DERGİLERDEKİ
YAZILARI- 3
YEŞİL TIRTIL
Trenler mi terk edilmiştir yoksa istasyonlar mı?
Tan
Tolga Demirci
Şehir:
Betonla, kiremitle, serpiştirilmiş yeşillerle lekelenmiş yaşlı kaplumbağa!
Sarı
başlıklarını kocaman paftalara eğmiş, ciddi yüzlü, sert bakışlı; hesaptan,
hendeseden anladıkları kadar anatomiden de anlayan adamların: Şehir
Cerrahları'nın çayırında konaklamış, yorgunluğunu dinleyen kabuk!.
Darbelere
alışkın: Her an kapısının zorlanabileceğini, duvarlarında yeni gedikler
açılabileceğini biliyor ve bekliyor. Çünkü Şehir Cerrahları, üstlerindeki
kabuğa bakarak şehirlerin yeterince tanınamayacağına; şehirlerin teninin, bu
kabuğun eniyle, boyuyla sınırlı olamayacağına; şehirlerin, altlarında ve
ötelerinde daha başka yüzler taşıdıklarına inanmışlar. Bu yüzden, kafasını
ve bacaklarını içine çekerek kendine kapanmasına aldırmadan, sarışın bir
düşman gibi kışkırttıkları iri egzozlu iş makinalarını her an kaba neşterler
gibi kullanmaya, şehrin "derinliği"ne ulaşmaya; otopsilerini başarılı bir
ameliyata dönüştürmeye hazırlar.
İyi,
yapsınlar.
Onların
sayesinde, bakarsınız o şehirde yaşayanlar, hayata dahil olan her şeyi
kabuğun altındaki dokulara taşıyan kılcalların ayrımına varırlar da onların
kestikleri yerden dolaşıma katılırlar. Ve eski, ama canlı tarihe yeni
coğrafyalar ekleyen bu kılcallarla taşınmış iyi şeyleri: ağacı, çimeni,
çiçeği... bakır teli, boruyu, sayaçı... emekli yeşilleri, edepsiz
kırmızıları, durgun sarıları... parkları, çocuk bahçelerini... çeşmeleri,
kubbeleri, minareleri... görürler. Bütün bu "iyi"lerin kıyısına ilişerek
bütün mekânlara dağılan; sinsi bir ur, derin bir yara gibi gizli gizli
işleyen "kötü"leri de...
Her sabah
ölü alışkanlığıyla geçtikleri yolları, açılmış çukurlarla, tümseklerle ve
kaldırımlarda kükreyip duran kompresörlerle kesen Şehir Cerrahları, mavi
tabelalara boyanmış beyaz okların rehberliğinde onları başka mekânlara
yönlendirirler; yeni yerlere...
... yeni
sokaklara, yeni mahallelere, yeni evlere... avuç içi bahçelere, ince
saplarıyla saksılara tutunan, odalara sırtını dönmüş çiçeklerle süslü
pencere önlerine, oralarda bir yere sıkışmış, gizlisi saklısı olmayan
dükkânlara... örneğin kolonya kokusunu dışardan duyduğunuz, kıyısına sarı
resimler iliştirilmiş aynaları ve dışarıda kurutulan havlularıyla berber
dükkânlarına... tozlu camların ardına dizilmiş bisküvi ya da deterjan
kutularıyla varlığını belli eden, sarı ampullerle karartılmış bakkallara...
örtüleri damalı masaların üstüne kapatılmış, bacakları tavana bakan
sandalyeleri ve dip köşede buhar üretirken ömür tüketen bakır çay
ocaklarıyla tenha kahvehanelere...
...bir
eliyle yakasını kapatarak kapısının önünü süpüren kadınlara... daracık
sokaklarda birbirine karşı duran pencerelere kuşlar gibi konmuş,
dirseklerine dayanarak fısıldaşan kızlara... ayaklarına annesinin
pabuçlarını geçirmiş, yoğurt kâsesiyle koşturan kız çocuklarına... uzamış
sakallarını sıvazlayarak camiden yana yürüyen yaşlı adamlara, yüzlerine
işsizliklerinin sıkıntılı ilanını asmış delikanlılara, misket yuvarlayacak
bir arsa bulabilmiş başları traşlı erkek çocuklarına...
Bakarsınız
böylece, şehrin kesildiği yerden akan kana kapılarak sürüklendikleri bu
mekânlarda, onlardan ve şehirden gizli yaşayan bir başka şehrin daha var
olduğunu farkeder, şehre bakışlarını değiştirirler.
*
Alt-üst
ettikleri şehirlere bu türden "hemşehrilik iyilikleri" de yapan Cerrahlar,
-nefesi daralmıştı belki. Ya da damarları tıkanmıştı. Yoksa vakti gelmiş
gebeliğine sezaryen mi yapmak gerekiyordu?- bu kez upuzun uzattılar Bursa'yı
ve göğsünden kollarına, karnından bacaklarına doğru derin kesiklerle boydan
boya açtılar.
Bursa,
olacaklara razı, başına gelecekleri bilirmiş gibi suskun, üstüne eğilenlerin
işlerini bitirmelerini, sancısını dindirmelerini bekledi.
Bu bekleyiş
sırasında şehir, devasa eklemli sarı makinalarla, başlıklarının altına
sinmiş ciddi yüzlü adamlarla, mavi tabelalarda çarpılmış beyaz rehber
oklarla kuşatıldı.
Tenini çiğneyen
binlerce ayağın, binlerce tekerleğin; her zaman telaşlı, hep bir yere
yetişecekmiş gibi yaşayanların yolları, açılan çukurlarla, öcü tümseklerle,
bronşiti azmış kompresörle kesildi.
Çeyrek iç
göç böyle başladı, şehrin iç keşfi de...
Örneğin,
Fomara'ya açılan derin çukurun işaret parmağı, bu sayede gösterdi
Bursalılara, beş yüz yıldır orda, yanı başlarında duran Tayakadın
Mahallesi'ni. Ördekli Hamam'ın önünden geçirdi onları, Fırın Sokak'a soktu.
Sokağın, adı cadde olan ama, iki araba genişliğinde bile olmayan Tayakadın
Caddesi'ni kestiği köşede, omuz hizalarında sonlanan duvardan sarkan
dalların, çiçeklerin hemen dibindeki tarihle tanıştırdı. Soldan sağa ve
sağdan sola yazılmış, kavuklu mermer taşları okuttu. Osmanlı olanlar iki
büklümdü; yerde bir şeyler aranıyorlardı sanki. Latinlerse daha dikti, daha
ak... Mermer yazıtın gölgesine
soktu onları, yan yana yatan Eyüp Ağaları, Nakşibendi Tarikatı şeyhi
Başıaçık Mehmet Efendi'yi tanıttı. Tarihe ayna tutmalarına tanık olmalarını
sağladı.
Bir köşeye çekilmiş, bahçesini
seyrederek başını dinleyen Tayakadın Camisi'nin sonsuz sabrına taşıdı
onları. Cami kapısının önündeki çalı süpürgesi izlerini, duvar diplerinde
zambakları gösterdi: Üstlerine henüz mor kan düşmemiş, yaprak uçları
sipsivri kahverengi, kınlarından sıyrılmış bir sürü yeşil hançeri. Tarih,
onlar olmadan da hortumundaki suyu eksik etmemişti köklerinden; bunu
bildirdi.
Birbirine
yaslanmış aşı boyalı evlerin, seyrek minyatür dükkânların arasından geçerek
Fabrika Sokağı'na döndürdü yönlerini ve avlulara açılan yüzlerce kapıdan
birinin üst pervazına çakılmış bir küçük tabelada okuttu Kefen Süzen
Camisi'nin adını.
Sonra, mavi
tabelaları izleterek "centrum"a çıkardı onları; bildik Fomara Meydanı'na
açılan derin çukurun öbür ucuna...
Bursa'nın
turistik haritası, böyle kayıp mahallelerle doluydu. Onlara aramalarını,
bulmalarını, şehri ve kendilerini yeniden tanımalarını önerdi.
*
Böyle yaralı
bırakılmadı Bursa. Yeni betonlar döküldü gövdesine, direkler dikildi.
Onarıldı; kablolarla bağlandı, renkli uzun lambalarla aydınlatıldı. Sonunda
bir çift rayla bütün yaralarını diktiler ve avunsun diye, bacaklarından
göğsüne, kollarına doğru gidip gelen oyuncak yeşil tırtıllar koydular
kucağına: Metroyu, Treni...
Bütün
yolculuklar gibi bütün yolların da büyülü olduğunu bilirsiniz.
Buharlı tren
devrinden kalan bir demiryolcu çocuğu olduğumdan olmalı, benim için trenler,
tren yolları, tren yolculukları iki kez büyülüdür.
İçimde
tıkırdayıp duran demir tekerleklerin sesini hiç yitirmedim, o ritme uygun
yaşadım belki de. Nereden geleceklerse, şeritlerindeki bakır yangınlarıyla,
cilalı kömür karası renkleriyle lokomotiflerin, tek gözlü masal kahramanları
gibi, yorgun buharların arasından sıyrılıp gelmesini bekledim her zaman.
Hiç
yanıltmadılar beni; çalışkan pistonlarıyla, bir yolunu bulup upuzun bir
yalnızlığı aşarak geldiler ve tiz düdükleriyle geldiklerinin haberini
verdiler.
Uzun burunlu
su depolarının serinliğini, tünellerin kokusunu getirdiler.
Kemerli pencereleri, küçük kare camlı yaylı kapıları, sanki
üşüdükleri için büzülüp duvarların dibine çömelmiş tahta sıraları, sigara
dumanlarını içine çeke çeke saramış, sıkıntılı yürekleri ferahlansın diye
tavanlarını yükseltmiş bekleme salonlarıyla, sabırlı birer derviş gibi
yolumuza çıkan istasyonların.
..Trenleri
evet, ama asıl hayatın çıkıp gelmesini bekleyen istasyonların...
..Tek evli
bir köy, tek evli bir şehir, tek evli bir ülke olan istasyonların...
..Var
oluşlarını ancak yok'luklarıyla kanıtlayabilen istasyonların...
..Saçaklarında yaz kış, kalın belli, uzun boyunlu buzdan hüzünler asılı
istasyonların... resmini getirdiler.
O binaların
üst katlarını... üst katlarındaki perili lojmanları, beyaz perdelerin
arkasına saklanmış, yolculardan biri olmak için can atarak gelen geçen
trenlere bakan gölgeli kadın başlarını, meraklı çocuk yüzlerini getirdiler.
O
istasyonların bir sap sarmaşıkla yetinen küçük kameriyelerini, belden
aşağıları kireçli cılız akasya ağaçlarını, yalnızlıklarını çeviren, içine
kapanmış baklava desenli çitlerini getirdiler.
Ben onları
hep sevdim.
Ve bir
sevgiliye kavuşmanın sevinciyle, bir kucak gözaydınıyla, iri gülümsemeli
geçmiş olsunlarla koştum Bursa'nın istasyonlarına, rayların üzerinde
kırıtarak dolaşan yeşil tırtıllarına.
Şehreküstü
İstasyonu, bir karartma evinin ışıkları öldürülmüş geniş salonuydu
Osmangazi
İstasyonu, dışarıya açılan kapıyı arayan daracık, kendi üstünde dolanıp
duran spiral bir hol...
Merinos
İstasyonu, üstündeki ağaç adacığının suyunu kesen derin bir kuyu...
Sonra gün
ışığı...
Peronlarından ayrı düşmüş, yerin altına saklanmış öteki istasyonlar...
Bu
istasyonlar birer enjektördü: İçlerine çektiği kutup soğukluğunu, etimize
batırdıkları kalın iğnelerle, zehirli bir sıvı gibi gövdelerimize
boşaltıyorlardı.
Duvarları
olmayan, göstermelik çatıların altında titreyen cılız evciklerdi bunlar.
Gazete
satan büfeleri yoktu.
Biletleri
karton değildi.
Efsun Bey,
kırmızı şapkasını alıp ya bir filme ya da bir şiire gitmiş; yeri boş
kalmıştı.
Füsun
Hanım'ın sivri topuklu ayakkabılarının sesi hiç çıkmamıştı bu
merdivenlerden.
Kusura bakma
Bursa, bunlar benim üvey istasyonlarım.
Ben bir
buharlı tren çocuğuyum.
Elektriği
elimle tutunca çarpılıyorum.
KIRK YIL / KIRK SANİYE;
AYNI YERDE
Değişmiyor,
hiçbir şey değişmiyor. Bin bir odalı bir evde, odalardan odalara geçerek
dönüp duruyoruz. Her oda hayatın başka bir sahnesi; her odanın duvarları,
önce koyup sonra yakındığımız kurallarla sıvanmış. Katılıyor, katlanıyor,
bir oyundur, oynuyoruz. Yörüngesi kaymayan bir çemberi yürüyoruz, besbelli
bu, tekrarların üstünden geçiyoruz.
Son yıllarda
çoğalan şiir yıllıkları üzerine yazmayı tasarladığım bir yazıya hazırlık
yaparken, tıknaz gövdeli Varlık Yıllıklarından birine uzanıyorum:
Günümüzden tam 40 yıl önce yayımlanmış olan 1964 Varlık Yıllığı’na.
Sonrası bir
sürü soru...
1964 Varlık
Yıllığı’nın girişinde yer alan 1963’e Toplu Bir Bakış adlı yazısına, “Varlık
Yıllığı’na dünya ve yurt olaylarının kısa bir bilançosu ile başlamayı dört
yıldır gelenek haline getirmiş olmasam, bu yazıyı yazmaktan seve seve
vazgeçerdim. Karamsarlığı aşağı yukarı hiç değişmeyen, birbirinin benzeri
tablolar çizmek bana da o kadar usanç verdi çünkü.” diyerek başlamış,
Yaşar Nabi.
40 yıl önce bu
satırlarla vurgulanan usanç, demek ki, 4 yıl öncesinden taşınmış. Belki de
40 yıl önce, 400 yıl önce, 4000 yıl önce de aynı yakınmalar vardı; kim
bilebilir? Zamanın içinden geçerken, adı Cağaloğlu olan ya da olmayan
herhangi bir mekânda kurulu herhangi bir yapının herhangi bir odasında
bulunan; o odadan adı Marmara olan ya da olmayan herhangi bir denizle,
ovayla ya da dağla bakışan ve bu arada yaşadığı mekânın içine de bakan kim
bilir kaç tarihçi, kaç yazar, kaç düşünür, buna benzer notlar düşmüştür,
selüloz yufkalara, kamış tenli papirüslere, ebrulu, aharlı kakıtlara.
Sıra, Yaşar
Nabi’ninmiş demek; sıra üçüncü hamur kâğıtlarınmış.
Aynı yazının
devamı, odanın kapısını dünyaya açıyor: Menteşeler yenilenmemiş, gıcırtılar
bildik: “Öte yandan, geçmişte kader birliği etmiş olduğumuz ve bir kısmı
sınırdaşımız olan Arap memleketlerindeki huzursuzluk ve kararsızlık sürüp
gitmektedir.”
Oda-içi
resimler ki, her biri birer penceredir, açılarını bozmadan bakışıyor
odadakilerle: “Yurdumuz bakımından 63’ün, dünya olaylarına göre daha umut
verici geçmiş olduğunu ileri sürebilecek, bilmem ki, iktidar makamlarından
başka kimse çıkar mı aramızdan?”
Ve Yaşar
Nabi’nin, kıyısına iliştiği sedirde, eski halının desenlerine bakarak
damlattığı son kahır cümleleri: “Ne diyelim! 1964’ün, yurt sevgisinden,
insaf ve izandan bu derece uzaklaşmış görünen birtakım politikacılarımıza
sağduyu ve anlayış getirmesini dilemekten başka bir şey gelmiyor elimizden.”
Bir başka odada
Rauf Mutluay, tek telli lirine dokunmuş: İrili ufaklı yüzden çok şiir
kitabı. Bütün dergilerde şiir üzerine yazılar. Salt şiirle sayfaları dolan
küçük dergicikler. Birbirini dostlukla kollayan tanıtıcı yazılar. Aynı
üstünkörü gözlemler, bulanık açıklamalar. Kalabalık ve karışık şiir
çevirileri. Sonuç: Büyük dalgalarla ayaklanmış bir denize atılan küçük küçük
taş parçaları; etkisiz, güçsüz, sessiz. Tümünün toplamından duyulur bir
yankı gelmiyor. ./.. İyimser olmak için hiçbir neden yok. Büyük çoğunluğu
avuntu, özenti, oyalanma; şiir heveslilerinin heves şiirleri; gençlik
hastalığı; kısır döngülerde dolanma. En çok ilgi uyandıran şiir kitabının
bile, hiç olmazsa şairlerimiz sayısınca satılmadığını bilmiyor muyuz?./..
“İyi”, ”kötü”, “sevdim”, “beğenmedim” gibi ayaküstü yargı
kesinliklerinin dışında, hangi araştırıcı dikkatlerin, örneğin, konusu
önceden belirlenmiş bir açık oturumun ortak emeğinde buluştuğunu duydunuz?
Bir el, çekip
alıyor içimdeki iskeleti.
Kırk saniye
önce söylenmiş bu sözler ortadayken, şimdiye, bugün ve yeni sandığımız
bugüne bakarak, üstelik, yörüngesi kaymayan bir çemberi: hep aynı çemberi
yürüyor olmanın duygusu yakamıza yapışmışken, ne söylenebilir ki?
Söylenecekler,
tespih çekmenin eklem çalıştırmaktan başka bir yararı olduğundan kuşku
duyarak, bir tespih ustasının ipe dizip sergisine bıraktığı boncuk
tanelerine katılmaktan başka bir anlam taşıyabilir mi?
4 yıl sonra, 40
yıl sonra, 400 yıl sonra anılmak gibi iyimser bir olasılık bir yana, bugüne
katkı sağlayacağını umarak bir şeyler söylemenin ve bunu yazıya dökmenin,
sergiye atılmış tespih dizilerinden herhangi birine imame olmayı istemekten
ne farkı var; tespih çekenler imameleri boncuktan bile saymıyorken?
Şimdi, yeni bir
şey söylenmediğinin farkında olarak, Mehmet H. Doğan’ın Adam Sanat dergisi
adına düzenlediği 1993 Şiir Yıllığı ile başlayan ve dokuz yıl devam eden ve
yine Mehmet H. Doğan’ın YKY adına hazırladığı üç yıllıktan; Şiir
Coğrafyaları’ndan; İhsan Üren’in Ufuk Turları’ndan, Veysel Çolak’ın, Hüseyin
Alemdar ve Yılmaz Arslan’ın yıllıklarından;
özellikle
Mehmet H. Doğan’ın hazırladığı yıllıklara, varlık nedeni ve amacı
saptırılarak, birdenbire bir “şairlik kalite belgesi”, bir “icazetname”
gözüyle bakıldığından; öyle ki, işin ucunun, bu yıllıklarda yer alan
şairlerin şairliklerinin onaylanması; ya da tersi: yıllıkta yer almayan
şairlerin şairliklerinin reddi noktasına getirilmesinden; sonunda
tartışmaların, nesnellik-öznellik dolaylarından eş-dost-ahbap kayırması
çerçevesine indirgendiğinden, zemininden büsbütün kayarak sataşma boyutundan
saldırı boyutuna ulaştığından ve bir dönemin şiir toplamını belgelemek ve bu
belgeleri tarihe kaydetmekten başka amacı olmayan yıllıkların, savaşılan yel
değirmenlerine dönüştürüldüğünden;
genel olarak edebiyatımızda, özel olarak da şiirde
eleştirinin kurumlaşamadığından; kurumlaşmak bir yana, biçim değiştirerek ve
de sığlaşarak, bir biçimde kitap tanıtma yazılarının satır aralarına
sıkıştırıldığından, bir biçimde de şiir inceleme yazılarının içinde
eritilerek onlara yamandığından;
hal böyle
olunca, özellikle genç şairlerin, eleştiri gereksinimini karşılamanın ve
durumlarını değerlendirmenin test yöntemi olarak yıllıkları seçtiğinden; bu
yıllıklara bir çeşit eleştiri terazisi görevi yüklediklerinden ve böylece,
yıllıkların edebiyatımızdaki konumunu, asli yerinden oldukça farklı bir yere
taşıdıklarından;
söz açmanın ne
anlamı olabilir?
Bunları yazmak
yerine, bana göre kapakta olmaması gereken ‘1980 Sonrası Şiir ve Hayat’
ibaresini görmezden gelerek, açıp, Şeref Bilsel’le Cenk Gündoğdu’nun Şiir
Defteri’ni okumalıyız. Her şey orada apaçık görülüyor. “Yığma bir
anlayışla dergilerde ürünlerin yer aldığı ve dergilerin editoryal bir
incelemeden geçmediği”, “Birçok dergide bir üslubun ve diğerlerinden kendini
ayrı tutan bir tavrın olmadığı”, “Dergilerin birbirlerini izlemedikleri”
saptamaları, bu kitabın sayfalarında kayda alınmış ve Türk Şiiri’nin gerçeği
olarak sunulmuş.
Veysel Çolak
da, Dize Mitolojisi başlığı altında, kısa; kısalığıyla kıyaslanamayacak
kadar uzun önemde ve ne yazık ki gözden kaçan “not”larında değiniyor bu
konulara. Temmuz 2005 tarihli Dize’de yazdığı şu iki cümle, günümüz
dergilerinin ve şiirinin durumuyla ilgili, doğru ve kaygı verici saptamalar
içeriyor: Poetikası olmayan dergilerin belirlediği bir Türk Şiiri var. /
Bu yüzden şiir kendiliğinden gelişen kültürel bir eylemliliğe dönüşmektedir.
Yıllıklar, seçkiler, ufuk turları, şiir
coğrafyaları, şiir defterleri... Bu tespih dizilecekse eğer, editörler ve
şairler, ama önce editörler, bu saptamaların 40 yıl sonra imame olarak
anılmasını önlemek zorundadırlar. Dergi ve şiir dersinden sınıf geçmemizin,
bu doğrultuda yapılacak çalışmalara, bu başıboşluğun giderilmesine bağlı
olduğunu görmemiz gerekiyor.
ORADA ŞİİR VAR MI
Bilmiyorlar, ama
yapıyorlar
Karl Marks
Soruyla ünlemi iç içe barındıran, umudun yanı sıra
endişe de taşıyan bu başlığın öznesini genişleterek edebiyatın bütününe
seslenmek mümkün; ne ki, bu yazının yazılış amacı bu değil. Kulağımızı
dayayarak yanıt beklediğimiz enkaz, dergiler vadisinde. Çünkü, edebiyatın
yumuşak toprağı, yuvarlanıp duran kâğıt toplarından oluşan kırık fay hatları
orada. Sesimizin, o vadide yaralı ya da ölü; belki de her şeye rağmen
zedelenmeden kalmayı becermiş, baygın yatarak kurtarıcısının gelmesini
bekleyen şiire çarparak geri dönmesini, ondan yankılanmasını umuyoruz.
Sanırım bu vadi, neredeyse dünya kurulduğundan beri,
hep burada ve hep böyleydi. Her ay büzülerek safra kusan, gereğinden fazla
verimli toprağı ve gökyüzüne ölü kuşlar gibi sıkılmış mürekkep
lekeleriyle... Her ay yeni kırılmalar, her ay yeni sarsıntılar, her ay
utancından buruşan kâğıt tomarlarıyla...
Şiir konaklarını kurmuş, biraz gerilere çekilerek
durumu izlemeyi ve beklemeyi yeğlemiş ustaların; duvarlarını sabırla ören
dize işçilerinin; ustaları izleyerek biriken, biriktikçe kendi yapılarının
temellerini atmaya hazırlanan ince hesaplı çırakların hepsi bu vadide.
Yalnız onlar mı? Üstlerine bir kez daha, bir kez daha yıkılacağını bile bile
bıkıp usanmadan çatılarını çatan, kiremit tozuna bulanmış inatçı
yeteneksizler, şiiri cila olarak kullanan, başka marifetleri nedeniyle
magazin dünyasında adlarını öne çıkartmış şöhret şımarığı şiirciler, bu
mahallede oturmayı, ilkel yöntemlerle kurdukları iğreti şiirkondularında
barınmayı ısrarla sürdüren, zamanı kaçırmış geçkin yaşlılar, yaşlı gençler;
cümle hevesliler de orada.
Burası böyle bir “âlem”!
*
Kim bilir kaç kalem, başka başka biçimlerde, kaç kez
yazmıştır bunu: Edebiyat dergileriyle şairler, aynı ırmağa ayaklarını
sarkıtıp balık tutan iki yakın komşu, iki iskele arkadaşıdır. Öyle
görünürler gerçekten de... Birinin misinasına takılan balıklar, öbürünün
sepetinde birikir. Birinin evinde pişirilen balık, ötekinin evinde yenir;
yedikleri ayrı gitmez.
Kim bilebilir: Belki, misina da tektir, sepet de...
Belki de, ne sepet, ne misina, ne de balık; ortada
hiçbir şey yoktur da; dergi çıkarmak gibi, şiir yazmak gibi, incelemeler ve
eleştiriler yapmak gibi kuralları olan bir ‘iskeleden suya ayak sarkıtmaca’
oyunudur oynanan. Üstelik ırmak, akıntısını şairlerin ve dergilerin iç
dolaşımına katmış, onlarla hısım, akraba olmuşken.
Yoksa, ırmak da mı yoktur?
*
Vardır!
Vardır ve ortak
bir arazinin sınırlarında, kendini besleyerek, kendinden beslenerek ve de
kendi çemberini dönerek akar durur.
Elbette o
vadiden de geçer. Edebiyat dergilerini, şairleri ve şiirlerini suyuna katar,
zenginleşir.
Mi acaba?
Bu birlikteliği
tanımlarken “dergiler ve şairler edebiyatın atardamarı”dır denmiştir ya,
bakalım öyle midir? Öyle ise, bu atardamarın kimi zaman kılcallaşması, kimi
zaman da kirli kan taşıyan bir toplardamara dönüşmesi niyedir? Ya, bazen
küçük parmak kalınlığında akması, hatta bazen kurumaya yüz tutması nedendir?
Yoksa yanıldık,
yanılıyor muyuz hepimiz?
*
Dergilerle
şairlerin ilişkisi üzerine ‘kim bilir kaç kalem, kaç kez yazmıştır’ demiştim
ya, bu yazının hazırlandığı sırada, en taze örneği, Eylül 2003 tarihli
Akatalpa’da Ramis Dara kayıtlara geçirdi. Dara, “Edebiyat
ortamını var eden, dinamizmini sağlayanlar öncelikle şairlerdir. Son
yıllarda yapılan bütün roman tartışmalarına rağmen, bunun böyle olduğu çok
ortada bir şeydir. ./.. Gerçekten de şairlerle edebiyat dergileri arasında
romancılara ve öykücülere göre daha birebir bir ilişki vardır.” diyor ve
yazının sonrasında, “Şairlerle
edebiyat dergileri ilişkisinin var edici, yaşatıcı, sürükleyici, dinamizm
sağlayıcı bir ilişki olduğunu söylüyorum ama...” diye devam ediyor,
cümlenin arkasına, bu konuya ilişkin itirazlarını ekliyordu. Oraya yazılan
ya da yazılmayan itirazların her biri, şair-edebiyat dergisi ilişkisinde
kırılan birer ‘fay hattı’dır.
*
Bu ırmak
aslında, birkaç anlamı bir arada düşünerek söylersek, tam bir zincirdir; bir
halka akışıdır. Şairlerin edebiyat dergilerine verdiği destekle başlayan,
dergilerin edebiyata verdiği ivmeyle süren ve ülke edebiyatı dediğimiz
deltayı oluşturarak sonunda adı dünya edebiyatı olan denize dökülen; o
kültüre eklenen bir zincirler ırmağı... Düz anlamıyla alırsak, öylece akıp
giden, kendi üstünde birikerek bir toplama ulaşan; sonuçta, var mı, diye
sorulduğunda, var, işte orda, diyebileceğimiz bir zincir... İç içe geçmiş bu
yapıda herhangi bir sorun yoktur. Doğal bir akıştır bu; hiç değilse öyle
görünür: Birileri yazar, birileri yayımlar, birileri de okur ve böylece
hayatın yanı sıra edebiyat da sürer gider.
Sürüp gitmez
elbette!
Hayatın
tekdüzeliği kadar edebiyatın tekdüzeliği de insanları sıkar. Çünkü
tekdüzelik, tıpkı hayat gibi, edebiyatın da sonunu imler.
Salt bu yüzden
değil, ama bu yüzden de, halkaların niteliğiyle ilgilenen birilerinin
çıkması ve kaldırılan o parmak sahiplerinin, kimi halkaların plastikten,
kiminin metalden yapıldığını; halka büyüten kimi âdemlerin zincirlerini
boğma zinciri, kimilerinin de pranga olarak kullandıklarını söylemesi,
zincirlerin hem niteliksel hem de biçimsel anlamını değiştirir ki, yeni
açılımlar getirdiğinden, hayat için de, edebiyat için de böylesi daha
iyidir.
*
Şimdi, önce
küçük bir anı:
Nahit Kayabaşı,
Halûk Cengiz ve bir grup arkadaşla Bursa’da
Düşlem dergisini çıkarıyoruz.
Derginin adı duyuldukça ve sayısı çift haneli rakamlara ulaştıkça, bize
gönderilen yazılar ve şiirler arşivimizi kabartıyor; sonuçta her biri birer
anıdır diye de yazıları, şiirleri ve mektupları ayrı ayrı dosyalarda
topluyoruz. Bir süre sonra, şiirlere ve yazılara iliştirilerek gönderilen
mektuplar aracılığıyla iletilen düşünüş, bakış ve görüşlerin edebiyatımızın
yapısını gösteren bir röntgen filmine dönüştüğünü farkediyoruz.
Böylece, “sanatçı”larımızın genel anlamda sanata bakışlarını, özel
olarak edebiyatı kavrayışlarını, ürün gönderdikleri dergiye yaklaşımlarını o
dosyadan izleyebiliyor, küçük ölçekli verilerden yola çıkarak bütünün ne
olabileceği hakkında bir fikir edinebiliyorduk.
Örnek olması
bakımından, dosyaya giren bir mektuptan söz etmek isterim: Şair
kardeşlerimizden biri, bize bir şiirini ve o şiire ek olarak, yayımlanmasını
özellikle ve ısrarla istediği bir liste yollamıştı. Şiirinden daha uzun olan
listede, o zamana kadar şiirlerini yayımlayan dergilerin adları
sıralanıyordu ve bu kardeşimiz, besbelli, o listeyi şiirinden önde tutuyor,
yani, darası özünden ağır fuzuli yükünü, yanlış yerde, yanlış biçimde
kantara çekiyordu.
Sanırım, dergi
editörlerinin bir çoğu, örnek olarak andığım olayla ve benzerleriyle birçok
kez karşılaşmış, bir anlamda ‘dönemsel arşiv’ sayılabilecek bu dosyaların
zengin(!) içeriğinde ülke edebiyatının ulaştığı niteliksel ve düzeysel
çizgiyi görmüş ve edebiyat hakkındaki düşüncelerinin ince ayarını buna göre
yapmışlardır.
Şimdi de iki
alıntı. İlki:
Yom Sanat’ın
14. sayısında, Mehmet H. Doğan’la yapılan bir söyleşi yayımlandı. O
söyleşide bir soruya Mehmet H. Doğan’ın verdiği yanıt şuydu: “Yayımlanan
bu kadar şiir kitabına; sayıları hiçbir zaman bugünkü kadar artmamış yazın
ve şiir dergilerine; şiir üzerine(!) kavgaya, sövüşmeye varan tartışmalara;
gazete ve dergi sayfalarında boy gösteren şair ve şiir kitabı reklamlarına
bakarak, yurdumuzda şiire karşı büyük bir ilgi varmış gibi bir izlenime
kapılabilir insan. Oysa yanlış bir izlenimdir bu, göstermeliktir. Şiire ilgi
okur sayısıyla ölçülür. Bizde ise okurdan çok şair ya da şiir heveslisi
vardır. Bunlar, çoğunlukla dergi okumaz, o kadar ki, yayımlansın diye şiir
gönderdiği dergiyi bile izlemez de, kendi şiirinin yayımlandığı sayının
kendisine gönderilmesini ister; ilk şiiri yayımlandığında telif hakkı
isteyene bile rastlanıyor artık; bunlar kendinden önceki şiiri okumaz,
okumadığı için de bilmez; şiir kitabı satın almaz.
Bu kadar şiir heveslisine karşın,
ciddi şiir dergilerinin satışsızlıktan kısa sürede kapanması; şiir
kitaplarının basım sayısının 500’e kadar düşmesi, en temel şairlerin
kitaplarının bile uzun sürede tüketilmesi buna bağlanabilir. 1980’lerin
sonlarından beri ortaya çıkan yeni bir şair profilidir bu. Şiiri yaşamsal
bir sorun olarak düşünen, Türk şiiri bünyesine bir yerden katılmak için
ciddi çaba gösteren, şiirin çilesini çeken şair tipi yerine, hızla
yerleşmekte olan tüketim toplumu içinde reklamla, medyanın desteğiyle adını
bir şekilde duyurmaya çalışan, bir şiiriyle, bir kitabıyla yıllıklarda,
antolojilerde ciddi ciddi yer talebinde bulunan, eleştirmenlerden ilgiyi
doğal bir hak olarak isteyen bir şair(!) tipi oluşmuştur.”
İkincisi alıntı
da şu:
O yazıyı ben de
okumuştum; Dize dergisinin 41.
sayısında Veysel Çolak’ın ‘Dize Mitoloji’sinde yazdığı biçimiyle
aktarıyorum: “Dize’ye şiir
göndermelerini istemediğim birçok kişi var. Bunu yazacağım kendilerine.
Nedenim şu: Şiirimin basıldığı sayıdan bir adet gönderir misiniz? demek kadar
iğrenç bir şey olamaz. Bir insan düzenli okumadığı bir dergiye niye şiir
gönderir? Bunu benim anlamam olanaksız bir şey. Sombahar’a binbeşyüz şiir
gönderildiğini buna karşılık, ancak beş yüz sattığını yazmıştı oradaki
arkadaşlar. Dize de şimdilerde bu durumda. Okuyucunun üç katı şair. Demek
oluyor ki, şiir eskitilmiştir. Şiirin ciddi bir iş olduğu, alışkanlığı iyice
unutulmuşa benziyor. Şiire ilişkin her indirgemeye hayır.”
Bu iki alıntıya
ve ‘dönemsel arşiv’imize bakarak ve de -sayıları ne kadardır, kim bilir-,
şiire saygısı olan; klişe deyişleriyle “şiiri bir yaşam biçimi olarak”
seçmeyen, ama şiiri yaşamın içinde arayan has şairleri ayrı tutarak,
zincirin ilk halkası sayabileceğimiz şairler için, apaçık ortada ve salgın
denecek kadar yaygın olduğu görülen kimi ‘rahatsızlık’ların tarifini
yapabilir, Mehmet H. Doğan’ın yanıtında yer alan “...eleştirmenlerden
ilgiyi doğal bir hak olarak isteyen bir şair(!) tipi oluşmuştur”
cümlesini bölen parantezin içindeki ünlemin anlamını açabiliriz.
Ama öncelikle,
edebiyat terminolojisindeki eksiklikten kaynaklanan bir temel yanlışı
işaretlememiz gerekir.
Değerli maden,
sıradan metal, plastik, çam yaprağı, süpürge teli; şiir genlerinde baskın
olan madde hangisi olursa olsun; boyunlarına kolye, dantellerine örnek,
haliçlerine engel, ayaklarına paslı halka; zincirlerini nasıl kullanırsa
kullansınlar, şiir yazanları, şiir yazdığını sananları, yazdıklarına şiir
diyenleri, (her ne kadar bir yıl boyunca yayımlanan şiirler, seçkiler
aracılığıyla bir elemeden geçiriliyor ve şairler “diğer”lerinden, bir
bakıma, ayıklanıyorsa da),
farklı isimler aramaya kalkmadan ve de
toptancılık yaparak “şair” diye adlandırmamızın yanlış olacağını
düşünüyorum.
Bir edebiyat
terminolojisi oluşturarak her şeye ve herkese adıyla seslenmenin zamanı
gelmiştir.
“Şair”ler için
de, edebiyat için de böylesi daha iyidir.
*
Parantezin
içine gelince:
Öyle ya da
böyle, şiiri iş edinenlerin pek çoğunda göze çarpan ilk eksiltici özellik,
dergiden dergiye koşturarak şiir yayımlatmayı, iyi şiirin peşine düşmeye,
onun ardında ter dökmeye tercih etmeleri, kendilerini kanıtlamanın en
kestirme yolunun buradan geçtiğini sanmalarıdır.
Ayşegül
İzmirli, aynı ayda beş ayrı dergide şiiri bulunan şairlerin adlarını
sıralamıştı, Düşlem’deki bir
yazısında ve anımsıyorum, o listedeki şair adları dört, üç diye azalarak
sürüyordu. Bu ilkesizliğin ve doymazlığın daha tehlikeli örneklerini, Sivas
olayının ardından o yıl yayımlanan ağustos ve eylül aylarına ait dergilerde
görmüştük. Kimi şairler, sözde “Sivas acısı”yla, ama aslında, daha çok
okura, en gür sesleriyle, “ben de buradayım ve bakın ne kadar üzgünüm”
diyebilmek adına ve de bunu demekte geç kalmamak için, çalakalem yazılmış
şiirleri alelacele dergilere postalamış, kendilerini birkaç dergide birden
fena halde ‘kanıt’lamışlardı.
Böylece o ayların dergilerinde, şiirin ve acının metalaşabileceğini
kanıtlayan; şiiri ve acıyı rant aracı olarak kullanan ve dolayısıyla bir
biçimde kendini metalaştıran şair örneklerine rastlamıştık. Sevgili dergi
yayın yönetmenleri, ‘günün anlam ve önemini’ belirten bu şiirleri, aynı
‘acı’yı içlerinde duyarak, tazelikleri kaybolmadan, dergilerinde
yayımlayıvermişlerdi.
*
Dergiden
dergiye koşturarak şiir yayımlatma hastalığına eğer bir de
şiirimin basıldığı sayıdan bir adet gönderir misiniz? sorusuyla
şekillenen bir davranış bozukluğu ve sadece şiirinin yayımlandığı dergiyi
satın alma tiki ekleniyorsa, ki yukarıdaki alıntılardan eklendiği
anlaşılıyor, bu durumda birbirine bağlı birkaç hastalıktan söz edilebilir.
Şairlerimiz,
Ya kendilerini diğer
şairlerden ayrı bir yere koymak, onlardan soyutlanmak, onların
kalabalığından sıyrılmak, giderek yalnızlaşmak ve sonunda tanrılaşmak için,
sadece kendi şiirlerinden oluşan bir arşive kavuşma özlemi duyan
(Freud’a
sorsanız, kendilerine yöneltilen kötü davranışları, aşağılamaları ve bu
tavırlar karşısında duydukları acıyı, yaşam ortağı olarak seçtikleri “öteki”
sadist kişilikleriyle özdeşleştirmeye yatkın) mazoşistlerdir.
Ya da kendini
kanıtlamanın, var olduğunu birilerinin yüzüne haykırmanın ve/ya buna kendini
inandırmanın bir yolunun da şiir yazmak olduğunu sanan, birilerine
gösterecek bir şeyler (şiirler) biriktiren ve dışa karşı kendini bu biçimde
savunan kimliklerini kaybetmekten korkan sergilemecilerdir. (ki onlar için
şiirin, yırtık blucinden, tıraşlı bir baştan ya da mebzul sakaldan daha
fazla ve daha farklı bir anlamı yoktur.)
*
Kendilerine
dönük dergi edinme yöntemleri geliştiren şairlerimiz, böylece bir şeyi daha:
Okuma özürlü olduklarını ve yazılan şiiri izlemediklerini de göstermiş
oluyorlar bize. Onu şiir sanarak içgüdülerinin emrettiği bir şiirin peşinde
tek bacaklarıyla koşan bu şairler, “hayatım roman” deyişini şiirleştirerek
kendilerine uygulamışlar ve buna inanmışlardır. Şiiri bir duygu boşaltma
kabı, acılar sağanağında sığınılan bir saçak altı, hayat kâbusunun en derin
noktasında boğuluyorken uyanmak için atılan bir çığlık, aşkın hipnozlu
kollarında yatarken ya da ruhlar âleminin bulutlu bahçelerinde piknik
yaparken dudaklara geliveren sayıklamalar ya da dağa çıkılıyorken mavzerin
namlusunda rüzgârın çaldığı ıslık olarak kabul ederler. Şiirin bir işlevi
varsa ancak budur, diye düşündüklerini ve şiirin hâlâ
bu cüce boyutlarıyla var olduğuna inandıklarını, dergi sayfalarına
yansıyan kapalı devre yayınlarda izleme olanağını bulabiliriz. O yayınlarda
onları, ya öteki kimlikleriyle kendilerine acıyan, ya da yüceleştirdikleri
‘ben’lerine tapan yüzleriyle görürüz. Her iki durumda da akıllarında hep
yitirdikleri bacakları vardır. Oysa, Dize Mitolojileri’nin birinde Veysel
Çokal’ın “Boş vakitlerinde şair olmaya
çalışanlar” diye nitelediği bu
gruptaki şairler kulaklarını dış dünyaya çevirselerdi; kolaya kaçmadan şiire
çalışsalardı: Okusalar, izleseler, araştırsalardı şiir tarihinin hemen her
döneminde yüzlerce ağzın onlara bıkıp usanmadan bir bacağa değil ama, hiç
değilse bir koltuk değneğine kavuşabilmenin yöntemlerini gösterdiğini
göreceklerdi.
Bu tür şairlere
bakarak şiirin, sanatın dışında farklı bir işlevinin daha olabileceği,
örneğin, içgüdüsel gereksinmeleri doyurucu bir nesne görevi görebileceği
düşünülebilir. Bu biçimiyle şiir, niteliğini gündeme getirmemek kaydıyla,
şairlerin ruhlarındaki çatlaklar için ideal bir sıvadır. İşin içinde, düzeyi
kuşkulu da olsa bir yaratıcılık, tahrip olmuş bir ruh varsa ve bir köşede de
sözlükler dolusu sözcük duruyorsa, şiir bir onarım malzemesi olarak
kullanılabilir. Bir koşulla: Şiirlerini sargı bezi olarak kullanan şairler,
pansuman kaplarındaki acı eczayı edebiyat dergilerinin üstüne boca etmemeli,
bu eczayla ıslattıkları şiirlerini muhteşem arşivlerinin rahim sıcaklığında
saklamalıdırlar.
Böylesi,
“öteki”ler için de, edebiyat için de daha iyidir.
*
Küçük çaplı dünyalarında arazi ve gökyüzü sıkıntısı
çeken kimi şairlerin iklimlerini değiştirmek ve yaratıcılıklarına,
imgelemlerine, algılama süreç ve yetilerine ‘katkı’ sağlamak amacıyla başka
şairlerin gezegenlerine doğru ruhsal ve sözcüksel yolculuklar düzenleme
eğilimi, tanımı çok önceden yapılan, ancak devası bulunamadığı için
günümüzde de sıkça rastlanan bir başka hastalık türüdür.
Ne kadar
haklıdır saptayabilmiş değilim; bir zamanlar Özdemir İnce’nin, imgelerinin
yağmalandığını söyleyerek “bundan
böyle dergilere şiir göndermeyeceğim” açıklaması; kimi yazarların “fotokopi
şiir”, kimilerininse “imge
salatası” olarak nitelediği birörnek şiirlerin çoğalması; Mehmet
H.Doğan’ın 2002 Şiir Yıllığı’nda,“kim
bilir ne zaman, kimin bulduğu, kullanıla kullanıla yıpranmış, eskimiş
imgeler...” belirlemesi; Veysel Çolak’ın 2002 Şiir Yıllığı’nın Genel
Değerlendirme bölümünde “...kendini
yineleyen bir şiir kuşatmış ortalığı. Genelde ve özelde bir yineleme bu.”
deyişi, bu yaygın hastalığın kanıtlarındandır.
Esinlenmeyi ya
da etkilenmeyi aşan, sözcük ithaliyle başlayıp imge gaspına doğru genişleyen
bir mıknatıs şiir, bir kopya şiir dönemi; başkalarının tamtamını çalarken
kof dünyalarının duvarlarında yankılanan sesle kendinden geçen, bir çeşit
trans hali yaşayan aktarıcı şairler devridir yaşanan.
Bu ‘trans
hali’ni ‘şairlik hali’ sayan ve kendilerini yüceleştirdikleri noktada
doğuştan şair olduklarına inanan ‘şair’lerin bir sonraki davranış biçimi,
yüceliklerinden aldıkları güçle gerçekleştirdikleri ‘saldırganlık hali’dir.
Farkedilmediklerine, haklarının yendiğine, hor görüldüklerine inanan, bu
inançla nefretlerini cilalayan ve yıkıcı dürtüler kuşanan şairler, yok ise
var ederek var ise abartarak, önce dövüşecekleri yel değirmenlerini, sonra
sırça köşklerde oturan edebiyat ekabirlerini yaratırlar. Seçkin ya da elit
edebiyat tanımı, şer güçlerin iktidarı kavramı, şiir cumhuriyetinin (nasıl
oluyorsa) mutlakıyetle idare edildiği iddiası, bu yaratıcılığın ürünleridir.
Edebiyatın dinamosu işlevini yüklenen değirmenlere karşı açılan savaşın
nedeni de şairlerin bu Don Kişot Saldırganlığı halidir.
Bu evrede
saldırganlığın yanı sıra içten içe bir suçluluk halinin, buna bağlı olarak
da bir savunma halinin geliştiği gözlemlenir. Etik bir yasağın çiğnenmesi
ile var olma isteğinin arasında çıkan iç savaş, bazen yetersizlik duygusuyla
savunma biçiminde, bazen de aşırı bir saldırganlıkla dışa vurur.
Denenmemişe
ulaşabilirse, yepyeni yaratımlara dönüşebilirse, bu iç savaş, şair için de
edebiyat içinde iyi olabilir.
*
Arka arkaya
sıraladığımız bu ‘şair halleri’ne ve de bu ‘şairlik hali fotoğrafları’nın
edebiyat dergilerine yayımlanma şansını elde edebildiklerine bakarak şunu
sorabiliriz: Edebiyat dergileri, edebiyat ırmağına karışmak ve onu beslemek;
söylendiği gibi edebiyatın “atardamar”ı olmak için mi, yoksa, şairler kadar
editörleri de tatmin etmek amacıyla kurulmuş ruh sağaltım merkezleri,
gereğinden fazla açılmış psikiyatri koğuşları işlevini görmek için mi o
vadidedirler? Bu iki seçenekten hangisiyle kendilerini var ya da yok
etmektedirler?
Edebiyat
dergileri neden çıktıklarını bilmek, bu soruları yanıtlayarak kendilerine
bir anlam vermek zorundadırlar.
Aslında,
yayımlanmaya yeni başlayan edebiyat dergilerinin hemen hemen bütünü,
kapaktan sonraki ilk sayfasında, hangi nedenle yayımlandıklarını açıklayan
ve varlık nedenlerini sıralayan; bazen mangaldaki külleri havalandıran, ama
genelde çok da iddialı olmayan; bazen şiir dünyasında devrim yaratacakmış
gibi haykıran, ama alttan alta poetik dayatmalardan kaçınacağını
hissettiren, manifesto benzeri bir yazıyla yayın dünyasına girerler.
Derginin bir edebi bir sav taşıdığı sanılsın ve önemsensin diye kaleme
alınan bu yazıların, çoğunlukla, alışılagelmiş, törensel davranışların bir
etabı olmaktan öte hiçbir anlamı ve önemi yoktur. Olmadığı da zaten derginin
ilerleyen sayılarında kanıtlanır; izleneceği söylenen yolun daha başından
geriye: alışılmışa, bildiğe, çıkmış olmak için çıkmışlığa dönülür.
*
Ülkemizde
yayımlanan dergi sayısının yüzün üzerinde olduğunu ve her dergide ortalama
on şiirin yer bulabildiğini biliyoruz. Kaba bir hesapla her yıl bin-bin beş
yüz dolaylarında şiir yayımlanmakta ve en az bir o kadarı da dosyalarda
beklemektedir. Nicelik olarak varılan bu noktada eğer hâlâ şiirin niteliğini
tartışıyorsak, suçu, yukarıda hallerine değindiğimiz şairler kadar edebiyat
dergilerinde de aramalı, onları da tartışmalıyız.
Şurası kesin:
Hiçbir edebiyat dergisi, şiir sıkıntısı çekmez; aksine, editörlerin
dosyaları her zaman yayımlanmayı bekleyen şiirlerle tıka basa doludur. Bu
durumda, nitelikli şiiri öne çıkarma işi, şiirin özünü kavramış, seçme
ölçüsünü kazanmış editörlere kalmaktadır ki, halka akışı olarak
nitelediğimiz ırmağın sağlıklı devamlılığı ancak böylelikle sağlanabilir.
Yani, onların görevi, birinci halkayı taşıyacağı için ondan daha sağlam
olması gereken ikinci halkayı oluşturmak, hatta, zincirin kopmasını
engellemek adına, birinci halkaya, biçiminden direncine yeni formlar
kazandırmak olmalıdır.
Olabilir mi?
Edebiyat
dergilerinin bazı sayfalarının “yayımlanmaya değer şiir bulunamamıştır”
gerekçesiyle boş bırakıldığı gün, “olabiliyormuş” diyeceğiz. Şimdilerde
“orada şiir var mı” diye sesleniyoruz.
Oraya doğru.
Enkaza...
YAZININ ADI YOK
“Edebiyat ve
kadın / edebiyatta kadın / şiir ve kadın / şiirde kadın / …’nın şiirinde
kadın öğesi” gibi başlıklar, bana okul ödevlerini, bitirme tezlerini, yayın
kotasını doldurmak amacıyla yapılan akademik çalışmaları hatırlatıyor ki,
doğrusu bu klişe başlıkların altına yazılan zorlama yazıları, özü, yani
insanı göz ardı ettikleri için, çoğu zaman görmezden gelirim.
Söz konusu olan
sanat ve bu bağlamda edebiyatsa ve aslolan ortaya eli yüzü düzgün, estetik
değerleri gözeten eserler koymaksa ve bu eserler irdelenecek,
değerlendirilecek, eleştirilecekse, bu “iş”i cinsiyet ekseninde yapmanın bir
anlamı olabilir mi? Hele ki “insan” dediğimiz karmaşa, iki hatta üç cinsi
içinde barındırıyor ve bu üç cinse ait her türlü duyguyu, düşünceyi, bakışı,
algıyı, bazen tek bedene de sığdırabiliyorken.
Bu başlıkları
kendi toplumumuza (edebiyatımızda kadın / şiirimizde kadın…) özgü kılarak o
doğrultuda irdeleme gayretlerini, eğer bir kıyaslama çabası varsa ve konu
coğrafyaların ve kültürlerin karşılaştırılması temelinde tartışılıyorsa,
anlamlı bulurum. Bu türden çalışmaların taşıdıkları ipuçlarıyla
“toplumlar-kadın ve edebiyat” çerçevesinde yol açıcı olabileceğini kabul
ederim.
Beni, yazan,
yaratan, yapan kadından çok yazılan kadın ilgilendiriyor. Ve bireysel olarak
“biz”le “onlar”ın “içeri”yle “dışarı”nın mekânsal ve kültürel olarak
karşılaştırılması…
Bu babda ilk
aklıma gelen 950’li yılların başında Paris’e giden Attilâ İlhan’ın
yazdıklarıdır. Zar zor söktüğü Fransızcasıyla okuduğu kitaplarda ve yaşadığı
ortamda karşılaştığı dudak uçuklatan kadınları ve sıradışı erkekleri,
Hangi Seks kitabında kayda geçirmiş, büyük şaşkınlığını yazmıştı.
Dediklerine bakılırsa, ne kadınlar aşina olduğu,
hamurunu bildiği kadınlardı, ne de erkekler ezberindeki burma bıyık,
vurduğu yerden ses getiren yağız delikanlılardı. Kadınların kamçılı sertliği
ile erkeklerin pandispanya yumuşaklığı, iki cinsin iç içe geçmişliği aklını
başından almıştı. Ayrıldığı ülkesinde o dönemde, hece veznine göre edepli
şaklayan meşin kırbaçların, usulünce kişneyen yağız atların şiiri
yazılıyordu. Belki Süleyman efendinin nasırı şiire girmişti, ama henüz
elektrik yalayan, alev kırmızısı saçlarını melon şapkayla örten, kravatlı,
takım elbiseli, siyah rujlu kadınların esamisi okunmuyordu. Bu yüzden
olmalı, şiirine bir kıyaslama öznesi olarak ‘Kadınlar Havası’nı sokmuş, bir
baş soğan gibi kırılan ve çığlık çığlığa doğuran Zelihaları, kahrolmuş
Melahatları, gözyaşına ekmek banılan Cevriyeleri, yayık döven rüzgâr yanığı
Haseneleri, mevlut okuyan hafız hanımları, huysuz ağa tarafından sağılan
Haticeleri, Haticeden sıtmalı doğan Zühreleri anlatmıştı. “Öteki” kadınların
bencilliğe varan bireyselliklerini, ellerini yıkayanlara havlu tutan,
uyurken açılanların üstünü örten “buralılar”ın hallerini, bu kıyaslama
çerçevesinde dillendirmişti.
Ama asıl
şaşkınlığı Divan şiirini incelediğinde yaşamış, Batıya özgü sandığı yanlış
erkeklerle yanlış kadınların Batı’dan çok daha önce şiirimizde arz-ı endam
ettiklerini, beyitler arasında mekik dokuduklarını görmüştü. Bir mazmun
olarak kalıplaşmış ve kadınlara iliştirilerek okunmuş gerdana dökülen
zülüflerin, alna düşen perçemlerin, kaşları gıdıklayan kâküllerin, ince
bellerin, kalem kaşların, benli yanakların, selvi boyların iki cins için de
yazılmış olabileceğini kavradığı anda, bunun bir Doğu-Batı; o ülke-bu ülke
meselesi olmadığını, bir insanlık hali olduğunu da anlamıştı. Nedim’in “kız
mısın oğlan mısın kâfir” redifli gazeli işin tuzu biberi olmuştu.
Attilâ İlhan’ın
Paris’te olduğu yıllarda “biz”de yaygın olarak Kerime Nadirler Muazzez
Tahsinler okunuyordu ve Türk insanının,
özellikle Türk kadınının kafasında bir kadın şablonu oluşuyordu. Başı önde,
isteklerinin peşinde koşmak yerine karşı tarafın isteklerine uyan, munis,
duygu ağlarıyla örülmüş, hassas, çocuklarına kol kanat germiş, akşamları
koca yolu gözleyen, yatana kadar ortalıkta dolaşıp duran ama yatar yatmaz
kaybolan, gece hayatı atlanmış, yine de çocuk doğurabilen kadınlar, sonraki
yıllarda beyaz perdede Hülya Koçyiğitler Türkân Şoraylar tarafından o kalıba
uygun biçimde canlandırılacak ve bu roller, bu kodlarla yetiştirilmiş Türk
seyircisine iyi gelecekti. Basma iyi bir kumaştı onlar için. Etekleri diz
kapağının üstüne çıkmazdı, yakaları boyunlarına kadar düğmeliydi. Oje
sürmezlerdi; sürecek olsalardı ancak pembe rengi, fevkaladenin fevkinde bir
şeyler olur da doğru bilinen yollarından bir milim sapma gösterirlerse,
kırmızıyı denerlerdi. Ama ne hikmetse yatana kadar kalıba alınmış gibi fönlü
saçlarıyla dolaşırlar, yatakta geçirdikleri bütün gece ve sabah
uyandıklarında da fönlerini muhafaza ederlerdi. En belirgin özellikleri
duygusal çatışmalarıydı. Hep başkalarının verdiği kararları uygulayan
kişiler olarak, her durumda kararsız kalırlar, o mu-bu mu, öyle mi-böyle mi
diye sorup dolaşırlarken ısıra ısıra beyaz mendillerini helak eder, gözyaşı
bezlerine fazla mesai yaptırırlar, fönlerini bozmadan, elbiselerini
kırıştırmadan, kendilerini yataklara yüzükoyun atarlar, açtıkları her kapıyı
nefes nefese kapattıktan sonra kapılarda sırtlarını dinlendirmek ihtiyacını
duyarlardı. Bütün bunları yaparken, gözleri aralıksız dalar giderdi ve o
sırada gülümsemeyi akıllarına getirmezlerdi. Hep âşıktılar ve aşklarını her
zaman fermuarlı dudaklarının ardında gizli tutarak kendilerine saklarlardı.
Her zaman yanlış anlaşılırlar, her zaman kötü rastlantıların kurbanı
olurlar, eteklerini dedikodu çarkına kaptırmaktan kurtulamaz, heder olur
giderlerdi. Arada bir kasketli bir Fatma Girik’le ya da geceliğiyle dolaşan
bir Suzan Avcı’yla karşılaşana kadar böyle sürerdi bu ve bu hal, bunları
okuyan kadınlara, sonra kadınların kızlarına da bulaşır bir karantinaya
gerek duyulacak ölçüde salgına dönüşürdü.
Bize ait, çoğu
zaman uysal, bu hayat hikâyelerinin masal havasında yazılmasından yaklaşık
yüz yıl önce, örneğin Flaubert, bir üst sınıfa katılabilmenin özlemiyle
yanıp tutuşan ve bunun yolunun o sınıftan erkeklerle birlikte olmakta gören
Emma Bovary’nin, çapı küçük aile çemberini berhava edişini anlatıyordu. Aynı
yıllar Rusya’da Tolstoy, “üst sınıf”a ait, bir eli yağda, bir eli balda bir
kadın olan Anna Karenina’nın, aşkı marazi bir halden çok bir insanlık hali
sayarak kendini küçük çaplı bir daireye hapsetmesinin, bunu aşk adına göze
almasının hikâyesini anlatıyordu. Ki her iki hikâye de, alttan alta
kadınların kulağına “rahat” durmalarını, yoksa sonlarının ya arsenik ya da
tren rayları olacağını fısıldıyordu.
Flaubert ve
Tolstoy’dan da öncesi var: İvan Turgenyev’in
Bahar Seli romanındaki, nedense
ötekiler kadar ses getirmeyen, Marya Nikolayevna karakteri, çılgınlık
konusunda Madam Bovary’den de Anna Karenina’dan da bir adım öndedir. Bırakın
yaşadığı 1840’ları, 21. yüzyıla bile bol gelecek bir kadındır o. 22
yaşındadır, babadan zengindir, yemekten ve yatıp uyumaktan başka hiçbir şeyi
önemsemeyen şişman bir adamla evlidir. Karı kocanın ortaklaştıkları tek şey
bahisleridir ve bu bahislerin konusu, kadının etrafında pervane olan genç
erkekleri yatağa atıp atamayacağıyla ilgilidir. Bahisler genellikle -
Bahsi kaybettim mi yoksa?
sorusuna, vücut diliyle verilen bir cevapla sonlanır:
Marya Nikolayevna omuz kaldırmakla
yetindi. Gözleri yakaladığı kuşa tırnaklarını geçirmiş bir atmacanın
gözlerinden farksızdı.
O yıllarda,
üçüncü sınıf Fransız romanlarının çevirileri aracılığıyla romanla tanışan
Osmanlı toplumunda zaten roman yazan yoktur. Olsaydı, bu türden karakterler
yaratmanın yazar katliamına sebep olacağı çok açıktır. Bu yüzden, sadece
Osmanlı döneminde değil Cumhuriyetin ilk yıllarında yazılan romanlarda da
çizgiyi aşan kadın karakterine nerdeyse hiç rastlanmaz. Ahmet Rasim’in,
Hüseyin Rahmi’nin, mizahı aracı kılarak bazı “aykırı” denemeleri olmuşsa da
bunlar oldukça masum “kalkışma”lardır.
Yirminci
yüzyılın ikinci yarısında, yıllarca çile çeken, koca egemenliğinde ezilen,
çift-çubuk işlerinde perişan olan ve kuluçka makinesi muamelesi gören
Anadolu kadınına bir gövdesi olduğunu ve bunu kendi bildiğince
kullanabileceğini ilk hatırlatan, yanılmıyorsam Kemal Tahir olmuştur. Kemal
Tahir’in, özellikle Yedi Çınar Yaylası-Köyün Kamburu- Büyük Mal üçlemesindeki kadınları,
aynı dönemlerde kalem oynatan ve benzer coğrafyanın insanlarını yazan Yaşar
Kemal’in, Mahmut Makal’ın ve Fakir Baykurt’un, biraz daha “şehirli” duran
Orhan Kemal’in kadınlarından oldukça farklıdırlar. Hırçındırlar,
hınzırdırlar, erkeklerin bulmacasını kolayca çözmenin yollarını bulmuşlardır
ve bu yolların en kestirmesinin gövdelerinden geçtiğini fark etmişlerdir.
Kemal Tahir’le
günümüz arasında kısa bir yol çizersek, bu yolda iki durağı işaret etmeden
geçemeyiz. İlk durak Attilâ İlhan’ın
Haco Hanım Vay’ıdır ki, Haco Hanım’ı, Arşaluys’u, Maide’si, Müzeyyen’i,
Hatice’siyle bu roman tam bir yanlış kadınlar resmigeçididir. İkinci durak,
Pınar Kür’ün Asılacak Kadın adlı
romanıdır. Kür, bu romanında, Flaubert’ten, Tolstoy’dan ve Turgenyev’den
yaklaşık 130 yıl sonra, “iktidarsızlığını görsel olarak gidermek için
karısını pazarlayan bir koca” sureti çizme cesareti gösterebilecektir.
Günümüzde ise
ipin ucu kaçmıştır. Bugün, erotizm ile pornografi sınırlarını iç içe
geçiren, kadını ve erkeği var olabilecek her türlü değerden sıyırarak onları
sadece cinsel organları ve ilişkileriyle anlamlı kılan metinler ortalıkta
fink atmaktadır. (Birkaç örnek: Füsun Erbulak’ın
Altmış Günlük Bir Şey adlı
anlatısı // Tekgül Arı’nın
Bedenim Tetikte / özellikle Matiz
adlı öyküsü // Şebnem İşigüzel’in /
Kurtlar ve Çakallar adlı romanı) (Bir saptama: Duygu Asena’nın
Kadının Adı Yok adlı kitabı masum bir kız çocuğudur.)
Bu durum, yayın
eksiği olan akademisyenlere yeni bir tez başlığı sunmaktadır: Edebiyatta
kadın ve seks.
Ansiklopedi
kalınlığına ulaşabilecek yazılara şimdiden hazırlıklı olun!
(Diyerek
bitirecektim yazıyı. Yakın ve uzak gözlüğümü takarak şimdiye ve yarına bir
daha bakınca ileri demokrasi(!) döneminde olduğumuzu, olabilecek yeni
gelişmeleri hesaba katmadığımı fark ettim. Devir, buzlucam çağıdır.
Televizyon ekranlarında Picasso’nun tablosundaki kübist kadın göğsünü bile
kışkırtıcı bularak karartma gereği duyan fesat bir anlayışın hüküm
sürmektedir. IV. Murat müsveddesi bu yasakçı ve ucube zihniyetten, yakın bir
gelecekte Kültür(süzleştirme) ve Sanat(sızlaştırma) Bakanlığına bağlı ya da
bambağımsız bir SÜK (Sanat Üst Kurulu) kurulması beklenmelidir. Bu kurul,
günümüz yöneticilerine pek yakışacaktır. İşte onlara bedava akıl: Bu kurumun
daire başkanlıklarından biri basım aşamasındaki kitap sayfalarına buzlucam
sisleri yerleştirmekle görevlendirilmelidir. Şube başkanları da iş bölümü
yapmalı, uzmanlık alanı olarak kimi kasık bölgelerini, kimi meme uçlarını,
kimi saçları-başları, kimi gözleri, kimi de dudakları seçmeli, ortaya gül
gibi tesettürlü kitaplar çıkarmalıdırlar. Kurula bağlı olarak çalışan,
kadın-erkek ilişkilerinin duygusal mı yoksa şehevi mi olduğu belirleyen bir
ölçme-değerlendirme komisyonun kurulması da mutlaka düşünülmelidir.
Böylece, hiç
değilse kurul personeline kitap okuma alışkanlığı yerleştirilirken, olur
olmaz kişilerin olur olmaz şeyler yazmasının da önüne geçilecektir. Ayrıca,
karşı cinsle göz göze gelmekten korkan, değil başkasına, kendine bile soru
soramayan, cahilliğiyle bilgeleşen nesiller yaratılması sağlanacaktır.
Buradan bakınca
diyebiliriz ki, pek yakında, insanların orasının burasının nasıl
kullanılacağını nasıl tasvir edileceğini ehl-i dil ile anlatan “Kazıklı
İlmihaller”i konuşup tartışacağız
Akademisyenlerin yeni araştırma ve tez konusu belirlenmiştir. Hayırlara
vesile olsun.)
Ihlamur /
Sayı: 19 / Haziran 2014
BİRBİRİNİN
UYDUSU GÖKTAŞLARI
Siz bu
yakınlığa, sevgi bağı, kan bağı, duygu bağı, arkadaşlık bağı gibi yakışıklı
adlar taksanız da, görünüşlerine bakarak onları dolmayla içi gibi
birbirlerine yakıştırsanız da, gerçek şu: İki insanın birlikte yaşaması
kolay değil, hiç değil...
Açıklaması var
bunun: Çünkü her insan teki bir göktaşıdır; kendine dönen, kendinde dönen...
Ve uydu olarak dünya dediğimiz bu büyük kürenin kuyruğuna takılmış, bağımsız
sandığı kendi yörüngesinin rotasında oyalanarak süresinin sonuna doğru
sürüklenen bir göktaşı.
Doğasında
bağımsızlık taşıyan insan teki için bu saptama doğruysa, iki insanın
birlikte yaşaması kolay değil, hiç değil, sözünün gerekçesi de açıktır: En
iyi göktaşı, yörüngesini öteki göktaşlarıyla çakıştırmayan, dolayısıyla
başka göktaşlarıyla çarpışmayandır. Yani, en has göktaşı, ötekilerle
arasında hava boşluğu bırakan, soluğunu ötekilerin burnuna tıkamayandır.
Bu gerekçeden
bir yargıya varılabilir: İki göktaşının en sokulgan konumu teğetten öteye
gitmemelidir! İnsan üzerinden konuşursak: İki insan birbirlerine - kabul
edilebilir sıklıkta kesişmenin dışında- gövdelerinin ve düşüncelerinin
teğetinden öte sokulmamalıdır.
Konuyu
somutlaştıracağım ve, İşte Ayşegül, diyeceğim.
Kaç yıldır
tanışırız, kaç yıldır oturur edebiyatı konuşur, edebiyatı tartışırız ve
doğrusu anlaşırız da; görünen köyün kılavuzluğunu yaparız. Ama, -zamanı
gelmişti demek-, aramızda kabul edilebilir sıklığın ötesinde bir kesişme
gerçekleşmiş olmalı ki, geçen yıldan bu yana, dirseklerimiz birbirine değse,
cin çarpmışa dönüyoruz. Dile getirilen bir dargınlık, anlaşamadığımız
belirgin bir konu yok görünüşte; yine edebiyatı konuşuyor, yine usulünce
edebiyatı tartışıyoruz ve ne tuhaf, yine çoğunlukla anlaşıyoruz. Ama,
sözcüklerin arasına öyle görünmez iğneler, öyle oltalar ve giderek
belirginleşen öyle kasap çengelleri serpiştirir ve birimizden birinin bu
sivriliklere takılmasını öylesine bir dikkatle bekler olduk ki, bulunduğumuz
yer bir viyolonselin gövdesine dönüştü. Şimdi biz, bir yandan kaçamak
bakışlarla birbirimizi kolluyor bir yandan da gerdiğimiz tellere ötekinin
yayını dokundurmaya, yanlış baskılar yaptırarak yanlış sesler çıkartmaya
çalışıyoruz: Böyle bir konser süreci bu; bir çeşit tuzağa düşürme
resitalinin ortasında duruyoruz.
Yörüngelerimiz
iyice iç içe geçti demek!
Somutlaştırdığım durumu örnekleyeceğim:
1. Karşıyaka
Şiir Kurultayı’ndaydık. Dinledik, konuştuk; dönüp gelince, hadi bakalım
şimdi de tarihe not düşelim, bu kurultayı yazalım, dedik. Ortak bir metin
oluşturma noktasında birden uyanıverdi cinlerimiz: Biçemde de ayrıntıda da
anlaşamıyorduk. Örneğin Ayşegül, ısrarla, Süreyya Berfe’nin adına bir y
harfi daha ekleyeceğini söylüyordu. “Madem ki oraya bildirisini sunmaya
gelmişti, çıkıp okusaydı. Bu işlerden sıkıldığını, bu tür etkinliklerden
doyduğunu göstermek ister gibi, çıksın birisi yazdıklarımı okusun, demeye ve
sakalını kaşıyarak salonu terk etmeye hakkı yoktu. Ben bu tavra, hiç değilse
bir y harfi armağan etmek zorundayım.”
Bu konuda
eğilimin harf atmaktan yana olduğunu ileri sürdüğümde ısrarını biraz
gevşetti Ayşegül ve “İyi o zaman” dedi, “Berfe’nin adına harf eklemeyi uygun
bulmuyorsan soyadından harf atalım. Bir de değil, iki harf atalım.”
Ayşegül, b ve r
harflerini karalarken, “Efece bir davranıştı çünkü bu.” dedi.
Bunu söylerken,
dışarıda bırakılmalarına asla izin verilemeyecek olan gençlerin ve
ileri-gençlerin dışında, salonda bulunan Kemal Özer’i, Ülkü Tamer’i, Afşar
Timuçin’i, Özcan Yalım’ı ve Dinçer Sezgin’i düşündüğünü söylüyor ve
ekliyordu: “Onların önünde sergilenen bu davranış, tam bir efe tavrı değil
miydi sence de?”
Yanıt vermedim.
Anlaşamadığımız
bir başka nokta, sunulan bildirilere itiraz biçimiyle ilgiliydi. Ahmet
Bozkurt’un, şiirin öznesi olarak şairi irdeleyen ve bunu Enis Batur’un
şiirinden yola çıkarak açımlayan bildirisinin orta yerinde, “Nedir bu, Enis
Batur, Enis Batur çığırtkanlığı! Ben buraya Enis Batur dinlemeye gelmedim”
avazıyla ortalığı çınlatan E. Bülent Yardımcı’ya takılmıştı Ayşegül.
Oturumlar, bildirilerin okunmasından-sunulmasından sonra, soru-yanıt
bölümüyle bitiyordu ve bildirilerde beliren virajlar bu yöntemle
dönülüyordu. O zamana kadar bu yöntem uygulanmışken, bu ani çıkış, hem de
edebiyat dünyasına eleştirmen olarak takdim olunan ya da kendini böyle
takdim eden bir edebiyat adamının bu ani çıkışı rahatsız etmişti Ayşegül’ü.
“Bana bu kez engel olamazsın” diyordu, “yazacaksam eğer, Bülent Yardımcı’nın
adının başındaki E’yi de Efe olarak yazarım. Bu da efelik değilse, hangi
davranışı bu sözcükle tanımlayabiliriz?”
Gerekçesini de
açıklıyordu Ayşegül: “Edebiyatta, başka dallarda da elbette, adlara
önyargıyla yaklaşmanın, eleştiri kurumunun temeline dinamit koymaktan ne
farkı var, Allah aşkına? Buradan başlanırsa, ırklar, cinsiyetler; giderek
kısalar uzunlar, bıyıklılar bıyıksızlar, güzeller çirkinler gündeme gelmez
mi?”
Kurultayların
düzenlenme nedenlerinden birinin de bir bakıma, bu tür kavgaların zeminini
hazırlamak ve bu tür kavgalardan yararlanarak bir yerlere ulaşmak olduğunu;
bu etkinlikler aracılığıyla, yanlış anlaşılmaktan kaynaklanan
kırışıklıkların ütüleneceğini, hiç anlaşamamaktan kaynaklanan pürüzlerin
giderileceğini ve anlamak-anlaşmak istenmeyenlerin astarlarının ters-yüz
edilerek elden geçirileceğini söylemeye niyetleniyorken, bambaşka bir söz
çıktı ağzımdan. “Bu yazı yazılmayacak” dedim Ayşegül’e, “kalemine çektiğin
kırmızı mürekkebin rengini açmak için sana su taşımaktan bıktım.”
İyi ki böyle
demişim; arkası gelecekmiş meğer.
Kitabımı alıp
çekildiğim köşeden, kırmızı mürekkeple dolu şişeyi önüne çektiğini, kalemini
şişeye daldırdığını görüyor ve haylaz ağzından dökülen mırıldanışları
işitiyordum:
“M.
Mümtaz Tuzcu orada olsaydı, onunla hangi dilden konuşurduk, pek merak
ediyorum, Fransızca mı, Türkçe mi? Türkçeyse, hangi Türkçeyle?”
Susmamdan
yararlanarak uzaktan yükleniyor: “O tarihte yayımlanmış olsaydı, Fergun
Özelli’ye, Varlık’ın Ocak sayısında yayımlanan ‘Ülkem İzmir’e Bir Kadeh
Şiir’ şiirini keşke yayımlamasaydın, diyebilir miydik peki? Semt adlarını,
Ballıkuyu’nun balı, Kadifekale’nin kadifesi gibi, kolaycılığa kaçarak
kullanmış olmasını yerebilir miydik?”
Yanıt
alamayınca susmuyor ki! Sonunda odayı ve yazıyı terk ettiriyor bana,
vardığım yargıyı tekrar ettirerek:
İki insan
birbirlerine, gövdelerinin ve düşüncelerinin teğetinden öte sokulmamalıdır.
TOPLUMUN KÖR MÜHENDİSLERİ
Geçtiğimiz Mart
ayında, hem seçici kurul üyesi olduğum Homeros Şiir Ödülü – Attilâ İlhan
Şiir Yarışması’nın ödül törenine, hem de 21 Mart Dünya Şiir günü
etkinliklerine katılmak için, çağrılı olduğum İzmir’deydim. Orada, toplumun
genelinde sıkça görülen, bu arada edebiyat dünyasına egemen olmaya başlayan,
“yenileşen eski insan tipi”nin örnekleriyle karşılaşınca, tam olarak nasıl
tanımlayacağımı ya da adlandıracağımı bilemediğim bu bir çeşit kişilik
kaymasını, tarihe not olsun diye kayda geçmek istedim.
Yarışmaya
katılan 40 dosyanın genel incelemesinde dikkatimi çeken en açık özellik,
şiir dosyalarından sızan mistik havaydı. Dünyadan elini eteğini çekmiş,
başka bir âleme yüzünü çevirmiş; gerek Türkiye’nin, gerekse dünyanın
sorunlarından sıyrılarak bireysel bir içe kapanışın etkisiyle sadece
kendisiyle meşgul olan 30 yaş altı gençler vardı karşımızda. Dosyalarına
bakıldığında, bu gençlerin, okuyorlarsa okullarıyla, çalışıyorlarsa iş
yerleriyle cami arasında ömür tükettiklerini, dünya nimeti denilen her türlü
varlıktan ya da “şey”den el çektikleri sanılabilirdi. Oysa yemekli
toplantılarda gördük ki, mistik yönden kendilerini beslemiş olan bu gençler,
içki içiyorlardı, küfür ediyorlardı, cinsellikten konuşuyorlardı, hatta
çapkınlık yapabilmek için fırsat kolluyorlardı. Kendilerini konumladıkları
noktada, sahiplenmeleri gereken değerlerden sapmışlardı. Sanki nereye ait
olduklarını kestiremiyorlardı. İç sesleri, çevrelerini kuşatan hayattan
başka şeyler söylüyordu ve bu gençler bir yol ayrımında, nereye
sapacaklarını bilemeden kalakalmış gibiydiler.
Kuzey
kentlerimizden birinden gelen ve dergisini İslami edebiyat dergisi olarak
nitelendiren bir şair, alkol dozunu ayarlamayı unuttuğu bir anda, İzmir’de
bir sevgilisinin olduğunu, şimdi onun yanına gitmesi gerektiğini söyleyerek
masadan kalkmaya yeltendiğinde, masadakiler bu yaşam biçimi ile inançlarının
çelişip çelişmediğini sordular ona. Verdiği yanıt ilginçti: “Kardeşim” dedi
şair, “ben yaşadığım şehirde camilerin duvar süslemelerini, hatlarını
yaparak para kazanıyorum. İşim gücüm imamlarla, hocalarla. Çıkardığım
derginin parasal desteğini de onlardan alıyorum. Elbette onların istediği
gibi dergi çıkaracağım.”
*
Toplumda da
benzer şekilde yönsüz, yolsuz, çelişkili, çok yüzlü insan tipleriyle
karşılaşmıyor muyuz?
Bu şair arkadaş
bana bir meslektaşımı anımsattı. Onunla aynı lisede, aynı sınıfta okumuştuk.
Liseyi ve fakülteyi müzisyenlik yaparak kazandığı para ile okudu ve bitirdi.
Mesleğinin gereği, gece hayatına yatkındı. Yıkılacak kadar içmeyi alışkanlık
haline getirdiğinin, çoğu kez yardımsız evine gidemediğinin tanığıydım.
Sonra yollarımız ayrıldı, o günün dostları hayata savruldu, her birimiz bir
köşeye dağıldık.
Yıllar sonra
onun İstanbul’da muayenehane açtığını öğrendim ve Bursa’dan İstanbul’a
gittiğim bir gün, yolumun üstündeki bir semtte bulunan iş yerine uğradım.
Düzayak küçük bir dükkândan bozma muayenehanesine girdiğimde bir mescide ya
da türbeye girmiş sandım kendimi. Duvarlarda çerçevelenmiş hatlar, ayetler,
dini motifler, masasının üstünde 20 ciltlik Seyyid Kutup Kuran Tefsiri vardı
ve beyaz önlük giymesi gereken arkadaşım beyaz bir cübbe giymiş olarak
çalışıyordu. 10 yıldan fazla birlikte olduğum, nasıl yaşadığını, insanlar ve
olaylar hakkında ne düşündüğünü, hayat nasıl baktığını çok iyi bildiğim
arkadaşımın durumu anlaşılır gibi değildi.
Değişimin,
değiştim demeyle olamayacağına inanırım ve bu yüzden “Değiştim” diyenlere
her zaman kuşkuyla bakarım. Hatta değiştiğini öne sürenlerin yalan
söylediğini düşünürüm. Çünkü köklü değişimleri kişinin doğal yapısına aykırı
bulurum. Siyahı istediğiniz kadar beyaza boyayın, o bir gün altındaki siyahı
dışarı kusacaktır. Yalancı yalanının dilinin altında saklayabilir ancak.
Dürüst olan her koşulda dürüsttür, sahtekâr da her zaman sahtekârdır; buna
inanırım.
Arkadaşımın
yanında çok az kalabildim. Çünkü “bu ne hal?” diye sorduğum soruya, “ne
yapalım, şimdi böyle!” diye yanıt vermişti ve sanki söylenecek her şeyi bir
cümleyle söyleyivermişti.
Oraya üç-dört
yıl sonra bir daha gittim. Muayenehanenin kapısı açıktı ama içeride kimse
yoktu. Duvarlardaki çerçeveler indirilmiş, masanın üstündeki kitaplar
kaldırılmıştı. Komşularında sordum, kahvededir, tavla oynuyordur, dediler.
Aynı pasajdaki kahvehaneyi buldum. Gerçekten oradaydı. Bağıra çağıra zar
atıyor, zarı ne gelirse gelsin küfrediyor, hem tahtaya çarptığı pullarla hem
de karşısındaki oyuncuyla sanki kavga ediyordu. Başına dikildiğimi görünce,
“bitiyor şimdi, çek bir sandalye” dedi bana ve oyununa devam etti.
Muayenehaneye
geçtiğimizde ona “ne oluyor, yine mi değiştin?” diye sordum. “Buranın rantı
bitti.” dedi bana, “kazanacağımı kazandım. Artık yer değiştireceğim.”
*
Sosyalbilimcilerin mutlaka incelemesi gereken bir yapıya dönüştü toplum
yapımız. Alıştığımız bir şeydi: Belli yapıdaki insanların belli yaşam
biçimleri vardı ve onlar bu özellikleriyle anılırlardı. Herkes bilirdi ki,
böyle yaşayanlar bu gruptandır, şöyle yaşayanlar da başka bir gruptur. Onlar
böyle davranırlar, bunlar da böyle ve bu davranış biçimleri her iki gruba da
yakışır. Şimdi, eskiden bıçakla kesilmiş gibi ayrı duran, birbirine
bulaşmayan ve karışmayan gruplar iç içe geçtiler.
Gündüz cuma
namazı kılanlar, ertesi günün tatil olmasını hesaplayarak cuma akşamını
barlarda, meyhanelerde geçirebiliyorlar ve “o iş ayrı, bu iş ayrı”
diyebiliyorlar.
Günah saydığı
zinayı imam nikâhıyla meşrulaştıran, ama bu arada imam sayısının da eş
sayısının da hesabını kaçıran uçkur bağsız dinciler, bırakın toplumda yer
almayı, Meclis’e bile girdiler.
Görünen o ki,
bilinmez bir el bu toplumun içinden iskeletini çekip almış ve ayakta
duramayan bir et yığını bırakmış geride.
Bazı değerleri
pazara çıkarırsanız, satış yapar ve belki kazanç elde edebilirsiniz. Ama o
değerleri geri almak istediğinizde paranızın işe yaramadığını, çünkü ortada
değer diye bir şeyin kalmadığını görürsünüz.
Bu ülkede
milliyetçilik pazarlandı. Sonuçta ortaya milli çete kavramı çıktı. Milli
çeteden milli mafyaya geçildi. Böylece gerçek milliyetçilerin,
vatanseverlerin milliyetçiliği neredeyse suç oldu.
Bu ülkede din
pazarlandı. Siyaset dini afiş olarak kullandı. Halkın saf inançları çıkar
aracına dönüştürüldü. Seçim otobüslerinin üstüne elinde Kuran taşıyanlar
çıktı ve Kuran’a el basarak yalan söylediler. Gerçek dindarlar, dincilerin
ayaklarına paspas edildi.
Sonuç mu?
Bakın ve
tartıya vurun!
Devletin işini
görürken devletin kandilini, özel işini görürken kendi kandilini yakan
Hazreti Ömer’den, “devletin malı deniz, yemeyen domuz” anlayışını
taşıyanların yönetimine nasıl geldiğimizi anlayın.
“Bu sistem
kâfirlerin sistemidir. Ne koparsanız kârdır. Yolsuzluk da olsa, haram da
olsa helaldir.” diyenlerin iktidarındaki “dinci yolsuzluk”ları yerli yerine
oturtun.
Belki masal,
belki rivayet, geçmişte “ben bugün siftah yaptım” diyerek müşterisini siftah
yapmayan komşusuna yollayan esnafın, çağımızda ‘enayi’ diye
adlandırılmasındaki mantığı çözün.
Bırakın ötesini berisini,
annelerimizin başörtüsü bile türban adını alarak birilerinin iktidar yoluna
serildi, bu yol üzerinde sergilendi, satışa çıkarıldı. Geçenlerde,
televizyon ekranında boy gösteren bir şarkıcı hanım, bikini ile kumsalda
dolaşıyor, voleybol oynuyor, atlayıp sıçrıyor, şarkı söylüyordu ve başına
türban bağlamıştı. Başınızı sokağa çevirin bakın, bikinili değil ama
gövdesini bağırtan kıyafetler giyinmiş türbanlı hanımlar göreceksiniz.
Bu toplum
kokuyor hanımlar, beyler; bu insanlar kokuşuyor. Omurgası alınmış bedenlerin
cesetleşmesi kaçınılmaz. Bu ülkeyle, bu toplumla oynayanları ve onlarla
işbirliği yapan yerli destekçileri iyi teşhis edin.
Ateşle
oynanmayacağını, ateşten oyuncak olmayacağını bilin, bildirin.
Ve oyunuzu da
oyuncak olmadığını, artık oydan başka anlamlar taşıdığını şimdiden düşünmeye
başlayın.
ŞAİR, ŞİİR
/ OKUR
“Günümüz şairi şiirin neresinde?” sorusunun yanıtını
araken, şair-şiir ikilisine, dar anlamda okuru, geniş anlamıyla toplumu da
eklememizin daha doğru olacağını; böylece hem sacayağın eksiğini
tamamlayacağımızı hem de soruyu kendi içinde çeşitlendirerek farklı
açılımlara varabileceğimizi düşünüyorum. Günümüz şairini şiirle
buluşturmadan önce, günümüz şiirinin okurla veya toplumla ilişkisini ya da
günümüz şairinin toplumdaki yerini, -tartışmasak bile- saptamamız, sanırım
yanıtı bulmamızda bize yardımcı olacaktır.
Şiir-toplum ilişkisinde gördüğümüz ne, önce buna bir
bakalım. Bana göre, bizler, genlerini tıka basa şiirle doldurmuş sıkı bir
şiirsever toplumu oluşturuyoruz. Şiir, hemen herkesin hayatının hiç değilse
bir döneminde, okunur ya da yazılır bir tür olarak yer almıştır. Bilirsiniz,
âşık olanlarımız, gurbete çıkanlarımız, askere gidenlerimiz, şiirin ateşten
kalemiyle kâğıtların ucunu yakmayı, aşkın, gurbetin, askerliğin bir eki, bir
uzantısı, bir töreni gibi algılarlar, duygularını en iyi bu şekilde ifade
edeceklerine inanarak şiire sarılırlar. Buna karşılık, âşık olunanlar,
sılada kalanlar, asker yolu gözleyenler de, duygularının postacısı olarak
şiiri seçerler. Şiirin bu hali, bir işlevi olan, bir işe yarayan alet
edavatların haline benzer. Gerçekten de şiir, bazen söylenmemiş bir aşkın
vidasını söken bir tornavida olabilir. Bazen de tam bir kalbin kapısını
açacakken yitirildiği anlaşılan bir anahtarın yerini alır ve bir maymuncuğa
dönüşür. Her derde deva olabilir, açıkçası: Ruhunuzun kara çarşaflara
büründüğü bir sırada bir draje şiirle düze çıkabilme şansınız vardır.
Öte yandan, şiirin, kullanana göre rengini
değiştiren bukalemunsu bir tarafının olduğu da bilinir. Şiirin bu özelliğini
sezenler, rengini kendi ortamlarına uydurdukları bir turnusol kâğıdı gibi
kullanırlar onu. Pembesiyle avunur, mavisiyle avuturlar; pembesine kanar,
mavisiyle kandırırlar. Eh, hayat da bir yalandır zaten: Şiiri hayata dahil
ederler.
Evet, şiire düşkünlüğümüz kesindir, bir dönem için
de olsa şiire bulaşmamız neredeyse kaçınılmazdır. Onun, bir mancınık topu
gibi surlarımızı aşarak içimize dalmasına izin veririz. Ne var ki, şiirin
delibozuk ateşini ıslah etmeyi, sanatın vazgeçilmezi olan estetikle kabasını
alarak onu bir sanat ürününe dönüştürmeyi pek beceremeyiz, becermeye de
kalkışmayız. Gönülden gönüle, kafadan kafaya, içten içe mesajını iletmiş mi,
buna bakar, bununla yetiniriz. Şiirden istenen, beklenen de sadece budur.
“İçine tükürülecek” bir şey olan sanat tarafını pek de umursamayız.
Galiba burada Aziz
Nesin’in “Türkiye’de her üç kişiden
dördü şairdir” sözünü anmanın tam sırasıdır. Nesin’in bu sözü üzerine
edebiyat dergilerinde soruşturma dosyaları açıldığını anımsıyorum. Yanıt
olarak şöyle sözler söylenmişti:
Bir eleştirmen
olarak Mehmet H. Doğan, bu işin nicelik büyüklüğünü, özellikle genç
yaşlarda, bir tür tanınma, kimliğini kanıtlama girişimi olarak
değerlendiriyor, daha da ileri giderek, insanın ölüme karşı bir direnme,
geriye adını bırakma arzusu olduğunu söylüyor ve şu benzetmeyi yapıyordu: “hani ağaçlara adını yazmak gibi”
Hulki Aktunç, bu
ironik yargıdan, karşı okuyuşla: “Türkiye’de
her üç kişiden dördü şair değildir”e ve şiir kitaplarının baskı sayısına
bakarak “Türkiye’de her üç kişiden
dördü şiir kitaplarını okumaz” sonuçlarını çıkarmıştı.
Enver Ercan, Aziz Nesin’in, bu hınzır sözü,
“hemen herkesin şiir yazdığını
söylemekten çok, yazanların büyük çoğunluğunun kendilerine beyhude yere şair
muamelesi yaptıklarını” ifade etmek için söylediğini düşünüyordu.
Tuğrul Tanyol’un bu sözün vardığı yere bakışı ise
şöyleydi: “İnsanlarımız hiçbir şey
konusunda fazla gayretli olmadıklarından, en gayretsizce yazabileceğini
düşündükleri şiire yöneliyorlar. İşin garip yanı yazdıklarının şiir olduğunu
da sanıyorlar. Peki sanıyorlar da ne oluyor? Bunun kime ne zararı var ki?
Eğer o kişi yazdıklarıyla mutlu oluyorsa, bırakın olsun.”
Bu sözün arkasına Gökhan Cengizhan’ın şu sözünü
mutlaka eklemeliyiz: “Şiir
yazıyorsunuz, yetmiyor, bir de şair olmak istiyorsunuz.”
*
“Şiir toplumun
neresinde?” sorusuyla oluşturduğumuz bu küçük aynanın arkasında, “toplum
şiirin neresinde?” sorusunun yanıtını da bulabiliriz. Aynaya yansıyan bu
haliyle toplumun her yerinde ve her kesiminde varmış gibi görülen biçimsel
şiir, sanatsal bir eylemin ürününe dönüştüğünde, yani olması gereken
niteliğe kavuştuğunda, ne yazık ki, kısa sürmüş yazlar gibi çabucak bitiyor,
belki bir özleme dönüşüyor, belki de ona bile dönüşmeden neredeyse yok
oluyor, yok sayılıyor. Bu halin birçok açıklaması yapılabilir. Örneğin,
eğitim eksikliği, kültür yoksunluğu, birikimsizlik gibi ilk akla gelen ve
hazırda bekleyen nedenler peş peşe sıralanabilir. Bunların hepsi, evet, ama
galiba, görselliğe şartlanmış, kolaycı bir toplum yapısının oluşmasıdır asıl
neden. Gülten Akın’ın dediği gibi, ince şeyleri anlamaya ayrılacak vaktin
olmamasıdır. Tüketiciliğimizi şiirde de göstermek, onu da bir çırpıda
okuyup, anlamak ve hemen unutmak, yani harcamak, yani tüketmek istememizdir.
Aslında, ülkemizde oluşan, oluşturulan sistem, bireye, yaşamın her alanında
kendi koşullarını dayatmakta ve şiir de bu dayatmadan payına düşeni
almaktadır. Sistem, toplumun büyük bir kesiminin şakağına geçim sıkıntısının
namlusunu dayamış ve onlara iş ara, iş bul, çalış, yorul, televizyon izle ve
uyu telkinini yapmış ve onların düşünmesini, okumasını, yazmasını, yorum
yapmasını, yazılı bir yasak koymadan yasaklamıştır. Bu büyük çoğunluğun
dışında kalan küçük azınlığın sanatla, hele hele şiirle uzaktan yakından
ilgili olabileceğini düşünmekse saflık olur. Çünkü, şiiri parasal, siyasal,
dinsel gücün peşinde koşanlarla ilişkilendirmek mümkün değildir.
Tablo bu olunca şiire
toplumda ayıracağımız sayısal payın yüzdesi ve bu yüzdenin türkçesi şudur:
Bu ülkede yaşayan on bin kişiden sadece bir’i şiirle okur yazar olarak
ilişkilidir.
Böyle diyorum ama, bu
hesabın doğruluğunu test etmek için, dönüp yaşadığımız şehirlere
baktığımızda, toplumun şiire karşı olan konumlanmasından çok, şiirin hesaba
gelmezliğini göreceğimizi de biliyorum ki, eh, bu da bir şeydir.
*
Peki, şairin
toplumdaki yeri nedir?
Peşin bir hüküm
olduğunu kabul ederek söylüyorum, şairin toplumdaki yeri, şiirin toplumdaki
yerinden çok farklı değildir. Toplumun şiiri tanımlaması ve onu kabullenmesi
ile şairi tanımlaması ve kabullenmesi, sanırım birbiriyle örtüşür.
Örtüşmeyen, belki, şairlerin kendilerini tanımlamasıyla toplumun şairi
tanımlamasıdır.
Örneğin, devrimci
şiirin öncüsü Rimbaud, metafizik güçler yüklediği şairi,
“görünmezi gören, bilinmezi bilen adam” olarak nitelemiştir.
Lautreamont ise, toplumsal yanından bakarak şairi,
“Şair, toplumun bütün bireylerinden daha yaralı olmak zorunda olan”
diye tanımlamıştır. Octavio Paz’ın şaire yaklaşımı ise şöyle:
“Şair karanlıkta bile görebilmelidir”
J.P. Sartre’ın tanımı da şu: “Şair,
kendini yitirmeye adayan adamdır.”
Görülüyor ki şairin de tıpkı şiir gibi, tek bir
tanımı yapılamamış. Şiir yazana şair denir gibi basit tanımların da şair
şöyledir, böyledir ya da şudur, budur gibi adlandırmaların pek bir anlamı,
geçerliliği ve de genelliği yok. Şairleri delilere ve peygamberlere yakın
bulanları, tanıdığım şairleri düşündüğümde, pek de haklı bulamıyorum. Öte
yandan, şairi “gaybı kurcalayan
çilingir” olarak niteleyen Necip Fazıl’ın;
“şair gökyüzünün en yüksek yerlerine uzanıp Tanrıların avuçlarından
şimşeklerle kopan ışığı kavrayıp alacak ve onu şiirlere bürüyüp insanlara
sunacak! Bu, şairin kutsal görevidir. Kendi yanıp tükenecekmiş bu yolda, ne
çıkar?” diyen Hölderlin’in bu sözlerinin hayattaki karşılığını da
bulabilmiş değilim.
Bu tanım karmaşasına,
“ey inananlar” diye seslenen Şuara
Suresi’ndeki şair yaklaşım eklenince, iş biraz daha karışıyor mu, yoksa en
berrak tanımı yapılarak şair kimliği açıklığa mı ulaşıyor, pek belli değil.
“Onlar değil midir olmamışı olmuş gibi
gösterenler. Onların peşlerinden gitmeyiniz, onlar sapık ve sapkındırlar”.
Şairleri “inanan”ların dışında tutan, yani onları
iktidara karşı gören, boyun eğmeye direnen muhaliflerin yanına ekleyen,
sapık ve sapkın olmalarının yanına kışkırtıcılıklarını, asiliklerini, karşı
oluşlarını koyan bu tanım, belki de şairlerin ruhsal çözümünü en iyi yapan
tanımdır. Öyle ise, şairlerin toplumdaki yerlerini değerlendirmek çok kolay.
Ama, gerçek öyle değil gibi geliyor bana. Yüzde 99’u Müslüman olan bu ülkede
toplumun şairlere bakışı, bu surede yazılan bakışa pek uymuyor. Şairlerin,
öyle ya da böyle, çok önemsenmeseler de hâlâ saygınlıkları var; görünen o.
Bu saygı, mahallenin delisine gösterilen saygıya mı benzer ya da şairlerle
ilişki kurulurken gösterilen özen, mahallenin delisine bulaşmamaya
gösterilen özen gibi midir, bilmiyorum. Buradan şöyle bir sonuç
çıkartılabilir: Ya toplum henüz cemaate dönüşmemiştir ve Şuara Suresi’ndeki
tanımı abartılı bularak onu dikkate almamıştır ya da bu ülkenin şairleri
yeterince sapık, yeterince sapkın, yeterince muhalif, yalancı, asi ve
yeterince kışkırtıcı olamamışlardır. Evet, baş tacı edilmiyorlar, el üstünde
tutulmuyorlar ama, varlar; varlıklarına da kimsenin herhangi bir itirazı
yok.
*
Şairle toplumun birbirlerine karşı olan konumlarını
böyle özetledikten sonra, şimdi, günümüz şairlerinin şiirin neresinde olduğu
sorusunun yanıtını arayabiliriz.
Öncelikle, has şiiri, sanatsal bir ürün olan şiiri,
bir duygu boşaltma kabı olarak algılanan şiirden ayırmalı ve onu hak ettiği
yere, merkeze oturtmalıyız. Orası özdür, orası arzdır, orası ışığın
kaynağıdır, orası çekirdektir. Şairlerin öze yolculuğu, bu merkezin
çevresindeki yörüngelerde başlar ve sürer. Böyle baktığımızda şairlerin şiir
yazmalarını, onların şiir merkezinin çevresinde uydulaşarak, pervaneleşerek,
elektronlaşarak dönmeleri biçiminde tarif edebiliriz. Yörüngenin merkeze
yakınlığı şairin yetkinliğiyle orantılıdır.
Günümüz şairlerinin yörüngelerini en iyi
izleyebildiğimiz yer, şiir kitaplarından ve antolojilerden çok, edebiyat
dergileridir, diye düşünüyorum. Gerçekten de edebiyat dergileri, bir yandan
edebiyatın geleceğini belirlemek üzere kurulmuş birer meclis gibi görev
yaparlar, bir yandan da tıpkı bir gözlemevi gibi çalışırlar. Böyle olduğu
içindir ki, başta şiir olmak üzere, edebiyatın; başta şairler olmak üzere
edebiyatçıların kendi seyir defterlerine düştükleri kayıtlar, en iyi
edebiyat dergilerinde izlenir. Ve yine bu nedenle, şairlerle şiirin
birbirlerine karşı oluşan konumlanmaları, en iyi dergiler aracılığıyla
adlandırılabilir.
Günümüzde yayımlanan edebiyat dergilerine
baktığımızda, şair–şiir ilişkisinde birkaç temel kesişmenin öne çıktığını
görüyoruz. İlki şu: Çoğu şair, şiirin böyle bir işlevi de olabileceğini
düşünerek, şiiri bir kendini kanıtlama nesnesi olarak kabul ediyor.
Niteliğini gözardı ederek hesapsız şiir yazmanın, olabildiğince fazla sayıda
dergide şiir yayımlamayı marifet bellemenin başka bir açıklaması olamaz. Bu
yolun, isim edinmenin, ad sağlamanın en kestirme yolu olduğuna inanılıyor.
Oysa bu yol, çoğalırken eksilme tehlikesini içinde taşır. Edebiyat tarihinin
bilinmeyen sayfaları bu yolu seçen şairlerin isimleriyle doludur.
Yaygınlaşan adlarına sığınan kimi şairlerin,
şımarıklık olarak tanımlanabilecek bazı davranışlar geliştirdiğini biliyor,
okuyoruz. Bu şairlerden kimileri, şiir gönderdikleri derginin editörlerinden
şiirlerinin yayımlandığı sayının adreslerine postalanmasını isterler.
Bazıları da şiirlerine karşılık telif ücreti talep ederler. Aralarından hem
dergi hem de telif ücreti isteyenler de çıkar. Günümüz edebiyat dünyasında,
şairi, şiiri, dergileri ve telif ücretini kapsayan bir sistem henüz yerleşik
hale gelmediği için, çıkış noktalarını, şiire bakışlarını ve şiiri
kavrayışlarını ayrı tutarak, bu tavırlarda bir haklılık payı olduğunu
düşünebiliriz. Bu haklılık şu iki sonucu çıkarmamıza engel değildir: Bir, bu
şairler, ederlerini ödeyerek dergi edinmezler, dolayısıyla kendilerinden
başka şairleri okumazlar, okumadıkları için de bir tür devekuşu şiiri
yazarlar. İki, bu şairler, bir tür hayranlık duygusuyla, sadece kendi
arşivlerini oluşturma çabası içindedirler. Psikanalist bir yaklaşımla bu
şairleri, kendilerini ötekilerden ayıran, onlardan soyutlanmaya çalışan,
yalnızlaşmaya, “tek”leşmeye, giderek tanrılaşmaya yönelen, sergilemeci
kendi-severler olarak niteleyebiliriz.
Bu şairlerin dergilerde nasıl olup da yer
alabildikleri, edebiyat dergileri bağlamında ayrıca sorgulanmalıdır.
Edebiyat dergilerinde gördüğümüz bir başka şair
tipi, kendi imge dünyasını, kendi şiir dilini yaratarak kendi şiirinin
peşinde koşmak yerine, başka şairlerin yaratıcı gücünü, dilini ve emeğini
kendi şiirine taşıyan; bir anlamda imge, dil ve emek gaspıyla var olmaya
çalışan şair tipidir. Bu hazırcılığa karşı, kendi şiirini korumaya çalışan
kimi ustaların dergilerde şiir yayımlamaktan vazgeçtikleri, edebiyat
dünyasında bilinir, söylenir.
Yazdıklarının yeterince değerlendirilmediğini
düşünen, onarılmaz bir harcanmışlık duygusuyla kıvranan ve bu duygularına
kapılarak saldırganlığa kayan şairler, bir başka şair grubunu oluştururlar.
Onların gündeminde, daima şer güçlerin yönettiği bir şiir cumhuriyeti ve her
daim hak yemeye şartlanmış iktidarlar kavramı yer alır. Kendi şiirlerini
gözden geçirmek yerine, seçici konumda olanları eleştirmeyi görev
edinmişlerdir. İçlerinde başlayan ve orada sonuçlanması gereken savaşı dışa
vururlar ve var ettikleri sanal bir düşmanla mücadeleye girişirler. Bu iç
savaş, eğer yeni ve değerli ürünlerin ortaya çıkmasına neden olabiliyorsa,
böyle düşünenleri yeni bir şiir anlayışına, yeni bir şiir oluşumuna
taşıyabilir. Ancak, görünen odur ki, bu karşı duruşlar, edebiyat dünyasına
yeni şiir açılımları değil, sadece yeni Don Kişotlar, yeni yel değirmenleri
kazandırmaktadır.
Günümüz şiirini izlemeden ve bu yüzden şiirimizin
vardığı yeri görmeden içgüdüleriyle şiir yazanları, herhangi bir yoldan
şöhreti yakalayıp bu şöhretin rüzgârıyla bir de şairliklerini kanıtlamaya
kalkışan şiircileri, yazdıkları şarkı sözlerini şiir sanan şaircikleri,
40’larda, 50’lerde yaşayan şairler aracılığıyla tanıdığımız şiirin kötü
taklitleriyle var olmaya çalışan garip manzumecileri birer madde olarak anıp
geçmek istiyorum.
Şiire içtenlikle sarılan, alçakgönüllü bir sandalla
ve bu sandala çekilmiş iyi niyet yelkeniyle şiir denizinde yol almaya
çalışan, ancak şiirin sanatsal yönünü kavrayamadan duygu ve birikimlerini
şiir biçiminde kâğıda döken ve sadece şiirin onarıcı yönüyle kendilerini
sağaltan şairleri de şair-şiir duruşunda bir başka madde olarak anmamız
doğru olur.
Peki, günümüz şiirini oluşturan şairler, çizdiğim bu
profili arkasında mı duruyorlar? Elbette hayır! Yukarıda sıraladığım şair
tanımları şiirimizde vardır, hem de bol miktarda vardır ama, onlar sadece
bütünün ayrıntılarıdır. Bugün, dünden gelen şiir köprüsünü yarına
ulaştıracak bir şiirin ve yörüngeleriyle şiir çekirdeğine teğetler çizen dil
ve yapı ustası şairlerimizin var olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz.
O şairlerden her biri, bir yazıda, bir konuşmada şöyle bir anılmayı değil,
derin incelemelere, uzun konuşmalara konu olmayı hak ediyorlar. Bu nedenle
onlar, bu satırlarla çizilen çapı küçük dairenin dışında tutulmuşlardır.
TANPINAR’IN SAATİ
Tanpınar’da zaman kavramına
kulak vermeden
önce, kısa bir
değini
biçiminde de olsa, zamanın ne olduğunu
sorgulamalıyız.
“Zaman ne” sorusu bugünün sorusu değil
şüphesiz.
İnsanoğlunun, avlandığı, barındığı, göçtüğü, konakladığı mekânları ve bu
mekânlarda bir madde olarak kendilerini fark ettiği günden bu yana, daha
sonra filozof, düşünür, bilge diye adlandırılan kişilerin, bir sezgi olarak
zaman konusunu da didiklediklerini, bu konuda düşündüklerini
biliyoruz.
İlkçağda mekânı, mutlak, her yerde her zaman aynı
ve hareketsiz
bir boşluk olarak tanımlayan
düşünürler,
zamanı da hep aynı hızla
geçmişten geleceğe doğru akan bir
“şey” olarak kabul etmişler.
Ne ki, varlıkların ve
varlıklarının anlamını açıklamaya yetmemiş bu iki kavram, eksikliği,
bu iki kavrama “madde”yi ekleyerek gidermeye çabalamışlar
ve kendilerinin de bir madde olduğunu varsayarak,
“Düşünüyorum, o halde varım”
savına benzer bir deyişle,
varlıklarını
“Şimdi,
buradayım, o halde varım”
biçiminde ifade etmişler.
Kimileri bu üç kavrama hareketi ekleyerek bütünlüğe
ulaşmayı denemiş; kimileri de,
zamanın ve mekânın gerçek
olamadığını, bu kavramların
insan bilincinde oluşturulduğunu
savlamış.
Sonuçta, insan bilgisi geliştikçe
zaman ve mekân konusunda daha derin, daha doğru
bir
kavrayışa ulaşılacağı
kabul görmüş, bir bakıma soru ve sorun ertelenmiştir.
aman üzerine sorulan soruların
arkası yok. Bu sorular hepimizi kovalıyor;
hepimiz bu soruları
kovalıyoruz.
Örneğin
ben, akıp gidenin
zaman değil de
mekân olduğunu düşünürüm. Biz,
mekân dediğimiz
bir yolu yürüyoruzdur belki; zaman da bu yolun kıyısı,
yolun kıyısında
yükselen ve üstüne afişler
yapıştırılmış
bir duvardır.
Yani yaşamak dediğimiz
şey,
bu duvara asılmış afişlere;
oradaki anlara ve mekânlara bakarak yolla birlikte akıp
gitmekten
başka bir şey değildir.
Belki de mekân, bir yol değildir
de, tırmandığımız ve
yukarılarda bir yerdeki bir
sahanlıktan sonra inmeye
başlayacağımız
bir merdivendir. Bu durumda zaman da bu merdivenin korkuluğudur.
Böyle baktığımızda
ölüm, duvarın bir yerine bir
afiş olarak asılı kalmak ya da orada olduğunu sanarak yaslandığımız korkuluğun
artık yerinde olmadığı
andır.
Zaman kavramının değişkenliği
ve
göreceliği
konusunda bir örnek vererek Tanpınar’a
geçmek isterim. 50’li yaşlarını
sürdüren
bizler bu paneli Venüs’te yapmış
olsaydık, karşınıza
yaklaşık
400 yaşında olan,
o gezegene göre, delikanlılığı
biraz geçmiş kişiler olarak çıkacaktık. Neptün’de
konuşuyor olsaydık,
10 yaşını
biraz aşmış çocuklar olarak görecektiniz bizi. Zaman böyle bir
şey: Kendi
kurduğumuz
saatin kaçı gösterdiğini
bilmiyoruz.
Tanpınar’a gelince:
Bu panelin konusu Tanpınar’da
zaman olarak seçilmiş
olsa da ben,
iki kavramın Tanpınar’da daha
önemli olduğuna inanıyorum.
Önüme bir mermer bloğu
alsam ve Tanpınar’ın
heykelini yapmaya kalkışsam,
Tanpınar’ın kaideye basan iki
ayağından birini rüya, ötekini musiki olarak düşünür ve ona göre
keskime vurarak mermeri biçimlendirmeye başlardım.
Çünkü Tanpınar’ın
eserlerini ayakta tutan iki önemli unsur, rüya ve musikidir.
Bunu Tanpınar
da söylüyor: “Bugün bende musiki ile temasın
doğurduğu üç şekil var ki, ayrı ayrı ruh haletlerini
karşılıyor:
Nağmeden
bir ağaç, nağmeden bir yükseliş, nağmeden bir yüz… Üçü de ani bir duyuş
altında şekillenmiş üç rüyadır. Bu üç hayali bende karşılığı
olan duygulara çeviriyorum: Uzlet, mistik ülkü, ferdi saadet hasreti.”
Musikiyi “daima oluş halinde”
diye niteleyen, “Zaman gibi ve onun nizamiyle kendi kendisini yiyerek büyür,
kendinde doğar ve kendinde
kaybolur” hükmüne varan ve musikiyi “sanattan ziyade dine” benzeten
Tanpınar,
rüyayı
da “başka bir zamana gitmek”
diye tanımlar.
Şiir anlayışını da “en uyanık bir gayret ve çalışma ile dilde rüya halini
kurmak” olarak ifade eder.
Rüya ve musiki ile ayakları
yere basan Tanpınar heykelinde zamanı, ya onun alnına ya da daha doğru bir
seçimle gözlerine yerleştirmem
gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü Tanpınar, kendi
zamanını oluştururken,
bir bakış halindedir ve
bir aynaya yüz yüzedir.
Ayna ile Tanpınar’ın konumunu
üç biçimde ilişkilendiriyorum:
1- Tanpınar aynanın
önündedir.
Bu anda nesnel zamanını
yaşar. Bu zamanın
içinde, 1901 yılında doğmuş,
babasının memuriyeti nedeniyle oradan oraya sürüklenip durmuş
bir çocuk, Edebiyat Fakültesi’nde okumuş,
çeşitli illerde öğretmenlik
yapmış
bir genç, sonunda mezun olduğu
okula
profesör olmuş
yaşlanmaya niyetli
bir adam vardır.
Bu, hayat dediğimiz şeydir.
Tanpınar,
bu zaman kesitinde olayların
içindedir, olayları yaşar, olaylara müdahale eder,
onları yönlendirir ya da
onlardan
etkilenerek yönünü çizer. Buradaki zaman, içinde ayları, günleri, yılları,
mevsimleri barındırır.
Bu zaman, ömür dediğimiz
süreyle sınırlıdır. Tanpınar’ın
doğumuyla
başlamıştır,
ölümüyle noktalanacaktır.
2- Tanpınar, aynanın
arkasındadır. Buradaki zaman,
aynanın önündeki
zamandan epey farklı,
sınırsız, kısıtsız, bir zamandır. Olaylar ve kişiler gerçek konumlarından ve
gerçek
hallerinden sıyrılmıştır.
Aynanın önündeki gerçekler, rüyalarla, imgelerle, hayallerle iç içedir,
kol koladır ve
biçim değiştirmişlerdir.
Böyle bir
ortamda kendine yer bulan Tanpınar,
oradaki hayatın akışı içinde olmayan, olaylara karışamayan, ama hem hayatı
hem de olayları içinde duyan ve yaşayan bir konumdadır. Dışarıdan bir
bakıştır bu, ama
aynı zamanda
içerde de yaşamaktır.
Bu ortamdaki Tanpınar,
aynanın önündeki Tanpınar’dan oldukça farklıdır.
3- Tanpınar aynanın
üzerindeki surettedir.
Aynanın önündeki gerçekliği,
aynanın arkasındaki hayalin,
rüyanın, imgenin üstüne düşürdüğü düşsel anın içindedir. Gerçekle hayali,
gerçeğin zamanı ile hayalin zamanını bu düzlemde buluşturur. Hayallere somut
bir gövde kazandırmak için onlara gerçeklerin maddesini giydirir. Burada
zaman imgeseldir. Çağrışımlara açıktır.
Bursa’da Zaman şiiri
üzerinden örnekleyecek olursak, Orhangazi döneminde yaşamamıştır
ama 1940’lardan süzülerek oraya gitmiş, şadırvanda şakıyan suyla ellerini
yıkamış, yüzünü serinletmiştir. O devirde Bursa’nın üstünde yanan zamanın
billur avizesinin epey uzağındadır ama o avizenin ışıklarını yakan anahtarı
çeviren odur. Bursa’nın fetih günlerinden 600 yıl beridedir ama şehre giren
ilk atlılardan biridir.
Tanpınar’da zaman kavramını
bu son hal üzerinden değerlendirmek gerekir, diye düşüyorum. Çünkü
Tanpınar’da zaman,
ne her zaman aynanın önündeki
gibi
somuttur ne de her zaman aynanın
arkasındaki gibi soyuttur. Çoğu
kez
somutla soyut, gerçekle düş
bir aradadır.
Öte yandan, Tanpınar hem yaz
gibi, güz gibi, sabah gibi, akşam gibi hayat dair,
aynanın önündeki
zamanı, hem de kader gibi, ömür gibi, ölüm gibi aynanın
arkasındaki
ruhsal zamanı kullanmıştır.
Bu buluşmanın
gerçekleşeceği düzlem,
ancak aynanın üzeri
olabilir.
Bu hali Tanpınar: “Kendisinin
derinliklerine inmek ve ruhun dalgalanışlarını gerçeğe dönüştürmek”
biçiminde açıklamıştır. Burada kendi derinliğine inmeyi kendi aynasına
bakmak olarak yorumlayabiliriz.
Yani, ayna da Tanpınar’dır,
aynada görünenler de. Ayna, Tanpınar’ın
kendisidir, kendindedir.
Böyle baktığımızda, zamanla
Tanpınar’ı buluşturan en anlamlı şiir, Ne İçindeyim Zamanın başlıklı
şiirdir:
Ne içindeyim zamanın.
/ Ne de büsbütün dışında.
Yekpare, geniş bir anın.
/ Parçalanamaz akışında.
Bir garip rüya rengiyle / Uyuşmuş
gibi her şekil.
Rüzgârda uçan tüy bile. / Benim kadar hafif değil
Bu, tam bir rüyada gerçeği
yaşama
halidir ve Tanpınar’daki
zaman kavramını,
rüyayla gerçeği buluşturan
aynanın yüzünde
konuşmamız
gerektiğini bize işaret eder. Çünkü geçmişin özlemi ile şimdinin sarkacı
arasında gidip gelen bir Tanpınar için bu iki ucun buluşacağı ortak zaman,
ancak rüyalarda inşa edilebilir. Bursa’da Zaman şiirinde zaman, tarihin
içinde erimiş, muhteşem bir dönemin rüya âlemini kuşatmış, bugünü de
kapsayan, bugünden bakan bir zamandır.
Akatalpa
/ Sayı 88 / Nisan 2007
BURSA ŞİİRİ
Şehrin şiiriyle
kentin şiiri diz dize oturmaz.
Şehirli şairle
kentli şair yan yana dururlar, dirsek dirseğe de gelirler belki ama, biri
ötekinin sırtını döndüğü yere bakar.
Şehirle kenti
bir tutmuyorum yani; bu yüzden, kent halinden arınmış, kent kabuğundan
soyunmuş bir şehirden; o şehrin şehirlilerden konuşmak isterim.
Ayrılaşmak
mıdır bu; ayrıştırmak ve böylece aykırılaşmak mıdır?
Bunlardan biri
belki ama, bağnazlık değildir, modernliğe karşı duruş da değildir, nostaljik
bir saplantı hiç değildir. Eti kesen bıçak kemiğe değdiğinde konuştuğu dili
değiştirir; bu dediğim bıçağa kulak vermektir ya da tek damarda ayrı dilden
kanayan dokunun söz şifresini açık etmektir.
Örneğin,
“Kuruluş devrinin bütün şiiri, füsunu Bursa’dadır.” diyen Tanpınar’ın
işaret ettiği Bursa, Bursa’nın şehir halidir ve bu sözü söylediği anda
Tanpınar, şiiri ve füsunu duyan tam bir şehirli şairdir.
Bu örneği
verirken ne gelenekçiyim, ne mistiğim ne de gelişmenin karşısına dikilmiş
bir statükocuyum.
Bir duruştan
söz ediyorum; türlü hallerin tek bir halde ifadesi olan bir tavırdan.
Melez kentlere
karşı duran, asaleti kıyıma uğramış olsa da hâlâ asil ve bu yüzden hâlâ
gururlu ve bu yüzden hâlâ başı dik ve bu yüzden hâlâ şehir olan şehirlerin,
şehirlilerin tavrından.
İnsanı ve
elbette sanatı da içine almış, onlara ayna tutmuş, onların aynası olmuş
şehirlerin, şehirlilerin tavrından.
Ölü olduğunu
bilmeyen kentlerin el içlerinde, ayak tabanlarında ya da şah damarlarına
yakın bir yerde, kendini yaşatan, kendine yaşayan şehirlerin, şehirlilerin
tavrından.
(İsterseniz bu
cümleleri, şehir öznesini şiire ya da şaire çevirerek de okuyabilirsiniz.)
Bursa dün,
böyle bir
şehirdi.
: Kuruluş’tan
sonra, başkent değil, başşehirdi. Edirne’den, İstanbul’dan sonra da suyun ve
sürgünlerin başşehri olarak başşehirliğini sürdürdü.
Kentleşmesi
epey sonradır, öteki şehirler gibi.
Kuruluş’tan
Cumhuriyet’e kadar, Bursalı olan, Bursa’ya göçen, geçemeyip Bursa’da kalan
ve Bursa’ya sürgün edilen en az 300 şairin adı yazılıdır, başşehir ve şehir
halini koruyan Bursa’nın künyesinde. Bu künye bir sarnıçtır ve Bursa’nın
kanına karışan şehir suyunun hiç değilse bir kolu, bu sarnıçtan gelmiştir.
Şiirin şehrin
diline “su” diye çevrilebildiği zamanlar da olmuş demek.
Bu 300 şairi
anarak Bursa’nın uzak şiir tarihine değinmek, sırı sıyrılmaya yüz tutmuş bu
aynada kalan şairlere ve şiirlere bakmak yerine, Cumhuriyet sonrasına şöyle
bir göz atmak; daha da iyisi, son 25-30 yılı kapsayan yakın tarihte ve
bugünde dolaşmak, sanırım, hem bu yazı dizisinin çerçevesine uygun düşecek,
hem de Bursa’da olup bitenleri merak eden okurlar için daha ilginç
olacaktır.
Açıktır: Bir
şehrin şiiri, o şehirde yayımlanan dergilerinin kucağında büyür; elbette
şairleri de.
Dile, tarihe ve
edebiyata ağırlık vererek 1935 yılında yayımlanmaya başlayan ve bugün bile
kaynak olma özelliğini koruyan Uludağ dergisi, Bursa’nın,
şiiri de kollarında sallayan, ilk ana dergisidir.
Uludağ
dergisiyle, Nahit Kayabaşı’nın sahipliği ve sorumlu yönetmenliğinde
yayımlanan ve Bursa’nın ilk ciddi edebiyat dergisi olan Biçem
dergisinin arasına, büsbütün boş olmasa da dolu olarak nitelendirilemeyecek
yaklaşık yarım yüzyıllık bir zaman dilimi sıkışmıştır. (1990-1993 / 12 sayı)
Bu dergi, Mayıs
1993’te, Nahit Kayabaşı’nın sahipliği ve Ramis Dara’nın yayın
yönetmenliğinde Yeni Biçem adıyla yayınını sürdürmeye devam
edecek, 18. sayıda yaşanan iç sorunlardan sonra, önce Bir Yeni Biçem,
daha sonra da Son Yeni Biçem adını alacak ve 1999 yılında, 72.
sayısı ile kapanacaktır.
Arada, İhsan
Deniz’in yönetiminde 1995 yılında yayımlanmaya başlayan İpek Dili
dergisi vardır.
Arada, Nahit
Kayabaşı’nın yönetiminde, Halûk Cengiz, Nuri Demirci, Ali Aksoy, Ahmet
Necdet ve Bursa dışından kimi edebiyatçıların katkılarıyla 1997 yılında
yayımlanan ve 1999 yılında kapanan Düşlem vardır.
Şenol
Yazıcı’nın 2002 yılında çıkardığı, sesi kısık, soluğu yetersiz
Kimsesiz dergisini de bilgi olarak anmak gerekir.
2000 yılında
yayımlanmaya başlayan ve bugün Bursa’nın tek edebiyat dergisi olarak 66.
sayısına ulaşan Akatalpa dergisinin, sahipliğini ve yazı
işleri müdürlüğünü Melih Elal, yayın yönetmenliğini de Ramis Dara yapıyor.
Hızla
kentleşen, balonundaki kentleşme deliğini büyüterek yükseklik kaybeden Şehir
Bursa’nın şiir tarihinde, belli zamanlarda, âdeta kendiliğinden açılıveren
paraşütler görülür. Yukarıda andığım dergilerden Biçem, ardılı olan
Yeni Biçem, bir bakıma aynı nüveden tomurcuklanan Düşlem ve bu
dergilerin kadrosunu büyük ölçüde kucaklayarak yayınını sürdüren
Akatalpa, günümüz şiiri düşünüldüğünde, Bursa yerelini ulusala açan,
Bursalı edebiyatçıları Türk edebiyatına ekleyen ve çoğu insanın kafasında
taşıdığı taşra kavramının anlamını değiştiren önemli paraşütlerdir.
Bu dergilerin
öncesinde, Bursa’nın koluna takılan saatin içinde çalışan öteki zamanın
sesini duyan Tanpınar’ın saniye, dakika işlediği Bursa’da Zaman şiiri, şimdi
yerinde Adliye Sarayı olan Bursa Hapishanesi’nde yatarken Uludağ’ı gözleyen
ve Bursa rozetini hapisliğinin yakasına iliştiren Nâzım Hikmet’in şiirleri,
Şehir Bursa’nın Cumhuriyet dönemindeki ilk tutunma hamleleri, açılan ilk
paraşütleridir.
Nahit
Kayabaşı’nın derlediği Cumhuriyetten Yarına Bursa Şiirleri
antolojisinde yer alan (Ahmet Kutsi’den Ömer Bedrettin’e, Sait Faik’ten
Behçet Kemal’e, Cahit Sıtkı’dan Bedri Rahmi’ye, Oktay Rıfat’tan Niyazi
Akıncıoğlu’na, Cahit külebi’den Ceyhun Atuf’a, Attilâ İlhan’dan Gülten
Akın’a, Ahmet Uysal’dan Selami Üney’e) Bursalı olan-olamayan, Bursa’dan
yazan-yazmayan 101 şairin pek çoğu, soluklarını Bursa’nın balonuna katarak
onun şehir halini korumaya çalışmıştır.
Bursa’nın
kentleşme sürecine direnen, kentin balonundaki deliği Şehir yamasıyla
onarmaya çalışan bir başka çaba, Ramis Dara’nın bir projesi olarak başlayan,
dergi çevresindeki arkadaşlarının yardımı ile biçimlenen Bursa Edebiyat
Günleri’dir. İlk yıldan başlayarak Bursa Kültür Sanat ve Turizm Vakfı’nın
desteğinde sürdürülen bu etkinlik 9 yılda, yaklaşık 400 edebiyat adamını
Bursa ile tanıştırdı, kaynak niteliğinde 400 dolayında bildiriyi Türk
Edebiyatı’na kazandırdı ve bu bildirileri kitaplaştırdı. (İlk etkinliğin
kitabı Edebiyatçılar Derneği’nin katkısıyla bastırıldı) Bu yıl yapılması
gereken 10.Bursa Edebiyat Günleri, Türkiye’ye hakim olan yeni yönetim
anlayışının Bursa’daki uzantıları yüzünden, belki de yapılamayacak ya da
yapılırsa, popüler kültüre kurban edilerek yapılacak. Sanata ve edebiyata
köstek olan bu anlayış, şehrin kentleştirilmesi bile değil, düpedüz
köyleştirilmesidir.
2004 yılında,
Şaban Akbaba tarafından kurulan ve içine Akatalpacıları da dahil eden Bursa
Yazın ve Sanat Derneği (Buyaz), belki bu engeli aşacak ve bu önemli
etkinliği daha sivil ve bağımsız bir ortamda, kaldığı yerden sürdürecektir.
Bursa’da bugün,
hâlâ şehirde
yaşamaya çalışanlar, şehirliliklerini sürdürmek isteyenler ve bu yüzden
Bursa’nın şehir halini korumak isteyenler var. Onların ana mekânları, 10-15
yıl önce Biçem‘di, Yeni Biçem‘di, Düşlem’di, şimdi
Akatalpa.
Dışa doğru
itiraz edenlerin içlerinde onayladıkları bu gerçek, aslında, bir bakıma
ürkütücü. Bir üniversite kenti (şehri değil) olan ve binlerce genci
toprağında barındıran Bursa’da, Akatalpa’ya, Akatalpacılara karşı
duran, onu değiştirmeye, dönüştürmeye, eksikse tamamlamaya, fazlaysa
budamaya kalkışan bir edebiyat-şiir topluluğu ya da anlayışı çıkmadı,
çıkamadı, çıkmıyor. İnanılmaz bir vurdumduymazlık, boş vermişlik ve
ilgisizlik, bütün Türkiye’de olduğu gibi Bursa’da da kol geziyor.
Akatalpacılar, ellili yaşlarını yaşıyor artık ve bu kuşağın ucu, ne yazık
ki, başka bir kuşağa bağlanmıyor.
Bursa’nın başka
bir sorunu da edebiyatçı ihracı: Çalışmalarıyla edebiyatımıza önemli
katkılar yapan Mustafa Durak, Türkiye’nin önde gelen denemecilerinden Halûk
Cengiz, özellikle antoloji çalışmalarıyla dikkat çeken şair Ahmet Necdet,
Turgay Nar ve gençlerden Soner Sancaktepe artık Bursa dışında yaşıyorlar.
Saffet Soyöz başka bir dünyada izliyor şiiri. Bursa’da dergiciliği
canlandıran şair Nahit Kayabaşı ise, başka bir Bursa’da, şiirin uzağında,
gazetecilik yaparak yaşıyor.
Akatalpacılar
mı?
Bursa’da yayımlanan bütün dergilerin arkasında kaya
gibi duran, yılmaz bir edebiyat kahramanı: Şair İhsan Üren.
Şiir
eleştirmenliğinden dergiciliğe dönen yolunu kent kültürüne ve bitkilerin
şifalı hallerine döndürerek doğanın ve kentin Şehrinde yaşamayı seçen: Ramis
Dara.
Akatalpa’yı
sırtlayan gönüllü nefer: Melih Elal.
Tescilli şair
ve yalvaç: Hilmi Haşal.
Şiirini tek
hecenin yalınlığına doğru incelten: Serdar Ünver.
Bu hükümleri
yazma cüretini gösteren, bendeniz: Nuri Demirci.
Burada biten
liste şöyle sürdürülebilir:
Bursa suyunu
dalgalandıran yukarıda saydığım dergilerden önce de bu sularda boy veren:
Metin Güven.
Ağırlığını
Akatalpa’nın ağırlığına ekleyen: Özlem Tezcan Dertsiz.
Taşın
oluşturduğu anaforla merkeze doğru çekilen: Halide Yıldırım, Betül Yazıcı,
Ali Eryüksel, Harun Balcı, Bahri Çokkardeş, Uğur Bilmiş.
Şehrin ve
kentin hiçbir haline bulaşmadan, kendi suyunda yıkanan: İhsan Deniz.
Ve bu taşların
suya düşüşünü kıyıdan seyreden, en az 300 şair, şairimsi, şiirperver,
şiirkolik, şiirci, manzumeci ve şarkı sözü yazarı daha...
Bu şairlerin
adını, yukarıda sözünü ettiğim adsız 300 şaire haksızlık olacağı için,
burada anmıyorum.
Bursa’da şiirin
ve şairin halleri böyle. Yani, şu:
Bursa, şehirden
giyinmiş Türk Şiiri’nin göğüs cebinden dışarı taşan, şehir motifli bir
mendildir ve onun şıklığını tamamlar.
UNUTULMUŞ
YERİMİZ
Halide YILDIRIM
haydi, kalk gidelim
gidelim buralardan!*
unutulmuş bir
yer
uç beyine
yanmış bir köy
bulup yakarız
kim bilir?
kalk,
darmadağınım
kalk gidelim!
yanmış bir
metin gibi
sanki kar!
buralarda da
kravatlı beyazlar!
gidelim
gidelim hız
çatlatır
kızarmış
çizilmiş içim
gibi buralar
kalk
sebepsizliğim
kalk gidelim!
yasak levhasına
döndü yüzüm!
fırsatlar çok
her yerde aynı şifre!
annemin
kızlığından onlara ne?
kalk güzelliğim
kalk, kayıp
ilanına yapışık!
çiğniyor
birileri
kayboluyor
öteki
hükümsüzdür!
tezlik
fiilinden içeri
dışarı
fışkırıyor kalabalık
ısırgan
gezdirir gibi tinlerini!
gidelim
gidelim, terk
edilmişim
gibi dilim
dilim
kalk, toplanmış
bavul gibiyim
katlanmış
kurumuş unutulmuş
bir eski şehre
girer gibiyim!
bir yakını bir
uzağa
bir sabah bir
sabah
bir taze çay
geçer gibi heves!
gidelim gidelim
kendimize
yine kendimiz
- unutulmuş buralarda yerimiz -
*Mahmut Temizyürek, “Nere gitsem
içimden/ Gidelim kalk buradan!”
Betül YAZICI
BİR VARMIŞ BİR
YOKMUŞ
acımsı çiçek
adlarını aydınlatan
mor takım
yıldızları geçiyor alacakaranlığımdan
büyüyüp duran
arpacık soğanından anlıyorum
fazlası var
eksiği yokmuş iki gözümün
şekerlemelerine
konuk olmuşum
burnumun
direğini sızlatan sevgililerin
yalnızlarmış ve
bayramlar varmış
iki virgül
arasına sıkışmış küçücük dileklerim
yüzünü
duvarındaki çatlağa saklamış bir çocukken
kulağına küpe
olmuşum genç bir kadının
bugün değilse
de yarın olabilir
uçurtmaların
kuyruğuna eklenişim
bayramlar
varmış ya da öyle bir şey
uyurmuşum
amansız bir sessizliğin içinde
o bir türlü
dile gelmeyen gözlerinde sonsuzluğun
kuyruklarını
kovalayan kırçıl kediler yurdunda
herkesin bir
babası varmış
içlerine pembe
panterler saklanırmış
zar kadar ince
bir şeymiş gecenin gündüze vedası
tam
tutunacakken
kristal bir
vaaza sarınıp gitmiş tanyeri
herkesin uykusu
varmış
ve Araf’ta
dinlenen rüyaları
Harun BALCI
MİLCAN DAĞI’NIN
ARDI İÇİN PRELÜDLER
I
içime dönüyorum
o dağın ardına
II
orda her
akşamüstü
minyatür bir
kaleden gelir çocuklar
kirli yanını
içime katlayıp giyindikleri günlerden
III
o yamaca kurulu
evin
sebağını
vermeyen
dizlerinden
eskimeye başlayan kızı için
be hâlâ börek
gibidir
te ona benzer
se ona benzer
IV
hâlâ aynı
türküyü duyuyorum
mezar kazıcısı
ejder’in
bir ölüyü
gömdükten sonra söylediği
“ezmeyinen
ezmeyinen
yâr bulunmaz gezmeyinen
mezarımı kızlar kazsın
altı saplı kazmayınan”
Bahri ÇOKKARDEŞ
YAMA
I
Üstümde
Emanet bir
yamaydı yaşam
Umarsız
yazgılar
Bir silgi bir
kurşunkalem
Dolanır heyula
II
Gece yalnızlar
için
Mevsimsiz
adalar sisler
Köpek
seslenişleri
Uzak kıyılar
Emanet bir
yaraydın
Taşıdım
kalbimde
III
Uçmuş
Zamanın siyah
mürekkebi
YANMAYI
ÖĞRENMEK
Ali ERYÜKSEL
karıncaların
ayak izlerinden yola çık
diyordu selef,
yola duran halefe
güneşin
kavurduğu kumdan başla
suyu ve toprağı
yanına al
alfabe öncesi
çocuk ellerim
yoğurdu çamuru,
özledi, şekilledi
buluttan bir
kıvılcım sağdı uçurtmamın ipi
kora değdi
elim, kalem ısındı, defter tutuştu
kırkikindi
yanıklarıydı vakit
çanak çömleğin
mezuniyet şöleni
potanın
okulunda pişmenin bedeli
tuğla duvara
astı kendini, diploma yerine
fırın terini
sildi demircinin yenine
lav bilgisi
öğreniyor bedenim
ateş tanrısının
bağışladığı
kitaplardan
püsküren
tenimi çiziyor
alevin ve rüzgârın eli
yolumda
sözcükler yumağı, tümceler tüneli
elimde zamanın
küreği
ateş
çemberinden geçerken Bengal’in çizgilisi
öğrendi
yanmamayı
havlamayı da
öğrenir
cangıl dostları
cahildir
uzaklarda bir
yerlerde
Jeanne d’arc’ın
küllerinden
hafif bir
tebessüm yükselir
ZAVALLI
İYİMSERLİK
Uğur BİLMİŞ
Bu dünya
Olabilir
dünyaların en iyisi (*)
Öyle ya
Yersiz
yurtsuzluğun, kurumuş ağaç köklerinin
Öç alan
suların, özgürlük naralarının
Kopmuş kolların
ve bacakların
Görmeyen
gözlerin dünyası
Zamanı sınayan
Candid:
O eylem gücünü
Değil cennet ve
cehennem
Ey kahraman
zaman
Bu rüzgâr, bu
sızı
Götürür seni
Hades ülkesine
Hades’le
korkunç Persephone’nin
Azgın bir
köpekle kapısını beklediği
İçindeki çocuk
Teneke Trampet
Çarpsın
kapıların, kırılsın camların
Avazını
duymayacak nasılsa kimse
Biliyorsun
nereye gitsen içilecek kanın
*Leibniz
Sonsuzluk ve Bir Gün /
Sayı: 3 / Temmuz-Ağustos 2005
GENÇ ŞAİRE MEKTUP
Sevgili
Kardeşim,
Sana yazmak
kolay değil.
Bak neden:
Önce kendime
dair zorluklarım var. Daha dün, dergileri, gazetelerin köşe yazılarını,
gençlere öğütler sıralayan kitapları okuyor ve bana seslenen “usta”ları
dinliyordum; bugünse benden sana seslenmem isteniyor. Bu isteğin zamanı
hatırlatan ve acıtan bir yanı var.
Sonra şu:
Okuduklarım
bana çok şey söylemiş olsa da hepsini unutarak baktım şiire; onları sadece
alnımı serinleten ince bir esinti olarak kabul ettim. Sen de öyle
yapacaksın: Bütün sözcüklerimi rüzgâra karıştıracaksın. Günün birinde, bir
an için aklına gelir ve sırtını ürpertirse ne âlâ!
Yine de, olsun,
gel gevezelik edelim.
Şiire
kalkışmak, başının kıyısına bir baş daha koymak gibi bir şeydir bana göre.
Bu, bir bakıma, kendi gezegeninin yanına bir uydu eklemektir. Sen yürür
gidersin, o döner durur. Arada bir sana sinyaller gönderir. Bu ne vahiydir
ne de esin denilen şey. Senden yayılan, senden yükselen ve sana ait olan her
şeyin tependeki görünmez şemsiyenin ya da üstündeki görünmez bulutun, yani
sana ait uydunun kuytularında birikmesidir. Duvara çarpan sesin geri
dönmesi, aynaya değen ışığın yansıması gibidir bu sinyaller. Kendine
dönüyorsundur. Lif lif ayrılıyor, hücre hücre bölünüyor ve yeniden, başka
bir biçimde bir araya geliyor, kendinle yeniden tanışıyorsundur.
Kimi zaman
yaşadığın gezegenin koşullarına kapılır gidersin. İşte, eve ekmek götürmek
derdidir, aşk acısıdır, büyüyen çocuklarla küçülen zamandır, ülkenin çökmeye
duruşudur, sararmandır, kararmandır; kendi gezegenine saplanıp kalırsın:
Gözlerin herkesin gözlerine benzer, kulakların herkesin kulaklarıdır.
Kalabalığa karışmış, kalabalıktan birisindir. Aslından uzak bir suretsindir
yani. O zaman gelen sinyalleri anlamaz, anlamlandıramaz, algılayamazsın.
Kimi zaman da
kavramaya ve keşfetmeye hazır yeni bir göz, yeni bir kulak edinirsin ve
içinin yeşil gözlü radyosunda, o zamana kadar hiç duymadığın bir kanalı
dinlemeye başlarsın. Cızırdayan sinyalleri ayıklarsın. Yabancı olsa da sanki
bir yerlerden tanıdığın seslerin, sözlerin anlamını çözecekmiş gibi olursun.
Bunları kaydedersin ve böylece, farkına varmadan ürettiğin bir dili bildiğin
bir dile çevirerek kendini, kendi şiirini yazarsın.
ğütse ilk
öğüt: Hiçbir anlamı olmasa da seni yoklayan sinyallerin her cızırtısı kaydet
ve işe yarar görünmese de bunlara asla çöp muamelesi yapma, sakla. Çünkü her
biri sensin, her birinde sen varsın; hiçbir parçanı çöpe atma. Neden böyle
diyorum, biliyor musun: Her sesin, her sözün bir yeri olduğuna inanıyorum.
İki sözün / iki dizenin arasına koyduğun bir sözcüğün / bir dizenin asıl
yeri orası olmayabilir; orayı attığın / atmayı düşündüğün sözcükler
tamamlayabilir, bunu unutma.
Demek
istediğim, şiirine bir bütün olarak bak. Yalnızca organ üretmek yerine her
şeyiyle tamam olan gövdeler inşa et; eksik çocukların doğmasına izin verme.
Şiir çarkına kendi ürettiğin dişlileri ekle, piyasa işi, herkesin
kullanabileceği dişliler kullanmaktan kaçın. Bak, Dostoyevski
Suç ve Ceza’da -sözleri tam olarak
böyle olmayabilir- şöyle bir şey diyor: “Bana başkalarının söylediği
doğrularını anlatmandansa, kendi ürettiğin yalanları söylemeni tercih
ederim. Çünkü ilkinde papağansındır ikincisinde insan.” Hiçbir zaman papağan
olma, söylenmişi söyleme.
Ucunu
bırakırsam sayfalarca yazmam gerekecek. Daha dil için, imge için, sezgi
için, algı için hiçbir şey söylemedim.
Son söz olsun
diye şunları söyleyerek sana veda edeyim: Sakın uydunu dünyana düşürme;
gezegeninin yok olmasına izin verme. İnsan ve hayat her şeyin önündedir.
Şiiri seni istila eden bir fetiş haline getirme. Bırak, şiir atını arabanı
yürütsün ama gideceğin yönü ve yolu sen seç, dizgini hiçbir zaman elinden
bırakma.
Yolun açık
olsun.
Şiir Saati
/ Sayı:
TEKLEŞME – TİPLEŞME - TİPİKLEŞME
Tek-tip şiir,
tek-tip şair, tek-tip insan, tek-tip toplum, tek-tip hayat: İster istemez,
haddimizi aşarak, sosyologluğa, feylesofluğa, insan sarraflığına soyunmamız
gerekecek.
İnsan sözcüğü,
hem alfabetik hem de içerik olarak, şair sözcüğünün önünde yazılıdır,
yazılması gerekir. Bu, şu demek: Önce toplumsal bir varlık olarak insana,
sonra insan teklerinden oluşan topluma, sonunda da şaire bakacağız.
Birey olmak,
birey bilincine ve sorumluluğuna ulaşmak kolay değil. Doğuştan gelen
çizgilerinizin farkında olacaksınız, bu çizgilerden yeni bir şekil
yaratacaksınız, bu şekle fon olsun diye, kendinize özel bir ufuk
arayacaksınız, ufkun gerisini düşünerek derinliğinizi arttıracaksınız.
Üstelik bunu, nereye kaçarsanız kaçın, ne kadar kendinize çekilirseniz
çekilin, sonuçta, tarihi gelişimiyle size kadar ulaşan bir toplumun içinde,
o toplum tarafından örülen duvarların arasında ve o kuşatma altında
gerçekleştireceksiniz. Yani, toplumu ve toplumsal olanı özümsemekle işe
başlayacak, sonra toplumu ve toplumsal olanı doğuştan gelen çizgilerinize
uygun biçimde dönüştürmeye girişeceksiniz ve bunu yaparken yaratıcı
olacaksınız; toplumun ve toplumsal olanın da derinliğini arttıracak, ufkunu
genişleteceksiniz. Toplumun her bir üyesi, yaratıcı ve eyleyen bireyler
olarak bu yönde emek harcadığında, toplumun kültürel zenginliği artacak ve
bu zenginlik ortamında sanat da yaratıcı ve eyleyen bir güç olarak ve de
farklı bir pencereden bakarak topluma ve toplumsal olana ek bir zenginlik
katacak.
Kuramsal olarak
sorun yok, bu böyle. Ne ki, bir de devlet denen bir aygıt ve bu aygıtı,
toplumu biçimlemek, dönüştürmek konusunda kullanırken tek belirleyici olmayı
varlık sebebi sayan, yetkisini paylaşmaya asla yanaşmayan siyaset denen bir
kurum ve bu kurumun uygulayıcı gücü olarak görev yapan iktidarlar var.
İdeolojisi ne olursa olsun, iktidar olmak adına kurulmuş bütün örgütler, her
devirde ve her yerde, kör, kötürüm, sığ insancıklardan oluşan toplumları
yönetmeyi yeğlerler; bireyin yoksullaşmasından, etkinliğinin kırılmasından,
yaratıcılığının törpülemesinden yana dururlar ve sürü psikolojisinin temeli
olan itaat kültürünün yaygınlaşması için, uygulanabilir her yöntemi
kullanırlar. Topluma ninni olsun diye, ülke sorunlarının uzağında gündem
oluşturmak, çeşitli toplum kesimlerini bu yapay gündemin maddeleri üzerinde
ve o maddelerin sınırlar içinde tartıştırmak, çatıştırmak, gerekirse
ufalanmalarını sağlamak için bölüştürmek, oyalama ve uyutma babında,
iktidarların en sık başvurdukları yöntem olarak görülür. İşte bu uygulamalar
yüzünden, açlıktan ve işsizlikten kırılan bir tümen insan, hallerini
sorgulamak ve kendilerini bu duruma düşürenlerden hesap sormak yerine, hakem
kararlarını tartışır, yarışmacıların açtığı kutulardan çıkacak milyarları
merakla bekler, arkası gelmeyen dizilerde, kim kimi, nerede, ruhen ve
bedenen nasıl kemirmiş, onu izler olmuştur. İşte bu uygulamalar yüzünden,
tartışan, çatışan ve ufalanan ülke aydınları, devşirilmiş bireyler olarak,
ister istemez, oluşan ve giderek derinleşen bir yarığın iki tarafında
kümeleşmiş, fuzuli sorunların fuzuli fanatiklerine dönüşerek karşı tarafa
ateş eden, ideoloji kusan, söz savuran fuzuli kahramancıklara dönüşmüştür.
İşte bu yüzden, ister sırça köşküne çekilip kendi var oluşunu sorgulasın,
ister kalem sıyırıp kavgaya karışsın, aydın takımından sayılmayan şuara
milleti de kesintisiz bir uyku halinde değilse, gözünü her açtığında gördüğü
bu yapıdaki bir toplumun içinde kalarak şiirini yazmıştır.
Bu durumda,
belki iki taraf, iki yaka, iki görüş, iki bakış, iki kalemden; iki-tip
insan, iki-tip toplum, iki-tip şiirden bahsedilmesinin daha doğru olacağı
düşünülebilir. Ama ülkenin ve toplumun ortasından geçen yarık, şairlerin de
içinden geçmiştir. Şairleri ilgilendiren bütün ince duygular ve şairlerin
tutunduğu bütün üstün değerler de yarılmış ve yara almıştır. Bu yüzden
şairler, ister içlerine, isterse topluma bakarak yazsınlar, sonuçta bu
yaranın, bu yarığın ortasında yazıyorlar şiirlerini. Bu yüzden, nasıl bir
makyajla süslersek süsleyelim, hangi dil oyunlarına, biçim arayışlarına
kalkışırsak kalkışalım, şiirimiz tek-tiptir ağabeyler. Çünkü yarık sözcüğü
her iki yakada da aynı harflerle yazılıyor.
Şiir Saati
/ Sayı: 12
BEN YAZDIM DA NE OLDU?
Halûk'a yazdıydım, eskiden A4 kâğıdının, şimdilerdeyse words sayfasının
karşısında, hurufattan harf beğenmenin anlaşılmaz bir şey olduğunu.
Yazdıydım: Yazmak, buzdağının kıyısına bir şehir kondurmaktır. Buzdağının
kıyısına bir şehir kondurup güneşe çıkartmaktır. Buzdağının kıyısına bir
şehir kondurup güneşe çıkartmak ve sonra şehrin erimiş halinden yeni bir
su-şehri yapmaktır. Sudan şehirleri dar boğazlardan geçirip denize
bırakmaktır. Denizi bir karayla toslatmaktır. Sonra da oturup yazdığını bir
daha yazmaktır:
Halûk'a yazdım bugün:
Yol
uzuyor karada bir sandalda
Kürekler öyle telaşlı ki
toz boğuyor beni. Hem
deniz bu tarafta değil galiba
Bu yüzden, belki de yazdıkça ağırlaşan, yazdıkça sağılan bir hastalıktır
yazmak.
İyileşeceği umulan, iyileşmesinden korkulan hastalıktır: Kendinden kendine
bulaşır.
Bir çember çizmektir yani, kuyruğunu kovalayan kediye dönüşmektir.
Bireysel sancılarla mı başlar? Öyle ise, toplumsal ağrılara nasıl bağlanır?
Bilinmez; yazılır!
içeri açılıyor evlerin kapıları
çünkü, içeri açılmadan dışarı çıkılmıyor
dediysem, ki dedim, okura giden yolu tarif içindir.
Deşilmektir yani yazmak, içerdeki kazıdır. Yüze vurulan pençedir, alındaki
ateştir.
KIZAMIKCIK'tır:
Hey kaptan,
Göğün yarığından akan
ebemkuşağını da al gemiye
Yani,
gemiye önce şairleri bindir
Sırtlarına vur, öksürt
mendillerine, bilsinler,
Ki bilirler zaten,
zincir çekildiğinde
Delinmiş bir lekeden sızan
kan; kandan bir halkadır suda kalan
Bir lekedir, evet, görürler
göğün sarkmış memelerini
Ekinler dururken
insanlar biçilmiştir
Bir camın iki yanında da
dururlar
Ve büyük harfle başlatırlar
Savaşı
Bu ülkenin bir de alnı vardır
ki, yeniden yazılır
Unutmazlar
KIZIL'dır:
Kediyi gördüm,
makbul değildir pek, kediyle göz göze gelmek: Unuttum şiirdeki imgeyi
Kediyi gördüm:
Gözlerinin olduğu yerde perdeli iki kurbağa gözü ve burnunun altında
Bıyıktan bir
perçem, ki biraz Abdülhamit daha çok Hitler’in uzun boylusu
Sezdim birden
kokulu bir imge gibi geçip gittiğimizi.
Tırmalıyordu
üst katımızı, bir silindir haşmetiyle ve bir silindir kadar yuvarlak iktidar
Hicaz bir
miyavlama ve kusursuz bir vücut dili: Dahili ve harici tırnaklarını kullanan
kedi
Tesettürsüz
çitiliyordu kumun yüzünü: Gizlenen bir özür gibi örtülüyor ülkenin üstü
Demek ki,
Kurtuluş henüz gerçekleşmedi
Babamı gömdüğüm
gün, tırnaklarımın arasında kalan toprakla şubatın şiirini yazmıştım
İşte, demiştim,
iyi kötü bir tarihi gömdük az önce eksi on derecede, magmaya yakın bir yere
Bir küçük Tarih
gömüldü ve iyi kötü bir lösemi vakasını kaldırmış olduk yeryüzünden
O gün ve dün,
Çabuk büyüyün, dedim, oğullarıma; güçlenin toprağın yüzüne sahip olacak
Ve toprağın
yüzünü yaracak kadar. Böyle yazın tarihinizi, tarihin çoğu zaman
Bir çöp
tümseğine dönüştüğünü unutmadan
Gelecek
herkesin sırası; sıram geldiği gün, dedim
Beni de, ama,
önce kediyi gömün
Önce kediyi,
önce kediyi, önce kediyi: Şimdi onun sırası
Böyle bir
şeydir akıllı ve haklı devrim
Yazdıydım da yazarken
şaşırdıydım: Kimin dilidir ağzımızda dönen? Bu sözleri kim dizer
dudağımızdan çıkan sese? Dümdüz giderken hayat, karşımıza çıkan bin yollu
kavşakta nasıl olur da yazı belirler sapacağımız yolu?
Birgün, bir kitap
imzalayıp verdiydim birine. Kitabın sayfalarını sondan başa şöyle bir
havalandırdıydı ve yüzüne vuran rüzgârın hangi yönden estiğini anlamadan,
neden yazılır şiir, dediydi, hiç anlamıyorum, bir insan diyeceğini niye şiir
yazarak söyler ki?
Biri bu soruyu
soruyorsa şairler iki kez sormalıdır kendilerine: Niye yazılır şiir? Hem,
şiir nedir ki?
Yanıtınızı verirken
çıktığınız kürsü, baktığınız pencere, altına girdiğiniz saçak, ortasına
çömeldiğiniz avlu; yani, dünya diye seçtiğiniz yer; yani var oluşunuzun
nedenini açıklayan duruşunuz; yani anlamınızı belirten bakışınız ele verir
sizi ve şiiri nasıl gördüğünüzü.
Nedir?
Bir başka dünya
buldunuz da kapısından girebilmek için eşiğinde salya sümük ağlayarak kabul
edilmeyi mi bekliyorsunuz?
Kahrınızı büyüten bir
hayata karşı barikat mı kuruyorsunuz?
Aşkınızı
söyleyeceğiniz dilin kekemeliğine mi isyan ediyorsunuz?
Nedir?
Yoksa, şey'lerin arka
yüzünü görebilen yeni bir sezgi gücü mü yakaladınız?
Yoksa, zıtlığın peşine
düştünüz de yok olup gitmeye karşı şiirle mi var olmaya çalışıyorsunuz?
Yoksa, gözünüze yeni
bir göz yerleştirdiniz de biçimlerini bozduğunuz nesneleri yeniden mi
algılıyorsunuz?
Yazdıydım da sorduydum
bunları, bütün soruların tek bir yanıtı olabilir mi, bu yanıt da şiir midir,
diye bir daha sorarak.
Sokakta misket oynayan
çocukları penceresinden seyreden çocuk, misket yuvarlamak yerine, miskete
dönüşen dünyayı ve misket oynayan çocukların dünyasını yazmayı tercih
ediyorsa, ne yaparsanız yapın paltoluk kumaşın paltoluk kumaş olduğu
gerçeğini değiştiremezsiniz ve bu kumaştan pantolon dikemezsiniz.
Yani, kimileri oynar,
kimileri oynayanları yazar.
Oynayanlar, şiir gibi
oynasalar da, sonuçta oyuncudurlar; onların şiir gibi oynamalarını yazmak
başkalarının işidir.
Ve galiba, bu
başkalarına şair denir.
Ben mi?
Her sabah gözlüklerimi
siliyorum, iz bırakan bir toz beziyle.
Bazen gözlük
camlarının olmadığını fark etsem de, bu hep böyle.
LİBERAL EDEBİYAT
Necati FECR-İ
ATİ
Bu başlık,
ciddi bir yazıyı hak ediyor!
Önce açıklamalı
anahtar kelimeler:
DÖVLET: Dövlet
Devrim soluk yüzlü bir artizdir.
TOPLUMCUK: Kışa
yakın duran sonbaharların içinde debelendikçe orasına burasına kar yağan
toplumların meyvesizliğidir ki, her “-cuk” halinin tomurcuk olmadığının
delilidir.
BİREY: Bir ey
çekince karşıki dağların kılını kıpırdatamayan mahlûkata verilen addır ki,
partiye kaydolmaları halinde bir kıymet-i harbiyeleri olabilir ve
toplumcukun başını gözünü örten ipek sefertası ile simgelenirler.
EDALET: Ruh
üşüten bişeydir; çünkü Heseyeka’sı Edalet’i öldürmeye yatırmış o da ölüm
rüyasında Alaman plakalı sarı bir Mercedes’le çarpışmış ve üç uçlu yıldızı
kalbinin ince yerine batırmıştır.
(Edalet’i pek
sevenler, bu olay olduğunda, İlhanlı soyundan Attilâ Efendi’nin
çiziktirdiklerini akıllarından geçirmişlerdir:
sokaklarında mohikanlar gibi ateşler
yaktık
sana taptık ulan
unuttun mu sana taptık
Kitaplıklardaki
bütün Edalet kitaplarının içi birden boşalmıştır ki ruhların üşümesi
bundandır)
TERAKKİPERVER
CUMHURİYET FIRKASI: Kapatılan bir partidir. Daha sonra OGGP (olduğun gibi
gel partisi) NMGP (nato malı garden parti) PPP (patikleri postallı parti) ve
AKP (aklına koymuşlar partisi) gibi adlarla zuhur edip vücut dillerini
kullanmışlardır.
SERBEST FIKRA:
Serbest fıkra şudur:
- Egemen,
Egemen söyle bana, ben benziyor muyum Turgut Özal’a?
- Estağfurullah
haşmetlim, ne münasebet! O yasalardan korkardı, siz korkmazsınız.
- Egemen, Egemen söyle
bana, ben benziyor muyum Sülüman’a?
- Estağfurullah
haşmetlim, ne münasebet! O askerden korkardı, siz korkmazsınız.
- Egemen,
Egemen söyle bana, ben benziyor muyum Halife Ömerullah’a?
- Estağfurullah
haşmetlim, ne münasebet! O Allah’tan korkardı, siz korkmazsınız.
(Buradaki
Egemen nam kişi bağışlanmış bir euro-dolar paritesine bağlı bir mürit,
soruları soran meçhul padişah ise tebdil gezen bir ticaret erbabı şeyhtir.
Fıkrayı fıkra yapan da Dövlet Devrim’in halı rolünde yerlerde sürünmesidir.)
ÇOĞUL / ÇULLUK:
Bizdenliktir.
ÖZGÜR / ÇULLUK.
Bizdenliğe tabi olanların muti ve kanatsız özgürlüğüdür ki tavukla balık
arası bir şeyi tanımlar.
EKÖNÖMİK REFAH:
İhale şartnamesindeki şartlarının ihalesiz ihale edilmesi demektir ki,
jeeptir, dört çekerdir, çifte duvarlı özel malikânedir, havuzlu villadır,
gemidir, mavnadır, maval okumanın siyasete uygulanmasıdır. (Yerseniz! Ki
yiyen çok!)
SERBEST
REKABET: Ötekilerin ötekileşmiş soluk borusuna tıkaç, berikilerin bahçesine
para ağacı dikilmesidir ki, bahçıvana başçıvan, yardımcısına rınçıvan denir.
Bize tapan Homo Ekonimikusun hakkıdır istikbal, düsturuyla iştigal eylerler.
ENGİNAR:
Kırlan/dıç sözcüğüyle birlikte anılır. Yalama olmuş diliyle zavallı bir
kalemi tükrükleyerek yazar ki, ko gitsin rahvan.
KOTON: Nobel’in
gömleğidir.
TANYERİ:
Elifba’nın elifi, alfabenin a’sı, gazete yöneticisinin karısıdır ki ol
sayede sağıldığında kömür elde edilir. Bu adla anılan bir de dansöz vardır
ki, akrabalığı var mıdır bilinmez.
Özet:
Ülke bir
gövdedir. Edebiyat, omuzları, kolları, sırtı ve göğsü örten bir libastır. Bu
libas gövdeyi şık gösterir. Amma velakin gövde kokuyorsa libas da kokar.
Yazının aslına
gelince:
Yazılmış da
farkına varmamışız bile!
Sonuç:
Türkiye’de
Liberal Edebiyat, ohhhooo, elbette vardır.
ALTERNATIF DOKTORUNUZ DİYOR Kİ:
Necati FECR-İ
ATİ
Sayfanın bu
köşesi ne işe yarar, önce buna bakalım:
Gazete
köşelerinde yayımlanan benzerlerine bakarak, “Bunca yıldır, doktorunuz diyor
ki başlığıyla yazılan yazılar ne kadar işe yaradıysa, senin yazdıkların da o
kadar işe yarar, diyebilirsiniz.
İşte size ilk
teşhis: Dikkatsizsiniz!
Başlığın
üstündeki Alternatif sözcüğüne bakmamış, görmemişsiniz; bakmış, görmüş ama
algılayamamışsınız. Biz buna alternatif tıpta, kısaca, “körün gördüğü dağ
çukur, tuttuğu yeşil kırmızı” hastalığı deriz.
Ak gördüğünüze
ak, kara gördüğünüze kara derseniz yanılırsınız. Beyazın açık siyah, siyahın
koyu beyaz olabileceğini unutmayınız.
Bir Polonya
atasözü ne der: Symczsymc w cmyszmys!
Yani, el elden
üstündür.
Ya da boynuz
kulağı geçer.
Şöyle de
çevrilebilir: Depremden önce ben böyle değildim.
Atasözleri,
malum, ilk görünenden başka şeyler de söyler. Bu söz, aslında, “kim aldı
benim sesli harflerimi?” diye bağıran sesin söze dönüşmüş biçimidir.
Demek ki biz,
bu sayfalarda, tıbbın bilemediği, bilip de söyleyemediği şeyleri
söyleyeceğiz; yani, tıbbın boğazında düğümlenen sesli harflerini
seslendireceğiz.
Mesela Basur.
Kimilerinin,
aman söyleyivereyim de geçsin gitsin üstümden, diye hızla basur deyip
geçtiği, kimilerinin de hastalığın ruhuna ve yapısına uygun bir gevşeklikle,
yaya yaya baasur dediği bu illete, hekimler, tıp ansiklopedilerini
karıştırmaya meraklı olanlar ve gövdelerini bu illetin adına
yakıştıramayanlar hemoroit derler ve hastalığın Latince kostümler giyinince
bir salon beyefendisi olacağını sanırlar.
Şimdi, bu
köşenin benzerlerinden farkını belli edecek açıklamamı yapıyorum: Basur,
hastalık falan değil, memeli bir hayvandır. Kalın bağırsaklarda yaşarlar ve
bu engebeli arazide ovalardan çok vadileri tercih ederler. Rahatça yol
alabilmek için bütün köşelerini yuvarlamış, zamanla ayaklarını kaybederek
sürüngenleşmişlerdir. Kaygan bir dokuyla kaplıdırlar. Pembeden mora değişen
rengiyle bukalemunları anımsatırlar. Basur hayvanı kan emicidir ve bu
özelliği dikkate alındığında yarasalarla bir akrabalığının olduğu düşünülür.
Şimdilik uçucu türü saptanamamıştır, ama bu, kanatlı basur diye bir türün
olmadığını göstermez. Günün birinde, önümüz sıra yürüyen ademlerin
pantolonunda, havvaların eteklerinde ya da ademlerin eteklerinde, havvaların
pantolonunda sıra dışı kıpraşmalar görürsek, bilelim ki bu hareketlerin
nedeni, sazlıklardan havalanan kuşlar değil, kanatlı basurdur; şaşırmayalım
ve dünyanın kim bilir daha nelere hamile olduğunu düşünelim.
Basur
hayvanının hastalık sayılmasının nedeni, karnını tıka basa doyurduğu anlarda
nefes darlığı çekmesidir. Bu hallerde, bağırsakların penceresi olmadığından,
en kısa yoldan kendini sokağa atmak ihtiyacını hissederler ve sokak diye
bildikleri tek yer olan iç çamaşırlara doğru yola çıkarlar. Bu halleri
kalıcı değildir. Bir süre sonra nefeslerini ayarlarlar ve geriye çekilirler.
Basur
hayvanıyla mücadelenin çeşitli yöntemleri vardır. Tıp âlemi, basuru bir
hastalık saydığı ve buna göre tedaviler ürettiği için, bugüne kadar hep
yanılmış, başarılı olamamıştır. Hiddetli davranıp hastalarını kızgın küle
oturtan hekimler de, yumuşak davranıp türlü çeşitli pomatlarla basur
hayvanının memelerini okşayan hekimler de hayvan olduğunu bilmedikleri
basurun gönlünü kazanamamışlardır. Teşhis yanlış olunca tedaviler de
sonuçsuz kalmıştır.
Oysa bu
mücadelede başarının sırrı, Basurun hayvanlığını kabul etmekte ve onun bir
Galatasaray taraftarı olmadığını bilmekte yatıyor.
Açıklıyorum:
Basur
hayvanının temel rengi, pembeden mora değişen renklerin ortasında yer alan
kırmızıdır.
Ormanların
nemli kuytusunda yetişen, düğünçiçeğigiller familyasından bir ot vardır ki
adı basurotudur.
Bu ot, sarı
renkli çiçekler açar.
Ve basur
hayvanı Galatasaraylı değildir.
Ormanların
nemli kuytusunda yetişen, düğünçiçeğigiller familyasından bir ot olan ve
sarı çiçekler açan basurotunu nerenizle koklayacağınızı anladınız mı?
Uygulayın ve bu
hayvanı bağırsaklarınızdaki hayvanat bahçesine hapsedin.
Yok illa tıbbi
tedavi diyorsanız, gidin yatın bir genel cerrahi uzmanının masasına ve onu
basur hayvanının celladı yapın.
Son bir öneri:
Doktorunuza kestiği yeri bohça gibi dikmemesini, mutlaka estetik dikiş
atmasını söyleyin; ne olur ne olmaz, ele güne mahcup olmayın!
|