girdi ama, ben,
radyo'yu konuşmak istiyorum.
Transistörlüleri çıkana kadar çevresinde çember olup dinlediğimiz, yeşil
kadranlı, hoparlörleri bez kaplı, iri düğmeli; çoğu kez tek istasyonlu o
sevimli ve vernikli kutular, inanamayacağınız kadar önemli cihazlardı bizim
için. Önemliydiler, çünkü, yeni dünyalar kurdururlardı bize, hayallerimizin
sınırlarını genişletirlerdi.
Dünya için
de önemliydiler. Hitler'in, Alman halkını, Büyük Roma- Germen
İmparatorluğu'nun yeniden kurulacağına, radyo aracılığıyla inandırdığını
düşünün bir. Ve de milyonlarca insanın, çoğu zaman radyodan dinledikleri bu
ütopyanın uğrunda ölüme koştuğunu... Öylesine önemliydi radyo.
Şimdi, durum
daha farklı. Her şeyden önce biçimleri değişti. Çoğu kez yanlarına bir kaset
çalar ya da bir cd çalar, bazen ikisi birden, eklenmiş olarak üretiliyorlar.
Daha doğrusu radyo, olmasa da olur bir süs gibi ekleniyor, öteki cihazların
yanına.
Ya radyo
istasyonları? Şimdi radyonuza dokunsanız frekans değişiyor ve yeni bir
istasyon çıkıyor karşınıza. Çoğaldılar evet, o kadar çoğaldılar ki nerdeyse
yok olacaklar. Bu da ne demek mi? Şu:
Öncelikle
siz, kimlere 'radyocu' diyorsunuz? Önüne konan mikrofonun ne kadar önemli
olduğunu kavrayamayanlara mı? Nerede olduğunun ve ne yaptığının ayrımında
olmayanlara mı? Radyo dışındaki yaşamında yaptığı gevezelikleri, aynı
üslupla mikrofon karşısında da sürdürenlere mi? Arka arkaya üç düzgün cümle
kurma başarısını gösteremeyenlere mi? Radyo stüdyosunu evindeki oturma odası
gibi kullananlara mı? Doğmuş olmasının dinleyenlere 'özel' bir yararı varmış
gibi, çaldığı her iki şarkının arasını, doğum günü duyurularıyla
dolduranlara mı? Giyindiği elbiseden başlayarak hafta sonu tatilini nerede,
kimlerle, nasıl geçirdiğini anlatmayı program yapmak zanneden ve üstelik
bunu içtenliğin bir göstergesi sananlara mı? Beş dakika önce program yapan
'radyodaş'ını ve büyük kent radyolarının yoz ve şımarık sunucularını taklit
etmeyi marifet sanan 'taşra'lılara mı? Hiçbir hazırlık yapma gereğini
duymadan, saatler boyunca, bütün bomboşluklarıyla, sözcüklerin anlamını
öğütenlere mi? Gazetelerden ya da dergilerden kestikleri yazıları kendi
düşünceleriymiş gibi sunanlara, üstelik bunu yaparken yazılı metni yanlış
okuyarak kendini ele verenlere mi? Kime?
Olması
gereken yerde bilinci devreye sokmuyorsanız, yani dönen iki değirmen taşının
arasına tahılı koymuyorsanız, un yerine taş tozu kalır elinizde! Çoğu
radyocunun şimdilerde yaptığı da bu.
Saptadığım
şeye bilmem katılır mısınız; çoğu sunucu, işlerini önemsemeden mikrofonun
başına geçiyor ve zamana karşı anlamsız bir savaş veriyor. İşin ilginci, bu
halini bir özellik olarak sunuyor ve doğaçlama konuş(ama)masıyla kötü tuluat
örnekleri sergiliyor. Programlar sık sık,
".. ay! yine konuşamadım işte!" ya da "ah! bir de konuşabilsem!"
yakınmalarıyla kesiliyor ve sunucular, orada, o beceremedikleri işi yapmak
için bulunduklarını unutuyorlar. Yani, dönen bir değirmen taşının üstüne,
kendilerinden hiçbir şey eklemeden, öylece uzanıveriyorlar. Geriye ne
bıraktıklarını yukarıda yazmıştım, değil mi? Toz...
Bu
yazdıklarıma radyocular çok kızacaklar, biliyorum, ama en çok da onlar, bana
hak verecekler.
Bütün
bunlardan sonra beni, radyosunu paketleyip rafa kaldırmış biri olarak
düşünmeyin sakın. Öyle olmadığımı, aksine, günün büyük bir bölümünü radyoyla
geçiren biri olduğumu, kişisel bulacağınızı bildiğim, birkaç satırla
açıklamak isterim:
Hiçbir
yazımı radyosuz yazamam; bilgisayarımı açan düğmeyle radyomu açan düğmenin
arasında iki karıştan daha az mesafe var. Tıpkı arabamın kontak anahtarıyla
radyosunun arasındaki mesafe gibi... Ofisimdeyse sol dirseğim radyoya değer;
o kadar yakındır bana.
Ne mi
dinlerim? Sesini alıp, soyadı gibi esmer olduğunu sandığım, başka bir ülkeye
göçen sevgili Ömer Esmer'in yumuşak sesini dinlerdim; onu çok aradığımı ve
özlediğimi söylemeliyim öncelikle. İnsanı sarıp sarmalayan, o çizgiye
yaklaşan benzer programlar varsa bile o kadar az ki sayıları...
Sabahları,
gazete başlıklarını okuyanları ve haberlere kendince yorum getirmeye
çalışanları asla dinlemem, dinleyemem. Öğleye yakın saatlerde Dörtyol
Ağzı'na uğrar, genzinin labirentlerinde dolaştırdığı sesini damağındaki
buğudan geçirerek bize sunan Oya'yı dinlerim. Burçların tuzağına düştüğü
dakikalarda - neden yapar, bilmem - kısa bir süre için, sadece sanat müziği
çalan bir radyoya kaçarım. Oya'dan sonra orada duramam, reklamlarla
kendisini parça parça bölse de Günebakan Tuncay'la beraber olurum ve
Bursa'nın sanat haberlerini onun, radyoya çok yakışan sesinden
öğrenirim.(..diye yazdım ama, birden yok oldu o program.) Sonra Erselistan'ı
Mehmet'in sunduğu Anıların Rengi'ni dinlerim ve Ömer'in, gittiği esmer
ülkede, şöyle bir doğrularak, Anıların Rengi'ni dinlediğini düşünürüm.
Bilinçten
geldik buralara değil mi? "Nereden nereye..." demeyin, bağlantı noktaları
var: İşini iyi yapanlar, yapacakları işi doğru seçenlerdir. İşini iyi
yapanlar, neyin nasıl yapılması gerektiğini
düşünenlerdir. İşini iyi
yapanlar, kumaşlarının cinsini ve o kumaştan nasıl bir elbise çıkacağını
bilenlerdir. İşini iyi
yapanlar, kendilerini
denetleyenlerdir.
Bilinç mi
demiştik? Evet!
DÜŞÜNMEK,
...seçmek (karar vermek) ve uygulamak...Yolunuzu yokuşa sürdüğümün
farkındayım. Sadece yokuşa sürmüyorum, itiraf etmeliyim, biraz da
uzatıyorum. Hani, sanat adına, nerede toplanacağımız üzerine düşünmüş ve
geçen haftaki yazımda konu ettiğim 'kolaycılık' semtinde bir de adres
saptamıştık ya, işte, sizi o semtin uzağından geçirmeye çalışıyorum.
Bir bakışta
anlaşılıyordur; düşünmek, seçmek (karar vermek) ve uygulamak biçiminde
sıraladığım bu kavramlar, bizi biz yapan kavramlardır. Aynaya baktığımızda
kendimizi görmemizi sağlarlar.
Sahi,
kendinizi güzel buluyor musunuz?
Evet mi? Ne
iyi!
Başınızı
pencereye doğru çevirin ve mayısa sarkmış nisan yağmurlarıyla arınmış,
yeşilden yeşile geçerek çıldırmış doğaya bakın. Ne kadar güzel değil mi?
Evet, öyle!
Kolunuzdaki
saati beğeniyor musunuz? Kaplumbağa hızındaki akreple tavşan hızındaki
yelkovan, zamanı, durgun suların görünmeyen dip akıntıları gibi bitiş
çizgisine akıtırken, bileğinize ayrı bir anlam katıyor ve elinizi zarif
gösteriyor, değil mi?
Kediniz! Ah,
o, haşarı haylazın, görenleri şaşkına çeviren güzelliği! Hele altın damlası
gözleri!
Bahçedeki
gül, kırdaki papatya, saksıdaki menekşe... Hepsi de çok güzel, evet!
Ama, sizin
güzelliğinizin, bu saydığım 'varlık'ların güzelliğinden farklı bir anlamı
olması gerekmiyor mu?
Şu, başına
taç takılan kız... Şu podyum kekliği manken... Şu şarkı söylerken gözlerini
sesine ekleyen genç adam...
Onlar da
güzeller, evet, hepsi çok güzeller...
Onların
güzelliğinin de 'varlık'ların güzelliğinden farklı bir yanı olmalı.
Onları ve
sizi, 'varlık'lardan farklı kılan şey, acaba yukarıda saydığım kavramlar
olabilir mi? 'Güzellik'inizin farkını, varlıklardan farklı bir biçimde var
oluşunuzu, bu kavramlarla açıklıyorsanız, 'var' oluşunuzu da ancak bu
kavramların içini doldurduğunuz zaman kanıtlayabileceğinizi biliyorsunuz
demektir.
O kadar zor
bir şey mi kendinizi araştırmak? Zor belki ama, gerekli de, değil mi? Yine
de 'uygulama'nın dışında, hepsini oturduğunuz yerde, parmağınızı bile
oynatmadan gerçekleştirebilirsiniz; bu kadar da kolay! Kolay ama, kolaycılık
değil! Tam tersine, ne olduğunuzu ve bulunduğunuzu yeri anlayabilmeniz için
vereceğiniz, sonuçları bazen sizi acıtacak, çoğu kez üzecek, küçük çapta bir
savaş; bir iç savaş...
Aslında,
kendi adımıza vereceğimiz bu savaşta işimiz kolay, ama, sonuçta varacağımız
yeri düşünürseniz hiç de basit değil. Bu kavramlar bizi, hep söylediğimiz
ama, bir kalıp halinde kullandığımız için, anlam sınırlarının nerede
başlayıp nerede bittiği hiç düşünmediğimiz başka bir önemli kavrama
ulaştırır; çiğnemekten yorulmadığımız, eskise de vazgeçmediğimiz,
sakızlaşmış bir kavrama:
Bilinç... İşte o bilinç dediğimiz şeydir bizi güzelleştiren. Ve
yukarıda sıraladığım kavramları bir araya getirdiğimiz zaman ona sahip
olabiliriz ancak! Ve bilinç, asla hafife alınacak bir kavram değildir. Hele,
(belki) sadece insana özgü bir özellik, insanı insan yapan bir değer
olduğunu düşünürsek... Az şey midir, dünyayı (bütün mistik ve kozmik
sıfatlarından sıyrılmış bir dünyayı) ve varlığımızı (bütün ruhsal,
toplumsal, düşünsel... yönleriyle varlığımızı) anlamak, algılamak ve
kavramak, gerçeği yakalama fırsatını yakalamak ve diğer insanlarla
ilişkilerimizi ve iletişimimizi sağlamak.
Şu öneminin
bilincinde olmadığımız bilinci bir daha düşünün, olur mu?
"TÜKETİM",
...sözcüğünü
duyar duymaz, gözümün önüne gelen ilk görüntü, eskiden, kentlerin ana
caddelerinin iki yanına sıralanmış, vitrinleri ışıklı mağazaları olurdu.
Şimdilerdeyse kentlerin dışına taşınmış Amerikanvari alışveriş merkezleri
oluyor.
Birinciler,
kentlerin gururu gibidirler; bana öyle gelir. O mağazaların kentte
yaşayanlara çoşku verdiklerini düşünürüm; kentin görüntüsünü
zenginleştirdiklerini ve kenti daha yaşanılır kıldıklarını...
İkincilerin
anlamı birincilerden oldukça farklı... Unuttuklarımızı bize anımsatan ve
almayı ertelediklerimizi geç kalmışlık duygusuyla bir an önce almamızı
sağlayan; bunun için her şeyi bir arada, rahat ve albenili mekânlarda
bizlere sunan ve adlarının önündeki süper, gross, hiper, mega, ultra...
gibi, 'bizden' olmayan tanımlarla kendilerini tanıtan bu merkezleri,
kentleri kuşatan düşman askerlerine benzetiyorum nedense. Güvenli tavırları,
zafere inanmış ukâla halleri ve kendilerini beğenmişlikleriyle öylece
dururlar orada ve kentin teslim olmasını beklerler sanki. Semt bakkallarıyla
başlattıkları savaşı kazanmışlardır. Konfeksiyondan kırtasiyeye, balıktan
tavuğa, gazozdan suya, her şeyi ele geçirmişlerdir. Şimdi, yeni anlamlar
yükledikleri yeni bir tüketim antlaşmasının koşullarını kabul etmemizi; daha
da önemlisi, bu tüketim tarzını beynimize enjekte ederek farkı düşünmemizi,
böylece de farklı bir tüketim kültürüne bulaşmamızı beklemektedirler.
Tüketim,
dediğimiz şey, sadece akçeli konuları ilgilendirseydi, sonuçta arka
ceplerimizdeki cüzdanlarımızla; cüzdanlarımızdaki para ya da kredi kartı
limitiyle sınırlı, ekonomik bir konu olarak kalırdı ve sadece alım gücüyle
ilintili bir sorun olarak anılırdı. Oysa, anlamını değiştiren ve giderek bir
yaşam biçimine dönüşen tüketim olayı, hepimizi kaplayarak, kapsayarak,
kuşatarak içine almaya, hepimizi kendi çarkına eklediği bir dişli haline
getirmeye başladı ve sonunda devinimleri durdurulamaz bir canavar makine,
yayılması önlenemez bir istila hareketi haline geldi. Ki, amaçlanan da zaten
buydu.
Sanatla
kültürün de denetimsiz bu makinenin istilasına uğraması kaçınılmazdı.
Farkındasınızdır, epeydir bunu yaşıyoruz. Bu sistemin bize sunduğu özensiz,
niteliksiz ve kalitesiz sanat(?) ürünleri ortalıkta dolaşıp duruyor ve biz,
değiştirilmiş bir kültür anlayışının sonucu olarak - kimi direnişleri ayrı
tutarak söylüyorum - onları dinliyoruz, okuyoruz, seyrediyoruz, izliyoruz.
Eğitimi az, dünyaya bakış açısı dar, yaşamı kavrayışı sığ kitlelerin, aynı
zamanda geniş bir tüketici kitlesi oluşturmasının ve onlar gibi, az
eğitimli, dar bakışlı ve sığ yaşamlı işbitirici(!)lerle, yüzlerini halka
döndürdüklerini söyleyen, ama aslında halkı rant kapısı olarak gören
kişilerin işlerin başında olmasının beklenen sonucudur bu.
Sadece onlar
mı? Ya, bir şekilde ünlü olan, şu ya da bu dalda, haklı veya haksız, isim
yapan, bu arada, adlarını paraya çevirmeyi, yani, su akarken testilerini
doldurmayı amaç edinen sanatçı takımına ne demeli? Biliyorlar ki, beğeni
düzeyleri ortalamanın altında olan, ne verilirse kabul eden, seçici olmayı
bir türlü öğrenemeyen bir tüketici kitlesi var karşılarında ve onlar verilen
her şeyi almaya, almaya, almaya hazırlar. O halde, paraya dönüşebilecek her
şeyi, filmler, kasetler, diziler, tv programları, reklamlarla, eski ayları
kırpıp kırpıp yıldız yaparak nostalji diye yutturmalarla; bayağı duygularla
şişirilmiş şiirler ve pembe romanlarla; yapay skandallarla tv'lere,
gazetelerin magazin eklerine, televolelere konu olup yeni sanatsal(!)
atılımlar yapmalarla; evet, akla gelen her şeyi her yolla bu tüketmeye hazır
kitleye sanat diye pompalamalı, onlara sanat olarak bunu kabul ettirmeli, bu
bitmez ninniyle onların uyuması, uyanmadan önce de alabildikleri kadar çok
şey satın almaları sağlanmalı... Hem işin başındakiler için, hem de işin
başındakilere isimlerini kullandıranlar için bu, maddi güç, yani lüks bir
yaşam demektir, evet ama, daha da önemlisi, bu yaşamlarını sürdürebilmek
için, "diğer"lerinin yaşam biçimlerini tayin hakkını ellerinde bulundurma
gücü demektir.
Sanat mı?
Adların kalıcılığı mı? Eleştiriler mi? Neler söylüyorsunuz siz?
Onlar, arı
kovanlarının çevresine bir tutam şeker atarak arıların gönüllerini hoşnut
etmek ve bu yoldan onların ballarını almak peşindeler, siz hâlâ
kalıcılıktan, sanattan falan söz ediyorsunuz! Hem, kalıcı olan şey, öyle
kolay tüketilmez; yenidir, özgündür, denenmemiştir, anlaşılmayı bekleyen
iletiler taşır, yeni anlamlarla zenginleşmeyi ister. Kim, hangi toplum
kesimi bu zahmetli işe soyunur ki? Çerez tüketilir gibi tüketilen, sonra
artıklarıyla beraber çöpe atılan ve yerine yenisi konan şeylerle avutulmaya
alıştırılanlar için ne sanatı, ne yeniliği, hangi özgünlük, hangi
sıradışılık?
Kentleri içerden
fetheden yap-satçılar, kentlerin dışında kurulan alışveriş merkezleriyle
mantık ve anlayış işbirliği yapmışken, başını sokacak ev arayanlardan,
alacakları evin mimari estetiğini de düşünmelerini beklemek gibi bir şey
midir, onlardan seçici olmalarını beklemek?
Galiba öyle!
ARTIK
... gitme
zamanıdır; haydi... Toplayın sırt çantanızı.
Kalın
halatlarla derin çakılmış çubuklara bağlanmış bir balondayız. İri alev
dilleri ısıtıyor balonumuzdaki havayı. Bileyin bıçağınızın çeliğini!
Bağlandığı
ipi zorlayan, şaha kalkmış bir küheylanın sırtındayız. Çözün ipini!
Çürümeden,
çürümeye katılmadan, çürüyenlere eklenmeden gitmeliyiz.
Komodinlerinizin üst gözündeki beyninizi alın oradan; tozlanmışsa silin,
evrensel akılla parlatın! Bakın bakalım, soru sorma, sorgulama yetisini
yitirmiş mi? Gözleyin bakalım, kendini kuran bir saat gibi işliyerek kendi
bildiği zamanı mı gösteriyor, yoksa sizin kurmanızı bekleyerek doğru zamanı
göstermeye mi hazırlanıyor? Denetleyin onu, alışılmışın dar çitlerinin
içinde mi dolanıp duruyor, yoksa ufkun ardına varmak için büyük adımlar
atmaya mı niyetleniyor? Gözden geçirin algılama gücünü; her şeyin bir de bu
yanı olduğunu düşünerek, her şeye bir de bu tarafından bakıp bakmadığını
kontrol edin.
Anlaşılmayı
bekleyen hayatınızın gerçeklerinin eşiğinde olduğunuzu size hissettirecek
sezgilerinizi almayı
unutmayın!
İçinizde
mırıldanıp duran sesleri, çevrenizde dolanıp duran "Hişşt!"leri, "Cıss"ları
duyabilmeniz için, o görünmez büyük kulağınızı da alın!
'Şey'lerin
değerini ölçeceğiniz teraziniz elinizde olsun.
Ne olduğunuzu,
nasıl olduğunuzu, aldatılmadan ve avutulmadan ondan öğrenebilirsiniz ancak;
aynanızı almayı unutmayın sakın! Sizi, yalana ve riyaya sapmadan, o
tanımlayabilir ancak.
Gözlerinizi,
görmeyi bilen gözlerinizi alın! Derine inen, şeylerin görüneninden içeri
bakan, öteki yüzü; özü gören, aynayı okumasını bilen gözlerinizi alın!
Gözlüklerinizi de... Seçmeniz için, ayırmanız, ayıklamanız için
gzölüklerinizi de...
İçgüdülerinizi, o ardına düştüğünüz gerçeğin tenini hissedecek olan
eldiveninizi de unutmayın!
Ve sizi, bu
çok çiğnenmiş, aşınmış dünyaya bağlayacak olan kablonuzu; dilinizi; sizi siz
yapan dilinizi en önce koyun sırt çantanıza. O, sizin sahip olduğunuz tek
silahtır; saldırmanız ya da savunmanız gerektiğinde kullanacağınız tek
silah...
***
Unutmayın,
bütün insanlar gibi, siz de bir sarkacın üstündesiniz. "Hep"ten "Hiç"e
geçiveren bir sarkacın... "Var"dan "Yok"a kayıveren... "Özgürlük"ten
"Esirlik"e... "Güç"ten "Acz"e... "Anlam"dan "Saçma"ya... "Tek Yalnızlık"tan
"Kalabalık Yalnızlık"a... "Başkaldırı"dan "İtaat"e; "Asi"den "Uysal"a...
"Yaşam"dan "Ölüm"e...
... gidip gelen...
gidip gelecek... bir sarkacın...
Bırakın
ardınızda, kolaycılığı, kolaycıları...
Bırakın
ardınızda, sıradanlığı, sıradanları...
Bırakın
ardınızda, basitliği, basitleri...
Bırakın
ardınızda, tekdüzeliği, tekdüzeleri...
Unutmayın,
bir sarkacın üstündesiniz.
Sarkacınıza
dümen takmayı öğrenmelisiniz!
BU
... haftaki yazımın başlığı da devamı da hazırdı. "Artık gitme
zamanıdır; haydi..." diye başlamış, arkasından da, giderken sırt çantamıza
koyacaklarımızı sıralamıştım ki, bizim belli aralıklarla toplanıp okuduğumuz
kitapları konuştuğumuz, edebiyatı paylaştığımız mütevazi kitapsever
grubumuzun son toplantısında konu, Bursa Festivali'ne gelince... Bu yılki
festival programını, uluslararası bir festivalden çok, yerel bir "Kiraz
Festivali" programına benzetenler olduğundan bahsedilince... Bursa adına
bundan üzüntü duyulduğundan; bu sene için artık yapacak birşey olmadığına
göre, hiç değilse bundan sonra yapılacak festivaller için birşeyler
yapılması gerektiği söylenince... Ve konuştuklarımızın bir ucuyla, geçen
haftaki yazıda konu ettiğim sanat-tüketim ilişkisine dokunduğunu ve o
ilişkinin başka boyutlarını ortaya çıkardığını görünce, bunların yazılması
gerektiğini düşündüm. O yüzden bu yazı, bir öncekinin yolunu kesmiş oldu.
Tartıştığımız ana
konu, festivale davet edilen sanatçılar değildi; sanatçıların sunulma
biçimleriydi. Sosyal demokrat bir belediyenin, festival çerçevesinde, halka
açık ücretsiz konserler düzenlemesi, kendi politikası bakımından tutarlı ve
doğruydu ancak, pazar yerlerinde, spor salonlarında, meydanlarda sahneye
çıkacak olan sanatçıların konserlerini izlemenin çok zor olduğu da bir
gerçekti. Nasıl olacağını aşağı yukarı tahmin ettiğimiz koşullarda bu
konserlerin hem sanatçılar hem de izleyiciler açısından bekleneni
vermeyeceği anlaşılıyordu.
"Acaba"lar
da vardı elbette!
Acaba,
kendilerini jiletle doğrayarak sevgisini dile getirenlerle, beğenisini
sadece alkışlayarak belli etmek isteyenlerin bir araya getirilmesi doğru bir
davranış mıydı?
Acaba,
diyelim Sertab'ı, Sertab'dan daha çok bağırarak dinle(me)yenlerle, Sertab'ı
gözlerini kapatarak dinlemek isteyenlerin anlayış farkları, ortamı
huzursuz kılar mıydı?
Acaba,
sanatsal olayları birkaç saatlik bir gösteri sayarak, bu süreyi salt keyif
almak adına tüketenlerle, bu süre içinde, sanattan alacağı hazla ruhsal
doyum biriktirmek isteyenleri, belki politik rant, belki halka şirin
görünmek adına bir araya getirmek, yararlı ya da doğru bir iş miydi, yoksa
sanatı, bir festival aracılığıyla bazı çıkarlar için kullanmak sayılır
mıydı?
Sonuçta,
"kıssadan hisse"ler çıkardık:
Kısadan
hisse 1- Sanatçı kadar onun sunumu da önemlidir.
Kısadan
hisse 2- Sanatçının ve sergilediği sanatının özümlenebilmesi, ortamın
uygunluğuyla doğru orantılıdır.
Kısadan
hisse 3- Haydi itiraf edelim, sanatı halka indirmek anlayışı yanlıştır!
Doğru olan, halkın,
sanatı kavrayabileceği bilinç ve kültür düzeyine yükseltilmesidir, bunun
için uğraş verilmesidir.
Ve bir şey
daha:
Hani,
izleyicilerden seçici olmalarını, kendilerine sunulanları ayıklamalarını ve
iyiyi kötüden ayırmalarını istiyor ve bekliyorduk ya, bunun bir de tersi
var. Bence, sanatın da sanatçılar eliyle izleyicilerini seçmeye hakkı
vardır; olmalıdır! Çünkü, "sanat" dediğimizde, ortaklaşacağımız bir dili
kurduğumuzu ve ruhsal iletişimimizi bu dil aracılığıyla sağlayacağımızı da
söylemiş olmuyor muyuz? Öyleyse, sanatın, dilinden anlayan, ne dediğini
duyan ya da sezen izleyicileri araması, onları tercih etmesi doğal değil
mdir? Ve hemen söylemeliyim; bu, sanatın zümreleşmesi, burjuvalaşması, falan
değil elitleşmesidir. Ki sanata yakışan da budur!
Ne zaman ki
ıslıkla Tamburi Cemil Bey'in Kürdilihicazkâr Saz Semaisi'ni çalarak işini
yapan çöpçülerimiz, ne zaman ki duraktan durağa ömür tüketirlerken Ruhi
Su'nun türkülerini mırıldanarak kendilerini yenileyen halk otobüsü
şoförlerimiz olur; ne zaman ki dolmuşların kasetçalarlarından aryalar, Fahir
Atakoğlu'nun, Ortaçgil'in ezgileri yükselir, o zaman, ne konserlerin
düzenleneceği yerlerin sakıncalarından bahsedebiliriz, ne izleyicilerin
anlayış farkından, ne de beğeni düzeylerinin uyumsuzluğundan.
Festivallerin, halkın üstün beğeni düzeyine uygun sanat şölenlerine
dönüşeceği günlerin özlemiyle aramıyor muyduk zaten, toplanacağımız yerin
adresini?
Son an notu: Muhteşem "Anadolu
2000" gösterisi, özellikle Fırat türküsü eşliğinde sunulan inanılmaz bale,
pazar yerlerinde ya da meydanlarda sahnelenseydi, sonuç ne olurdu? Gösteri
boyunca, bu soruyu sordum kendime ve çıkardığımız kıssadan hisselerin
doğruluğuna bir kez daha inandım.
BUHURDAN VE
GÜLABDAN
Birkaç yıl
oluyor; şair dostum Nahit Kayabaşı, Şehir Kütüphanesi'nde Bursa Şiirleri
konulu bir "Şiir Akşamı"na katılımcı olarak çağrılan dört kişiden biri
olduğumu bana duyurduğunda, Bursa için çok az; sadece iki şiir yazmış biri
olarak, bu başlık altında sunulan böyle bir toplantıya katılmamın yanlış
olacağını söylemiş, katılmak istememiştim.
Sonuçta, o
akşam oradaydım ve kürsüde, 'Bursa mahcubiyeti'mi anlatıyordum.
O "Şiir
Akşamı" yüzünden mi, yoksa zaten birikip duranların sınırları zorlamasıyla
mı, bilmiyorum, Bursa'ya, yakın gözlüğümü takarak bakmaya ve Bursa için (de)
yazmaya karar verdim.
Ertuğrul
Kaan'ın hazırladığı ve sanırım baskı aşamasına ulaşan Bursa kitabı için
yazdığım 'Şehzadeler İp Atlamayı Sevmez' başlıklı yazım, borcumun ilk
taksiti oldu.
Akatalpa
dergisinde duyurulan "Büyük bir Prusa şiiri yazma" meşguliyetimi ayrı
tutarak, bu hafta bir ara ödeme daha yapmak istiyorum. Kabul ola!
Bursa, sadece tarihe tanıklık etmiş bir şehir değildir, değil mi?
Osman
Gazi'nin "şol gümüşlü kümbetin" altına gömülmesinden bu yana, önce bir
Osmanlı başkenti, sonra sürgünlere terk edilmiş bir Osmanlı şehri ve sonunda
da bir Cumhuriyet kenti olarak, tarihi hüviyetini tescil ettirmiş bir
'yer'den farklıdır; başka bir 'şey'dir. Ucundan bir masala bulaşmıştır
sanki. Bunca derviş, bunca veli, bunca müneccim, bir yatır bulup altına
girmiş ve bunca insanı mum yaktırıp çevresinde pervaneye çevirmiş, bin
dileği bin yüreğe umutla boca etmişken, Bursa'nın dağında, bağında,
denizinde, ovasında, masallar da yeşerecekti elbet, efsaneler de...
"Hadi,
anlat", dediğiniz an, her caminin, her yatırın, her türbenin önünde, size
bir şeyler anlatmaya hazır birkaç kişiyi, kolayca bulma şansınız vardır.
Dirseklerini sıvayıp abdest almak için şadırvana eğilen sakal ağartmış, gün
biriktirmiş kişilerden biri, caminin avlusundaki ya da arka bahçesindeki bir
mezarı size gösterir ve "şurda yatan muhterem..." diye başlayarak, önceden
dinlediklerine ekler yaparak çoğalttığı, çoğalttıkça da aslına
yabancılaştırdığı ama, işin içine soktuğu bin bir hayalle zenginleştirdiği
bir 'zat'ı ya da bir olayı, bigüzel anlatır size. Dahası, anlattıklarından
kendisi de etkilenir, gözlerinden kutsal yaşlar boşaltarak yüzünü sizden
gizlemeye çalışır. Olanı, olduğu gibi değil, olmasını istedikleri gibi
anlatanların, temiz yüreklerini önünüze serdikleri anlardır, bu anlar. Masal
üretmenin, efsane türetmenin örneklerini sunuyorlardır size. Bir yandan da,
yaktıkları mumların, vardıkları secdelerin, ettikleri duaların boşuna
olmadığına kendilerini inandırma seanslarıdır bunlar. Sıkıştırıldıkları
köşeden çıkış yolu aramalarıdır. Düş ve umut sermayelerini piyasaya
sürmeleridir ki, ne düşleri tükenir ne de umutları eksilir; bir masalın
içinde bir masal olarak yaşar, bir masalın figüranları olarak hayatlarını
sürdürmekle yetinirler; hiç kimseye; kendilerine de, zararları dokunmaz.
Masalın bittiği yeri görenlerin susmaya devam ettiği sürece, onlar,
eczanelerin raflarında bulunmayan ve bulunamayacak olan bu ilaçla bütün
ağrılarının ve acılarını dindirecek, bütün eksikliklerini tamamlayacak,
gerçeklerin batan uçlarını bu ilaçla törpülemeye devam edeceklerdir.
ÇEVİRİ DEDİĞİN EL KİRİ, YIKA GİTSİN!
Eliz Edebiyat’ın Nisan sayısında “Kokona Virüs” başlıklı bir yazım
yayımlanmıştı. O ya-zıda, virüse güzelleme yapmış, dışarı çıkma yasağı
nedeniyle kapandığım evimde, alıp da okuyamadığım kitapların dizili olduğu
rafı, sonunda boşaltabilme fırsatını yakaladığımdan söz etmiştim. Bu
bağlamda sözü William S. Burroughs’a getirmiş, okuduğum bir romanıyla bağ
kurarak “Çıplak Şölen adlı romanının çok daha zor okunduğunu, karmaşık
üslubuyla okuru yokuşa sürdüğünü biliyordum. Derken, nereden bildiğim
takıldı aklıma. William S. Burroughs’un bende başka kitapları olmalıydı.
Zamanım bol, kitapların arasına daldım ve buldum: İçerdeki Kedi, Şans
Hayaleti ve Çıplak Şölen’in 1998 baskısı; almış, unutmuşum. Demek ki,
Amerikan Beat kuşağına devam edilecek” demiştim.
Elinizde bir kitabın iki
ayrı baskısı olunca, okumaya başlamadan önce seçme hakkına sa-hip olmanız
önemli bir şans. Hele, her iki baskı da değerli kitaplar basan ve çok iyi
bilinen iki yayınevi tarafından yayımlanmışsa! Seçim yaparken
zorlanacağınızı düşünüyorsunuz ister istemez, kıyas yapmak için, kitapların
içinde, kendinize anahtar cümleler arıyorsunuz.
Öyle yaptım: Kitapları
didiklemeye başladım.
1998 tarihini taşıyan Çıplak Şölen, Altıkırkbeş
yayınları tarafından basılmış. 800.000 lira-ya satın almışım. Çeviriyi, Üçel
Birlik yapmış. Yayın yönetmenleri Kaan Çaydamlı ile Çe-tin Şan.
2014 tarihinde iki baskı birden yapan Çıplak
Şölen’i, Sel Yayıncılık basmış. 22 lira verdi-ğim kitabı Algan Sezgintüredi
çevirmiş. Yayın yönetmeni de İrfan Sancı.
Algan Sezgintüredi, kitabın ilk sayfalarına bir
not koyma gereği duymuş. Diyor ki: “Çıp-lak Şölen, bildik, yüzeysel kavrama
çabasıyla ve özellikle Batılı kafasıyla kolayca okunabi-lecek bir kitap
değil; bu açıdan bakıldığında anlaşılması sahiden “neredeyse” imkânsız. /..
Çıplak Şölen’i anlayarak ve özgün dilinde sunduğu okuma lezzetini fazla
kaybetmeden çevi-rebildiğimi, dilini rengiyle aktarabilmeye yaklaştığımı ve
okurun yüzeysel ahlaka takılma-dan “renkli” kullanımı hoş göreceğini ümit
ediyorum.” (Son cümlenin cümle günahı yaza-nına aittir.)
Çevirileri kıyaslamak için, kitapların sadece ilk
paragraflarını buraya alacağım. Sonrasın-da gelen sayfaları, tenis maçı
izler gibi okuduğumu, bunun boyun egzersizi olarak fıtığa iyi geldiğini,
boyun kaslarının çalıştırılması için fizik tedavi uzmanlarına önerilebilecek
bir yöntem olduğunu tıp dünyasına duyururum.
* Sezgintüredi
çevirisine, bir başlık koyarak başlamış: Ve Batıya Gittik
Üçel Birlik’te böyle bir başlık yok. Sonraki iki
bölümün başlığı da yok. Dördüncü bölüm-den itibaren, başlıkların çevirileri
bire bir değilse de örtüşüyor.
Sezgintüredi’nin
çevirisiyle kitabın ilk cümlesi şöyle:
Nefesleri ensemde;
harekete geçtiklerini, şeytan kuklası güvercinlerinin Washington Mey-danı
İstasyonu’nda fırlatıp attığım kaşığımla enjektörümün başında
guruldadıklarını biliyo-rum; turnikenin üstünden aşıp iki kat demir
merdivenden uçarca inerek üst-yakaya giden A hattına yetişiyorum. (Güvercin
için dipnot kullanılmış / Güvercin: İlgili jargonda gammaz, ispiyoncu,
muhbir)
Üçel Birlik çevirisiyle ilk cümleyi şöyle olmuş:
Sıcaklığın yaklaştığını
hissedebiliyorum, onların orada hamlelerini yaptıklarını, şeytani kukla
çığırtkan güvercinlerini yerleştirdiklerini, Washington Meydanı
İstasyonu’nda fırla-tıp attığım kaşık ve damlalığımın üzerine eğildiklerini
hissedebiliyordum, turnikeden atlama ve kent merkezinin dışına giden bir
treni yakalamak için demir merdivenlerden aşağı iki uçuş…
(Güvercin için burada da
dipnot kullanılmış / Güvercin: (Pidgeon) : Jargonda ispiyoncu) (Bir dipnot
daha var: Sıcaklık: (the Feat) : Jargonda polis tarafından izlenmek, polis
çemberinin daralması anlamına gelir.)
Alıntıladığım ilk
cümlede, Washington Meydanı İstasyonu’nda / güvercin / turnike / fırla-tıp
atmak / kaşık / merdiven sözcükleri benzeşiyor; evet, benzeşiyor ama cümle
içinde kul-lanışları ve sonuçta ortaya çıkan toplam bakımından, yan yana
gelmiş iki yırtık bohçayı yamalamaktan uzak, savruk sözcükler bunlar. Mesela
“şeytani kukla çığırtkan güvercinleri-ni” yerleştirmek nasıl bir şeydir;
gözümde canlandıramıyorum doğrusu.
Sezgintüredi’nin
çevirisiyle kitabın ikinci cümlesi şöyle:
Genç, asker tıraşlı,
yakışıklı, Ivy League tayfasından reklamcı kılıklı şorolonun teki benim için
kapıyı tutuyor. (Dipnotta Ivy League’i şöyle açıklamış Sezgintüredi: ABD’nin
kuzeydoğu bölge-sinde yer alan üst-sınıf sekiz üniversiteyi (Harward, Yale,
Pennsylvania, Princeton, Columbia, Brown, Dartmouth, Cornell) kasteden
terim)
Üçel Birlik çevirisiyle ikinci cümleyi şöyle
olmuş:
Genç, iyi giyimli, asker tıraşlı, Birinci Sınıf
Üniversiteli, reklam yetkilisi tipli bir ibne benim için kapıyı tutuyor.
Ivy League,
“Birinci Sınıf Üniversiteli” diye çevrilmiş ve metinde bu şekliyle
kullanılmış.
Kulaklar yanlış elle gösterilse de maksat hasıl
olmuş sayılır; yakın / yaklaşık bir metinde buluşmuş iki çevirmen.
Sezgintüredi’nin çevirisiyle kitabın üçüncü ve
dördüncü cümleleri şöyle:
İdealindeki karakter
benim anlaşılan. Bilirsiniz bu tipleri: barmen ve taksi şoförleriyle senli
benli takılıp sağ kroşelerden ve Dodgers maçlarından dem vurur, Nedick’te
tezgâhın arkasında duran elemana adıyla hitap ederler. Dangozun önde gideni
yani.
Üçel Birlik çevirisiyle üçüncü ve dördüncü cümle
şöyle olmuş:
Ben açıkça onun kafasındaki bir kişiliğim.
Bilirsiniz bu tipler doğru oltalar ve Dodgers hakkında konuşarak barmenler
ve taksi sürücüleriyle sahneye çıkar, Nedick’s’in kasiyerine ilk adıyla
hitap ederler. Tam bir puşt.
Sezgintüredi’nin
çevirisiyle paragrafın son cümlesi şöyle:
Üstelik tam beyaz
trençkotlu narkotikçinin (birini beyaz trençkotla takip ettiğinizi bir
dü-şünsenize… ibne zannederler nasılsa, diyordu herhalde) perona çıktığı
anda… Yakalasa, sağ el tabancada, sol eliyle yakama yapışıp ne derdi, duyar
gibiyim: “Bunlar senden düştü galiba, ahbap.”
Üçel Birlik çevirisiyle
paragrafın son cümlesi şöyle olmuş:
Ve tam zamanında bu
narkotik detektifi beyaz trençkotu ile (birini beyaz trençkotla izle-meyi
hayal edin – sanırım bir ibne gibi geçmeye çalışarak) perona düştü. Sol
elinde aletle-rimi tutarak sağ eli silahımın üzerinde söyleyeceği şekli
duyabiliyorum: “Sanırım bir şey düşürdün, ahbap.”
İki çevirmen tek paragrafı böyle çevirmişler.
Peki, bu fark
neden?
Açıklaması, çevirmenin notunda gizli: Borroughs bu eseri, özellikle
edebiyattan, sanattan anlıyor geçinenler, yüksek eğitimli entelektüeller
kolayca anlamasınlar diye yazmıştı, bu bir. İkincisi, yazar, uyuşturucu
krizlerinde yaşanan kâbusları, sanrıları ve ıstırabı “görsel yazıya” olanca
sertliği ve şiddetiyle yansıtarak, uyuşturucunun kontrolüne giren ve onun
iktidarında yaşayan bağımlının “görülmesini” istemişti ve o ruh haline uygun
sözcükleri, özne, tümleç, yüklem düzenine aldırmadan, hatta anlamı da
ortadan kaldırarak kullanmıştı. Öyle olunca, bu savrulma çeviriye de
yansımış, çevirmenler, kendilerine açılan bu geniş alanın sağladığı
serbestlikte bildiklerince at koşturmuşlardı. Yani, yazarın isyanı
çevirmen-lere bulaşmıştı.
Benim gördüğüm bu!
DÜNYANIN ÇATI KATINDAKİ DERVİŞ
Öyleydi: Edebiyata ve o dünyanın insanlarına merak sardığım yeniyetme
zamanlarımda, şairlere, yazarlara, yazdıklarına bakarak özel yaşam kalıpları
hazırlar, edebiyat çerçevesinde onlarla ilgili kişilik skalaları oluşturur
ve o şablona bağlı kalarak değerlendirmeler yapar, notlar verir, karneler
doldururdum. Fazlalıkları kadar eksiklikleri de kalıbın biçimini
oluştururdu. Örneğin Dostoyevski, yazmadığı romanların avanslarını alarak
kumar oynayabilir, “Sanki bir suç
işlemişim gibi bir çeşit sebepsiz hüzün ve keder içindeyim” diyerek
içinde çöreklenen karamsarlığın ağırlığıyla sara nöbetleri geçirebilirdi. Ya
da Tolstoy, kuyruğunun peşine düşmüş kedi misali, kendini kovaladığının
farkında olmadan, çalkalanan ruhunu bir tren istasyonunda ölü olarak ele
geçirebilirdi.
André Gide, genel ahlak anlayışının çeperlerini yıkarak bireysel
özgürlükleri savunurken, eşcinselliğini ele güne duyurabilirdi. Ömür
takvimlerinin kalan yapraklarını toptan koparan Ernest Hemingway, Yesenin,
Sylvia Plath, Cesare Pavese, Virginia Woolf, Sadık Hidâyet ile aynı
dönemeçte buluşan Beşir Fuat da edebiyatçı kimliğiyle hayat çizgisini kılçık
gibi çekip çıkarabilirdi avucundan. Tıpkı oturduğu apartmanın onuncu
katından atlayan Özge Dirik gibi, Hukuk Fakültesi'ndeki odasında kendini
tavana asan Zafer Ekin Karabay gibi, Kaan İnce gibi, Nilgün Marmara gibi...
Onların hayatları, fincanlarının dibinde uzun ve sonsuz yol olarak
şekillenmişti; kahvelerini içtiler ve kendilerine yakışan edalarıyla
edebiyatın içinden geçip gittiler.
Edebiyat insanlarıyla yüz yüze gelme, tanışma, tokalaşma, aynı masada kadeh
kaldırma, aynı kürsüyü paylaşma aşamasına geldiğimde, yani, yazanların
yaşama biçimlerine, hayata çıplak gözle bakışlarına bire bir tanıklık
ettiğim günlerde, kurguladığım edebiyat dünyasının ütopyadan başka bir şey
olmadığını anladım. Değerlendirme yöntemim de baştan sona sakattı. Elbette
yazılarındaki içtenliği hayatlarında da sürdüren çok sayıda kişi vardı, ama
bir o kadar yazar-şair de yazdıklarına uymayan yaşama ve düşünme
biçimleriyle boylarını aşan çelişkilerle dolu bir dünyayı kurgulamakla
meşguldü. Gerçek adlarını, hazırda tuttukları, kullanımı kolay maskelerin
arkasında saklıyor, mahlastan ibaret olan reklam adlarıyla çağrılmayı tercih
ediyorlardı. Kısa boylu ruhlarına yüksek ökçeler giydirerek uzun boylu
görünmeyi dert edinmişlerdi. Edebiyat sanki bir heykel galerisiydi ve onlar,
öyle ya da böyle, bir kaide bulup bir köşeye dikilmişler ve plastik, bronz
ya da dökme bakır suretleriyle söz hakkını kimselere bırakmadan konuşuyor,
kendilerini var eden değerlerle oynuyor, bir bakıma kendi cam kulelerini
taşlıyorlardı.
Sonuçta edebiyat böyle bir atmosferde, herkese yer açarak genişliyor ya da
genişlediğini sanarak küçülüyordu. Eli kalem tutan ve yolunu bu dünyaya
düşüren kişileri, oldukları gibi kabul etmekten başka yol yoktu.
Bu kabullenişle artık yorgun menderesler çizdiğim yıllarda, yolum
Çinikitap’la kesişti ve büsbütün
unuttuğum o hayali dünyanın var olabilme ihtimali yeniden uç verdi. Fehmi
Enginalp, Hilmi Haşal, Şaban Akbaba, Halide Yıldırım ve Serap Gökalp’le
başlayan bir şanslı yolculuktu bu ve daha ilk durağında bize Hülya
Soyşekerci, Halûk Cengiz, Hasan Akarsu, Ahmet Günbaş ve Şinasi Melih
katıldı. Mehmet Sadık Kırımlı, Oğuz Tümbaş, Tacim Çiçek, Tan Doğan, Bülent
Güldal, Gülsüm Işıldar, Ekrem Hayri Peker ve Tahsin Şimşek de edebi
yolculuklarında zaman zaman bizimle oldular.
Tek Sokak’ta kurulan ve yaşanılan bencil çağa hiç uymayan, mavisi bol bu
dünyaya, üç yıl sonra, Şükrü Bilgiç dâhil oldu. Şaban Akbaba aracılığıyla
dergiye ulaşan ‘Uyduruk Yazılar’ başlıklı yazılarını okuyor ve yayımlıyorduk
ama iki yıl boyunca ne yüz yüze geldik ne de yazıştık; öyle uzak ve sessiz
bir beraberlikti bizimki. Bu durum, Bursa’dan Edebiyata Katkı Ödülleri
kapsamında düzenlenen ödül töreninde karşılaşmamıza kadar sürdü.
Tanıştırıldığım Şükrü Bilgiç bende, bir köşede öylece duran, izlemeye ve
dinlemeye ayarlanmış alçakgönüllü bir kulak hissini uyandırdı. Bu duruşunda
üstü ustaca örtülmüş bir hınzırlık, muziplik, şakacılık, hatta belki biraz
da haylazlık vardı. Bu kulak, zaman zaman, her şeyi anlayan, anladığını
belli eden bilge bir dudakla yer değiştirirdi ve o zaman ben, Şükrü
Bilgiç’in soyadını bilinçli olarak seçtiğini, kendini ele veren birçok
anlamı soyadına gizlediğini düşünürdüm. Çünkü bilgiliydi, ilgiliydi,
bilinçliydi ve ilginçti. Bu halleriyle, aklımın bir köşesinde işleyip duran
fantastik edebiyat dünyasına çok uygun düşüyor, oradaki bir eksiği
tamamlıyordu.
2017 yılında kutladığı 70. doğum gününde ona
Çinikitap’ın Yayın Kurulu
üyeliğini armağan etmemizden sonra görüşmelerimiz sıklaştı. Yayın kurulu
toplantılarında ilginç fikirler ileri sürer, yapıcı tutumu ve ileriye dönük
gerçekçi planlarıyla dergiye, dergiciliğe değişik bakış açıları
kazandırırdı.
Sürpriz bir kalp ameliyatı ve ardından gelen covit salgını yüzünden
görüşmelerimizin aksaması, yazışmalarımız çoğalmasına vesile oldu. Sadece bu
yazışmalar sırasında kurduğu cümlelere bakarak Şükrü Bilgiç’in edebi
tavrını, alçakgönüllü duruşunu, taviz vermediği ilkelerle oluşturduğu
karakter yapısını anlamak mümkündü.
Örnekler vererek kestirmeden gitmem daha doğru olabilir:
17 Şub 2020 Pzt 10:58
/ Sevgili Nuri, günaydın. Yardımına
ihtiyacım var. Dört kitabın arka kapak metinleri için seçme yaptım. Karar
verme konusunda yardımcı olabilirsen sevinirim. Bugün göndermem gerekiyor.
İyi günler.
16 Nisan 2020 Per 19.06/ Sevgili Nuri!
Gecikmiş, geleceğinin ne olacağı belli olmayan "Sarı Gelin, Çingene Kız,
Bahçalarda Mor Meni" adlı kimsesiz, garip, mahcup yazı geldi. Okuyunca
görüşebilirsek sevinirim. Zor oldu da ondan. Gerekirse hızla değiştiririm.
Gecikme için bağışla. İyi günler.
16 Nis 2020 20:47/Sevgili
hocam, yazını okudum ve dergideki yerine yerleştirdim. Bana sorarsan tipik
bir Şükrü Bilgiç yazısı olmuş: duygulu başlamış, mizaha dokunmuş, sonra
mizahın karasına geçmiş, iç acıtmış, acıtırken birden tebessümü hatırlatmış
bir yazı. Eline sağlık.
Ama, diyeyim, bir aması var: Bu kadar güçlü duygulara uğrayarak katar katar
göçüren bu yazı, bozkırın ortasında kalakalmış birden, okuru da bir başına,
bitmemişlik duygusuyla bırakıvermiş. Şöyle gümbür gümbür bir son beklerken,
eli böğründe yorgun bir ah sesi ile bitivermiş. Haklıymışsın, sonu istediğin
gibi olmayınca içine sindirememişsin. Zaman var hocam. Olabilirse elbet.
Sevgiler.
17 Nis 2020 03:00
/
Sevgili Nuri, bana güç verdin. Düşüncelerimle örtüşen bir değerlendirme
yaptığın için çok sevindim. Kendime sevindim! Demek ki yazdıklarımı objektif
olarak değerlendirebiliyormuşum. Çok kıvrandım ama beceremedim. Yeniden
deneyeceğim. Yazının son dördüncü dilimini yeniden yazacağım. Yoksa ilk
yarısına ayıp olacak. Zamanın olması ve hoşgörün bana yeniden güç verdi.
Umarım ilk yarıya yaraşır bir son yaratırım. Belki de iki yazı olur! Ararım!
İyi sabahlar.
17 Nis 2020 11:23
/
Seni üzmediğimi tahmin ediyordum hocam. Ne de olsa dost sözüydü
söylediklerim. Sabah Şaban hocaya yazdım ve yazınızın son bölümünün
değişeceğini söyledim. Dergiyi bitirmeden sizi bekleyeceğiz. Kolaylıklar
diliyorum hocam, yeniden yapmak kolaydır, yapılmışı düzelterek yeniden
yapmak zor. Kendimden biliyorum. Sevgiyle, selamla.
22 Nis 2020 Çar, 18:49
/ Denedim. Sevgiyle...
22 Nis 2020 21:03
/ Sevgili hocam, yazını merakla okudum. Üç yıldızlı yere kadar süren,
okuru yazıya yapıştıran bir başlangıç; şahane. Sonra "sen"le Aram'ın
özdeşleştiği duygusal bölümler. İç acıtan, göz yaşartan. Usta işi deyişler,
söyleyişler.
Bir küçük ama: Eleştiriye sıcak bakıyorsun diye söylüyorum hocam, önceki
yazın daha samimiydi. Uzun Yol'da sanki kendini zorlayarak cümleler
kurmuşsun. Hiç değilse ben öyle hissettim. Zannettim ki okurunu alıp kıyma
makinesine doğru çekiyorsun, sonucun ne olacağını önemsemeden. Duygulara
dokunmayı öne çekmişsin. Zararı var mı? Hayır yok. Son derece ustalıkla
yazılmış bir yazı. Alıp başının üstüne koymayacakların alnını karışlarım.
Yine de bunları söylemek istedim.
Amma da ukalayım! Bağışla! Sevgiler hocam, eline sağlık.
25 Nis 2020 Cmt 09:52 / Sevgili Nuri, günaydın. Sana sözünü ettiğim üç parça şiir özentisi
gönderiyorum. Gözünün yaşına bakma. İnsanlar hadlerini bilsin. Acıma!
Görüşmek üzere. Sevgiyle.
25 Nis 2020 Cmt 13:31 /
Sevgili hocam, şiirlerini okudum ve canına okudum üçünün de!
Yazdığım notta dediğim gibi, bütün yazdıklarımı, cümlelerin başına "bana
göre" sözünü ekleyerek oku lütfen. Ne de olsa öznel değerlendirmeler
yazdıklarım. Selamlar, sevgiler.
28 Tem 2020 Sal 10:28 / Sevgili Nuri. İki gün önce Oslo'ya geldik. Anımsatman için
teşekkürler. Burada dün başladım, bir haftada yazı biter. Konu: Hammurabi
yasalarının günümüz Türkiye'sinin yasalarıyla ve uygulamalarıyla
karşılaştırılması. Benim tarzımda; ironik! Sevgi ve güzellikle kal.
Arayacağım.
28 Tem 2020 Sal 11:10
/ Uzaktan da olsa sesini duymak güzel. İyi Oslo'lar diliyorum. Sevgiler,
selamlar.
9 Ağu 2020 Paz 01:02 /
Sevgili Nuri, Yazının kılçığı çoksa yardımcı ol bir zahmet, düzelteyim.
Oslo'dan kocaman kocaman sevgiler.
9 Ağu 2020 Paz 11:51
/ Sevgili Bilgiç, sabah sabah yüreğime tereyağı ve bal sürdün! O ne güzel
yazıdır, ne hoş boydan boya göndermelerdir onlar, o ne kabarık suç
dosyasıdır! Yazını ve zekânı kutluyorum. Eline yüreğine sağlık ve kuvvet!
Varol. Selamlar, sevgiler.
1 Eyl 2020 Sal 11:36 / Sevgili Nuri! Ne haldeyiz! Üç gündür uyuyamadım.
Sonunda bir çakma Hammurabi çıktı ortaya. Umarım işe yarar. Esprisi
kalmamışsa bu sayı pas geçeriz. Zamandan dolayı yeni bir yazı çıkarmayı
gözüm kesmedi. Ders oldu! Her zaman yedekte bir yazı bulundurmayı alışkanlık
haline getirmeliyim. İstersen, gerekli görürsen ve zamanın varsa Hammurabi
abiyi arkadaşlara gönderebilirsin. Umarım fazla gecikmedim. İyi günler ve
çalışmalar. Ailecek selam ve sevgiler.
1 Eyl 2020 Sal 12:46
/ Sevgili hocam, tam umudu kesmişken
yazın çıkageldi. Dünya Barış Günü olmayaydı sana söylenmeye başlayacaktık(!)
Yazını okudum. Eski halini yitirme; onu kitapta kullanırsın. Bu hali de epey
etkili ama ilk muhteşemdi. Eline sağlık. Yeni yazına ve yedeğine
hazırlanmaya başla.
3 Eki 2020 Cmt 23:49 / Kardeşim Nuri, yazdım! Hele bi bak sana zahmet yazıya benzemiş mi?
Azıcık benzemişse kusurlarını düzeltme özgürlüğüne sahipsin. Ricam olur.
Ayrıca adının geçtiği bölümle ilgili olarak sen karar organısın. Tümüyle
çıkarma, değiştirme, düzeltme serbest. Görüşmek üzere. Ailecek güzellikle,
sağlıkla kalın. Selam ve saygılar.
4 eki 2020 Paz 10:20 /
Sevgili hocam, yazın geldi, dergideki yerine yerleşti ve dergiyi daha da
güzelleştirdi; ellerin dert görmesin, her daim gül tutsun! Yargıçla ilgili
bölüm sıkı bir tokmak vuruşu; harika! Çok sevdim. “Keşke burayı sevgili
hocam devam ettirseydi de yazıyı bununla bitirseydi” dedim. Tuvalet
bölümünde bazı küçük dokunmalarım oldu; yok kadar az ve önemsiz. "Düşünen
Adam"ı sevgiyle kutluyorum. Selamlar, sevgiler - evcek/ailecek.
17 Oca 2021 Paz 06:13 / Sevgili Kardeşim Nuri, yazdım, bitti.
Konunun kapsamlı ve önemli olması beni zorladı. Biraz dağınık ve uzun
da olsa ortaya bir metin çıktı. Kısaltma, değiştirme, ekleme, çıkarma,
düzeltme hakkımız saklı. İstediğimiz değişikliği yaparız. Memlekette
demokrasi ve özgürlük var. Kolay gelsin. Haberleşiriz. İyi sabahlar.
17 Oca 2021 Paz 08:48 /
Sevgili hocam, yazını okudum. Hiçbir yerine dokunmayacağız; enine - boyuna
ve derinliğine uğraya uğraya yazmışsın, eline sağlık. Konu zor.
Milliyetçilik ve din işin içine girince mantık kayboluyor, sağduyu yok
oluyor, empati zaten oraya hiç uğramıyor. Bu yapıya şiddetle itiraz edenleri
ben, eskiden fetöcü olup şimdi azılı fetö düşmanlığı yapanlara benzetiyorum
ve yarası olan gocunuyor, diyorum. Eline sağlık, demiştim, kafana da,
yüreğine de, düşünce yapına da, düşünme biçimine de sağlık hocam. Selamlar,
sevgiler.
10 Nis 2021 Cmt 09:13 / Sevgili Nuri, işte böyle! Yüz verirsen böyle saçma sapan yazılar
alırsın sabah sabah! Rica edeyim hele bir bak bu yazıdan bir cacık olur mu?
Sağlık ve neşeyle kalın.
10 Nis 2021 Cmt 11:51
/ Sevgili hocam, kalemini, mizah anlayışını seviyorum. Bu yazın da sardı
sarmaladı beni. Günümüz gerçeğini "kısaca" anlatmışsın. Zülf-ü yare epey
hançer saplamış, başını derde sokmak için epey çabalamışsın. Pekiyi
yapmışsın doğrusu. Ama -şu "ama" ne şüphe dolu bir sözcük.- evet, ama,
sanırım omurgasına dokunmadan, ana fikri zedelemeden bazı kalem darbelerine
ihtiyaç var. "yazayım, göndereyim, Nuri'yi şaşırtayım" diye acele etmişsin
gibi geldi bana. Erkenciliğine şaşırdım elbette. Meğer şarjörü doldurmuş,
namluya mermiyi sürmüşsün, parmağın da tetikteymiş; helal olsun. Gözden
geçirmenden sonra bir daha konuşalım. Hanemizden hanenize, sevgiler,
selamlar.
22 Haz 2021 Sal 11:05 / Sevgili Nuri,
Memo abiyi gönderiyorum. Ardından seni arayacağım. Görüşmek üzere.
22 Haz 2021 Sal 18:50
/ Sevgili hocam, ne diyeyim? Keşke bir 100 sayfa daha olsaydı da
okuyuverseydim, dedim.
Yav, bu okuduğum en iyi Şükrü Bilgiç öyküsü galiba, dedim. Vay Şükrü hocam,
vay, dedim. Daha ne diyeyim, bilemedim. Öpüp başımıza koyduk. Var ol...
Sevgiler.
22 Haz 2021 Sal 19:11 / Teşekkür ederim, güzel kardeşim. Övgüne karşılık
mahcubiyetimi açık seçik beyan ediyorum. Ne mutlu bana senin gibi bir şair
arkadaşımın övgüsünü hak ettim. E ben şimdi daha güzelini nasıl yazayım,
bunca övgüden sonra! En iyisi ben daha yazmayayım. Bu övgü bana ömür billah
yeter! Tekrar emeğin için teşekkürler.
8 Eki 2021 Cum 08:02 / Sevgili kardeşim Nuri, yokluktan dolayı gariban bir
yazı gönderiyorum. Yayınlamama da dâhil önerilerin peşinen kabulüm.
Görüşlerin sevgiyle başım gözüm üstüne. Güzellikler sizin olsun. Selam ve
saygılar.
8 Eki 2021 Cum 10:55 /
Şükrü hocam, yazını aldım, okudum, dergiye yerleştirdim. Ama içim rahat
değil. (("Daktilo Yazıları" üst başlığının altında, Şükrü Bilgiç'in adı, bu
yazıya yakışmadı)) deyip durdum kendime. ((Oradan oraya uçan satırları
tutmak istememiş Şükrü hocam, koyvermiş ucunu)) dedim. ((Yasağı savmak için
havaya ateş ederken, seken kurşun topuğuna denk gelmiş Şükrü hocamın))
dedim. Sonra da ((Kendi kendine konuşma - Şükrü hocaya da aç sesini)) dedim.
Dedim de dedim. Sen ne dersin? Sevgiler, selamlar aziz hocam.
|
17 Ara 2021 Cum 21:02 / Kardeşim Nuri. Konsantrasyonu bozuk bir
öykü. Yumuşak! Biraz da son dönemlerde sevdiğim bir tarz. Yaşlandık
galiba! İyi geceler.
18 Ara 2021 Cmt 13:55
/ Şükrü hocam, sonlara doğru "çıkıntı yapan" iki cümleyi çıkararak
öykünüzü bu sayıya yerleştirdim. Başlığına "Daktilo Öyküleri" diye
bir ibare ekledim, öteki öykülerden ayrılsın, güme gitmesin diye.
Onayını almam gerek. Öykün sıcak, okuru sarıveren bir öykü. Tam bir
Şükrü Bilgiç öyküsü. Ellerin dert görmesin, gözüne sağlık. Sevgiler,
selamlar hocam.
18 Ara 2021 Cmt 15:02 / Sevgili Nuri, merhaba! Kolay kolay karamsar
olmam ama bu sefer ilk öyküm yayınlanmış gibi sevindim. Teşekkürler.
Onay ne demek! Ayrıca düzeltmelerin için de sağ ol.
30 Ara 2021 Per 08:38 /
Sevgili hocam, günaydın! Eşim ve ben ailecek yeni yılınızı
kutluyoruz. Benim anlatmalarımdan olacak, eşim, sizin için özel bir
yer açtı gönlünde. Adınız geçince yüzünde gülümseme beliriyor.
Sevgiler, selamlar.
31 Ara 2021 Cum 12:05 / Sevgili Nuri, günaydın. Eşinize sonsuz
sevgiler, saygılar. Onun yüce gönlünün karşısında saygıyla eğiliyor,
teşekkür ediyorum. Ve eşimle birlikte sizlere, güzel, sağlıklı,
özgür yeni yıl ve yıllar diliyoruz.
23 Mayıs Pzt 10:27 / Sevgili
Nuri, uzun süre görüşemedik. Umarım sen ve Perihan iyisiniz. Ben,
açıkçası direniyorum. Moralim iyi. En çok üzerinde durulan kansere
iyi huylu teşhisi koydular. Dört ay sonra yeniden bakacaklar. Onun
dışında birçok sıkıntı var. Yemek yememe, iştahsızlık, halsizlik,
yorgunluk vb. Devam ediyor. Troid teşhisi koydular. Neden olarak
troid olabilir diyorlar. Salı günü tekrar, başka bir hastaneye
gideceğim. Araştırmayı derinleştirmek için. Bir de koronanın
etkilerinden şüpheleniyorlar. Onun için de uğraşıyorum. Kısacası
direnmeye devam ediyorum.
Koparsam geri dönemem düşüncesiyle öyküyü, yazmayı aklımdan
çıkaramadım. Dayanamadım, kendimi zorladım, bu sabah eski ve klasik
bir öyküyü gözden geçirdim. Umarım dönem ve sanatsal olarak işe
yarar. Yaramazsa son derece hoş karşılarım. Ama yakanı bırakmam!
Yakın zamanda yine gündem dışı bir öyküyle kapını çalarım.
Perihan’a ve sana sonsuz sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Habibe'nin
de gönülden selamları var.
Güzel, neşeli, sağlıklı günler dileğiyle.
Oh be! Uzun süredir düşlediğim bir başlangıç yaptım. İyiye alamet!
23 Mayıs Pzt 17:12
/ Kahvaltını yaptın mı hocam? Bak, bu güzel öyküyü yazan kalemin
oyunbozanlık yapmaya hakkı olamaz. Bizim için gereklisin, öyle
kendine kavşak icat edip de yol değiştirmeye kalkma!
Daha yeni bulduk seni, kolay bırakmayız. Akşam yemeğinde tepende
duracağız ve Habibe hanıma "ellerine sağlık" dediğini duymadan
oradan ayrılmayacağız.
Öyküye gelince: İyi ki Norveç'tesin. Kelepçeyi hazırlamışlardı
yoksa! Beynin ve kalemin dert-tasa görmesin. Peri ve ben sevgi,
selam gönderiyoruz. İyi ol, tamam mı?
23 Mayıs Pzt 23:34 / Sevgili dostlarım Perihan ve Nuri, sizlerin
desteğiyle akşam güzel yemek yedim. İkinizi de hep başımda dikili
hissettim. Korkumdan başımı kaldıramadım. Hep yedim. Temenni ve
dilekleriniz için sonsuz teşekkürler.
Öykü gerçek yaşanmış bir öyküydü. Kıyamadım daha fazla kırpmaya.
Sizin moral ve destenizle ipin ucunu bırakmamak için gücüm yettikçe
bir şeyler yapmaya çalışacağım. Sonsuz selam ve sevgiler.
|
Sonra sustuk işte…
NE OLDU?
Hilmi Haşal, hayatın ve şiirin karşısında durarak, on iki sayıdır bu soruyu
soruyor.
Ben de Eliz Edebiyat’ı aldım karşıma, onunla yüz yüze oturdum
ve gözlerinin içine bakarak aynı soruyu sordum: Ne Oldu?
On yıl, artı bir yıl daha; sayın 132’ye vardı, Eliz kardeş! Eksildin
mi çoğaldın mı, nedir durumun? Biriktiğin yerde bunca zamandan sonra neler
hissediyorsun? Halini hatırını soran, nabzına parmaklarıyla dokunan oluyor
mu? Bir kıyıda bir başına kalmışların yalnızlığını yaşamıyorsun değil mi?
İlgi bahsinde eski günleri bugünlerle kıyaslama sakın; efkârın artar! O
günlerde biz Türkiye’de çıkan dergilerin çetelesini tutardık; ne yapmışlar,
nasıl yapmışlar bakar, her birini kendi terazimizde tartıya koyardık ve
onları edebiyat tarihindeki yerlerine yerleştirmek için tasnif eder,
ayıklar, değerlendirirdik. Uğraşırdık yani hem yararlanır hem de bir
yararımız dokunur mu diye sayfaların sesini dinlerdik.
Ama artık yorulduk. Bu türden değerlendirmeler yapan da bu yorgunluğu göz
alan da kalmadı zaten. Kimsenin umurunda değil kâğıt kokuları, matbaa
makinaları, dergiler, dergidekiler, yazanlar, yazılanlar…
Elimize geçen dergilerle seni karşılaştırıyorum, Eliz kardeşim ve on
bir yılda ortaya koyduğun sonuçtan şikâyet etmiyorum. Tutarlısın, yol
bellediğin çizgiden sapmadan yürüyorsun. Seni eline alanlar ne bulacaklarını
biliyorlar; onları hiç yanıltmadın.
Geçen yıl yine on iki şairin el yazısı şiirini astın vitrinine. Son sayfanı
da yine çeviri şiirlerle kapadın.
Hilmi Haşal, -artık çocuğu musun yoksa torunu mu, bilmem- seni hiç ihmal
etmedi; her sayıda evine konuk oldu.
Halûk Cengiz, doksan üç aydır yazdığı Fiske Seansları ile geçen yıl da
dergilerin tozunu almayı sürdürdü. Kulağına gelmiştir, hep aynı dergilerden
bahsediyor, diye homurdananlar oldu. Ne tuhaftır ki, bu konuda en çok ses
çıkaranlar, onun yaşadığı yerde istediği her dergiyi bulamayacağını
bilenlerdi. Bu durumdan yakınan edebiyat vatandaşları Cengiz’e dergiler
göndermeyi akıl etselerdi bu konuda söz söylemeye hakları olurdu.
Bak, sana bu konuda da eski günlerden bahsedeceğim: Ayşegül İzmirli adıyla
Dergilere Derkenar başlıklı yazılar yazarken hemen her ay yirmiye yakın
dergi okurdum. Bunların çoğu adresime gelen dergilerdi. Çünkü varlıklarının
bilinmesini, adlarının anılmasını isterlerdi. Demek ki günümüzde
dergicilerin böyle bir kaygısı yok.
Halûk Cengiz’in Edebiyat Günlüğü başlıklı yazıları da yüz otuz iki aydır
sürüyor. Dile kolay! Samim Sadık’ın bir dönemi, o dönemin edebiyatını bugüne
bağlayarak yazdığı yazılar yayınevlerinin dikkatini nasıl olur da çekmez,
buna şaşırıyorum. O yazılardaki derin mizah, akıllı göndermeler ve alaycı
dil demek ki anlaşılamadı. Fakat sevgili Eliz, bu yazıları hasretle
bekleyenler olduğunu biliyorum.
Geçen yıl, bir önceki yıldan devam eden Şükrü Bilgiç’in Okunmasa da Olur
başlıklı kısa hikâyeleri senin çok okunan, ilgi çeken sayfalarındandı. Zeki
ve duygulu metinlerdi onlar. Eminim sen de o yazıları taşırken hiç
yorulmamışsındır. Umarım bu yıl da devam ederler.
Eliz kardeşim, ne yalan
söyleyeyim, en şenlikli sayın Ağustos sayısıydı. Genç şairleri buyur
etmiştin sayfalarına. En çok bu sayın kaldı elimde. Harun Atak’ın el yazısı
şiiriyle başladın, Oğulcan Kütük, Devrim Horlu, Ufuk Aksoy, Fatih Kök, Okan
Yılmaz, Abdullah Yanarateş, Anıl Cihan, Çağın Özbilgi, Yiğit Kerim Arslan,
Mustafa Şanlı, Utku Yeşilöz, Naile Dire, Ahu Neda Olsoy ile sürdürdün
gençlerin şiirini; ne iyi yaptın! Yiğit Ergün, Esra Özlem Dökmen, Mehveş
Demirer, Bilgin Yarıkkaya, Meryem Coşkunca, Selenay Kübra Koçer, Nilgün
Emre, Eren Ağkoç ile sonraki sayılarda devam eden gençlerin şiirleri seni de
umutlandırmış olmalı. Bu işi kotaran Bülent Şanlı’yı tebrik etmişsindir
mutlaka.
Senin yerinde olsam gelecek yıl, aynı ayda yeni bir genç şiir dosyası
hazırlatırdım Bülent’e. Bunu yılda iki defa yaptırabilirsen, bak söylüyorum,
ömrünü uzatırsın! Mutlu olursun çünkü; gençliğin bulaşıcı olduğunu bilirsin!
Bursa’dan edebiyata senin aracılığınla katkı sunan Ezgi Fatma Açıkgöz, Emel
Koşar ve Gönül Tokayeva bu yıl da seni yalnız bırakmadılar.
Bursa’da yaşayan Yusuf Yağdıran seninle en çok beraber olan şairlerdendi; bu
yıl sadece bir şiirle kapını çalması şaşırtıcıydı. Önümüzdeki yıl umarım
daha sık buluşursunuz.
Evet, sevgili Eliz, bu yılın kısa muhasebesi böyle.
Kendi payıma ben 2020 yılında hem seninle daha çok bir arada olmak hem de
Haşal’ın yükünü hafifletmek niyetindeyim. Ama elimizdeki filede taşıdığımız
zamanın sağı solu belli olmuyor pek; bazen hızlı bazen yavaş, deliklerden
akıp gidiyor. Tüketmezsek eğer, avunulacak bir şeylerle ulaşırız evimize.
Görüşürüz o zaman!
BEŞ SORU BİR CEVAP
Sorulan soruların omurgasını oluşturan ‘değişim, dönüşüm, gelişim, yenilik,
yenileşme’ sözcükleri, bana, öncelikle klasik küf kokusuyla genişleyen
kişisel eskimişliğimi; sonra da köpüklü, yosunla yeşermiş kâğıttan bir şiir
havuzuyla bu havuz üzerine kurulmuş matematik problemlerini hatırlattı.
1993 yılında Yeni Biçem dergisi
ile başlayan, Bir Yeni Biçem, Düşlem,
Akatalpa ile devam eden ve o tarihten 30 yıl sonra, günümüzde
Eliz Edebiyat ve
Çini Kitap dergileriyle ömrünü uzatan dergicilik geçmişimden yola
çıkarak sözü şimdiye bağlamayı deneyeceğim.
Andığım o yıllarda, bazen beyaz a4, bazen üçüncü hamur, bazen pelür, bazen
de kareli kâğıtlarla, siyah, mavi, kırmızı mürekkeplerle, tükenmez, dolma,
kurşun kalemlerle geçen günlerin hemen çaprazında, daktilo şeritlerinin,
kopya kâğıtlarının, zarfların, pulların, etiketlerin ve poşetlerin
sergilendiği, gece gündüz açık duran, bir tezgâhımız vardı. Ve biz,
‘dergici’ olarak bunlardan ibarettik. Klavyesi ve ekranıyla bilgisayarın,
manyetik bantlı disketlerin, cd’lerin, flaş belleklerin, yazıcıların,
internetin ve elektronik posta sözcüğünün hayatımıza girişi epey sonradır.
Klişe ve kalıp sözcüklerinin geçerli olduğu o yıllarda, şiirler ve yazılar
dergilere, daktilo ya da elle yazılmış olarak gelirdi / gönderilirdi. Henüz
yaygın olarak kullanılmaya başlanmayan bilgisayarlara ulaşmamız, gelen ya da
gönderilecek el işi metinlerin orada, rica minnet, dizdirilmesi, disketlere
yüklenmesi, dergi sayfalarının hazırlanması, ters çıktıların ya da filmlerin
alınması bizim dışımızda oluşan ve bizi zorlayan sorunlardı. Baskı
işleminden sonrası kolaydı. Yeni kuş avcumuzdaydı çünkü; harmanlama mesaimiz
başlardı. Sayfaların sıralanmasını, kapakların takılmasını, ortasından
zımbalanan dergilerin zarflara, poşetlere konmasını, biz bize, keyifle
gerçekleştirirdik. Ve o günlerde biz, çıkan her sayıyı “zaman atılmış bir
gol” olarak tarif ederdik.
Şiirlerin, yazıların dergilere ulaşması ya da dergi yöneticilerinin şair ve
yazarlara ulaşması, öyle tek cümleyle geçiştirilecek, sıradan bir iş
değildi. Dergicilik olarak adlandırılan bu çalışma sırasında, akçeli işler
dışında, yaşanan en büyük sorun, yazarlarla, şairlerle iletişim
kurabilmekti. Postanelerin ve posta kutularının her gün, bazen günde iki
defa ziyaret edilmesinin nedeni buydu.
Posta trafiğinin, uzun zaman alan gitti-gitmedi, geldi-gelmedi, aldı-almadı,
yazdı-yazmadı karmaşası yüzünden olmalı, yazı-şiir gönderen kişilere
olumlu ya da olumsuz cevap verme alışkanlığı yoktu. Elbette, gönderdiğiniz
yazıların-şiirlerin akıbeti hakkında da olumlu ya da olumsuz, herhangi bir
habere ulaşamazdınız. Eğer, ‘sipariş’ edilmiş bir yazıysa size gelen ya da
sizin gönderdiğiniz, onu basılmış olarak göreceğinizi bilirdiniz. Değilse,
dergilerin çıktığı günü merakla beklemekten başka bir şey gelmezdi
elinizden.
30 yılın ilk 10 yılında şiir, şair, yazar, kitap, dergi, dergicilik, yayıncılık
ırmağı, düz ovada ağır aksak, menderesler çizerek uyuklar gibi akarken, son
20 yılda
o ırmak, deniz kokusu almış deli bir nehir gibi koşturmaya başladı. Her şey
hızla değişti. Hemen her eve bilgisayarlar, fotokopi de çeken taramalı
yazıcılar girdi. Onlar girince, mistik kaynaklarda adı geçen ve ahir zamanda
ortaya çıkacağı, insanları oradan oraya sürükleyerek doğruluktan saptıracağı
söylenen ve olağanüstü güçleri olan
Deccal, yani internet de akıl almaz bir hızla yaygınlaştı ve her eve girdi.
İnsanları birçok sorundan ve zorluktan kurtaran, güzellikleri ve iyilikleri
çekici birer silah olarak kullanan bu varlık(!), girdiği evlerde birdenbire
her şeyi değiştirdi. Yeni bir dil, yeni bir kültür ve yepyeni bir düzen
yarattı. Çalışma masalarını birer karargâha dönüştürdü. Her şey tuşlarla
yönetilir oldu. Alışkanlıklar da hayatı algılama biçimleri de değişti.
Örneğin, internet marifetiyle nakledilen savaşları canlı izleyebildik.
Ya da internetin çim sahasında, iktidar sahipleriyle muhalefet liderlerinin
oynadığı slogan maçlarının şahidi olduk. Hatta internet mahkemelerinde,
hâkimlerden önce hüküm kuran trollerle karşılaştık.
Bu arada, zarflarda
taşınan mektuplar devre dışı kaldı. Elektronik posta denilen kestirme yolla
gönderilen mektuplar ortalığı tuttu. Yazılan mektuplara cevaplar alındı,
gelen yazılara karşılıklar verildi ve bütün bu işlemler için harcanan
zamanlar, eskiye kıyasla, kısacık oldu.
Evlerdeki internetin telefon aracılığıyla ceplere girmesiyle, bir süre sonra
insanların birbirleriyle olan iletişimlerinin neredeyse tamamı, internet
üzerinden yapılmaya başlandı. Öyle ki, bir saniyede 3 milyara yakın
elektronik posta, bir ekrandan diğerine yolculuk eder oldu. İnternete tapan
kullanıcı sayısı da beş milyarı buldu.
Son yirmi yılı hallaç pamuğu gibi atan ve atmaya devam eden bu yeni dalganın
toplumsal yaşamın her alanına sızması ve hayatı etkilemesi kaçınılmazdı;
öyle de oldu. Artık dijital çağda yaşadığımız gerçeğini kabul etmek
zorundayız.
Genel durum, özetle budur.
Gelinen bu noktada, soruşturma konusu olan sorulara yeni soruları ekleyerek
bir çerçeve çizmek isterim: “Hayat şartlarının dayatmasıyla değişen ve dönüşen düşünce ve duygular”,
hayatın tam ortasında yer alan edebiyatı, okur kitlesini, edebi türleri,
edebi ürünleri, şairi, yazarı ve onların okurla olan bağlarını nasıl
etkiledi? Yaşanılan bu dijital çağda, baskı, kâğıt, dağıtım ve zaman
maliyetleri
inanılmaz boyutlarda
artmışken,
klasik dergiciliğin ve yayıncılığın önü kesildi mi? Gerek tüketici olarak
adlandıracağımız okurun, gerekse üretici olarak yazanların kâğıt tutkusunu
azaldı mı? Yazanın üretim, okuyanın tüketim alışkanlığı değişti mi?
Okur, yazılı olan metinle arasına ses gibi, görüntü gibi, ekran gibi, klavye
gibi harici uyaranların girmesini, yani e-kitabı ve sesli kitabı kabul etti
mi?
Bana göre,
“Değişen
hayat şartları ile birlikte insanın düşünce ve duygu dünyasındaki dönüşümler”,
ne şiir yazanlarda yeni bir dil ve yeni bir mecra arayışına neden oldu ne de
okurlar yeni beklentilerle yazarlara, şairlere dijital çağda, çağa uygun bir
şiir dili oluşturmaları yolunda telkinde ya da baskıda bulundu. Hamam da tas
da değişmedi. Akıp giden su belki büyük havuzu biraz bulandırdı, o kadar!
Örneğin, “Değişen
hayat şartları”
bağlamında, ‘Şiir Günü’ etkinliklerinde, ezberden ya da yazdığı kâğıda
bakarak değil de telefonlarına bakarak şiirler okudu gençler.
Örneğin,
iki yılı aşkın bir süredir devam eden ve toplum yaşamını derinden
etkileyerek yaşama biçimimize yön veren salgın döneminde, Covit gibi, Corona
gibi, Pandemi gibi sözcükler, biraz da zorlamayla, şiirlerde yer buldu, ama
bu, ne şiirlere yeni bir boyut kattı ne de dönemi yansıtan kalıcı bir etki
bıraktı. Dahası, bu sözcükler, sadece kullanılmış olsun diye
kullanıldıklarını aşikâr ederek, orta yere bırakılmış barutsuz, fünyesiz
bombalar kadar etkili olabildiler ancak.
Bu kadar sarsıcı bir dönemde bile dilini değiştirmeyen şiir,
hangi “sosyokültürel
ve sosyoekonomik gerçekleri”
yaşarsa yaşasın, dilini kolayca değiştiremez gibi geliyor bana. Belki büyük
bir göç, belki toplu katliamlar, belki olağanüstü doğa olayları, belki
savaş… Bu durumları bile şairin nasıl algılayacağını ve şiirine nasıl
yansıtacağını önceden kestirmemiz çok zor.
“Şiirde
yenilik ve yenileşme süreçlerinin şairler üzerindeki etkisi”
denildiğinde, bunun ne anlama geldiğini, arkamda bıraktığım bunca yıllık
zamana rağmen, anlayabilmiş değilim. Bir yenilik, bir yenileşme hareketi
görmediğim içindir herhalde. Çünkü 1950’lerin ortasında temeli atılan İkinci
Yeni şiirinin inşaatı, kat üstüne kat ekleyerek hâlâ devam ederken, onun
yanı başında, yenilik ve yenileşme adına yapılan nice binanın tamamlanamadan
şantiyelerini dağıttıklarını, paydos ettiklerini gördük. Edebiyat tarihimiz
de bunu böylece tescil etti. Bugün şiir yazan şairlerin büyük bir bölümünün,
hiç değilse bir dönem, o inşaatta gündelikçi olarak çalıştıklarını, tuğla
taşıyıp harç karıştırdıklarını biliyoruz; bu da bir gerçeklik olarak o
tarihin bir köşesinde yazılı duruyor.
(Bu arada, bir itirafta bulunmalıyım: Uzunca sayılacak bir dönem 15-20
arasında dergi okur ve “Dergilere Derkenar” başlığı altında yazarken, bugün
Türk şiirini bütün olarak takip etme olanağından yoksunum. Önceki yıllarda
olduğu gibi, kapsayıcı şiir yıllıkları da artık yayımlanmıyor.
Yeniliğin değil ama değişimin bir sonucudur bu.
Soruları
cevaplarken kendi şiirimden, yayın kurulunda olduğum ve yayın yönetmeni
olduğum dergiye gelen ve izlediğim az sayıdaki dergide yer alan şiirlerden
yola çıktığımı belirtmeliyim.)
“Şiirin
dünü, bugünü ve yarını bağlamında” şairi, kendi haline bırakmak ve
zamanın dışında tutmak gerekir, diye düşünüyorum. Çünkü zamana ve zemine
göre şiir yazmak, şiir yazmaktan çok şiir yapmak sayılır ki, bu, şaire, şair
samimiyetine yakışan bir hal değildir kanımca. Böyle düşündüğüm için, “dilin doğal gelişiminden”
çok, şairin ve şiirinin doğal gelişiminden, bu gelişmeye bağlı
yenileşmesinden ya da tam tersine, kemikleşerek bir imzaya dönüşmesinden
bahsedilmesi gerektiğine inanıyorum. “Fırsatları” getirecek olan, dışında oluşan koşullardan, harici
dayatmalardan çok, şairin kendi içinde yarattığı koşullar ve kendi
dünyasında yaşadığı ilişkilerdir. Bu, şairin kendisiyle olan yarışıdır ve bu
yarışın mekânı, yazının başında sözünü ettiğim şiir havuzdur.
Şiiri önceleyen ve değişim, dönüşüm, gelişim, yenilik, yenileşme
sözcükleriyle biçimlenen bütün problemler, dışardaki havuzla iç havuzun
dengesi üzerine kurulmuştur.
Kim Kimin Baronu
Yazları
geçirdiğim Güre’de ve sıkça uğradığım Akçay’da seyyar ya da sabit
kitapçılarda zaman geçirmeyi seviyorum. Aradıklarım vardır, gözüme
takılanlar vardır bir de satıcıların önerdikleri vardır; çantama koyacak bir
şeyler çıkar her seferinde.
Temmuz başlarında yeni bir seyyar kitapçıyla tanıştım Güre’de. Tahta
tezgâhın üstüne yayılmış kitapları karıştırırken oradan buradan konuştuk.
Kitapçı bir ara Barış Pehlivan’la Barış Terkoğlu’nun yazdığı Metastaz’ı
okuyup okumadığımı sordu. Okuduğumu söyledim. “O zaman yarın kargoyla
gelecek olan kitabı da mutlaka okumalısınız” dedi. Ahmet Han’ın Baronlar
adlı kitabıymış gelecek olan. “Tamam”, dedim, “az sayıda gelecek olursa
kitaplardan birini bana ayırın.”
Ertesi akşam, gittim, aldım kitabı. Ahmet Han adı bana yabancı değildi.
Okumadığım, ama televizyonlardaki tartışma programlarında kimi zaman denk
geldiğim biriydi. Tarafsız, olaylara ve kişilere olabildiğince objektif
bakmayı becerebilen bir akademisyen olarak kalmış aklımda; kitabını biraz da
bu yüzden almak istediğimi söylemeliyim.
Dün bir, bugün iki, 278 sayfalık kitabı okudum.
Albert Pike adlı bir Mason üstadının 1. Dünya Savaşı'ndan önce yazdığı,
1950’li yıllarda bir araştırma sırasında British Museum’da tesadüfen bulunan
bir mektubun üzerine inşa edilmişti kitap. Bu mektupta, en az yüz yıllık bir
plandan bahsediliyor ve bu planın gerçekleşmesi için hangi aşamalardan
geçilmesi gerektiği açıklanıyordu. Ortada tek devletli, tek dinli bir dünya
hayalini gerçekleştirmek üzere kurulmuş İlluminati adlı bir örgüt vardı. Bu
örgütün başarı kazanması için öncelikle bir dünya savaşı çıkartılması
gerekiyordu. Bu savaştan sonra Rusya’da çarlık sistemi çökertilecek, ülkede
komünizm ve ateizm hâkim kılınacaktı. Sonraki aşamada da komünizm, dünyada
kurulu dini düzenleri zayıflatmak için güçlendirilecekti. Ardından
faşistlerle Siyonistler arasında ikinci bir dünya savaşı daha çıkartılacak,
bu savaşın sonunda faşistler yok edilecek, Siyonistlerin Filistin toprağında
bir devlet kurması sağlanacaktı. Bir sonraki adım, İslam devletleri
liderleriyle Siyonistler arasında gerginlik çıkartılmasıydı. Bu karışıklık
içinde diğer devletler fiziksel, ahlaki, ruhsal ve ekonomik olarak
çökertilecek, böylece nihilistlerle ateistlerin önü açılacak, moral
çöküntüye uğrayan dünyaya, bu koşulları fırsat bilen, İlluminati örgütü
hâkim olacaktı.
Kitap, bu amaca ulaşmak için sarf edilen çabaları, alınan mesafeleri ortaya
koyuyor, çeşitli kaynaklardan elde edilen örneklerle geçilen aşamalara
dikkat çekiyor. Dünya, gerçekten de iki büyük savaş yaşamıştı; sonrasında
Filistin topraklarında bir İsrail devleti kurulmuştu. Rusya’da çarlık
sistemi, gizli bir Yahudi olduğu iddia edilen Lenin tarafından yıkılmış ve
yerine komünist sistem hâkim kılınmıştı. Arap İsrail savaşı çıkmıştı. Ateizm
ve deizm bütün dünyada hızla yayılmıştı. Vs.
İllüminati örgütünü oluşturanlar “dünyadaki güç kademelerinin en üstün
kişileridir. Bu adamların soyları Ortaçağ’ın sapık tarikatlarına dayanır ve
sadece İngiltere’yi değil bütün dünyayı kontrol edecek durumdadırlar.
Şimdiye kadar haklarında pek çok kitabın yazıldığı tüm gizli cemiyetler,
genel merkezin, yani 300’ler komitesinin şubeleri gibi çalışmaktadır.”
John Coleman’ın örgütü tanımlayan bu sözlerini Ahmet Han şöyle sürdürür: “Bu
ailelerin hepsi piyasadaki tüm parayı kontrol etmeye çalışırlar ve
başlarındaki temsili kişiyi de hepimiz çok iyi tanırız. Bu kişi bir kadındır
ve dünyadaki en güçlü insan olduğu söyleniyor. ./.. Tabii ki İngiliz
kraliçesinden bahsediyoruz. İşte o, bu komitenin en tepe noktasındaki
isimlerdendir. Gözlerini para ve kanın bürüdüğü, tabiri caizse ruhunu
şeytana satmış insanların oluşturduğu, kazanacakları para için değil
milyonlar harcamak, tüm insanlığın dahi kanına girebilecek kanun tanımaz bu
insanların, amaçları doğrultusunda karşınıza bir Amerikalı ya da bir İngiliz
olarak çıkacağını düşünmeyin.”
Kitaba adını veren Baronlar, işte bu para babalarıdır. Adam satın alıyorlar,
satın aldıkları adamlara partiler, cemaatler, vakıflar, sivil toplum
örgütleri kurduruyorlar. Ardından, ellerinin güçlenmesi için medya
organlarını, şirketleri ele geçiriyorlar ve kazandıkları bu güçle ya
iktidarı yönetiyor ya da deviriyorlar. (Yazar Ahmet Han burada sırları örten
bir perdenin arkasından sesleniyor ve diyor ki: İktidar deviren medya
dediğimde aklınıza kimlerin geldiğini çok iyi biliyorum ya da iktidar
deviren şirketler dediğimde de aklınızdan kimlerin geçtiğinin şu an
farkındayım.) (Ahmet Han’ın bildiği ve farkında olduğu şeyin ne
olduğunu, kendi payıma ben bilmiyorum. O biliyor mu? Emin değilim.)
Ahmet Han’a ya da Han’ın başvurduğu kaynaklara göre birçok sektör, örneğin
içki sektörü, afyon ve uyuşturucu sektörü, ilaç sektörü, sinema endüstrisi,
iletişim sektörü, medya kuruluşları bu baronların ya da baronların
kontrolündeki maşaların elinde bulunmaktadır. Bu düzen böyle sürerse, tek
devletli tek dinli bir dünyanın hayal olmaktan çıkarak, gerçek olması
kaçınılmazdır. Gizli ya da açık, çok sayıda destekleyeni vardır. Örneğin
Amerikalı ünlü aktör Morgan Freeman bunlar için belgeseller çeker, Madonna
şarkılar söyler, hatta inanç sahibi olmayan Albert Einstein bile Evangelist
bir hain oluverir.
Kitapta, İllüminati örgütünün dünyadaki başarılarına ve buna karşı olan
direnişlere örnekler verdikten sonra iş, bu savaştaki Türkiye’nin durumunu
görmeye / göstermeye, dolayısıyla yerli siyasete geliyor. Bu noktada, dünya
hakkında toptancı bir bakışla konuşan Ahmet Han’ın niyetinin, amacının,
hedefinin AKP ile Tayyip Erdoğan güzellemesi yapmak olduğu ortaya
çıkıveriyor. Duyun da inanmayın: Türkiye şu anda bu şirketlerle
savaşmaktaymış! Cumhuriyetle kazanılmış bütün tesisleri, fabrikaları,
kalkınmanın temeli olan milli kuruluşları yabancılara satan AKP hükümetleri
ve bu partinin lideri, demek bunları satın alan şirketlerle savaşıyormuş.
Savaşın böylesini ancak Ahmet Han çıkartabilirdi, çıkartmış!
“Erdoğan’ın
sigara çıkışı bile sadece işin sağlık boyutuna yönelik bir çıkış değil, tam
olarak sigara şirketlerine karşı açılmış bir savaş” (s:39)
tespitini yapan Ahmet Han’ın alay ettiğini ya da okurla dalga geçtiğini
sanıyorsunuz bir an. Dünyanın en güzel tütününü eken çiftçiye ekim yasağını
koyan, dünyanın en meşhur tütününü işleyen sigara fabrikalarını satan,
ülkenin en çok kazandıran kurumlarından Tekel’i berhava edenlerin kim
olduğunu bilmiyor mu Ahmet Han? Barzani’nin sigara şirketleri Mersin serbest
bölgeden Türkiye’yi duman altında bırakırken, kaçak tütün ve sigara satışı
iri hacimli bir sektöre dönüşmüşken hangi savaştan bahsediyor acaba?
Bir başka konu: Abraham Lincoln’ün “Paranın sahibi olan güçler, barış
zamanlarında milleti sıkıntıya düşürmek için harekete geçmekte ve sıkıntılı
zamanlarda ise onun hakkında komplolar kurmaktadır. Bu para baronlarından
daha küstah ve daha bencil insanlar yoktur” sözünü Ramazan Kurtoğlu’nun
kitabından alıntılayan Han, bu lafı evirip çevirmiş ve nasıl bir mantığın
esiri olmuşsa, getirip Gezi olaylarına bağlamayı becermiş: Tıpkı
Türkiye’de faizlerin dibi bulup Dolar’ın en düşük seviyeye düştüğü zaman
Gezi olaylarının çıkması gibi. (s: 30)
Han, Gezi’ye takmış besbelli. 2012 yılında Rusya’da, “Diktatör Putin!”
denilerek büyük gösteriler yapılmaya başladığını, Putin’in onları başka
ülkelerin finanse ettiği isyancılar olarak nitelediğini ve o yıllarda,
Amerikalı senatör McCain, “Sevgili Vlad, Arap Baharı senin yanındaki bir
mahalleye geliyor” diyerek âdeta Putin’e karşı başlatılan gösterilerin
arkasında olduklarını dile getirdiğini hatırlatan Ahmet Hoca, “Ben
bunları size anlatırken sizin de aklınıza bizdeki Gezi olayları geldi değil
mi? İşte tüm olaylar böyle birbirine benziyordu. Türkiye, devleti esir
edenlere savaş açtıkça Rusya’daki gibi aynı operasyonla karşı karşıya
kalıyordu.” (s:74) Bununla yetinmiyor, hızını alamayarak şunları da
söylüyor: “Devletlerin sadece sınırlarına bakıyorduk fakat sınırların
hiçbir anlam ifade etmediğini anlamıyorduk. ./.. Fetihler dönemi kapanmıştı.
Artık bir “enter” tuşuna basarak ülkenin tüm paraları ganimet olarak
alınıyordu. Ordular bekliyorduk gelsin karşıdan diye ama Soros diye bir isim
çıkıyordu takım elbisesiyle. Onun ordusunu bile göremiyorduk. Görmememiz
normal çünkü onun ordusu zaten biz oluyorduk, bizim içimizden çıkanlar
oluyordu. Aynen Gezi olayları gibi… Sadece Soros yoktu. Bizim Soroslarımız
da vardı, Tüsiad gibi. Onlar bu ülkenin Truva atıydı.”
Allah akıl fikir versin demeye kalmadan, Lincoln’ün sözlerinin devamı
geliyor: “Kendi yöntemlerini sorgulayan ve işledikleri suçlara ışık tutan
herkesi halk düşmanı ilan ederler.” Bu söze Ahmet Han’ın yorumu şöyle: “Diktatör
dedikleri gibi.” Kime diktatör dendiğini bilen ama nedenini sorgulamayan
Ahmet Han’ın aklına, soru sormaya bile korkan gazeteciler, soru sordukları,
yöntem sorguladıkları için değil, sadece bir bildiriye imza attıkları için
işten atılan, hapsedilen akademisyenler gelmiyor nedense. Kendisi de bir
akademisyen ama, rektör danışmanı falan olunca omuz kalabalıklaşıyor ve
statü de değişiyor demek ki.
Bir başka konu: “Osmanlı paranın gücünü, gelişini, yolunu bilemedi ve
eridi. Aslında Osmanlı’yı doğrudan hedef almaya gerek de yok. Biz torunları
bile hâlâ farkında değiliz. IMF ile olan ilişkimizi bitirdiğimizde bile
neyin olduğunu anlamamıştık. Bir devrim olmuştu aslında fark edemedik. Basit
haberlerle geçiştirildi bu durum ama resmen bir çeteye silah çekmiştik,
onları kapıdan kovmuştuk, fark edemedik.” (s: 187) Gerçekleri bu kadar
saptıran bu söze ne denir? Kuruluşundan 2002 yılına kadar 80 yılda 125
milyar dolar borçlanan hükümetlerden sonra son 17 yılda bu borcun üstüne 350
milyar dolar daha borç ekleyen bir partiyi ve onun liderini, İMF’ye olan
borcu ödedi diye devrimci olarak sunmak, profesör unvanlı bir bilim adamına
yakışmıyor doğrusu. Bir barondan kurtulmak için hangi baronlara el açıldı?
Sonra o baronlardan kurtulmak için neler feda edildi? Ahmet Hoca, borcu
borçla kapatmanın nasıl bir devrim olduğunu bir televizyon programında
açıklasa da öğrensek.
Uzatmamak için birkaç saptama daha yapıp bırakacağım.
Ahmet Hoca’ya göre “Devlet adamı demek, memleketin çıkarları
doğrultusunda, bugün söylediği sözün tam tersini yarın söyleyebilmektir. Bu
durum o siyasinin namussuzca siyaset yürüttüğü anlamına gelmez.” (s:217)
Sizce kimi kolluyor, kimin yalancılığını dolaylı olarak açıklamış oluyor?
İşinden olacak, farkında değil!
“Amerika’nın
yeni bir kıta olduğunu Kolomb’dan önce bilenler vardı ki bunlar
Müslümanlardan başkası değildi.” (s: 262) Ahmet Hoca, bu sözünü nasıl
edecek de İlluminati örgütüne, Evangelistlere bağlayacak diye düşünürken
birden yaranma müessesesi geldi aklıma: Hani Küba’ya gidenler orada camiyle
karşılaşmışlardı ya, hah işte, bu söz böyle doğrulanmalıydı; ilim
adamlığının gereği budur!
Yazmayacaktım ama tutamadım kendimi: Bu kadar kötü cümleleri kurmak için çok
mu uğraştı Han Hoca?
“Amerika umduğunu bulmuş bir şekilde çok fazla beklemeyip siyasi arenada öne
atıldı, tüm dünyaya uluslararası hukuk kurallarını hatırlatmış ve Saddam’ı
köşeye sıkıştırmıştı. Amerika, önce sırtını sıvazladığı Saddam’ın şimdi bir
numaralı düşmanıydı. Çünkü oyunu kurallarına göre oynamıştı ama Saddam?
Irak’ın kaybetmesinin tek sebebi belki de Saddam’ın siyaset yapmamış ve
oyunu kurallarına göre oynamamış olmasıydı. Çünkü Amerika’nın işgalinden
önce Irak gerçekten de çok etkin ve güçlü bir devletti. Eğer Saddam oyunu
kurallarına göre oynasaydı siyasi arenada bu kadar yalnız kalmazdı ama Irak
doğru hamleyi yapamadı.”
(s:218)
“Fakat şimdi baktığımızda ise sadece eşkıyalık yapabildiğini görüyoruz.
Eşkıyaların sonu ise her zaman, zamanı geldiğinde hükümsüz kalmaktır.”(s:226)
“Tüm dünyanın doğru
olarak kabul ettiği nice doğrusal olmayan hikâyelerle dolu
kütüphanelerimiz.” (s: 261)
Açıkçası şunu düşündüm kitabı kapattığımda: Kitabın korsanı oluyorsa yazarın
korsanı neden olmasın? Ağzı bu kadar laf yapan birinin kaleminin ve
kitabının bu kadar sıradan olması mümkün olamaz gibi geliyor bana.
Yazdıklarımı ve kitabı tekrar gözden geçirirken, kitabı, yazarı ve amacı
açıklayabilecek bir paragraf dikkatimi çekti: “Bu arada şunu da söylemek
isterim ki inanın bu adamlar hakkında yazılmış kitapların yüzde sekseni yine
bu adamların izni ve propagandası doğrultusunda hazırlanmıştır. /.. Bu
adamlar sadece parayı değil tüm insanlığı kontrol etmek istiyorlar ve bu
doğrultuda gerekirse haklarında yüzlerce hatta binlerce kitap bastırıp
dağıtıyorlar ki hepsi kendilerini sanki bir ilah gibi gösteren kitaplardır
bunlar.”
Bu kitap da baronlar ya da baron maşaları tarafından yazdırılmış kitaplardan
biri olmasın sakın? Bu konuda yazardan bir açıklama duymayı bekliyorum
doğrusu.
GENÇ İDİK ŞAİR OLDUK, PEKİ
SONRA?
Gençlik, şiir ve şair sözcükleri birbirlerine çok yakışıyor doğrusu; amenna!
İyi ama, her on yılda bir zorlayarak yeni bir kuşak var ediliyorken ve de
gelen her yeni dönem kendi koşullarını yaratıyor, o koşullar da kendi
insanını, kendi şiir anlayışını üretiyorsa, hangi gençten, hangi gençlikten,
hangi şairden ve nasıl bir şiirden bahsedeceğiz? İhtiyar doğmuşları ya da
hiçbir zaman yaşlanmayanları bir yana bırakarak, gençlik dediğimiz dönemi
doğum tarihine göre tanımladık diyelim, şairliği kimin hakemliğinde, hangi
şablonu, hangi kalıbı, hangi ölçüyü kullanarak nasıl tanımlayacağız?
Aslında objektif sabittir, sadece fotoğraf çektirenler değişiyor. Mesele
zaman ve zamane meselesidir ve galiba, genç yaşta şair olanın, geçmiş
yaşında belleğinin yanı sıra yeteneğini de kaybettiğini söyleyeceğiz de lafı
dolandırıyoruz.
2000’li yıllarda doğmuş şiir heveslisi bir milenyum çocuğuna, zamanını
şiirle geçirmiş bir pir-i fani, “Dizelerinizin iyi olup olmadığını
soruyorsunuz. Bana soruyorsunuz. Daha önce de başkalarına sormuştunuz.
Onları dergilere yolluyorsunuz. Başka şiirlerle karşılaştırıyor ve
çalışmalarınız editörler tarafından geri çevrilince huzursuz oluyorsunuz”
dese, alacağı cevap “nee!?”, “haa!?”, “pardon!?” nidalarından biri olurdu
herhalde.
Bu cevap olmayan cevabı duymazdan gelerek, “Şimdi sizden isteğim, bütün
bunları bir kenara bırakmanız olacak. Gözlerinizi dışarıya çevirmişsiniz,
ama şimdi her şeyden önce bunu yapmamanız gerekiyor. Kimse size akıl
veremez, kimse yardım edemez. Sadece tek bir yol var. Kendi içinize gidin.
Size yazmanızı buyuran o nedeni araştırın; bir bakın bakalım köklerini
kalbinizin en derinlerine mi salıyor; yazmaktan yoksun bırakılsanız,
yaşayamaz ölür müsünüz, itiraf edin bunu kendinize” diye devam edecek
olsa, “ya baba, git işine Allah’ını seversen, ne diyorsun sen! Yazmazsam
yazmam, yazarsam yazarım; dert mi bu? Ne dergisinden bahsediyorsun, hangi
editörden? Sana ya da kıçı kırık dergilerin koca burunlu editörlerine ne
diye göstereyim ki şiirlerimi? İnternet denen, bitmez tükenmez sayfaları
olan koca bir dergi var elimizde; ne yazsan okunuyor. Kim olduğuna, ne
olduğuna bakan yok; doğru musun yanlış mısın, yazdıklarını kendin mi ürettin
yoksa çaldın mı, bunu sorgulayan bir Allah’ın kulunu bulamazsın orada. Şair
sayılacaksam onlar sayesinde olacak bu, olamasam da sıkıntı yok! Şairlik de
nedir be babam? Adımızı bu âleme yaymak bütün derdimiz. Şiirin şirinliği de
burada devreye giriyor: Meraklısı çok. Bir ısırımlık çekirdek gibi, çıt,
bitti gitti; bunu istiyorlar. O eski şiirlerin baş belası sorusunun, yani
şairin burada ne demek istediğinin bir önemi yok artık. Onu derken bunu
demesi de, bunu derken aslında şunu söylemesi de kimsenin umurunda değil
babacığım. Bunu yeni şair de umursamıyor artık, yeni okur da. Şöyle kallavi
bir slogan, edebe ahlaka aykırı kaçsa da ağır bir kelam, gündelik dile
dolanan sıkı bir tekerleme, işte bütün mesele bu! Aslına bakarsan
saçmalamaktır belki yapılan, ama yazanların da saçmalama hakkı vardır.
Baktığında biçimi şiirdir, yedirilmişse içeriğine azıcık felsefe
yedirilmiştir; tarihinden coğrafyasından, hal ve gidişinden kime ne? Ötesi
boş işlerdir ve bu kadarı yeterlidir babacığım, yazana da okuyana da bu
kadarı iyi gelir. Ne yani, durup dururken yeni akımlar mı yaratacağız? Bunun
için savaşlar mı çıkaracağız, katliamlar, kıyımlar, kıyametler mi
yaşayacağız, devrimler, darbeler, ihtilaller mi yapacağız? Sıkı vezinler,
esas duruşta kafiyeler mi icat edeceğiz? Duyan da dünyayı yeniden kuruyoruz,
yeni bir insan yaratıyoruz sanacak. Şiir bu yahu! Alt tarafı da üst tarafı
da bu!”
Şimdi sen “Her şeyden önce şunu yapın: Gecenin en sessiz saatinde sorun
kendinize: Yazmak zorunda mıyım? Derin bir cevap bulmak için deşin içinizi.
Ve bulduğunuz, sorunuzu tasvip eder nitelikte bir cevapsa eğer, eğer ki bu
ciddi sorunun karşısına kuvvetle ve basitçe, “Yazmak zorundayım” diyerek
dikilebiliyorsanız, o zaman bu zorunluluğa göre kurun hayatınızı; yaşamınız
o zaman, en önemsiz ve değersiz saatine varana kadar bu güçlü içsel dürtünün
bir işareti ve kanıtı olmalı” gibisinden laflar da edersin. Ben de,
amanın, galiba Sokrates geldi bizim memlekete derim. Biraz daha böyle devam
edersen eğer, yoo hayır Homeros bu, yeni bir destan yazmış, onun
müsveddesini okuyor bana, bu kesin o, derim. Yunan tanrılarından biri de
sanabilirim seni, o kadar antiksin yani. Dur biraz, görsel bir nesle
mensubum ya, sesinden değil de süzgün çehrenden çıkardım seni; sen biraz
Rainer, biraz Maria en çok da Rilke’sin.(*)
“- O muyum değil miyim, anlaman için biraz ipucu vereyim sana: Geçtiğimiz
Mart ayında, eskiden top sahası olan, dünyanın parası harcanarak çevre
düzenlemesi yapılan, sonra, daha tamamlanmadan yıkılarak millet bahçesine
dönüştürülen mekânda bir şiir etkinliğinde gördüm seni. Paltoma sarılarak
mikrofona yakın bir yerde dinliyordum şiir okuyanları. Tedavülden
kaldırılmaları yakın olan şairlerden sonra, arka arkaya gençler çıktı
sahneye. Mikrofona ellerindeki cep telefonuyla geliyorlardı ve telefonun
ekranını mıncıklayarak okuyorlardı şiirlerini. Sen de öyle yaptın:
parmağınla bir şeyleri yukarı aşağı iterek, “az önce buradaydı, nereye
kayboldu bu? Vallahi değiştireceğim beni durmadan mahcup eden bu telefonu!
Ama kıyamıyorum, çünkü içi şiir dolu” dedin. O sırada Toki flamaları
dalgalanıyordu bayrak direklerinde. Toki ve şiir, bu, yirmi birinci yüzyılın
romantik bir özetidir, dedim; ama buna cep telefonlarını da bir biçimde
eklemek gerekir!
Bak, genç dostum, acemiliğini, kafanın karmakarışık oluşunu, ruhundaki kaosu
ve nereye ait olduğuna, ne yapmak istediğine dair oluşturduğun o iri
soruları şiirle bir araya getirebilirsin elbette; her biri şiire yakışan
narin kıyafetlerdir. Bunları şiirine giydirebilirsin ama bunu yaparken
şiirin dilini ve şiirin kadim değerleri umursamamayı, hesaba katmamayı, yok
saymayı aklına getirme sakın. Orijinal olmak, özgün olmak, benzerlerinden
farklı olduğunu ortaya koymak elbette iyidir, ama bu, özgürlüğünü harcama
hakkını vermez sana. İlk anda tıpası patlatılmış şampanya gibi hissedersin
kendini; köpürür-köpürtürsün/sarhoş olur-sarhoş edersin. Çabucak bitersen ne
âlâ, unutulur gidersin. Bitmemekte ısrar eder bu halinle kalıcı olmaya
çalışırsan, haberin olsun, sirkeleşirsin!
Bir sözüm daha var sana: Neredeyse bütün küçük kanatlı, kahverengi gagalı
civcivler birbirlerine benzer. Kimi Nâzım Hikmet’te eşelenir kimi Necip
Fazıl’da, kimi
Sezai Karakoç’u gagalayarak büyür kimi Ece Ayhan’ı, kimi Metin Eloğlu’nun
tüneğinde uyuklar kimi Cahit Zarifoğlu’nun; Ahmet Arif’in
kümes’inde isyan çıkaranları Attilâ İlhan’ın, dip dalgası savurur. Sonunda
bir civciv sürüsünün içinden, cinsiyetçilik yapmadan söylüyorum, bir horoz
ya çıkar ya çıkmaz, kalanların hepsi annelerine benzerler.
Hey! Nereye gidiyorsun? Gitme, gel! Belki daha bir şeyler…”
(*) İtalik Rilke çevirileri için Semih Uçar’a
teşekkür…
KOKONA VİRÜS
Bu yazı bir güzellemedir. Cana kastı olmasa
methiyeler düzülebilirdi. Ama işte kıyıcılığı vardır. Bu yüzden Kokana
Virüse olan sevgim ıskontoludur.
Bir sürü sebebim var güzelleme yapmak için.
Öncelikle, alıp da okuyamadığım onca kitap, şimdi
raf değiştirdi; okunmuşlar safına geçti. Örneğin, Dostoyevski’nin en kötü
romanı diye notlarımın arasına giren Netoçka Nezvanova bir solukta
okundu bitti. Demek, bitsin diye okununca, sıkıntı hız kazanıyormuş. Tek
kelimeyle kötü bir romandı. Ergin abinin çevirisi bile kurtaramamış kitabı.
Okurken çıkardığım sıkıntı sivilcelerini kim olsa sıkmayı, sıkıp da beni
kurtarmayı beceremezdi. O kadar kötüydü yani. Tamam, para kazanmak zorunda
olduğu yıllarda yazılmış, tamam, ne yazarsa yazsın basılma garantisinin
olduğu ünün şemsiyesi altındaymış, ama Dostoyevski adı hiç mi hesaba
katılmamış? Düşünmemiş işte! Böyle yarım, böyle eksik bir kitap, gitti, bir
raf dolusu güzelim Dostoyevski kitabının arasına girdi.
Bir Doktorun Anıları
ile gönlümü fetheden Bulgakov’un yazdığı Usta ile Margarita da raf
değiştiren kitaplarındandı. Bu kitabı ne yapsa adam edemezdi Ergin Altay
abinin usta işi çevirisi. Yazıldığı yıl itibariyle yeni, yepyeni bir kitap
olabilirdi Usta ile Margarita. Gereksiz uzatmalara, düş gücünü kötüye
kullanmalara, hayalleri yok pahasına harcamalara, sonuçsuz gerçeküstü
heveslere meyletmeseydi, eh, birinci bölümü okunabilirdi belki. Ama kendimi
aşacağım derken kendini yok etmeyi esas alınca, Bulgakov’un hesapları
tutmamış, gitmiş Bağdat yolunda bir çöle saplanıp kalıvermiş.
Hayalet Yazar’ı
okuduktan sonra, virüs öncesi bütün kitaplarını aldığım Philip Roth’un Ve
Hayalet Sahneden Çekilir, Öfke, Sokaktaki Adam, Karşıt Hayat, Nemesis
adlı kitaplarına yeni bir raf ayarlamıştım kitaplığımda. Adlarını
andığım kitapların okunması tamamlandı. Sırada Pastoral Amerika var.
Şu rastlantıya bakın ki, bir gece, şifrelerini açarak üyelerinin film
seyretmesine olanak sağlayan bir televizyon kanalında bu isimde bir filme
rastladım. Kitapla filmin isim karşılaştırmasını yaptım; evet, bendeki
kitabın uyarlamasıydı. Filmin yarıdan sonrasını seyrettim ve yönetmenin imge
kodlarını aklıma yazdım. Şimdi sırada Pastoral Amerika var. Ama o
ağırlıkta bir kitaba başlamadan önce, oyalayıcı olacağını sandığım, A. M.
Homes adlı yazarın Yangın Müziği adlı kitabını araya soktum. Homes,
ipini koparmış genç bir Amerikalı. Kopardığı ipin ucunu aradığı belli. Ama
bulunca ne yapacak, işte o belli değil. Orta sınıf Amerikan ailelerinin
vasat hayatını anlatırken şunu düşündürüyor: Dünya ortasından ikiye bölünse,
Amerika’yı ilgilendirmeyen kıyametler kopsa, hatta kopan kıyametler
Amerika’yı da ilgilendirse, ortalama Amerikan aileleri, olanlarla asla
ilgilenmez. Onları ilgilendiren şeyler, yemektir, içkidir, sekstir,
televizyondur ve Amerikan futboludur. Bu sıkışmışlık içinde değişiklik
arayanlar için, yukarıda sıraladığım ihtiyaçlara bir de ruh doktorlarını
ekleyebilirsiniz. Böyle bir kitaptı Yangın Müziği. Doğrusu bu kadar
severek okuyacağımı tahmin etmiyordum.
Onu bitirdiğim gün Dan Kavanagh’ın Yalan Dolan
Kenti’ne başladım. İyi gidiyor, derken, bitiverdi. Edebiyata batırılmış
bir polisiye romandı. Sıradan cümlelerle şişirilmiş bir kitap değildi yani.
Agatha Christie’yi de içine alan polisiye ve cinayet romanlarından bilirim,
böyle kitaplarda sorun, nitelikli cümleler kurmaktan çok, olayı, giriş
gelişim ve sonuç bölümleriyle kotararak okura, merak hissini önde tutarak,
doğru dürüst sunmaktan ibarettir. Bu kitap, sunuş bakımından onlara
benzemiyordu. Bir defa, esas oğlan, polis, özel detektif falan değil, bir
özel güvenlik elemanıydı. İkincisi, öyle vurduğunu deviren cinsten kaslı,
heybetli biri de değildi kahramanımız, dayak yemeyi becerebilen, kulağında
küpe taşıyan bir eşcinseldi. Daha ne olsun; bu çarpıcılıkla, okundu, bitti.
Derken, daha iri çekirdekli bir kitaba
başladım. Amerikan Beat kuşağının kurucularından William S. Burroughs ile bu
kuşağın önemli temsilcilerinden Jack Kerouac’ın ortaklaşa yazdıkları Ve
Hipopotamlar Tanklarında Haşlandılar! adlı kitap, doğaçlama yazma
biçiminin en güzel örneklerinden biri. Dünya küresini ikiye ayırıp her bir
parçasının içinde, dünyanın hallerini önemsemeden yaşayan; caza, Budizm’e,
uyuşturucuya, alkole, yoksulluğa batmış iki yazarın, kural tanımaz
metinleri, kuralsızlığın rahatlığını boyun yastığı olarak sundu bana. Sefam
oldu, doğrusu.
William S. Burroughs’un Çıplak Şölen adlı
romanının çok daha zor okunduğunu, karmaşık üslubuyla okuru yokuşa sürdüğünü
biliyordum. Derken, nereden bildiğim takıldı aklıma. William S. Burroughs’un
bende başka kitapları olmalıydı. Zamanım bol, kitapların arasına daldım ve
buldum: İçerdeki Kedi, Şans Hayaleti ve Çıplak Şölen’in 1998
baskısı; almış, unutmuşum. Demek
ki, Amerikan Beat kuşağına devam edilecek.
Evet, edebiyat ahalisinin okuma konusunda ne durumda
olduğunu, kendi üzerimden tarif ederek, tahmin ettim, etmeye çalıştım.
Yazmaya gelince: Kokona Virüsün gelişi kalemlerin aşınma mevsimini de
getirmiştir. Yazmayanların yazacağı tutmuştur. Kötü yazanlar, kötü
yazmalarını koyultarak sürdürmüşlerdir. Üstelik çiziktirdiklerini, kapalı
kalmanın verdiği bunaltıyla, orada burada duyurmaya çalışmışlardır.
Yazdıklarının iyi olduğunu sananlar da bu kervana en az bir deveyle
katılmışlardır ki, çan sesleri sosyal medya çölünde vaha aramıştır.
Yazdıklarını temize çekenler olmuştur, temize çektiklerini kirletenlerle
sosyal mesafeyi koruyarak. İşte böyle başlamış ve sürmüştür yazılı Kokana
Virüs Günleri.
Ev hayatı az da olsa biçim değiştirmiştir. Örneğin,
aynalarla olan muhabbetler, başlangıçta yoğunken giderek seyrelmiştir.
Kadınlar günde bir defa saç tarar, tek kıyafetle günü bitirir, soyulan
ojelerini yenilemez olmuşlardır. Dip bucak araştırmalara girişmişlerdir,
albüm kazılarına, ayva kokulu günleri hatırlama denemelerine. Ellerinde toz
bezleri. Biraz gözyaşı, biraz isyan yaşı, biraz yaş yaşı ile başlamıştır,
Kokona Günlerinin suskunluk devresi. O saat devreye girmiştir, burun ucu
sızlaması, boğazda yutkunma yangını ve kuru hıçkırık.
Erkekler, “bir âlem” olmaya devam etmişlerdir. Saç
ve sakal uzatma hevesleri depreşmiştir. Pijama altını çıkarmadan kaç gün
geçireceklerine dair kendileriyle bahse tutuşmuşlardır. Mutfağa girme
hevesleri uç vermiştir. Değişiklik yapmak adına, kendinden utanan
zeytinyağlı yemekler yapmışlardır. Akıllarına hinlikler üşüşmüştür.
Fırsatçılıkları depreşmiştir. Telefonlarıyla içli dışlı olmuşlardır.
O sırada cüzdanlarına sarılır gibi dindarlıklarına
sarılanların içine kurtlar üşüşmüştür. Camiler kapatılmış, Cumalar
yasaklanmıştır. Önümüz Ramazandır. Teravih namazları da namazda uyuklamalar
da ortadan kalkacaktır. Cübbeli cübbesiz soytarıların sirk çadırları olan
iftar çadırlarında yaptıkları propagandaları, din sömürgenlerinin beş
yıldızlı otellerdeki iftar gecelerinde arş ü âlâyı tutan gösterişleri, fişi
çekilmiş hoparlörler gibi susuverecektir. Din bezirgânlarının ellerindeki
alet edevatlar alınıverecektir. Tanrı birden kullarıyla baş başa kalacaktır.
Siyasetçiler kimin sırtına binip oy avcılığına çıkacaklarını sorup
duracaklar, bu soruyu ocaktan yeni çıkmış kızgın şiş misali
avuçlayacaklardır.
Öyle böyle derken, Kokona üzerine yapılan zekâ
çalışmaları sosyal medyayı istila eder. Yapılan her espride gerçeklik payı
komiklik payının epey üstüne çıkar. (Adam “Ne haber, ne yapıyorsun” diye
soran arkadaşına telefonda “Hiç! Salgın yüzünden evdeyim. Maçlar da iptal,
yapacak bir şey yok. Bu arada hanımla sohbet ediyoruz; iyi birine benziyor”)
der. Ya da (Doktorlarımız halkın yarısını evde oturmaya ikna etti.
Veterinerlerimiz diğer yarısı için uğraşıyor.) cümlelerinin iğnesi bata çıka
ortalıkta dolaşırken, birden, çuvaldıza takılan ip, 65 yaşındaki
delikanlıların canını yakan bir anketin sonucunu duyurur: (64 yaşında sokağa
çıkanların sayısında patlama yaşanıyor.) Sonra gönülleri ferahlatan bir
takılma gelir: (Neyse ki Türkiye’de 65 yaşın üstünde kadın yok. Kime sorsan
40, bilemedin 50)
Son şakayı yeni Türk Dil Kurumu yapar ve salgın
hastalığa isim bulur: Öksüreçli Götürgeç! Eski Türk Dil Kurumu yattığı yerde
dört döner, la havle çeker.
Sonuçta, Kokona kardeş şöyle bir silkeledi herkesi.
İçimizdekiler dışarı dökülmese de yer değiştirdi. Bu iyidir. İnsanın yeniden
istiflenmesi gerekir.
|