NURİ DEMİRCİ ARŞİVİ

 

Nuri Demirci Arşivi

 

 

                                     DERGİLERDEKİ YAZILARI- 3

YEŞİL TIRTIL

 

                             Trenler mi terk edilmiştir yoksa istasyonlar mı?

                                                Tan Tolga Demirci

 

   Şehir: Betonla, kiremitle, serpiştirilmiş yeşillerle lekelenmiş yaşlı kaplumbağa!

   Sarı başlıklarını kocaman paftalara eğmiş, ciddi yüzlü, sert bakışlı; hesaptan, hendeseden anladıkları kadar anatomiden de anlayan adamların: Şehir Cerrahları'nın çayırında konaklamış, yorgunluğunu dinleyen kabuk!.

   Darbelere alışkın: Her an kapısının zorlanabileceğini, duvarlarında yeni gedikler açılabileceğini biliyor ve bekliyor. Çünkü Şehir Cerrahları, üstlerindeki kabuğa bakarak şehirlerin yeterince tanınamayacağına; şehirlerin teninin, bu kabuğun eniyle, boyuyla sınırlı olamayacağına; şehirlerin, altlarında ve ötelerinde daha başka yüzler taşıdıklarına inanmışlar. Bu yüzden, kafasını ve bacaklarını içine çekerek kendine kapanmasına aldırmadan, sarışın bir düşman gibi kışkırttıkları iri egzozlu iş makinalarını her an kaba neşterler gibi kullanmaya, şehrin "derinliği"ne ulaşmaya; otopsilerini başarılı bir ameliyata dönüştürmeye hazırlar.

   İyi, yapsınlar.

   Onların sayesinde, bakarsınız o şehirde yaşayanlar, hayata dahil olan her şeyi kabuğun altındaki dokulara taşıyan kılcalların ayrımına varırlar da onların kestikleri yerden dolaşıma katılırlar. Ve eski, ama canlı tarihe yeni coğrafyalar ekleyen bu kılcallarla taşınmış iyi şeyleri: ağacı, çimeni, çiçeği... bakır teli, boruyu, sayaçı... emekli yeşilleri, edepsiz kırmızıları, durgun sarıları... parkları, çocuk bahçelerini... çeşmeleri, kubbeleri, minareleri... görürler. Bütün bu "iyi"lerin kıyısına ilişerek bütün mekânlara dağılan; sinsi bir ur, derin bir yara gibi gizli gizli işleyen "kötü"leri de...

   Her sabah ölü alışkanlığıyla geçtikleri yolları, açılmış çukurlarla, tümseklerle ve kaldırımlarda kükreyip duran kompresörlerle kesen Şehir Cerrahları, mavi tabelalara boyanmış beyaz okların rehberliğinde onları başka mekânlara yönlendirirler; yeni yerlere...

   ... yeni sokaklara, yeni mahallelere, yeni evlere... avuç içi bahçelere, ince saplarıyla saksılara tutunan, odalara sırtını dönmüş çiçeklerle süslü pencere önlerine, oralarda bir yere sıkışmış, gizlisi saklısı olmayan dükkânlara... örneğin kolonya kokusunu dışardan duyduğunuz, kıyısına sarı resimler iliştirilmiş aynaları ve dışarıda kurutulan havlularıyla berber dükkânlarına... tozlu camların ardına dizilmiş bisküvi ya da deterjan kutularıyla varlığını belli eden, sarı ampullerle karartılmış bakkallara... örtüleri damalı masaların üstüne kapatılmış, bacakları tavana bakan sandalyeleri ve dip köşede buhar üretirken ömür tüketen bakır çay ocaklarıyla tenha kahvehanelere...

   ...bir eliyle yakasını kapatarak kapısının önünü süpüren kadınlara... daracık sokaklarda birbirine karşı duran pencerelere kuşlar gibi konmuş, dirseklerine dayanarak fısıldaşan kızlara... ayaklarına annesinin pabuçlarını geçirmiş, yoğurt kâsesiyle koşturan kız çocuklarına... uzamış sakallarını sıvazlayarak camiden yana yürüyen yaşlı adamlara, yüzlerine işsizliklerinin sıkıntılı ilanını asmış delikanlılara, misket yuvarlayacak bir arsa bulabilmiş başları traşlı erkek çocuklarına...

   Bakarsınız böylece, şehrin kesildiği yerden akan kana kapılarak sürüklendikleri bu mekânlarda, onlardan ve şehirden gizli yaşayan bir başka şehrin daha var olduğunu farkeder, şehre bakışlarını değiştirirler.

   *

   Alt-üst ettikleri şehirlere bu türden "hemşehrilik iyilikleri" de yapan Cerrahlar, -nefesi daralmıştı belki. Ya da damarları tıkanmıştı. Yoksa vakti gelmiş gebeliğine sezaryen mi yapmak gerekiyordu?- bu kez upuzun uzattılar Bursa'yı ve göğsünden kollarına, karnından bacaklarına doğru derin kesiklerle boydan boya açtılar.

   Bursa, olacaklara razı, başına gelecekleri bilirmiş gibi suskun, üstüne eğilenlerin işlerini bitirmelerini, sancısını dindirmelerini bekledi.

   Bu bekleyiş sırasında şehir, devasa eklemli sarı makinalarla, başlıklarının altına sinmiş ciddi yüzlü adamlarla, mavi tabelalarda çarpılmış beyaz rehber oklarla kuşatıldı. 

Tenini çiğneyen binlerce ayağın, binlerce tekerleğin; her zaman telaşlı, hep bir yere yetişecekmiş gibi yaşayanların yolları, açılan çukurlarla, öcü tümseklerle, bronşiti azmış kompresörle kesildi.

   Çeyrek iç göç böyle başladı, şehrin iç keşfi de...

   Örneğin, Fomara'ya açılan derin çukurun işaret parmağı, bu sayede gösterdi Bursalılara, beş yüz yıldır orda, yanı başlarında duran Tayakadın Mahallesi'ni. Ördekli Hamam'ın önünden geçirdi onları, Fırın Sokak'a soktu. Sokağın, adı cadde olan ama, iki araba genişliğinde bile olmayan Tayakadın Caddesi'ni kestiği köşede, omuz hizalarında sonlanan duvardan sarkan dalların, çiçeklerin hemen dibindeki tarihle tanıştırdı. Soldan sağa ve sağdan sola yazılmış, kavuklu mermer taşları okuttu. Osmanlı olanlar iki büklümdü; yerde bir şeyler aranıyorlardı sanki. Latinlerse daha dikti, daha ak...  Mermer yazıtın gölgesine soktu onları, yan yana yatan Eyüp Ağaları, Nakşibendi Tarikatı şeyhi Başıaçık Mehmet Efendi'yi tanıttı. Tarihe ayna tutmalarına tanık olmalarını sağladı.

    Bir köşeye çekilmiş, bahçesini seyrederek başını dinleyen Tayakadın Camisi'nin sonsuz sabrına taşıdı onları. Cami kapısının önündeki çalı süpürgesi izlerini, duvar diplerinde zambakları gösterdi: Üstlerine henüz mor kan düşmemiş, yaprak uçları sipsivri kahverengi, kınlarından sıyrılmış bir sürü yeşil hançeri. Tarih, onlar olmadan da hortumundaki suyu eksik etmemişti köklerinden; bunu bildirdi.

   Birbirine yaslanmış aşı boyalı evlerin, seyrek minyatür dükkânların arasından geçerek Fabrika Sokağı'na döndürdü yönlerini ve avlulara açılan yüzlerce kapıdan birinin üst pervazına çakılmış bir küçük tabelada okuttu Kefen Süzen Camisi'nin adını.

   Sonra, mavi tabelaları izleterek "centrum"a çıkardı onları; bildik Fomara Meydanı'na açılan derin çukurun öbür ucuna...

   Bursa'nın turistik haritası, böyle kayıp mahallelerle doluydu. Onlara aramalarını, bulmalarını, şehri ve kendilerini yeniden tanımalarını önerdi.

   *

   Böyle yaralı bırakılmadı Bursa. Yeni betonlar döküldü gövdesine, direkler dikildi. Onarıldı; kablolarla bağlandı, renkli uzun lambalarla aydınlatıldı. Sonunda bir çift rayla bütün yaralarını diktiler ve avunsun diye, bacaklarından göğsüne, kollarına doğru gidip gelen oyuncak yeşil tırtıllar koydular kucağına: Metroyu, Treni... 

   Bütün yolculuklar gibi bütün yolların da büyülü olduğunu bilirsiniz.

   Buharlı tren devrinden kalan bir demiryolcu çocuğu olduğumdan olmalı, benim için trenler, tren yolları, tren yolculukları iki kez büyülüdür.

   İçimde tıkırdayıp duran demir tekerleklerin sesini hiç yitirmedim, o ritme uygun yaşadım belki de. Nereden geleceklerse, şeritlerindeki bakır yangınlarıyla, cilalı kömür karası renkleriyle lokomotiflerin, tek gözlü masal kahramanları gibi, yorgun buharların arasından sıyrılıp gelmesini bekledim her zaman.

   Hiç yanıltmadılar beni; çalışkan pistonlarıyla, bir yolunu bulup upuzun bir yalnızlığı aşarak geldiler ve tiz düdükleriyle geldiklerinin haberini verdiler.

   Uzun burunlu su depolarının serinliğini, tünellerin kokusunu getirdiler.

   Kemerli pencereleri, küçük kare camlı yaylı kapıları, sanki üşüdükleri için büzülüp duvarların dibine çömelmiş tahta sıraları, sigara dumanlarını içine çeke çeke saramış, sıkıntılı yürekleri ferahlansın diye tavanlarını yükseltmiş bekleme salonlarıyla, sabırlı birer derviş gibi yolumuza çıkan istasyonların.

   ..Trenleri evet, ama asıl hayatın çıkıp gelmesini bekleyen istasyonların...

   ..Tek evli bir köy, tek evli bir şehir, tek evli bir ülke olan istasyonların...

   ..Var oluşlarını ancak yok'luklarıyla kanıtlayabilen istasyonların...

   ..Saçaklarında yaz kış, kalın belli, uzun boyunlu buzdan hüzünler asılı istasyonların... resmini getirdiler.

   O binaların üst katlarını... üst katlarındaki perili lojmanları, beyaz perdelerin arkasına saklanmış, yolculardan biri olmak için can atarak gelen geçen trenlere bakan gölgeli kadın başlarını, meraklı çocuk yüzlerini getirdiler.

   O istasyonların bir sap sarmaşıkla yetinen küçük kameriyelerini, belden aşağıları kireçli cılız akasya ağaçlarını, yalnızlıklarını çeviren, içine kapanmış baklava desenli çitlerini getirdiler. 

   Ben onları hep sevdim.

   Ve bir sevgiliye kavuşmanın sevinciyle, bir kucak gözaydınıyla, iri gülümsemeli geçmiş olsunlarla koştum Bursa'nın istasyonlarına, rayların üzerinde kırıtarak dolaşan yeşil tırtıllarına.

   Şehreküstü İstasyonu, bir karartma evinin ışıkları öldürülmüş geniş salonuydu

   Osmangazi İstasyonu, dışarıya açılan kapıyı arayan daracık, kendi üstünde dolanıp duran spiral bir hol...

   Merinos İstasyonu, üstündeki ağaç adacığının suyunu kesen derin bir kuyu...

   Sonra gün ışığı...

   Peronlarından ayrı düşmüş, yerin altına saklanmış öteki istasyonlar...        

   Bu istasyonlar birer enjektördü: İçlerine çektiği kutup soğukluğunu, etimize batırdıkları kalın iğnelerle, zehirli bir sıvı gibi gövdelerimize boşaltıyorlardı.

   Duvarları olmayan, göstermelik çatıların altında titreyen cılız evciklerdi bunlar.       Gazete satan büfeleri yoktu.

   Biletleri karton değildi.

   Efsun Bey, kırmızı şapkasını alıp ya bir filme ya da bir şiire gitmiş; yeri boş kalmıştı.

   Füsun Hanım'ın sivri topuklu ayakkabılarının sesi hiç çıkmamıştı bu merdivenlerden.

   Kusura bakma Bursa, bunlar benim üvey istasyonlarım.

   Ben bir buharlı tren çocuğuyum.

   Elektriği elimle tutunca çarpılıyorum.

 

KIRK YIL / KIRK SANİYE;

AYNI YERDE

 

Değişmiyor, hiçbir şey değişmiyor. Bin bir odalı bir evde, odalardan odalara geçerek dönüp duruyoruz. Her oda hayatın başka bir sahnesi; her odanın duvarları, önce koyup sonra yakındığımız kurallarla sıvanmış. Katılıyor, katlanıyor, bir oyundur, oynuyoruz. Yörüngesi kaymayan bir çemberi yürüyoruz, besbelli bu, tekrarların üstünden geçiyoruz.

Son yıllarda çoğalan şiir yıllıkları üzerine yazmayı tasarladığım bir yazıya hazırlık yaparken, tıknaz gövdeli Varlık Yıllıklarından birine uzanıyorum: Günümüzden tam 40 yıl önce yayımlanmış olan 1964 Varlık Yıllığı’na.

Sonrası bir sürü soru...

1964 Varlık Yıllığı’nın girişinde yer alan 1963’e Toplu Bir Bakış adlı yazısına, “Varlık Yıllığı’na dünya ve yurt olaylarının kısa bir bilançosu ile başlamayı dört yıldır gelenek haline getirmiş olmasam, bu yazıyı yazmaktan seve seve vazgeçerdim. Karamsarlığı aşağı yukarı hiç değişmeyen, birbirinin benzeri tablolar çizmek bana da o kadar usanç verdi çünkü.” diyerek başlamış, Yaşar Nabi.

40 yıl önce bu satırlarla vurgulanan usanç, demek ki, 4 yıl öncesinden taşınmış. Belki de 40 yıl önce, 400 yıl önce, 4000 yıl önce de aynı yakınmalar vardı; kim bilebilir? Zamanın içinden geçerken, adı Cağaloğlu olan ya da olmayan herhangi bir mekânda kurulu herhangi bir yapının herhangi bir odasında bulunan; o odadan adı Marmara olan ya da olmayan herhangi bir denizle, ovayla ya da dağla bakışan ve bu arada yaşadığı mekânın içine de bakan kim bilir kaç tarihçi, kaç yazar, kaç düşünür, buna benzer notlar düşmüştür, selüloz yufkalara, kamış tenli papirüslere, ebrulu, aharlı kakıtlara.

Sıra, Yaşar Nabi’ninmiş demek; sıra üçüncü hamur kâğıtlarınmış. 

Aynı yazının devamı, odanın kapısını dünyaya açıyor: Menteşeler yenilenmemiş, gıcırtılar bildik: “Öte yandan, geçmişte kader birliği etmiş olduğumuz ve bir kısmı sınırdaşımız olan Arap memleketlerindeki huzursuzluk ve kararsızlık sürüp gitmektedir.”

Oda-içi resimler ki, her biri birer penceredir, açılarını bozmadan bakışıyor odadakilerle: “Yurdumuz bakımından 63’ün, dünya olaylarına göre daha umut verici geçmiş olduğunu ileri sürebilecek, bilmem ki, iktidar makamlarından başka kimse çıkar mı aramızdan?”

Ve Yaşar Nabi’nin, kıyısına iliştiği sedirde, eski halının desenlerine bakarak damlattığı son kahır cümleleri: “Ne diyelim! 1964’ün, yurt sevgisinden, insaf ve izandan bu derece uzaklaşmış görünen birtakım politikacılarımıza sağduyu ve anlayış getirmesini dilemekten başka bir şey gelmiyor elimizden.”

Bir başka odada Rauf Mutluay, tek telli lirine dokunmuş: İrili ufaklı yüzden çok şiir kitabı. Bütün dergilerde şiir üzerine yazılar. Salt şiirle sayfaları dolan küçük dergicikler. Birbirini dostlukla kollayan tanıtıcı yazılar. Aynı üstünkörü gözlemler, bulanık açıklamalar. Kalabalık ve karışık şiir çevirileri. Sonuç: Büyük dalgalarla ayaklanmış bir denize atılan küçük küçük taş parçaları; etkisiz, güçsüz, sessiz. Tümünün toplamından duyulur bir yankı gelmiyor. ./.. İyimser olmak için hiçbir neden yok. Büyük çoğunluğu avuntu, özenti, oyalanma; şiir heveslilerinin heves şiirleri; gençlik hastalığı; kısır döngülerde dolanma. En çok ilgi uyandıran şiir kitabının bile, hiç olmazsa şairlerimiz sayısınca satılmadığını bilmiyor muyuz?./..  “İyi”, ”kötü”, “sevdim”, “beğenmedim” gibi ayaküstü yargı kesinliklerinin dışında, hangi araştırıcı dikkatlerin, örneğin, konusu önceden belirlenmiş bir açık oturumun ortak emeğinde buluştuğunu duydunuz?

Bir el, çekip alıyor içimdeki iskeleti.

Kırk saniye önce söylenmiş bu sözler ortadayken, şimdiye, bugün ve yeni sandığımız bugüne bakarak, üstelik, yörüngesi kaymayan bir çemberi: hep aynı çemberi yürüyor olmanın duygusu yakamıza yapışmışken, ne söylenebilir ki?

Söylenecekler, tespih çekmenin eklem çalıştırmaktan başka bir yararı olduğundan kuşku duyarak, bir tespih ustasının ipe dizip sergisine bıraktığı boncuk tanelerine katılmaktan başka bir anlam taşıyabilir mi?

4 yıl sonra, 40 yıl sonra, 400 yıl sonra anılmak gibi iyimser bir olasılık bir yana, bugüne katkı sağlayacağını umarak bir şeyler söylemenin ve bunu yazıya dökmenin, sergiye atılmış tespih dizilerinden herhangi birine imame olmayı istemekten ne farkı var; tespih çekenler imameleri boncuktan bile saymıyorken? 

Şimdi, yeni bir şey söylenmediğinin farkında olarak, Mehmet H. Doğan’ın Adam Sanat dergisi adına düzenlediği 1993 Şiir Yıllığı ile başlayan ve dokuz yıl devam eden ve yine Mehmet H. Doğan’ın YKY adına hazırladığı üç yıllıktan; Şiir Coğrafyaları’ndan; İhsan Üren’in Ufuk Turları’ndan, Veysel Çolak’ın, Hüseyin Alemdar ve Yılmaz Arslan’ın yıllıklarından; 

özellikle Mehmet H. Doğan’ın hazırladığı yıllıklara, varlık nedeni ve amacı saptırılarak, birdenbire bir “şairlik kalite belgesi”, bir “icazetname” gözüyle bakıldığından; öyle ki, işin ucunun, bu yıllıklarda yer alan şairlerin şairliklerinin onaylanması; ya da tersi: yıllıkta yer almayan şairlerin şairliklerinin reddi noktasına getirilmesinden; sonunda tartışmaların, nesnellik-öznellik dolaylarından eş-dost-ahbap kayırması çerçevesine indirgendiğinden, zemininden büsbütün kayarak sataşma boyutundan saldırı boyutuna ulaştığından ve bir dönemin şiir toplamını belgelemek ve bu belgeleri tarihe kaydetmekten başka amacı olmayan yıllıkların, savaşılan yel değirmenlerine dönüştürüldüğünden;

genel olarak edebiyatımızda, özel olarak da şiirde eleştirinin kurumlaşamadığından; kurumlaşmak bir yana, biçim değiştirerek ve de sığlaşarak, bir biçimde kitap tanıtma yazılarının satır aralarına sıkıştırıldığından, bir biçimde de şiir inceleme yazılarının içinde eritilerek onlara yamandığından;

hal böyle olunca, özellikle genç şairlerin, eleştiri gereksinimini karşılamanın ve durumlarını değerlendirmenin test yöntemi olarak yıllıkları seçtiğinden; bu yıllıklara bir çeşit eleştiri terazisi görevi yüklediklerinden ve böylece, yıllıkların edebiyatımızdaki konumunu, asli yerinden oldukça farklı bir yere taşıdıklarından;

söz açmanın ne anlamı olabilir?

Bunları yazmak yerine, bana göre kapakta olmaması gereken ‘1980 Sonrası Şiir ve Hayat’ ibaresini görmezden gelerek, açıp, Şeref Bilsel’le Cenk Gündoğdu’nun Şiir Defteri’ni okumalıyız. Her şey orada apaçık görülüyor. “Yığma bir anlayışla dergilerde ürünlerin yer aldığı ve dergilerin editoryal bir incelemeden geçmediği”, “Birçok dergide bir üslubun ve diğerlerinden kendini ayrı tutan bir tavrın olmadığı”, “Dergilerin birbirlerini izlemedikleri” saptamaları, bu kitabın sayfalarında kayda alınmış ve Türk Şiiri’nin gerçeği olarak sunulmuş.

Veysel Çolak da, Dize Mitolojisi başlığı altında, kısa; kısalığıyla kıyaslanamayacak kadar uzun önemde ve ne yazık ki gözden kaçan “not”larında değiniyor bu konulara. Temmuz 2005 tarihli Dize’de yazdığı şu iki cümle, günümüz dergilerinin ve şiirinin durumuyla ilgili, doğru ve kaygı verici saptamalar içeriyor: Poetikası olmayan dergilerin belirlediği bir Türk Şiiri var. / Bu yüzden şiir kendiliğinden gelişen kültürel bir eylemliliğe dönüşmektedir.

Yıllıklar, seçkiler, ufuk turları, şiir coğrafyaları, şiir defterleri... Bu tespih dizilecekse eğer, editörler ve şairler, ama önce editörler, bu saptamaların 40 yıl sonra imame olarak anılmasını önlemek zorundadırlar. Dergi ve şiir dersinden sınıf geçmemizin, bu doğrultuda yapılacak çalışmalara, bu başıboşluğun giderilmesine bağlı olduğunu görmemiz gerekiyor. 

 

 

ORADA ŞİİR VAR MI                                                                                              

                  Bilmiyorlar, ama yapıyorlar                   Karl Marks

 

Soruyla ünlemi iç içe barındıran, umudun yanı sıra endişe de taşıyan bu başlığın öznesini genişleterek edebiyatın bütününe seslenmek mümkün; ne ki, bu yazının yazılış amacı bu değil. Kulağımızı dayayarak yanıt beklediğimiz enkaz, dergiler vadisinde. Çünkü, edebiyatın yumuşak toprağı, yuvarlanıp duran kâğıt toplarından oluşan kırık fay hatları orada. Sesimizin, o vadide yaralı ya da ölü; belki de her şeye rağmen zedelenmeden kalmayı becermiş, baygın yatarak kurtarıcısının gelmesini bekleyen şiire çarparak geri dönmesini, ondan yankılanmasını umuyoruz.

Sanırım bu vadi, neredeyse dünya kurulduğundan beri, hep burada ve hep böyleydi. Her ay büzülerek safra kusan, gereğinden fazla verimli toprağı ve gökyüzüne ölü kuşlar gibi sıkılmış mürekkep lekeleriyle... Her ay yeni kırılmalar, her ay yeni sarsıntılar, her ay utancından buruşan kâğıt tomarlarıyla...

Şiir konaklarını kurmuş, biraz gerilere çekilerek durumu izlemeyi ve beklemeyi yeğlemiş ustaların; duvarlarını sabırla ören dize işçilerinin; ustaları izleyerek biriken, biriktikçe kendi yapılarının temellerini atmaya hazırlanan ince hesaplı çırakların hepsi bu vadide. Yalnız onlar mı? Üstlerine bir kez daha, bir kez daha yıkılacağını bile bile bıkıp usanmadan çatılarını çatan, kiremit tozuna bulanmış inatçı yeteneksizler, şiiri cila olarak kullanan, başka marifetleri nedeniyle magazin dünyasında adlarını öne çıkartmış şöhret şımarığı şiirciler, bu mahallede oturmayı, ilkel yöntemlerle kurdukları iğreti şiirkondularında barınmayı ısrarla sürdüren, zamanı kaçırmış geçkin yaşlılar, yaşlı gençler; cümle hevesliler de orada.

Burası böyle bir “âlem”!

*

Kim bilir kaç kalem, başka başka biçimlerde, kaç kez yazmıştır bunu: Edebiyat dergileriyle şairler, aynı ırmağa ayaklarını sarkıtıp balık tutan iki yakın komşu, iki iskele arkadaşıdır. Öyle görünürler gerçekten de... Birinin misinasına takılan balıklar, öbürünün sepetinde birikir. Birinin evinde pişirilen balık, ötekinin evinde yenir; yedikleri ayrı gitmez.

Kim bilebilir: Belki, misina da tektir, sepet de...

Belki de, ne sepet, ne misina, ne de balık; ortada hiçbir şey yoktur da; dergi çıkarmak gibi, şiir yazmak gibi, incelemeler ve eleştiriler yapmak gibi kuralları olan bir ‘iskeleden suya ayak sarkıtmaca’ oyunudur oynanan. Üstelik ırmak, akıntısını şairlerin ve dergilerin iç dolaşımına katmış, onlarla hısım, akraba olmuşken.

Yoksa, ırmak da mı yoktur?

*

Vardır!

Vardır ve ortak bir arazinin sınırlarında, kendini besleyerek, kendinden beslenerek ve de kendi çemberini dönerek akar durur.

Elbette o vadiden de geçer. Edebiyat dergilerini, şairleri ve şiirlerini suyuna katar, zenginleşir.

Mi acaba?

Bu birlikteliği tanımlarken “dergiler ve şairler edebiyatın atardamarı”dır denmiştir ya, bakalım öyle midir? Öyle ise, bu atardamarın kimi zaman kılcallaşması, kimi zaman da kirli kan taşıyan bir toplardamara dönüşmesi niyedir? Ya, bazen küçük parmak kalınlığında akması, hatta bazen kurumaya yüz tutması nedendir?

Yoksa yanıldık, yanılıyor muyuz hepimiz? 

*

Dergilerle şairlerin ilişkisi üzerine ‘kim bilir kaç kalem, kaç kez yazmıştır’ demiştim ya, bu yazının hazırlandığı sırada, en taze örneği, Eylül 2003 tarihli Akatalpa’da Ramis Dara kayıtlara geçirdi. Dara, “Edebiyat ortamını var eden, dinamizmini sağlayanlar öncelikle şairlerdir. Son yıllarda yapılan bütün roman tartışmalarına rağmen, bunun böyle olduğu çok ortada bir şeydir. ./.. Gerçekten de şairlerle edebiyat dergileri arasında romancılara ve öykücülere göre daha birebir bir ilişki vardır.” diyor ve yazının sonrasında, “Şairlerle edebiyat dergileri ilişkisinin var edici, yaşatıcı, sürükleyici, dinamizm sağlayıcı bir ilişki olduğunu söylüyorum ama...” diye devam ediyor, cümlenin arkasına, bu konuya ilişkin itirazlarını ekliyordu. Oraya yazılan ya da yazılmayan itirazların her biri, şair-edebiyat dergisi ilişkisinde kırılan birer ‘fay hattı’dır.

*

Bu ırmak aslında, birkaç anlamı bir arada düşünerek söylersek, tam bir zincirdir; bir halka akışıdır. Şairlerin edebiyat dergilerine verdiği destekle başlayan, dergilerin edebiyata verdiği ivmeyle süren ve ülke edebiyatı dediğimiz deltayı oluşturarak sonunda adı dünya edebiyatı olan denize dökülen; o kültüre eklenen bir zincirler ırmağı... Düz anlamıyla alırsak, öylece akıp giden, kendi üstünde birikerek bir toplama ulaşan; sonuçta, var mı, diye sorulduğunda, var, işte orda, diyebileceğimiz bir zincir... İç içe geçmiş bu yapıda herhangi bir sorun yoktur. Doğal bir akıştır bu; hiç değilse öyle görünür: Birileri yazar, birileri yayımlar, birileri de okur ve böylece hayatın yanı sıra edebiyat da sürer gider.

Sürüp gitmez elbette!

Hayatın tekdüzeliği kadar edebiyatın tekdüzeliği de insanları sıkar. Çünkü tekdüzelik, tıpkı hayat gibi, edebiyatın da sonunu imler.

Salt bu yüzden değil, ama bu yüzden de, halkaların niteliğiyle ilgilenen birilerinin çıkması ve kaldırılan o parmak sahiplerinin, kimi halkaların plastikten, kiminin metalden yapıldığını; halka büyüten kimi âdemlerin zincirlerini boğma zinciri, kimilerinin de pranga olarak kullandıklarını söylemesi, zincirlerin hem niteliksel hem de biçimsel anlamını değiştirir ki, yeni açılımlar getirdiğinden, hayat için de, edebiyat için de böylesi daha iyidir.

*

Şimdi, önce küçük bir anı:

Nahit Kayabaşı, Halûk Cengiz ve bir grup arkadaşla Bursa’da Düşlem dergisini çıkarıyoruz. Derginin adı duyuldukça ve sayısı çift haneli rakamlara ulaştıkça, bize gönderilen yazılar ve şiirler arşivimizi kabartıyor; sonuçta her biri birer anıdır diye de yazıları, şiirleri ve mektupları ayrı ayrı dosyalarda topluyoruz. Bir süre sonra, şiirlere ve yazılara iliştirilerek gönderilen mektuplar aracılığıyla iletilen düşünüş, bakış ve görüşlerin edebiyatımızın yapısını gösteren bir röntgen filmine dönüştüğünü farkediyoruz.  Böylece, “sanatçı”larımızın genel anlamda sanata bakışlarını, özel olarak edebiyatı kavrayışlarını, ürün gönderdikleri dergiye yaklaşımlarını o dosyadan izleyebiliyor, küçük ölçekli verilerden yola çıkarak bütünün ne olabileceği hakkında bir fikir edinebiliyorduk.

Örnek olması bakımından, dosyaya giren bir mektuptan söz etmek isterim: Şair kardeşlerimizden biri, bize bir şiirini ve o şiire ek olarak, yayımlanmasını özellikle ve ısrarla istediği bir liste yollamıştı. Şiirinden daha uzun olan listede, o zamana kadar şiirlerini yayımlayan dergilerin adları sıralanıyordu ve bu kardeşimiz, besbelli, o listeyi şiirinden önde tutuyor, yani, darası özünden ağır fuzuli yükünü, yanlış yerde, yanlış biçimde kantara çekiyordu.

Sanırım, dergi editörlerinin bir çoğu, örnek olarak andığım olayla ve benzerleriyle birçok kez karşılaşmış, bir anlamda ‘dönemsel arşiv’ sayılabilecek bu dosyaların zengin(!) içeriğinde ülke edebiyatının ulaştığı niteliksel ve düzeysel çizgiyi görmüş ve edebiyat hakkındaki düşüncelerinin ince ayarını buna göre yapmışlardır.

Şimdi de iki alıntı. İlki:

Yom Sanat’ın 14. sayısında, Mehmet H. Doğan’la yapılan bir söyleşi yayımlandı. O söyleşide bir soruya Mehmet H. Doğan’ın verdiği yanıt şuydu: “Yayımlanan bu kadar şiir kitabına; sayıları hiçbir zaman bugünkü kadar artmamış yazın ve şiir dergilerine; şiir üzerine(!) kavgaya, sövüşmeye varan tartışmalara; gazete ve dergi sayfalarında boy gösteren şair ve şiir kitabı reklamlarına bakarak, yurdumuzda şiire karşı büyük bir ilgi varmış gibi bir izlenime kapılabilir insan. Oysa yanlış bir izlenimdir bu, göstermeliktir. Şiire ilgi okur sayısıyla ölçülür. Bizde ise okurdan çok şair ya da şiir heveslisi vardır. Bunlar, çoğunlukla dergi okumaz, o kadar ki, yayımlansın diye şiir gönderdiği dergiyi bile izlemez de, kendi şiirinin yayımlandığı sayının kendisine gönderilmesini ister; ilk şiiri yayımlandığında telif hakkı isteyene bile rastlanıyor artık; bunlar kendinden önceki şiiri okumaz, okumadığı için de bilmez; şiir kitabı satın almaz.

Bu kadar şiir heveslisine karşın, ciddi şiir dergilerinin satışsızlıktan kısa sürede kapanması; şiir kitaplarının basım sayısının 500’e kadar düşmesi, en temel şairlerin kitaplarının bile uzun sürede tüketilmesi buna bağlanabilir. 1980’lerin sonlarından beri ortaya çıkan yeni bir şair profilidir bu. Şiiri yaşamsal bir sorun olarak düşünen, Türk şiiri bünyesine bir yerden katılmak için ciddi çaba gösteren, şiirin çilesini çeken şair tipi yerine, hızla yerleşmekte olan tüketim toplumu içinde reklamla, medyanın desteğiyle adını bir şekilde duyurmaya çalışan, bir şiiriyle, bir kitabıyla yıllıklarda, antolojilerde ciddi ciddi yer talebinde bulunan, eleştirmenlerden ilgiyi doğal bir hak olarak isteyen bir şair(!) tipi oluşmuştur.”

İkincisi alıntı da şu:

O yazıyı ben de okumuştum; Dize dergisinin 41. sayısında Veysel Çolak’ın ‘Dize Mitoloji’sinde yazdığı biçimiyle aktarıyorum: “Dize’ye şiir göndermelerini istemediğim birçok kişi var. Bunu yazacağım kendilerine. Nedenim şu: Şiirimin basıldığı sayıdan bir adet gönderir misiniz? demek kadar iğrenç bir şey olamaz. Bir insan düzenli okumadığı bir dergiye niye şiir gönderir? Bunu benim anlamam olanaksız bir şey. Sombahar’a binbeşyüz şiir gönderildiğini buna karşılık, ancak beş yüz sattığını yazmıştı oradaki arkadaşlar. Dize de şimdilerde bu durumda. Okuyucunun üç katı şair. Demek oluyor ki, şiir eskitilmiştir. Şiirin ciddi bir iş olduğu, alışkanlığı iyice unutulmuşa benziyor. Şiire ilişkin her indirgemeye hayır.”

Bu iki alıntıya ve ‘dönemsel arşiv’imize bakarak ve de -sayıları ne kadardır, kim bilir-, şiire saygısı olan; klişe deyişleriyle “şiiri bir yaşam biçimi olarak” seçmeyen, ama şiiri yaşamın içinde arayan has şairleri ayrı tutarak, zincirin ilk halkası sayabileceğimiz şairler için, apaçık ortada ve salgın denecek kadar yaygın olduğu görülen kimi ‘rahatsızlık’ların tarifini yapabilir, Mehmet H. Doğan’ın yanıtında yer alan “...eleştirmenlerden ilgiyi doğal bir hak olarak isteyen bir şair(!) tipi oluşmuştur” cümlesini bölen parantezin içindeki ünlemin anlamını açabiliriz.

Ama öncelikle, edebiyat terminolojisindeki eksiklikten kaynaklanan bir temel yanlışı işaretlememiz gerekir.

Değerli maden, sıradan metal, plastik, çam yaprağı, süpürge teli; şiir genlerinde baskın olan madde hangisi olursa olsun; boyunlarına kolye, dantellerine örnek, haliçlerine engel, ayaklarına paslı halka; zincirlerini nasıl kullanırsa kullansınlar, şiir yazanları, şiir yazdığını sananları, yazdıklarına şiir diyenleri, (her ne kadar bir yıl boyunca yayımlanan şiirler, seçkiler aracılığıyla bir elemeden geçiriliyor ve şairler “diğer”lerinden, bir bakıma, ayıklanıyorsa da),  farklı isimler aramaya kalkmadan ve de  toptancılık yaparak “şair” diye adlandırmamızın yanlış olacağını düşünüyorum.

Bir edebiyat terminolojisi oluşturarak her şeye ve herkese adıyla seslenmenin zamanı gelmiştir.

“Şair”ler için de, edebiyat için de böylesi daha iyidir.

*

Parantezin içine gelince:

Öyle ya da böyle, şiiri iş edinenlerin pek çoğunda göze çarpan ilk eksiltici özellik, dergiden dergiye koşturarak şiir yayımlatmayı, iyi şiirin peşine düşmeye, onun ardında ter dökmeye tercih etmeleri, kendilerini kanıtlamanın en kestirme yolunun buradan geçtiğini sanmalarıdır.

Ayşegül İzmirli, aynı ayda beş ayrı dergide şiiri bulunan şairlerin adlarını sıralamıştı, Düşlem’deki bir yazısında ve anımsıyorum, o listedeki şair adları dört, üç diye azalarak sürüyordu. Bu ilkesizliğin ve doymazlığın daha tehlikeli örneklerini, Sivas olayının ardından o yıl yayımlanan ağustos ve eylül aylarına ait dergilerde görmüştük. Kimi şairler, sözde “Sivas acısı”yla, ama aslında, daha çok okura, en gür sesleriyle, “ben de buradayım ve bakın ne kadar üzgünüm” diyebilmek adına ve de bunu demekte geç kalmamak için, çalakalem yazılmış şiirleri alelacele dergilere postalamış, kendilerini birkaç dergide birden fena halde ‘kanıt’lamışlardı.  Böylece o ayların dergilerinde, şiirin ve acının metalaşabileceğini kanıtlayan; şiiri ve acıyı rant aracı olarak kullanan ve dolayısıyla bir biçimde kendini metalaştıran şair örneklerine rastlamıştık. Sevgili dergi yayın yönetmenleri, ‘günün anlam ve önemini’ belirten bu şiirleri, aynı ‘acı’yı içlerinde duyarak, tazelikleri kaybolmadan, dergilerinde yayımlayıvermişlerdi.

*

Dergiden dergiye koşturarak şiir yayımlatma hastalığına eğer bir de şiirimin basıldığı sayıdan bir adet gönderir misiniz? sorusuyla şekillenen bir davranış bozukluğu ve sadece şiirinin yayımlandığı dergiyi satın alma tiki ekleniyorsa, ki yukarıdaki alıntılardan eklendiği anlaşılıyor, bu durumda birbirine bağlı birkaç hastalıktan söz edilebilir. Şairlerimiz,

   Ya kendilerini diğer şairlerden ayrı bir yere koymak, onlardan soyutlanmak, onların kalabalığından sıyrılmak, giderek yalnızlaşmak ve sonunda tanrılaşmak için, sadece kendi şiirlerinden oluşan bir arşive kavuşma özlemi duyan

(Freud’a sorsanız, kendilerine yöneltilen kötü davranışları, aşağılamaları ve bu tavırlar karşısında duydukları acıyı, yaşam ortağı olarak seçtikleri “öteki” sadist kişilikleriyle özdeşleştirmeye yatkın) mazoşistlerdir.

          Ya da kendini kanıtlamanın, var olduğunu birilerinin yüzüne haykırmanın ve/ya buna kendini inandırmanın bir yolunun da şiir yazmak olduğunu sanan, birilerine gösterecek bir şeyler (şiirler) biriktiren ve dışa karşı kendini bu biçimde savunan kimliklerini kaybetmekten korkan sergilemecilerdir. (ki onlar için şiirin, yırtık blucinden, tıraşlı bir baştan ya da mebzul sakaldan daha fazla ve daha farklı bir anlamı yoktur.)

*

Kendilerine dönük dergi edinme yöntemleri geliştiren şairlerimiz, böylece bir şeyi daha: Okuma özürlü olduklarını ve yazılan şiiri izlemediklerini de göstermiş oluyorlar bize. Onu şiir sanarak içgüdülerinin emrettiği bir şiirin peşinde tek bacaklarıyla koşan bu şairler, “hayatım roman” deyişini şiirleştirerek kendilerine uygulamışlar ve buna inanmışlardır. Şiiri bir duygu boşaltma kabı, acılar sağanağında sığınılan bir saçak altı, hayat kâbusunun en derin noktasında boğuluyorken uyanmak için atılan bir çığlık, aşkın hipnozlu kollarında yatarken ya da ruhlar âleminin bulutlu bahçelerinde piknik yaparken dudaklara geliveren sayıklamalar ya da dağa çıkılıyorken mavzerin namlusunda rüzgârın çaldığı ıslık olarak kabul ederler. Şiirin bir işlevi varsa ancak budur, diye düşündüklerini ve şiirin hâlâ  bu cüce boyutlarıyla var olduğuna inandıklarını, dergi sayfalarına yansıyan kapalı devre yayınlarda izleme olanağını bulabiliriz. O yayınlarda onları, ya öteki kimlikleriyle kendilerine acıyan, ya da yüceleştirdikleri ‘ben’lerine tapan yüzleriyle görürüz. Her iki durumda da akıllarında hep yitirdikleri bacakları vardır. Oysa, Dize Mitolojileri’nin birinde Veysel Çokal’ın “Boş vakitlerinde şair olmaya çalışanlar” diye nitelediği bu gruptaki şairler kulaklarını dış dünyaya çevirselerdi; kolaya kaçmadan şiire çalışsalardı: Okusalar, izleseler, araştırsalardı şiir tarihinin hemen her döneminde yüzlerce ağzın onlara bıkıp usanmadan bir bacağa değil ama, hiç değilse bir koltuk değneğine kavuşabilmenin yöntemlerini gösterdiğini göreceklerdi.

Bu tür şairlere bakarak şiirin, sanatın dışında farklı bir işlevinin daha olabileceği, örneğin, içgüdüsel gereksinmeleri doyurucu bir nesne görevi görebileceği düşünülebilir. Bu biçimiyle şiir, niteliğini gündeme getirmemek kaydıyla, şairlerin ruhlarındaki çatlaklar için ideal bir sıvadır. İşin içinde, düzeyi kuşkulu da olsa bir yaratıcılık, tahrip olmuş bir ruh varsa ve bir köşede de sözlükler dolusu sözcük duruyorsa, şiir bir onarım malzemesi olarak kullanılabilir. Bir koşulla: Şiirlerini sargı bezi olarak kullanan şairler, pansuman kaplarındaki acı eczayı edebiyat dergilerinin üstüne boca etmemeli, bu eczayla ıslattıkları şiirlerini muhteşem arşivlerinin rahim sıcaklığında saklamalıdırlar.  

Böylesi, “öteki”ler için de, edebiyat için de daha iyidir.

*

Küçük çaplı dünyalarında arazi ve gökyüzü sıkıntısı çeken kimi şairlerin iklimlerini değiştirmek ve yaratıcılıklarına, imgelemlerine, algılama süreç ve yetilerine ‘katkı’ sağlamak amacıyla başka şairlerin gezegenlerine doğru ruhsal ve sözcüksel yolculuklar düzenleme eğilimi, tanımı çok önceden yapılan, ancak devası bulunamadığı için günümüzde de sıkça rastlanan bir başka hastalık türüdür.

Ne kadar haklıdır saptayabilmiş değilim; bir zamanlar Özdemir İnce’nin, imgelerinin yağmalandığını söyleyerek “bundan böyle dergilere şiir göndermeyeceğim” açıklaması; kimi yazarların “fotokopi şiir”, kimilerininse “imge salatası” olarak nitelediği birörnek şiirlerin çoğalması; Mehmet H.Doğan’ın 2002 Şiir Yıllığı’nda,“kim bilir ne zaman, kimin bulduğu, kullanıla kullanıla yıpranmış, eskimiş imgeler...” belirlemesi; Veysel Çolak’ın 2002 Şiir Yıllığı’nın Genel Değerlendirme bölümünde “...kendini yineleyen bir şiir kuşatmış ortalığı. Genelde ve özelde bir yineleme bu.” deyişi, bu yaygın hastalığın kanıtlarındandır.

Esinlenmeyi ya da etkilenmeyi aşan, sözcük ithaliyle başlayıp imge gaspına doğru genişleyen bir mıknatıs şiir, bir kopya şiir dönemi; başkalarının tamtamını çalarken kof dünyalarının duvarlarında yankılanan sesle kendinden geçen, bir çeşit trans hali yaşayan aktarıcı şairler devridir yaşanan.

Bu ‘trans hali’ni ‘şairlik hali’ sayan ve kendilerini yüceleştirdikleri noktada doğuştan şair olduklarına inanan ‘şair’lerin bir sonraki davranış biçimi, yüceliklerinden aldıkları güçle gerçekleştirdikleri ‘saldırganlık hali’dir. Farkedilmediklerine, haklarının yendiğine, hor görüldüklerine inanan, bu inançla nefretlerini cilalayan ve yıkıcı dürtüler kuşanan şairler, yok ise var ederek var ise abartarak, önce dövüşecekleri yel değirmenlerini, sonra sırça köşklerde oturan edebiyat ekabirlerini yaratırlar. Seçkin ya da elit edebiyat tanımı, şer güçlerin iktidarı kavramı, şiir cumhuriyetinin (nasıl oluyorsa) mutlakıyetle idare edildiği iddiası, bu yaratıcılığın ürünleridir. Edebiyatın dinamosu işlevini yüklenen değirmenlere karşı açılan savaşın nedeni de şairlerin bu Don Kişot Saldırganlığı halidir.

Bu evrede saldırganlığın yanı sıra içten içe bir suçluluk halinin, buna bağlı olarak da bir savunma halinin geliştiği gözlemlenir. Etik bir yasağın çiğnenmesi ile var olma isteğinin arasında çıkan iç savaş, bazen yetersizlik duygusuyla savunma biçiminde, bazen de aşırı bir saldırganlıkla dışa vurur.

Denenmemişe ulaşabilirse, yepyeni yaratımlara dönüşebilirse, bu iç savaş, şair için de edebiyat içinde iyi olabilir.

* 

Arka arkaya sıraladığımız bu ‘şair halleri’ne ve de bu ‘şairlik hali fotoğrafları’nın edebiyat dergilerine yayımlanma şansını elde edebildiklerine bakarak şunu sorabiliriz: Edebiyat dergileri, edebiyat ırmağına karışmak ve onu beslemek; söylendiği gibi edebiyatın “atardamar”ı olmak için mi, yoksa, şairler kadar editörleri de tatmin etmek amacıyla kurulmuş ruh sağaltım merkezleri, gereğinden fazla açılmış psikiyatri koğuşları işlevini görmek için mi o vadidedirler? Bu iki seçenekten hangisiyle kendilerini var ya da yok etmektedirler?

Edebiyat dergileri neden çıktıklarını bilmek, bu soruları yanıtlayarak kendilerine bir anlam vermek zorundadırlar.

Aslında, yayımlanmaya yeni başlayan edebiyat dergilerinin hemen hemen bütünü, kapaktan sonraki ilk sayfasında, hangi nedenle yayımlandıklarını açıklayan ve varlık nedenlerini sıralayan; bazen mangaldaki külleri havalandıran, ama genelde çok da iddialı olmayan; bazen şiir dünyasında devrim yaratacakmış gibi haykıran, ama alttan alta poetik dayatmalardan kaçınacağını hissettiren, manifesto benzeri bir yazıyla yayın dünyasına girerler. Derginin bir edebi bir sav taşıdığı sanılsın ve önemsensin diye kaleme alınan bu yazıların, çoğunlukla, alışılagelmiş, törensel davranışların bir etabı olmaktan öte hiçbir anlamı ve önemi yoktur. Olmadığı da zaten derginin ilerleyen sayılarında kanıtlanır; izleneceği söylenen yolun daha başından geriye: alışılmışa, bildiğe, çıkmış olmak için çıkmışlığa dönülür. 

*

Ülkemizde yayımlanan dergi sayısının yüzün üzerinde olduğunu ve her dergide ortalama on şiirin yer bulabildiğini biliyoruz. Kaba bir hesapla her yıl bin-bin beş yüz dolaylarında şiir yayımlanmakta ve en az bir o kadarı da dosyalarda beklemektedir. Nicelik olarak varılan bu noktada eğer hâlâ şiirin niteliğini tartışıyorsak, suçu, yukarıda hallerine değindiğimiz şairler kadar edebiyat dergilerinde de aramalı, onları da tartışmalıyız.

Şurası kesin: Hiçbir edebiyat dergisi, şiir sıkıntısı çekmez; aksine, editörlerin dosyaları her zaman yayımlanmayı bekleyen şiirlerle tıka basa doludur. Bu durumda, nitelikli şiiri öne çıkarma işi, şiirin özünü kavramış, seçme ölçüsünü kazanmış editörlere kalmaktadır ki, halka akışı olarak nitelediğimiz ırmağın sağlıklı devamlılığı ancak böylelikle sağlanabilir. Yani, onların görevi, birinci halkayı taşıyacağı için ondan daha sağlam olması gereken ikinci halkayı oluşturmak, hatta, zincirin kopmasını engellemek adına, birinci halkaya, biçiminden direncine yeni formlar kazandırmak olmalıdır.

Olabilir mi?

Edebiyat dergilerinin bazı sayfalarının “yayımlanmaya değer şiir bulunamamıştır” gerekçesiyle boş bırakıldığı gün, “olabiliyormuş” diyeceğiz. Şimdilerde “orada şiir var mı” diye sesleniyoruz.

Oraya doğru.  Enkaza...

 

 

YAZININ ADI YOK

 

“Edebiyat ve kadın / edebiyatta kadın / şiir ve kadın / şiirde kadın / …’nın şiirinde kadın öğesi” gibi başlıklar, bana okul ödevlerini, bitirme tezlerini, yayın kotasını doldurmak amacıyla yapılan akademik çalışmaları hatırlatıyor ki, doğrusu bu klişe başlıkların altına yazılan zorlama yazıları, özü, yani insanı göz ardı ettikleri için, çoğu zaman görmezden gelirim.

 

Söz konusu olan sanat ve bu bağlamda edebiyatsa ve aslolan ortaya eli yüzü düzgün, estetik değerleri gözeten eserler koymaksa ve bu eserler irdelenecek, değerlendirilecek, eleştirilecekse, bu “iş”i cinsiyet ekseninde yapmanın bir anlamı olabilir mi? Hele ki “insan” dediğimiz karmaşa, iki hatta üç cinsi içinde barındırıyor ve bu üç cinse ait her türlü duyguyu, düşünceyi, bakışı, algıyı, bazen tek bedene de sığdırabiliyorken.

 Bu başlıkları kendi toplumumuza (edebiyatımızda kadın / şiirimizde kadın…) özgü kılarak o doğrultuda irdeleme gayretlerini, eğer bir kıyaslama çabası varsa ve konu coğrafyaların ve kültürlerin karşılaştırılması temelinde tartışılıyorsa, anlamlı bulurum. Bu türden çalışmaların taşıdıkları ipuçlarıyla “toplumlar-kadın ve edebiyat” çerçevesinde yol açıcı olabileceğini kabul ederim.

 Beni, yazan, yaratan, yapan kadından çok yazılan kadın ilgilendiriyor. Ve bireysel olarak “biz”le “onlar”ın “içeri”yle “dışarı”nın mekânsal ve kültürel olarak karşılaştırılması…

 Bu babda ilk aklıma gelen 950’li yılların başında Paris’e giden Attilâ İlhan’ın yazdıklarıdır. Zar zor söktüğü Fransızcasıyla okuduğu kitaplarda ve yaşadığı ortamda karşılaştığı dudak uçuklatan kadınları ve sıradışı erkekleri, Hangi Seks kitabında kayda geçirmiş, büyük şaşkınlığını yazmıştı. Dediklerine bakılırsa, ne kadınlar aşina olduğu, hamurunu bildiği kadınlardı, ne de erkekler ezberindeki burma bıyık, vurduğu yerden ses getiren yağız delikanlılardı. Kadınların kamçılı sertliği ile erkeklerin pandispanya yumuşaklığı, iki cinsin iç içe geçmişliği aklını başından almıştı. Ayrıldığı ülkesinde o dönemde, hece veznine göre edepli şaklayan meşin kırbaçların, usulünce kişneyen yağız atların şiiri yazılıyordu. Belki Süleyman efendinin nasırı şiire girmişti, ama henüz elektrik yalayan, alev kırmızısı saçlarını melon şapkayla örten, kravatlı, takım elbiseli, siyah rujlu kadınların esamisi okunmuyordu. Bu yüzden olmalı, şiirine bir kıyaslama öznesi olarak ‘Kadınlar Havası’nı sokmuş, bir baş soğan gibi kırılan ve çığlık çığlığa doğuran Zelihaları, kahrolmuş Melahatları, gözyaşına ekmek banılan Cevriyeleri, yayık döven rüzgâr yanığı Haseneleri, mevlut okuyan hafız hanımları, huysuz ağa tarafından sağılan Haticeleri, Haticeden sıtmalı doğan Zühreleri anlatmıştı. “Öteki” kadınların bencilliğe varan bireyselliklerini, ellerini yıkayanlara havlu tutan, uyurken açılanların üstünü örten “buralılar”ın hallerini, bu kıyaslama çerçevesinde dillendirmişti.

 Ama asıl şaşkınlığı Divan şiirini incelediğinde yaşamış, Batıya özgü sandığı yanlış erkeklerle yanlış kadınların Batı’dan çok daha önce şiirimizde arz-ı endam ettiklerini, beyitler arasında mekik dokuduklarını görmüştü. Bir mazmun olarak kalıplaşmış ve kadınlara iliştirilerek okunmuş gerdana dökülen zülüflerin, alna düşen perçemlerin, kaşları gıdıklayan kâküllerin, ince bellerin, kalem kaşların, benli yanakların, selvi boyların iki cins için de yazılmış olabileceğini kavradığı anda, bunun bir Doğu-Batı; o ülke-bu ülke meselesi olmadığını, bir insanlık hali olduğunu da anlamıştı. Nedim’in “kız mısın oğlan mısın kâfir” redifli gazeli işin tuzu biberi olmuştu.

 Attilâ İlhan’ın Paris’te olduğu yıllarda “biz”de yaygın olarak Kerime Nadirler Muazzez Tahsinler okunuyordu ve Türk insanının, özellikle Türk kadınının kafasında bir kadın şablonu oluşuyordu. Başı önde, isteklerinin peşinde koşmak yerine karşı tarafın isteklerine uyan, munis, duygu ağlarıyla örülmüş, hassas, çocuklarına kol kanat germiş, akşamları koca yolu gözleyen, yatana kadar ortalıkta dolaşıp duran ama yatar yatmaz kaybolan, gece hayatı atlanmış, yine de çocuk doğurabilen kadınlar, sonraki yıllarda beyaz perdede Hülya Koçyiğitler Türkân Şoraylar tarafından o kalıba uygun biçimde canlandırılacak ve bu roller, bu kodlarla yetiştirilmiş Türk seyircisine iyi gelecekti. Basma iyi bir kumaştı onlar için. Etekleri diz kapağının üstüne çıkmazdı, yakaları boyunlarına kadar düğmeliydi. Oje sürmezlerdi; sürecek olsalardı ancak pembe rengi, fevkaladenin fevkinde bir şeyler olur da doğru bilinen yollarından bir milim sapma gösterirlerse, kırmızıyı denerlerdi. Ama ne hikmetse yatana kadar kalıba alınmış gibi fönlü saçlarıyla dolaşırlar, yatakta geçirdikleri bütün gece ve sabah uyandıklarında da fönlerini muhafaza ederlerdi. En belirgin özellikleri duygusal çatışmalarıydı. Hep başkalarının verdiği kararları uygulayan kişiler olarak, her durumda kararsız kalırlar, o mu-bu mu, öyle mi-böyle mi diye sorup dolaşırlarken ısıra ısıra beyaz mendillerini helak eder, gözyaşı bezlerine fazla mesai yaptırırlar, fönlerini bozmadan, elbiselerini kırıştırmadan, kendilerini yataklara yüzükoyun atarlar, açtıkları her kapıyı nefes nefese kapattıktan sonra kapılarda sırtlarını dinlendirmek ihtiyacını duyarlardı. Bütün bunları yaparken, gözleri aralıksız dalar giderdi ve o sırada gülümsemeyi akıllarına getirmezlerdi. Hep âşıktılar ve aşklarını her zaman fermuarlı dudaklarının ardında gizli tutarak kendilerine saklarlardı. Her zaman yanlış anlaşılırlar, her zaman kötü rastlantıların kurbanı olurlar, eteklerini dedikodu çarkına kaptırmaktan kurtulamaz, heder olur giderlerdi. Arada bir kasketli bir Fatma Girik’le ya da geceliğiyle dolaşan bir Suzan Avcı’yla karşılaşana kadar böyle sürerdi bu ve bu hal, bunları okuyan kadınlara, sonra kadınların kızlarına da bulaşır bir karantinaya gerek duyulacak ölçüde salgına dönüşürdü. 

 Bize ait, çoğu zaman uysal, bu hayat hikâyelerinin masal havasında yazılmasından yaklaşık yüz yıl önce, örneğin Flaubert, bir üst sınıfa katılabilmenin özlemiyle yanıp tutuşan ve bunun yolunun o sınıftan erkeklerle birlikte olmakta gören Emma Bovary’nin, çapı küçük aile çemberini berhava edişini anlatıyordu. Aynı yıllar Rusya’da Tolstoy, “üst sınıf”a ait, bir eli yağda, bir eli balda bir kadın olan Anna Karenina’nın, aşkı marazi bir halden çok bir insanlık hali sayarak kendini küçük çaplı bir daireye hapsetmesinin, bunu aşk adına göze almasının hikâyesini anlatıyordu. Ki her iki hikâye de, alttan alta kadınların kulağına “rahat” durmalarını, yoksa sonlarının ya arsenik ya da tren rayları olacağını fısıldıyordu.

 Flaubert ve Tolstoy’dan da öncesi var: İvan Turgenyev’in Bahar Seli romanındaki, nedense ötekiler kadar ses getirmeyen, Marya Nikolayevna karakteri, çılgınlık konusunda Madam Bovary’den de Anna Karenina’dan da bir adım öndedir. Bırakın yaşadığı 1840’ları, 21. yüzyıla bile bol gelecek bir kadındır o. 22 yaşındadır, babadan zengindir, yemekten ve yatıp uyumaktan başka hiçbir şeyi önemsemeyen şişman bir adamla evlidir. Karı kocanın ortaklaştıkları tek şey bahisleridir ve bu bahislerin konusu, kadının etrafında pervane olan genç erkekleri yatağa atıp atamayacağıyla ilgilidir. Bahisler genellikle - Bahsi kaybettim mi yoksa? sorusuna, vücut diliyle verilen bir cevapla sonlanır: Marya Nikolayevna omuz kaldırmakla yetindi. Gözleri yakaladığı kuşa tırnaklarını geçirmiş bir atmacanın gözlerinden farksızdı.

O yıllarda, üçüncü sınıf Fransız romanlarının çevirileri aracılığıyla romanla tanışan Osmanlı toplumunda zaten roman yazan yoktur. Olsaydı, bu türden karakterler yaratmanın yazar katliamına sebep olacağı çok açıktır. Bu yüzden, sadece Osmanlı döneminde değil Cumhuriyetin ilk yıllarında yazılan romanlarda da çizgiyi aşan kadın karakterine nerdeyse hiç rastlanmaz. Ahmet Rasim’in, Hüseyin Rahmi’nin, mizahı aracı kılarak bazı “aykırı” denemeleri olmuşsa da bunlar oldukça masum “kalkışma”lardır. 

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, yıllarca çile çeken, koca egemenliğinde ezilen, çift-çubuk işlerinde perişan olan ve kuluçka makinesi muamelesi gören Anadolu kadınına bir gövdesi olduğunu ve bunu kendi bildiğince kullanabileceğini ilk hatırlatan, yanılmıyorsam Kemal Tahir olmuştur. Kemal Tahir’in, özellikle Yedi Çınar Yaylası-Köyün Kamburu- Büyük Mal üçlemesindeki kadınları, aynı dönemlerde kalem oynatan ve benzer coğrafyanın insanlarını yazan Yaşar Kemal’in, Mahmut Makal’ın ve Fakir Baykurt’un, biraz daha “şehirli” duran Orhan Kemal’in kadınlarından oldukça farklıdırlar. Hırçındırlar, hınzırdırlar, erkeklerin bulmacasını kolayca çözmenin yollarını bulmuşlardır ve bu yolların en kestirmesinin gövdelerinden geçtiğini fark etmişlerdir.

Kemal Tahir’le günümüz arasında kısa bir yol çizersek, bu yolda iki durağı işaret etmeden geçemeyiz. İlk durak Attilâ İlhan’ın Haco Hanım Vay’ıdır ki, Haco Hanım’ı, Arşaluys’u, Maide’si, Müzeyyen’i, Hatice’siyle bu roman tam bir yanlış kadınlar resmigeçididir. İkinci durak, Pınar Kür’ün Asılacak Kadın adlı romanıdır. Kür, bu romanında, Flaubert’ten, Tolstoy’dan ve Turgenyev’den yaklaşık 130 yıl sonra, “iktidarsızlığını görsel olarak gidermek için karısını pazarlayan bir koca” sureti çizme cesareti gösterebilecektir.

Günümüzde ise ipin ucu kaçmıştır. Bugün, erotizm ile pornografi sınırlarını iç içe geçiren, kadını ve erkeği var olabilecek her türlü değerden sıyırarak onları sadece cinsel organları ve ilişkileriyle anlamlı kılan metinler ortalıkta fink atmaktadır. (Birkaç örnek: Füsun Erbulak’ın Altmış Günlük Bir Şey adlı anlatısı // Tekgül Arı’nın Bedenim Tetikte / özellikle Matiz adlı öyküsü // Şebnem İşigüzel’in / Kurtlar ve Çakallar adlı romanı) (Bir saptama: Duygu Asena’nın Kadının Adı Yok adlı kitabı masum bir kız çocuğudur.)

Bu durum, yayın eksiği olan akademisyenlere yeni bir tez başlığı sunmaktadır: Edebiyatta kadın ve seks.

 

Ansiklopedi kalınlığına ulaşabilecek yazılara şimdiden hazırlıklı olun!

 

(Diyerek bitirecektim yazıyı. Yakın ve uzak gözlüğümü takarak şimdiye ve yarına bir daha bakınca ileri demokrasi(!) döneminde olduğumuzu, olabilecek yeni gelişmeleri hesaba katmadığımı fark ettim. Devir, buzlucam çağıdır. Televizyon ekranlarında Picasso’nun tablosundaki kübist kadın göğsünü bile kışkırtıcı bularak karartma gereği duyan fesat bir anlayışın hüküm sürmektedir. IV. Murat müsveddesi bu yasakçı ve ucube zihniyetten, yakın bir gelecekte Kültür(süzleştirme) ve Sanat(sızlaştırma) Bakanlığına bağlı ya da bambağımsız bir SÜK (Sanat Üst Kurulu) kurulması beklenmelidir. Bu kurul, günümüz yöneticilerine pek yakışacaktır. İşte onlara bedava akıl: Bu kurumun daire başkanlıklarından biri basım aşamasındaki kitap sayfalarına buzlucam sisleri yerleştirmekle görevlendirilmelidir. Şube başkanları da iş bölümü yapmalı, uzmanlık alanı olarak kimi kasık bölgelerini, kimi meme uçlarını, kimi saçları-başları, kimi gözleri, kimi de dudakları seçmeli, ortaya gül gibi tesettürlü kitaplar çıkarmalıdırlar. Kurula bağlı olarak çalışan, kadın-erkek ilişkilerinin duygusal mı yoksa şehevi mi olduğu belirleyen bir ölçme-değerlendirme komisyonun kurulması da mutlaka düşünülmelidir.

Böylece, hiç değilse kurul personeline kitap okuma alışkanlığı yerleştirilirken, olur olmaz kişilerin olur olmaz şeyler yazmasının da önüne geçilecektir. Ayrıca, karşı cinsle göz göze gelmekten korkan, değil başkasına, kendine bile soru soramayan, cahilliğiyle bilgeleşen nesiller yaratılması sağlanacaktır.

Buradan bakınca diyebiliriz ki, pek yakında, insanların orasının burasının nasıl kullanılacağını nasıl tasvir edileceğini ehl-i dil ile anlatan “Kazıklı İlmihaller”i konuşup tartışacağız

Akademisyenlerin yeni araştırma ve tez konusu belirlenmiştir. Hayırlara vesile olsun.) 

  

 

Ihlamur / Sayı: 19 / Haziran 2014

 

 

 

BİRBİRİNİN UYDUSU GÖKTAŞLARI

 

Siz bu yakınlığa, sevgi bağı, kan bağı, duygu bağı, arkadaşlık bağı gibi yakışıklı adlar taksanız da, görünüşlerine bakarak onları dolmayla içi gibi birbirlerine yakıştırsanız da, gerçek şu: İki insanın birlikte yaşaması kolay değil, hiç değil...

Açıklaması var bunun: Çünkü her insan teki bir göktaşıdır; kendine dönen, kendinde dönen... Ve uydu olarak dünya dediğimiz bu büyük kürenin kuyruğuna takılmış, bağımsız sandığı kendi yörüngesinin rotasında oyalanarak süresinin sonuna doğru sürüklenen bir göktaşı.

Doğasında bağımsızlık taşıyan insan teki için bu saptama doğruysa, iki insanın birlikte yaşaması kolay değil, hiç değil, sözünün gerekçesi de açıktır: En iyi göktaşı, yörüngesini öteki göktaşlarıyla çakıştırmayan, dolayısıyla başka göktaşlarıyla çarpışmayandır. Yani, en has göktaşı, ötekilerle arasında hava boşluğu bırakan, soluğunu ötekilerin burnuna tıkamayandır.

Bu gerekçeden bir yargıya varılabilir: İki göktaşının en sokulgan konumu teğetten öteye gitmemelidir! İnsan üzerinden konuşursak: İki insan birbirlerine - kabul edilebilir sıklıkta kesişmenin dışında- gövdelerinin ve düşüncelerinin teğetinden öte sokulmamalıdır.

Konuyu somutlaştıracağım ve, İşte Ayşegül, diyeceğim.

Kaç yıldır tanışırız, kaç yıldır oturur edebiyatı konuşur, edebiyatı tartışırız ve doğrusu anlaşırız da; görünen köyün kılavuzluğunu yaparız. Ama, -zamanı gelmişti demek-, aramızda kabul edilebilir sıklığın ötesinde bir kesişme gerçekleşmiş olmalı ki, geçen yıldan bu yana, dirseklerimiz birbirine değse, cin çarpmışa dönüyoruz. Dile getirilen bir dargınlık, anlaşamadığımız belirgin bir konu yok görünüşte; yine edebiyatı konuşuyor, yine usulünce edebiyatı tartışıyoruz ve ne tuhaf, yine çoğunlukla anlaşıyoruz. Ama, sözcüklerin arasına öyle görünmez iğneler, öyle oltalar ve giderek belirginleşen öyle kasap çengelleri serpiştirir ve birimizden birinin bu sivriliklere takılmasını öylesine bir dikkatle bekler olduk ki, bulunduğumuz yer bir viyolonselin gövdesine dönüştü. Şimdi biz, bir yandan kaçamak bakışlarla birbirimizi kolluyor bir yandan da gerdiğimiz tellere ötekinin yayını dokundurmaya, yanlış baskılar yaptırarak yanlış sesler çıkartmaya çalışıyoruz: Böyle bir konser süreci bu; bir çeşit tuzağa düşürme resitalinin ortasında duruyoruz.

Yörüngelerimiz iyice iç içe geçti demek!

Somutlaştırdığım durumu örnekleyeceğim:

1. Karşıyaka Şiir Kurultayı’ndaydık. Dinledik, konuştuk; dönüp gelince, hadi bakalım şimdi de tarihe not düşelim, bu kurultayı yazalım, dedik. Ortak bir metin oluşturma noktasında birden uyanıverdi cinlerimiz: Biçemde de ayrıntıda da anlaşamıyorduk. Örneğin Ayşegül, ısrarla, Süreyya Berfe’nin adına bir y harfi daha ekleyeceğini söylüyordu. “Madem ki oraya bildirisini sunmaya gelmişti, çıkıp okusaydı. Bu işlerden sıkıldığını, bu tür etkinliklerden doyduğunu göstermek ister gibi, çıksın birisi yazdıklarımı okusun, demeye ve sakalını kaşıyarak salonu terk etmeye hakkı yoktu. Ben bu tavra, hiç değilse bir y harfi armağan etmek zorundayım.”

Bu konuda eğilimin harf atmaktan yana olduğunu ileri sürdüğümde ısrarını biraz gevşetti Ayşegül ve “İyi o zaman” dedi, “Berfe’nin adına harf eklemeyi uygun bulmuyorsan soyadından harf atalım. Bir de değil, iki harf atalım.”

Ayşegül, b ve r harflerini karalarken, “Efece bir davranıştı çünkü bu.” dedi.

Bunu söylerken, dışarıda bırakılmalarına asla izin verilemeyecek olan gençlerin ve ileri-gençlerin dışında, salonda bulunan Kemal Özer’i, Ülkü Tamer’i, Afşar Timuçin’i, Özcan Yalım’ı ve Dinçer Sezgin’i düşündüğünü söylüyor ve ekliyordu: “Onların önünde sergilenen bu davranış, tam bir efe tavrı değil miydi sence de?”

Yanıt vermedim.

Anlaşamadığımız bir başka nokta, sunulan bildirilere itiraz biçimiyle ilgiliydi. Ahmet Bozkurt’un, şiirin öznesi olarak şairi irdeleyen ve bunu Enis Batur’un şiirinden yola çıkarak açımlayan bildirisinin orta yerinde, “Nedir bu, Enis Batur, Enis Batur çığırtkanlığı! Ben buraya Enis Batur dinlemeye gelmedim” avazıyla ortalığı çınlatan E. Bülent Yardımcı’ya takılmıştı Ayşegül. Oturumlar, bildirilerin okunmasından-sunulmasından sonra, soru-yanıt bölümüyle bitiyordu ve bildirilerde beliren virajlar bu yöntemle dönülüyordu. O zamana kadar bu yöntem uygulanmışken, bu ani çıkış, hem de edebiyat dünyasına eleştirmen olarak takdim olunan ya da kendini böyle takdim eden bir edebiyat adamının bu ani çıkışı rahatsız etmişti Ayşegül’ü. “Bana bu kez engel olamazsın” diyordu, “yazacaksam eğer, Bülent Yardımcı’nın adının başındaki E’yi de Efe olarak yazarım. Bu da efelik değilse, hangi davranışı bu sözcükle tanımlayabiliriz?”

Gerekçesini de açıklıyordu Ayşegül: “Edebiyatta, başka dallarda da elbette, adlara önyargıyla yaklaşmanın, eleştiri kurumunun temeline dinamit koymaktan ne farkı var, Allah aşkına? Buradan başlanırsa, ırklar, cinsiyetler; giderek kısalar uzunlar, bıyıklılar bıyıksızlar, güzeller çirkinler gündeme gelmez mi?”

Kurultayların düzenlenme nedenlerinden birinin de bir bakıma, bu tür kavgaların zeminini hazırlamak ve bu tür kavgalardan yararlanarak bir yerlere ulaşmak olduğunu; bu etkinlikler aracılığıyla, yanlış anlaşılmaktan kaynaklanan kırışıklıkların ütüleneceğini, hiç anlaşamamaktan kaynaklanan pürüzlerin giderileceğini ve anlamak-anlaşmak istenmeyenlerin astarlarının ters-yüz edilerek elden geçirileceğini söylemeye niyetleniyorken, bambaşka bir söz çıktı ağzımdan. “Bu yazı yazılmayacak” dedim Ayşegül’e, “kalemine çektiğin kırmızı mürekkebin rengini açmak için sana su taşımaktan bıktım.”

İyi ki böyle demişim; arkası gelecekmiş meğer.

Kitabımı alıp çekildiğim köşeden, kırmızı mürekkeple dolu şişeyi önüne çektiğini, kalemini şişeye daldırdığını görüyor ve haylaz ağzından dökülen mırıldanışları işitiyordum:

 “M. Mümtaz Tuzcu orada olsaydı, onunla hangi dilden konuşurduk, pek merak ediyorum, Fransızca mı, Türkçe mi? Türkçeyse, hangi Türkçeyle?”

Susmamdan yararlanarak uzaktan yükleniyor: “O tarihte yayımlanmış olsaydı, Fergun Özelli’ye, Varlık’ın Ocak sayısında yayımlanan ‘Ülkem İzmir’e Bir Kadeh Şiir’ şiirini keşke yayımlamasaydın, diyebilir miydik peki? Semt adlarını, Ballıkuyu’nun balı, Kadifekale’nin kadifesi gibi, kolaycılığa kaçarak kullanmış olmasını yerebilir miydik?”

Yanıt alamayınca susmuyor ki! Sonunda odayı ve yazıyı terk ettiriyor bana, vardığım yargıyı tekrar ettirerek:

İki insan birbirlerine, gövdelerinin ve düşüncelerinin teğetinden öte sokulmamalıdır.

 

TOPLUMUN KÖR MÜHENDİSLERİ

Geçtiğimiz Mart ayında, hem seçici kurul üyesi olduğum Homeros Şiir Ödülü – Attilâ İlhan Şiir Yarışması’nın ödül törenine, hem de 21 Mart Dünya Şiir günü etkinliklerine katılmak için, çağrılı olduğum İzmir’deydim. Orada, toplumun genelinde sıkça görülen, bu arada edebiyat dünyasına egemen olmaya başlayan, “yenileşen eski insan tipi”nin örnekleriyle karşılaşınca, tam olarak nasıl tanımlayacağımı ya da adlandıracağımı bilemediğim bu bir çeşit kişilik kaymasını, tarihe not olsun diye kayda geçmek istedim.

Yarışmaya katılan 40 dosyanın genel incelemesinde dikkatimi çeken en açık özellik, şiir dosyalarından sızan mistik havaydı. Dünyadan elini eteğini çekmiş, başka bir âleme yüzünü çevirmiş; gerek Türkiye’nin, gerekse dünyanın sorunlarından sıyrılarak bireysel bir içe kapanışın etkisiyle sadece kendisiyle meşgul olan 30 yaş altı gençler vardı karşımızda. Dosyalarına bakıldığında, bu gençlerin, okuyorlarsa okullarıyla, çalışıyorlarsa iş yerleriyle cami arasında ömür tükettiklerini, dünya nimeti denilen her türlü varlıktan ya da “şey”den el çektikleri sanılabilirdi. Oysa yemekli toplantılarda gördük ki, mistik yönden kendilerini beslemiş olan bu gençler, içki içiyorlardı, küfür ediyorlardı, cinsellikten konuşuyorlardı, hatta çapkınlık yapabilmek için fırsat kolluyorlardı. Kendilerini konumladıkları noktada, sahiplenmeleri gereken değerlerden sapmışlardı. Sanki nereye ait olduklarını kestiremiyorlardı. İç sesleri, çevrelerini kuşatan hayattan başka şeyler söylüyordu ve bu gençler bir yol ayrımında, nereye sapacaklarını bilemeden kalakalmış gibiydiler.

Kuzey kentlerimizden birinden gelen ve dergisini İslami edebiyat dergisi olarak nitelendiren bir şair, alkol dozunu ayarlamayı unuttuğu bir anda, İzmir’de bir sevgilisinin olduğunu, şimdi onun yanına gitmesi gerektiğini söyleyerek masadan kalkmaya yeltendiğinde, masadakiler bu yaşam biçimi ile inançlarının çelişip çelişmediğini sordular ona. Verdiği yanıt ilginçti: “Kardeşim” dedi şair, “ben yaşadığım şehirde camilerin duvar süslemelerini, hatlarını yaparak para kazanıyorum. İşim gücüm imamlarla, hocalarla. Çıkardığım derginin parasal desteğini de onlardan alıyorum. Elbette onların istediği gibi dergi çıkaracağım.”

*

Toplumda da benzer şekilde yönsüz, yolsuz, çelişkili, çok yüzlü insan tipleriyle karşılaşmıyor muyuz?

Bu şair arkadaş bana bir meslektaşımı anımsattı. Onunla aynı lisede, aynı sınıfta okumuştuk. Liseyi ve fakülteyi müzisyenlik yaparak kazandığı para ile okudu ve bitirdi. Mesleğinin gereği, gece hayatına yatkındı. Yıkılacak kadar içmeyi alışkanlık haline getirdiğinin, çoğu kez yardımsız evine gidemediğinin tanığıydım. Sonra yollarımız ayrıldı, o günün dostları hayata savruldu, her birimiz bir köşeye dağıldık.

Yıllar sonra onun İstanbul’da muayenehane açtığını öğrendim ve Bursa’dan İstanbul’a gittiğim bir gün, yolumun üstündeki bir semtte bulunan iş yerine uğradım. Düzayak küçük bir dükkândan bozma muayenehanesine girdiğimde bir mescide ya da türbeye girmiş sandım kendimi. Duvarlarda çerçevelenmiş hatlar, ayetler, dini motifler, masasının üstünde 20 ciltlik Seyyid Kutup Kuran Tefsiri vardı ve beyaz önlük giymesi gereken arkadaşım beyaz bir cübbe giymiş olarak çalışıyordu. 10 yıldan fazla birlikte olduğum, nasıl yaşadığını, insanlar ve olaylar hakkında ne düşündüğünü, hayat nasıl baktığını çok iyi bildiğim arkadaşımın durumu anlaşılır gibi değildi.

Değişimin, değiştim demeyle olamayacağına inanırım ve bu yüzden “Değiştim” diyenlere her zaman kuşkuyla bakarım. Hatta değiştiğini öne sürenlerin yalan söylediğini düşünürüm. Çünkü köklü değişimleri kişinin doğal yapısına aykırı bulurum. Siyahı istediğiniz kadar beyaza boyayın, o bir gün altındaki siyahı dışarı kusacaktır. Yalancı yalanının dilinin altında saklayabilir ancak. Dürüst olan her koşulda dürüsttür, sahtekâr da her zaman sahtekârdır; buna inanırım.

Arkadaşımın yanında çok az kalabildim. Çünkü “bu ne hal?” diye sorduğum soruya, “ne yapalım, şimdi böyle!” diye yanıt vermişti ve sanki söylenecek her şeyi bir cümleyle söyleyivermişti.

Oraya üç-dört yıl sonra bir daha gittim. Muayenehanenin kapısı açıktı ama içeride kimse yoktu. Duvarlardaki çerçeveler indirilmiş, masanın üstündeki kitaplar kaldırılmıştı. Komşularında sordum, kahvededir, tavla oynuyordur, dediler. Aynı pasajdaki kahvehaneyi buldum. Gerçekten oradaydı. Bağıra çağıra zar atıyor, zarı ne gelirse gelsin küfrediyor, hem tahtaya çarptığı pullarla hem de karşısındaki oyuncuyla sanki kavga ediyordu. Başına dikildiğimi görünce, “bitiyor şimdi, çek bir sandalye” dedi bana ve oyununa devam etti.

Muayenehaneye geçtiğimizde ona “ne oluyor, yine mi değiştin?” diye sordum. “Buranın rantı bitti.” dedi bana, “kazanacağımı kazandım. Artık yer değiştireceğim.”

*

Sosyalbilimcilerin mutlaka incelemesi gereken bir yapıya dönüştü toplum yapımız. Alıştığımız bir şeydi: Belli yapıdaki insanların belli yaşam biçimleri vardı ve onlar bu özellikleriyle anılırlardı. Herkes bilirdi ki, böyle yaşayanlar bu gruptandır, şöyle yaşayanlar da başka bir gruptur. Onlar böyle davranırlar, bunlar da böyle ve bu davranış biçimleri her iki gruba da yakışır. Şimdi, eskiden bıçakla kesilmiş gibi ayrı duran, birbirine bulaşmayan ve karışmayan gruplar iç içe geçtiler.

Gündüz cuma namazı kılanlar, ertesi günün tatil olmasını hesaplayarak cuma akşamını barlarda, meyhanelerde geçirebiliyorlar ve “o iş ayrı, bu iş ayrı” diyebiliyorlar.

Günah saydığı zinayı imam nikâhıyla meşrulaştıran, ama bu arada imam sayısının da eş sayısının da hesabını kaçıran uçkur bağsız dinciler, bırakın toplumda yer almayı, Meclis’e bile girdiler.

Görünen o ki, bilinmez bir el bu toplumun içinden iskeletini çekip almış ve ayakta duramayan bir et yığını bırakmış geride.

Bazı değerleri pazara çıkarırsanız, satış yapar ve belki kazanç elde edebilirsiniz. Ama o değerleri geri almak istediğinizde paranızın işe yaramadığını, çünkü ortada değer diye bir şeyin kalmadığını görürsünüz.

Bu ülkede milliyetçilik pazarlandı. Sonuçta ortaya milli çete kavramı çıktı. Milli çeteden milli mafyaya geçildi. Böylece gerçek milliyetçilerin, vatanseverlerin milliyetçiliği neredeyse suç oldu.

Bu ülkede din pazarlandı. Siyaset dini afiş olarak kullandı. Halkın saf inançları çıkar aracına dönüştürüldü. Seçim otobüslerinin üstüne elinde Kuran taşıyanlar çıktı ve Kuran’a el basarak yalan söylediler. Gerçek dindarlar, dincilerin ayaklarına paspas edildi.

Sonuç mu?

Bakın ve tartıya vurun!

Devletin işini görürken devletin kandilini, özel işini görürken kendi kandilini yakan Hazreti Ömer’den, “devletin malı deniz, yemeyen domuz” anlayışını taşıyanların yönetimine nasıl geldiğimizi anlayın.

“Bu sistem kâfirlerin sistemidir. Ne koparsanız kârdır. Yolsuzluk da olsa, haram da olsa helaldir.” diyenlerin iktidarındaki “dinci yolsuzluk”ları yerli yerine oturtun.

Belki masal, belki rivayet, geçmişte “ben bugün siftah yaptım” diyerek müşterisini siftah yapmayan komşusuna yollayan esnafın, çağımızda ‘enayi’ diye adlandırılmasındaki mantığı çözün.

  Bırakın ötesini berisini, annelerimizin başörtüsü bile türban adını alarak birilerinin iktidar yoluna serildi, bu yol üzerinde sergilendi, satışa çıkarıldı. Geçenlerde, televizyon ekranında boy gösteren bir şarkıcı hanım, bikini ile kumsalda dolaşıyor, voleybol oynuyor, atlayıp sıçrıyor, şarkı söylüyordu ve başına türban bağlamıştı. Başınızı sokağa çevirin bakın, bikinili değil ama gövdesini bağırtan kıyafetler giyinmiş türbanlı hanımlar göreceksiniz.

Bu toplum kokuyor hanımlar, beyler; bu insanlar kokuşuyor. Omurgası alınmış bedenlerin cesetleşmesi kaçınılmaz. Bu ülkeyle, bu toplumla oynayanları ve onlarla işbirliği yapan yerli destekçileri iyi teşhis edin.

Ateşle oynanmayacağını, ateşten oyuncak olmayacağını bilin, bildirin.

Ve oyunuzu da oyuncak olmadığını, artık oydan başka anlamlar taşıdığını şimdiden düşünmeye başlayın.

 

 

ŞAİR, ŞİİR / OKUR

 

“Günümüz şairi şiirin neresinde?” sorusunun yanıtını araken, şair-şiir ikilisine, dar anlamda okuru, geniş anlamıyla toplumu da eklememizin daha doğru olacağını; böylece hem sacayağın eksiğini tamamlayacağımızı hem de soruyu kendi içinde çeşitlendirerek farklı açılımlara varabileceğimizi düşünüyorum. Günümüz şairini şiirle buluşturmadan önce, günümüz şiirinin okurla veya toplumla ilişkisini ya da günümüz şairinin toplumdaki yerini, -tartışmasak bile- saptamamız, sanırım yanıtı bulmamızda bize yardımcı olacaktır.

Şiir-toplum ilişkisinde gördüğümüz ne, önce buna bir bakalım. Bana göre, bizler, genlerini tıka basa şiirle doldurmuş sıkı bir şiirsever toplumu oluşturuyoruz. Şiir, hemen herkesin hayatının hiç değilse bir döneminde, okunur ya da yazılır bir tür olarak yer almıştır. Bilirsiniz, âşık olanlarımız, gurbete çıkanlarımız, askere gidenlerimiz, şiirin ateşten kalemiyle kâğıtların ucunu yakmayı, aşkın, gurbetin, askerliğin bir eki, bir uzantısı, bir töreni gibi algılarlar, duygularını en iyi bu şekilde ifade edeceklerine inanarak şiire sarılırlar. Buna karşılık, âşık olunanlar, sılada kalanlar, asker yolu gözleyenler de, duygularının postacısı olarak şiiri seçerler. Şiirin bu hali, bir işlevi olan, bir işe yarayan alet edavatların haline benzer. Gerçekten de şiir, bazen söylenmemiş bir aşkın vidasını söken bir tornavida olabilir. Bazen de tam bir kalbin kapısını açacakken yitirildiği anlaşılan bir anahtarın yerini alır ve bir maymuncuğa dönüşür. Her derde deva olabilir, açıkçası: Ruhunuzun kara çarşaflara büründüğü bir sırada bir draje şiirle düze çıkabilme şansınız vardır.

Öte yandan, şiirin, kullanana göre rengini değiştiren bukalemunsu bir tarafının olduğu da bilinir. Şiirin bu özelliğini sezenler, rengini kendi ortamlarına uydurdukları bir turnusol kâğıdı gibi kullanırlar onu. Pembesiyle avunur, mavisiyle avuturlar; pembesine kanar, mavisiyle kandırırlar. Eh, hayat da bir yalandır zaten: Şiiri hayata dahil ederler.

Evet, şiire düşkünlüğümüz kesindir, bir dönem için de olsa şiire bulaşmamız neredeyse kaçınılmazdır. Onun, bir mancınık topu gibi surlarımızı aşarak içimize dalmasına izin veririz. Ne var ki, şiirin delibozuk ateşini ıslah etmeyi, sanatın vazgeçilmezi olan estetikle kabasını alarak onu bir sanat ürününe dönüştürmeyi pek beceremeyiz, becermeye de kalkışmayız. Gönülden gönüle, kafadan kafaya, içten içe mesajını iletmiş mi, buna bakar, bununla yetiniriz. Şiirden istenen, beklenen de sadece budur. “İçine tükürülecek” bir şey olan sanat tarafını pek de umursamayız.

Galiba burada Aziz Nesin’in “Türkiye’de her üç kişiden dördü şairdir” sözünü anmanın tam sırasıdır. Nesin’in bu sözü üzerine edebiyat dergilerinde soruşturma dosyaları açıldığını anımsıyorum. Yanıt olarak şöyle sözler söylenmişti:

Bir eleştirmen olarak Mehmet H. Doğan, bu işin nicelik büyüklüğünü, özellikle genç yaşlarda, bir tür tanınma, kimliğini kanıtlama girişimi olarak değerlendiriyor, daha da ileri giderek, insanın ölüme karşı bir direnme, geriye adını bırakma arzusu olduğunu söylüyor ve şu benzetmeyi yapıyordu: “hani ağaçlara adını yazmak gibi”

Hulki Aktunç, bu ironik yargıdan, karşı okuyuşla: “Türkiye’de her üç kişiden dördü şair değildir”e ve şiir kitaplarının baskı sayısına bakarak “Türkiye’de her üç kişiden dördü şiir kitaplarını okumaz” sonuçlarını çıkarmıştı.

Enver Ercan, Aziz Nesin’in, bu hınzır sözü, “hemen herkesin şiir yazdığını söylemekten çok, yazanların büyük çoğunluğunun kendilerine beyhude yere şair muamelesi yaptıklarını” ifade etmek için söylediğini düşünüyordu.

Tuğrul Tanyol’un bu sözün vardığı yere bakışı ise şöyleydi: “İnsanlarımız hiçbir şey konusunda fazla gayretli olmadıklarından, en gayretsizce yazabileceğini düşündükleri şiire yöneliyorlar. İşin garip yanı yazdıklarının şiir olduğunu da sanıyorlar. Peki sanıyorlar da ne oluyor? Bunun kime ne zararı var ki? Eğer o kişi yazdıklarıyla mutlu oluyorsa, bırakın olsun.”

Bu sözün arkasına Gökhan Cengizhan’ın şu sözünü mutlaka eklemeliyiz: “Şiir yazıyorsunuz, yetmiyor, bir de şair olmak istiyorsunuz.”

*

“Şiir toplumun neresinde?” sorusuyla oluşturduğumuz bu küçük aynanın arkasında, “toplum şiirin neresinde?” sorusunun yanıtını da bulabiliriz. Aynaya yansıyan bu haliyle toplumun her yerinde ve her kesiminde varmış gibi görülen biçimsel şiir, sanatsal bir eylemin ürününe dönüştüğünde, yani olması gereken niteliğe kavuştuğunda, ne yazık ki, kısa sürmüş yazlar gibi çabucak bitiyor, belki bir özleme dönüşüyor, belki de ona bile dönüşmeden neredeyse yok oluyor, yok sayılıyor. Bu halin birçok açıklaması yapılabilir. Örneğin, eğitim eksikliği, kültür yoksunluğu, birikimsizlik gibi ilk akla gelen ve hazırda bekleyen nedenler peş peşe sıralanabilir. Bunların hepsi, evet, ama galiba, görselliğe şartlanmış, kolaycı bir toplum yapısının oluşmasıdır asıl neden. Gülten Akın’ın dediği gibi, ince şeyleri anlamaya ayrılacak vaktin olmamasıdır. Tüketiciliğimizi şiirde de göstermek, onu da bir çırpıda okuyup, anlamak ve hemen unutmak, yani harcamak, yani tüketmek istememizdir. Aslında, ülkemizde oluşan, oluşturulan sistem, bireye, yaşamın her alanında kendi koşullarını dayatmakta ve şiir de bu dayatmadan payına düşeni almaktadır. Sistem, toplumun büyük bir kesiminin şakağına geçim sıkıntısının namlusunu dayamış ve onlara iş ara, iş bul, çalış, yorul, televizyon izle ve uyu telkinini yapmış ve onların düşünmesini, okumasını, yazmasını, yorum yapmasını, yazılı bir yasak koymadan yasaklamıştır. Bu büyük çoğunluğun dışında kalan küçük azınlığın sanatla, hele hele şiirle uzaktan yakından ilgili olabileceğini düşünmekse saflık olur. Çünkü, şiiri parasal, siyasal, dinsel gücün peşinde koşanlarla ilişkilendirmek mümkün değildir.

Tablo bu olunca şiire toplumda ayıracağımız sayısal payın yüzdesi ve bu yüzdenin türkçesi şudur: Bu ülkede yaşayan on bin kişiden sadece bir’i şiirle okur yazar olarak ilişkilidir.

Böyle diyorum ama, bu hesabın doğruluğunu test etmek için, dönüp yaşadığımız şehirlere baktığımızda, toplumun şiire karşı olan konumlanmasından çok, şiirin hesaba gelmezliğini göreceğimizi de biliyorum ki, eh, bu da bir şeydir.

*

Peki, şairin toplumdaki yeri nedir?

Peşin bir hüküm olduğunu kabul ederek söylüyorum, şairin toplumdaki yeri, şiirin toplumdaki yerinden çok farklı değildir. Toplumun şiiri tanımlaması ve onu kabullenmesi ile şairi tanımlaması ve kabullenmesi, sanırım birbiriyle örtüşür. Örtüşmeyen, belki, şairlerin kendilerini tanımlamasıyla toplumun şairi tanımlamasıdır.

Örneğin, devrimci şiirin öncüsü Rimbaud, metafizik güçler yüklediği şairi, “görünmezi gören, bilinmezi bilen adam” olarak nitelemiştir. Lautreamont ise, toplumsal yanından bakarak şairi, “Şair, toplumun bütün bireylerinden daha yaralı olmak zorunda olan” diye tanımlamıştır. Octavio Paz’ın şaire yaklaşımı ise şöyle: “Şair karanlıkta bile görebilmelidir” J.P. Sartre’ın tanımı da şu: “Şair, kendini yitirmeye adayan adamdır.”

Görülüyor ki şairin de tıpkı şiir gibi, tek bir tanımı yapılamamış. Şiir yazana şair denir gibi basit tanımların da şair şöyledir, böyledir ya da şudur, budur gibi adlandırmaların pek bir anlamı, geçerliliği ve de genelliği yok. Şairleri delilere ve peygamberlere yakın bulanları, tanıdığım şairleri düşündüğümde, pek de haklı bulamıyorum. Öte yandan, şairi “gaybı kurcalayan çilingir” olarak niteleyen Necip Fazıl’ın; “şair gökyüzünün en yüksek yerlerine uzanıp Tanrıların avuçlarından şimşeklerle kopan ışığı kavrayıp alacak ve onu şiirlere bürüyüp insanlara sunacak! Bu, şairin kutsal görevidir. Kendi yanıp tükenecekmiş bu yolda, ne çıkar?” diyen Hölderlin’in bu sözlerinin hayattaki karşılığını da bulabilmiş değilim.

Bu tanım karmaşasına, “ey inananlar” diye seslenen Şuara Suresi’ndeki şair yaklaşım eklenince, iş biraz daha karışıyor mu, yoksa en berrak tanımı yapılarak şair kimliği açıklığa mı ulaşıyor, pek belli değil. “Onlar değil midir olmamışı olmuş gibi gösterenler. Onların peşlerinden gitmeyiniz, onlar sapık ve sapkındırlar”.

Şairleri “inanan”ların dışında tutan, yani onları iktidara karşı gören, boyun eğmeye direnen muhaliflerin yanına ekleyen, sapık ve sapkın olmalarının yanına kışkırtıcılıklarını, asiliklerini, karşı oluşlarını koyan bu tanım, belki de şairlerin ruhsal çözümünü en iyi yapan tanımdır. Öyle ise, şairlerin toplumdaki yerlerini değerlendirmek çok kolay. Ama, gerçek öyle değil gibi geliyor bana. Yüzde 99’u Müslüman olan bu ülkede toplumun şairlere bakışı, bu surede yazılan bakışa pek uymuyor. Şairlerin, öyle ya da böyle, çok önemsenmeseler de hâlâ saygınlıkları var; görünen o. Bu saygı, mahallenin delisine gösterilen saygıya mı benzer ya da şairlerle ilişki kurulurken gösterilen özen, mahallenin delisine bulaşmamaya gösterilen özen gibi midir, bilmiyorum. Buradan şöyle bir sonuç çıkartılabilir: Ya toplum henüz cemaate dönüşmemiştir ve Şuara Suresi’ndeki tanımı abartılı bularak onu dikkate almamıştır ya da bu ülkenin şairleri yeterince sapık, yeterince sapkın, yeterince muhalif, yalancı, asi ve yeterince kışkırtıcı olamamışlardır. Evet, baş tacı edilmiyorlar, el üstünde tutulmuyorlar ama, varlar; varlıklarına da kimsenin herhangi bir itirazı yok.

* 

Şairle toplumun birbirlerine karşı olan konumlarını böyle özetledikten sonra, şimdi, günümüz şairlerinin şiirin neresinde olduğu sorusunun yanıtını arayabiliriz.

Öncelikle, has şiiri, sanatsal bir ürün olan şiiri, bir duygu boşaltma kabı olarak algılanan şiirden ayırmalı ve onu hak ettiği yere, merkeze oturtmalıyız. Orası özdür, orası arzdır, orası ışığın kaynağıdır, orası çekirdektir. Şairlerin öze yolculuğu, bu merkezin çevresindeki yörüngelerde başlar ve sürer. Böyle baktığımızda şairlerin şiir yazmalarını, onların şiir merkezinin çevresinde uydulaşarak, pervaneleşerek, elektronlaşarak dönmeleri biçiminde tarif edebiliriz. Yörüngenin merkeze yakınlığı şairin yetkinliğiyle orantılıdır.

Günümüz şairlerinin yörüngelerini en iyi izleyebildiğimiz yer, şiir kitaplarından ve antolojilerden çok, edebiyat dergileridir, diye düşünüyorum. Gerçekten de edebiyat dergileri, bir yandan edebiyatın geleceğini belirlemek üzere kurulmuş birer meclis gibi görev yaparlar, bir yandan da tıpkı bir gözlemevi gibi çalışırlar. Böyle olduğu içindir ki, başta şiir olmak üzere, edebiyatın; başta şairler olmak üzere edebiyatçıların kendi seyir defterlerine düştükleri kayıtlar, en iyi edebiyat dergilerinde izlenir. Ve yine bu nedenle, şairlerle şiirin birbirlerine karşı oluşan konumlanmaları, en iyi dergiler aracılığıyla adlandırılabilir. 

Günümüzde yayımlanan edebiyat dergilerine baktığımızda, şair–şiir ilişkisinde birkaç temel kesişmenin öne çıktığını görüyoruz. İlki şu: Çoğu şair, şiirin böyle bir işlevi de olabileceğini düşünerek, şiiri bir kendini kanıtlama nesnesi olarak kabul ediyor. Niteliğini gözardı ederek hesapsız şiir yazmanın, olabildiğince fazla sayıda dergide şiir yayımlamayı marifet bellemenin başka bir açıklaması olamaz. Bu yolun, isim edinmenin, ad sağlamanın en kestirme yolu olduğuna inanılıyor. Oysa bu yol, çoğalırken eksilme tehlikesini içinde taşır. Edebiyat tarihinin bilinmeyen sayfaları bu yolu seçen şairlerin isimleriyle doludur.

Yaygınlaşan adlarına sığınan kimi şairlerin, şımarıklık olarak tanımlanabilecek bazı davranışlar geliştirdiğini biliyor, okuyoruz. Bu şairlerden kimileri, şiir gönderdikleri derginin editörlerinden şiirlerinin yayımlandığı sayının adreslerine postalanmasını isterler. Bazıları da şiirlerine karşılık telif ücreti talep ederler. Aralarından hem dergi hem de telif ücreti isteyenler de çıkar. Günümüz edebiyat dünyasında, şairi, şiiri, dergileri ve telif ücretini kapsayan bir sistem henüz yerleşik hale gelmediği için, çıkış noktalarını, şiire bakışlarını ve şiiri kavrayışlarını ayrı tutarak, bu tavırlarda bir haklılık payı olduğunu düşünebiliriz. Bu haklılık şu iki sonucu çıkarmamıza engel değildir: Bir, bu şairler, ederlerini ödeyerek dergi edinmezler, dolayısıyla kendilerinden başka şairleri okumazlar, okumadıkları için de bir tür devekuşu şiiri yazarlar. İki, bu şairler, bir tür hayranlık duygusuyla, sadece kendi arşivlerini oluşturma çabası içindedirler. Psikanalist bir yaklaşımla bu şairleri, kendilerini ötekilerden ayıran, onlardan soyutlanmaya çalışan, yalnızlaşmaya, “tek”leşmeye, giderek tanrılaşmaya yönelen, sergilemeci kendi-severler olarak niteleyebiliriz.

Bu şairlerin dergilerde nasıl olup da yer alabildikleri, edebiyat dergileri bağlamında ayrıca sorgulanmalıdır.

Edebiyat dergilerinde gördüğümüz bir başka şair tipi, kendi imge dünyasını, kendi şiir dilini yaratarak kendi şiirinin peşinde koşmak yerine, başka şairlerin yaratıcı gücünü, dilini ve emeğini kendi şiirine taşıyan; bir anlamda imge, dil ve emek gaspıyla var olmaya çalışan şair tipidir. Bu hazırcılığa karşı, kendi şiirini korumaya çalışan kimi ustaların dergilerde şiir yayımlamaktan vazgeçtikleri, edebiyat dünyasında bilinir, söylenir.

Yazdıklarının yeterince değerlendirilmediğini düşünen, onarılmaz bir harcanmışlık duygusuyla kıvranan ve bu duygularına kapılarak saldırganlığa kayan şairler, bir başka şair grubunu oluştururlar. Onların gündeminde, daima şer güçlerin yönettiği bir şiir cumhuriyeti ve her daim hak yemeye şartlanmış iktidarlar kavramı yer alır. Kendi şiirlerini gözden geçirmek yerine, seçici konumda olanları eleştirmeyi görev edinmişlerdir. İçlerinde başlayan ve orada sonuçlanması gereken savaşı dışa vururlar ve var ettikleri sanal bir düşmanla mücadeleye girişirler. Bu iç savaş, eğer yeni ve değerli ürünlerin ortaya çıkmasına neden olabiliyorsa, böyle düşünenleri yeni bir şiir anlayışına, yeni bir şiir oluşumuna taşıyabilir. Ancak, görünen odur ki, bu karşı duruşlar, edebiyat dünyasına yeni şiir açılımları değil, sadece yeni Don Kişotlar, yeni yel değirmenleri kazandırmaktadır.

Günümüz şiirini izlemeden ve bu yüzden şiirimizin vardığı yeri görmeden içgüdüleriyle şiir yazanları, herhangi bir yoldan şöhreti yakalayıp bu şöhretin rüzgârıyla bir de şairliklerini kanıtlamaya kalkışan şiircileri, yazdıkları şarkı sözlerini şiir sanan şaircikleri, 40’larda, 50’lerde yaşayan şairler aracılığıyla tanıdığımız şiirin kötü taklitleriyle var olmaya çalışan garip manzumecileri birer madde olarak anıp geçmek istiyorum.

Şiire içtenlikle sarılan, alçakgönüllü bir sandalla ve bu sandala çekilmiş iyi niyet yelkeniyle şiir denizinde yol almaya çalışan, ancak şiirin sanatsal yönünü kavrayamadan duygu ve birikimlerini şiir biçiminde kâğıda döken ve sadece şiirin onarıcı yönüyle kendilerini sağaltan şairleri de şair-şiir duruşunda bir başka madde olarak anmamız doğru olur.  

Peki, günümüz şiirini oluşturan şairler, çizdiğim bu profili arkasında mı duruyorlar? Elbette hayır! Yukarıda sıraladığım şair tanımları şiirimizde vardır, hem de bol miktarda vardır ama, onlar sadece bütünün ayrıntılarıdır. Bugün, dünden gelen şiir köprüsünü yarına ulaştıracak bir şiirin ve yörüngeleriyle şiir çekirdeğine teğetler çizen dil ve yapı ustası şairlerimizin var olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. O şairlerden her biri, bir yazıda, bir konuşmada şöyle bir anılmayı değil, derin incelemelere, uzun konuşmalara konu olmayı hak ediyorlar. Bu nedenle onlar, bu satırlarla çizilen çapı küçük dairenin dışında tutulmuşlardır.

  

 

TANPINAR’IN SAATİ

 Tanpınar’da zaman kavrana kulak vermeden önce, kısa bir değini biçiminde de olsa, zamanın ne olduğunu sorgulamalıyız.

“Zaman ne” sorusu bugünün sorusu değil şüphesiz. İnsanoğlunun, avlandığı, barındığı, göçtüğü, konakladığı mekânları ve bu mekânlarda bir madde olarak kendilerini fark ettiği günden bu yana, daha sonra filozof, düşünür, bilge diye adlandırılan kişilerin, bir sezgi olarak zaman konusunu da didiklediklerini, bu konuda düşündüklerini biliyoruz.

İlkçağda mekânı, mutlak, her yerde her zaman aynı ve hareketsiz bir boşluk olarak tanımlayan düşünürler, zamanı da hep aynı hızla geçmişten geleceğe doğru akan bir “şey” olarak kabul etmişler. Ne ki, varlıkların ve varlıklarının anlamını açıklamaya yetmemiş bu iki kavram, eksikliği, bu iki kavrama “madde”yi ekleyerek gidermeye çabalamışlar ve kendilerinin de bir madde olduğunu varsayarak, “Düşünüyorum, o halde varım” savına benzer bir deyişle, varlıklarını Şimdi, buradayım, o halde varım” biçiminde ifade etmişler. Kimileri bu üç kavrama hareketi ekleyerek bütünlüğe ulaşmayı denemiş; kimileri de, zamanın ve mekânın gerçek olamadığını, bu kavramların insan bilincinde oluşturulduğunu savlamış. Sonuçta, insan bilgisi geliştikçe zaman ve mekân konusunda daha derin, daha doğru bir kavrayışa ulaşılacağı kabul görmüş, bir bakıma soru ve sorun ertelenmiştir.

 aman üzerine sorulan soruların arkası yok. Bu sorular hepimizi kovalıyor; hepimiz bu soruları kovalıyoruz. Örneğin ben, akıp gidenin zaman değil de mekân olduğunu düşünürüm. Biz, mekân dediğimiz bir yolu yürüyoruzdur belki; zaman da bu yolun kıyısı, yolun kıyısında yükselen ve üstüne afişler yapıştırılmış bir duvarr. Yani yaşamak dediğimiz şey, bu duvara asılmış afişlere; oradaki anlara ve mekânlara bakarak yolla birlikte akıp gitmekten başka bir şey değildir. Belki de mekân, bir yol değildir de, tırmandığımız ve yukarılarda bir yerdeki bir sahanlıktan sonra inmeye başlayacağımız bir merdivendir. Bu durumda zaman da bu merdivenin korkuluğudur. Böyle baktığımızda ölüm, duvarın bir yerine bir afiş olarak asılı kalmak ya da orada olduğunu sanarak yaslandığımız korkuluğun artık yerinde olmadığı andır.

 Zaman kavramının değişkenliği ve göreceliği konusunda bir örnek vererek Tanpınar’a geçmek isterim. 50’li yaşlarını sürdüren bizler bu paneli Venüs’te yapmış olsaydık, karşınıza yaklaşık 400 yaşında olan, o gezegene göre, delikanlılığı biraz geçmiş kişiler olarak çıkacaktık. Neptün’de konuşuyor olsaydık, 10 yaşını biraz aşmış çocuklar olarak görecektiniz bizi. Zaman böyle bir şey: Kendi kurduğumuz saatin kaçı gösterdiğini bilmiyoruz.

 Tanpınar’a gelince:

Bu panelin konusu Tanpınar’da zaman olarak seçilmiş olsa da ben, iki kavramın Tanpınar’da daha önemli olduğuna inanıyorum. Önüme bir mermer bloğu alsam ve Tanpınar’ın heykelini yapmaya kalkışsam, Tanpınar’ın kaideye basan iki ayağından birini rüya, ötekini musiki olarak düşünür ve ona göre keskime vurarak mermeri biçimlendirmeye başlardım. Çünkü Tanpınar’ın eserlerini ayakta tutan iki önemli unsur, rüya ve musikidir.

Bunu Tanpınar da söylüyor: “Bugün bende musiki ile temasın doğurduğu üç şekil var ki, ayrı ayrı ruh haletlerini karşılıyor: Nmeden bir ağaç, nağmeden bir yükseliş, nağmeden bir yüz… Üçü de ani bir duyuş altında şekillenmiş üç rüyadır. Bu üç hayali bende karşılığı olan duygulara çeviriyorum: Uzlet, mistik ülkü, ferdi saadet hasreti.”

  Musikiyi “daima oluş halinde” diye niteleyen, “Zaman gibi ve onun nizamiyle kendi kendisini yiyerek büyür, kendinde doğar ve kendinde kaybolur” hükmüne varan ve musikiyi “sanattan ziyade dine” benzeten Tanpınar, rüyayı da “başka bir zamana gitmek” diye tanımlar. Şiir anlayışını da “en uyanık bir gayret ve çalışma ile dilde rüya halini kurmak” olarak ifade eder.

Rüya ve musiki ile ayakları yere basan Tanpınar heykelinde zamanı, ya onun alnına ya da daha doğru bir seçimle gözlerine yerleştirmem gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Tanpınar, kendi zamanını oluştururken, bir bakış halindedir ve bir aynaya yüz yüzedir.

Ayna ile Tanpınar’ın konumunu üç biçimde ilişkilendiriyorum:

1- Tanpınar aynanın önündedir. Bu anda nesnel zamanını yaşar. Bu zamanın içinde, 1901 yılında doğmuş, babasının memuriyeti nedeniyle oradan oraya sürüklenip durmuş bir çocuk, Edebiyat Fakültesi’nde okumuş, çeşitli illerde öğretmenlik yapmış bir genç, sonunda mezun olduğu okula profesör olmuş yaşlanmaya niyetli bir adam vardır. Bu, hayat dediğimiz şeydir. Tanpınar, bu zaman kesitinde olayların içindedir, olayları yaşar, olaylara müdahale eder, onları yönlendirir ya da onlardan etkilenerek yönünü çizer. Buradaki zaman, içinde ayları, günleri, yılları, mevsimleri barınrır. Bu zaman, ömür dediğimiz süreyle sınırlıdır. Tanpınar’ın doğumuyla başlamıştır, ölümüyle noktalanacaktır.               

2- Tanpınar, aynanın arkasındadır. Buradaki zaman, aynanın önündeki zamandan epey farklı, sınırsız, kısıtsız, bir zamandır. Olaylar ve kişiler gerçek konumlarından ve gerçek hallerinden sıyrılmıştır. Aynanın önündeki gerçekler, rüyalarla, imgelerle, hayallerle iç içedir, kol koladır ve biçim değiştirmişlerdir. Böyle bir ortamda kendine yer bulan Tanpınar, oradaki hayatın akışı içinde olmayan, olaylara karışamayan, ama hem hayatı hem de olayları içinde duyan ve yaşayan bir konumdadır. Dışarıdan bir bakıştır bu, ama aynı zamanda içerde de yaşamaktır. Bu ortamdaki Tanpınar, aynanın önündeki Tanpınar’dan oldukça farklıdır.

3- Tanpınar aynanın üzerindeki surettedir. Aynanın önündeki gerçekliği, aynanın arkasındaki hayalin, rüyanın, imgenin üstüne düşürdüğü düşsel anın içindedir. Gerçekle hayali, gerçeğin zamanı ile hayalin zamanını bu düzlemde buluşturur. Hayallere somut bir gövde kazandırmak için onlara gerçeklerin maddesini giydirir. Burada zaman imgeseldir. Çağrışımlara açıktır. Bursa’da Zaman şiiri üzerinden örnekleyecek olursak, Orhangazi döneminde yaşamamıştır ama 1940’lardan süzülerek oraya gitmiş, şadırvanda şakıyan suyla ellerini yıkamış, yüzünü serinletmiştir. O devirde Bursa’nın üstünde yanan zamanın billur avizesinin epey uzağındadır ama o avizenin ışıklarını yakan anahtarı çeviren odur. Bursa’nın fetih günlerinden 600 yıl beridedir ama şehre giren ilk atlılardan biridir.

 

Tanpınar’da zaman kavramını bu son hal üzerinden değerlendirmek gerekir, diye düşüyorum. Çünkü Tanpınar’da zaman, ne her zaman aynanın önündeki gibi somuttur ne de her zaman aynanın arkasındaki gibi soyuttur. Çu kez somutla soyut, gerçekle düş bir aradadır. Öte yandan, Tanpınar hem yaz gibi, güz gibi, sabah gibi, akşam gibi hayat dair, aynanın önündeki zamanı, hem de kader gibi, ömür gibi, ölüm gibi aynanın arkasındaki ruhsal zamanı kullanmıştır. Bu buluşmanın gerçekleşeceği düzlem, ancak aynanın üzeri olabilir. 

Bu hali Tanpınar: “Kendisinin derinliklerine inmek ve ruhun dalgalanışlarını gerçeğe dönüştürmek” biçiminde açıklamıştır. Burada kendi derinliğine inmeyi kendi aynasına bakmak olarak yorumlayabiliriz. Yani, ayna da Tanpınar’dır, aynada görünenler de. Ayna, Tanpınar’ın kendisidir, kendindedir.

Böyle baktığımızda, zamanla Tanpınar’ı buluşturan en anlamlı şiir, Ne İçindeyim Zamanın başlıklı şiirdir:

 

Ne içindeyim zamanın. / Ne de büsbütün dışında.

Yekpare, geniş bir anın. / Parçalanamaz akışında.

 

Bir garip rüya rengiyle / Uyuşmuş gibi her şekil.

Rüzgârda uçan tüy bile. / Benim kadar hafif değil

 Bu, tam bir rüyada gerçeği yaşama halidir ve Tanpınar’daki zaman kavramını, rüyayla gerçeği buluşturan aynanın yüzünde konuşmamız gerektiğini bize işaret eder. Çünkü geçmişin özlemi ile şimdinin sarkacı arasında gidip gelen bir Tanpınar için bu iki ucun buluşacağı ortak zaman, ancak rüyalarda inşa edilebilir. Bursa’da Zaman şiirinde zaman, tarihin içinde erimiş, muhteşem bir dönemin rüya âlemini kuşatmış, bugünü de kapsayan, bugünden bakan bir zamandır.

 

Akatalpa / Sayı 88 / Nisan 2007

 

BURSA ŞİİRİ

 Şehrin şiiriyle kentin şiiri diz dize oturmaz.

Şehirli şairle kentli şair yan yana dururlar, dirsek dirseğe de gelirler belki ama, biri ötekinin sırtını döndüğü yere bakar.

Şehirle kenti bir tutmuyorum yani; bu yüzden, kent halinden arınmış, kent kabuğundan soyunmuş bir şehirden; o şehrin şehirlilerden konuşmak isterim.

Ayrılaşmak mıdır bu; ayrıştırmak ve böylece aykırılaşmak mıdır?  

Bunlardan biri belki ama, bağnazlık değildir, modernliğe karşı duruş da değildir, nostaljik bir saplantı hiç değildir. Eti kesen bıçak kemiğe değdiğinde konuştuğu dili değiştirir; bu dediğim bıçağa kulak vermektir ya da tek damarda ayrı dilden kanayan dokunun söz şifresini açık etmektir. 

Örneğin, “Kuruluş devrinin bütün şiiri, füsunu Bursa’dadır.” diyen Tanpınar’ın işaret ettiği Bursa, Bursa’nın şehir halidir ve bu sözü söylediği anda Tanpınar, şiiri ve füsunu duyan tam bir şehirli şairdir.

Bu örneği verirken ne gelenekçiyim, ne mistiğim ne de gelişmenin karşısına dikilmiş bir statükocuyum.  

Bir duruştan söz ediyorum; türlü hallerin tek bir halde ifadesi olan bir tavırdan.

Melez kentlere karşı duran, asaleti kıyıma uğramış olsa da hâlâ asil ve bu yüzden hâlâ gururlu ve bu yüzden hâlâ başı dik ve bu yüzden hâlâ şehir olan şehirlerin, şehirlilerin tavrından.

İnsanı ve elbette sanatı da içine almış, onlara ayna tutmuş, onların aynası olmuş şehirlerin, şehirlilerin tavrından.

Ölü olduğunu bilmeyen kentlerin el içlerinde, ayak tabanlarında ya da şah damarlarına yakın bir yerde, kendini yaşatan, kendine yaşayan şehirlerin, şehirlilerin tavrından.

(İsterseniz bu cümleleri, şehir öznesini şiire ya da şaire çevirerek de okuyabilirsiniz.)

 

Bursa dün,

 

böyle bir şehirdi.

: Kuruluş’tan sonra, başkent değil, başşehirdi. Edirne’den, İstanbul’dan sonra da suyun ve sürgünlerin başşehri olarak başşehirliğini sürdürdü.

Kentleşmesi epey sonradır, öteki şehirler gibi.

Kuruluş’tan Cumhuriyet’e kadar, Bursalı olan, Bursa’ya göçen, geçemeyip Bursa’da kalan ve Bursa’ya sürgün edilen en az 300 şairin adı yazılıdır, başşehir ve şehir halini koruyan Bursa’nın künyesinde. Bu künye bir sarnıçtır ve Bursa’nın kanına karışan şehir suyunun hiç değilse bir kolu, bu sarnıçtan gelmiştir.

Şiirin şehrin diline “su” diye çevrilebildiği zamanlar da olmuş demek.

Bu 300 şairi anarak Bursa’nın uzak şiir tarihine değinmek, sırı sıyrılmaya yüz tutmuş bu aynada kalan şairlere ve şiirlere bakmak yerine, Cumhuriyet sonrasına şöyle bir göz atmak; daha da iyisi, son 25-30 yılı kapsayan yakın tarihte ve bugünde dolaşmak, sanırım, hem bu yazı dizisinin çerçevesine uygun düşecek, hem de Bursa’da olup bitenleri merak eden okurlar için daha ilginç olacaktır.

Açıktır: Bir şehrin şiiri, o şehirde yayımlanan dergilerinin kucağında büyür; elbette şairleri de.

Dile, tarihe ve edebiyata ağırlık vererek 1935 yılında yayımlanmaya başlayan ve bugün bile kaynak olma özelliğini koruyan Uludağ dergisi, Bursa’nın, şiiri de kollarında sallayan, ilk ana dergisidir.

Uludağ dergisiyle, Nahit Kayabaşı’nın sahipliği ve sorumlu yönetmenliğinde yayımlanan ve Bursa’nın ilk ciddi edebiyat dergisi olan Biçem dergisinin arasına, büsbütün boş olmasa da dolu olarak nitelendirilemeyecek yaklaşık yarım yüzyıllık bir zaman dilimi sıkışmıştır. (1990-1993 / 12 sayı)

Bu dergi, Mayıs 1993’te, Nahit Kayabaşı’nın sahipliği ve Ramis Dara’nın yayın yönetmenliğinde Yeni Biçem adıyla yayınını sürdürmeye devam edecek, 18. sayıda yaşanan iç sorunlardan sonra, önce Bir Yeni Biçem, daha sonra da Son Yeni Biçem adını alacak ve 1999 yılında, 72. sayısı ile kapanacaktır.

Arada, İhsan Deniz’in yönetiminde 1995 yılında yayımlanmaya başlayan İpek Dili dergisi vardır.

Arada, Nahit Kayabaşı’nın yönetiminde, Halûk Cengiz, Nuri Demirci, Ali Aksoy, Ahmet Necdet ve Bursa dışından kimi edebiyatçıların katkılarıyla 1997 yılında yayımlanan ve 1999 yılında kapanan Düşlem vardır.

Şenol Yazıcı’nın 2002 yılında çıkardığı, sesi kısık, soluğu yetersiz Kimsesiz dergisini de bilgi olarak anmak gerekir.

2000 yılında yayımlanmaya başlayan ve bugün Bursa’nın tek edebiyat dergisi olarak 66. sayısına ulaşan Akatalpa dergisinin, sahipliğini ve yazı işleri müdürlüğünü Melih Elal, yayın yönetmenliğini de Ramis Dara yapıyor. 

Hızla kentleşen, balonundaki kentleşme deliğini büyüterek yükseklik kaybeden Şehir Bursa’nın şiir tarihinde, belli zamanlarda, âdeta kendiliğinden açılıveren paraşütler görülür. Yukarıda andığım dergilerden Biçem, ardılı olan Yeni Biçem, bir bakıma aynı nüveden tomurcuklanan Düşlem ve bu dergilerin kadrosunu büyük ölçüde kucaklayarak yayınını sürdüren Akatalpa, günümüz şiiri düşünüldüğünde, Bursa yerelini ulusala açan, Bursalı edebiyatçıları Türk edebiyatına ekleyen ve çoğu insanın kafasında taşıdığı taşra kavramının anlamını değiştiren önemli paraşütlerdir.

Bu dergilerin öncesinde, Bursa’nın koluna takılan saatin içinde çalışan öteki zamanın sesini duyan Tanpınar’ın saniye, dakika işlediği Bursa’da Zaman şiiri, şimdi yerinde Adliye Sarayı olan Bursa Hapishanesi’nde yatarken Uludağ’ı gözleyen ve Bursa rozetini hapisliğinin yakasına iliştiren Nâzım Hikmet’in şiirleri, Şehir Bursa’nın Cumhuriyet dönemindeki ilk tutunma hamleleri, açılan ilk paraşütleridir.

Nahit Kayabaşı’nın derlediği Cumhuriyetten Yarına Bursa Şiirleri antolojisinde yer alan (Ahmet Kutsi’den Ömer Bedrettin’e, Sait Faik’ten Behçet Kemal’e, Cahit Sıtkı’dan Bedri Rahmi’ye, Oktay Rıfat’tan Niyazi Akıncıoğlu’na, Cahit külebi’den Ceyhun Atuf’a, Attilâ İlhan’dan Gülten Akın’a, Ahmet Uysal’dan Selami Üney’e) Bursalı olan-olamayan, Bursa’dan yazan-yazmayan 101 şairin pek çoğu, soluklarını Bursa’nın balonuna katarak onun şehir halini korumaya çalışmıştır.

Bursa’nın kentleşme sürecine direnen, kentin balonundaki deliği Şehir yamasıyla onarmaya çalışan bir başka çaba, Ramis Dara’nın bir projesi olarak başlayan, dergi çevresindeki arkadaşlarının yardımı ile biçimlenen Bursa Edebiyat Günleri’dir. İlk yıldan başlayarak Bursa Kültür Sanat ve Turizm Vakfı’nın desteğinde sürdürülen bu etkinlik 9 yılda, yaklaşık 400 edebiyat adamını Bursa ile tanıştırdı, kaynak niteliğinde 400 dolayında bildiriyi Türk Edebiyatı’na kazandırdı ve bu bildirileri kitaplaştırdı. (İlk etkinliğin kitabı Edebiyatçılar Derneği’nin katkısıyla bastırıldı) Bu yıl yapılması gereken 10.Bursa Edebiyat Günleri, Türkiye’ye hakim olan yeni yönetim anlayışının Bursa’daki uzantıları yüzünden, belki de yapılamayacak ya da yapılırsa, popüler kültüre kurban edilerek yapılacak. Sanata ve edebiyata köstek olan bu anlayış, şehrin kentleştirilmesi bile değil, düpedüz köyleştirilmesidir.

2004 yılında, Şaban Akbaba tarafından kurulan ve içine Akatalpacıları da dahil eden Bursa Yazın ve Sanat Derneği (Buyaz), belki bu engeli aşacak ve bu önemli etkinliği daha sivil ve bağımsız bir ortamda, kaldığı yerden sürdürecektir.

 

Bursa’da bugün,

 

hâlâ şehirde yaşamaya çalışanlar, şehirliliklerini sürdürmek isteyenler ve bu yüzden Bursa’nın şehir halini korumak isteyenler var. Onların ana mekânları, 10-15 yıl önce Biçem‘di, Yeni Biçem‘di, Düşlem’di, şimdi Akatalpa.

Dışa doğru itiraz edenlerin içlerinde onayladıkları bu gerçek, aslında, bir bakıma ürkütücü. Bir üniversite kenti (şehri değil) olan ve binlerce genci toprağında barındıran Bursa’da, Akatalpa’ya, Akatalpacılara karşı duran, onu değiştirmeye, dönüştürmeye, eksikse tamamlamaya, fazlaysa budamaya kalkışan bir edebiyat-şiir topluluğu ya da anlayışı çıkmadı, çıkamadı, çıkmıyor. İnanılmaz bir vurdumduymazlık, boş vermişlik ve ilgisizlik, bütün Türkiye’de olduğu gibi Bursa’da da kol geziyor. Akatalpacılar, ellili yaşlarını yaşıyor artık ve bu kuşağın ucu, ne yazık ki, başka bir kuşağa bağlanmıyor.

Bursa’nın başka bir sorunu da edebiyatçı ihracı: Çalışmalarıyla edebiyatımıza önemli katkılar yapan Mustafa Durak, Türkiye’nin önde gelen denemecilerinden Halûk Cengiz, özellikle antoloji çalışmalarıyla dikkat çeken şair Ahmet Necdet, Turgay Nar ve gençlerden Soner Sancaktepe artık Bursa dışında yaşıyorlar. Saffet Soyöz başka bir dünyada izliyor şiiri. Bursa’da dergiciliği canlandıran şair Nahit Kayabaşı ise, başka bir Bursa’da, şiirin uzağında, gazetecilik yaparak yaşıyor.

Akatalpacılar mı?

Bursa’da yayımlanan bütün dergilerin arkasında kaya gibi duran, yılmaz bir edebiyat kahramanı: Şair İhsan Üren.

Şiir eleştirmenliğinden dergiciliğe dönen yolunu kent kültürüne ve bitkilerin şifalı hallerine döndürerek doğanın ve kentin Şehrinde yaşamayı seçen: Ramis Dara.

Akatalpa’yı sırtlayan gönüllü nefer: Melih Elal.

Tescilli şair ve yalvaç: Hilmi Haşal.

Şiirini tek hecenin yalınlığına doğru incelten: Serdar Ünver.

Bu hükümleri yazma cüretini gösteren, bendeniz: Nuri Demirci.

Burada biten liste şöyle sürdürülebilir:

Bursa suyunu dalgalandıran yukarıda saydığım dergilerden önce de bu sularda boy veren: Metin Güven.

Ağırlığını Akatalpa’nın ağırlığına ekleyen: Özlem Tezcan Dertsiz.

Taşın oluşturduğu anaforla merkeze doğru çekilen: Halide Yıldırım, Betül Yazıcı, Ali Eryüksel, Harun Balcı, Bahri Çokkardeş, Uğur Bilmiş.

Şehrin ve kentin hiçbir haline bulaşmadan, kendi suyunda yıkanan: İhsan Deniz.

Ve bu taşların suya düşüşünü kıyıdan seyreden, en az 300 şair, şairimsi, şiirperver, şiirkolik, şiirci, manzumeci ve şarkı sözü yazarı daha...

Bu şairlerin adını, yukarıda sözünü ettiğim adsız 300 şaire haksızlık olacağı için, burada anmıyorum.

Bursa’da şiirin ve şairin halleri böyle. Yani, şu:

Bursa, şehirden giyinmiş Türk Şiiri’nin göğüs cebinden dışarı taşan, şehir motifli bir mendildir ve onun şıklığını tamamlar.

 

 

UNUTULMUŞ YERİMİZ

 

Halide YILDIRIM

 

haydi, kalk gidelim

gidelim buralardan!*

 

unutulmuş bir yer

uç beyine yanmış bir köy

bulup yakarız kim bilir?

 

kalk, darmadağınım

kalk gidelim!

yanmış bir metin gibi

                                 sanki kar!

buralarda da kravatlı beyazlar!

 

gidelim

gidelim hız çatlatır

kızarmış çizilmiş içim

gibi buralar

 

kalk sebepsizliğim

kalk gidelim!

yasak levhasına döndü yüzüm!

fırsatlar çok 

                       her yerde aynı şifre!

annemin kızlığından onlara ne?

 

kalk güzelliğim

kalk, kayıp ilanına yapışık!

çiğniyor birileri

kayboluyor öteki

                          hükümsüzdür!

 

tezlik fiilinden içeri

dışarı fışkırıyor kalabalık

ısırgan gezdirir gibi tinlerini!

 

gidelim

gidelim, terk edilmişim

gibi dilim dilim

 

kalk, toplanmış bavul gibiyim

katlanmış kurumuş unutulmuş

bir eski şehre girer gibiyim!

 

bir yakını bir uzağa

bir sabah bir sabah

bir taze çay geçer gibi heves!

 

gidelim gidelim

kendimize

yine kendimiz

- unutulmuş buralarda yerimiz -                     

 

*Mahmut Temizyürek, “Nere gitsem içimden/ Gidelim kalk buradan!”

 

Betül YAZICI

 

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

 

acımsı çiçek adlarını aydınlatan

mor takım yıldızları geçiyor alacakaranlığımdan

büyüyüp duran arpacık soğanından anlıyorum

fazlası var eksiği yokmuş iki gözümün

 

şekerlemelerine konuk olmuşum

burnumun direğini sızlatan sevgililerin

yalnızlarmış ve bayramlar varmış

iki virgül arasına sıkışmış küçücük dileklerim

yüzünü duvarındaki çatlağa saklamış bir çocukken

kulağına küpe olmuşum genç bir kadının

bugün değilse de yarın olabilir

uçurtmaların kuyruğuna eklenişim

 

bayramlar varmış ya da öyle bir şey

uyurmuşum amansız bir sessizliğin içinde

o bir türlü dile gelmeyen gözlerinde sonsuzluğun

kuyruklarını kovalayan kırçıl kediler yurdunda

herkesin bir babası varmış

içlerine pembe panterler saklanırmış

 

zar kadar ince bir şeymiş gecenin gündüze vedası

tam tutunacakken

kristal bir vaaza sarınıp gitmiş tanyeri

herkesin uykusu varmış

ve Araf’ta dinlenen rüyaları

 

 

 

Harun BALCI

 

MİLCAN DAĞI’NIN ARDI İÇİN PRELÜDLER

 

I

içime dönüyorum

o dağın ardına

 

II

orda her akşamüstü

minyatür bir kaleden gelir çocuklar

kirli yanını içime katlayıp giyindikleri günlerden

 

III

o yamaca kurulu evin

sebağını vermeyen

dizlerinden eskimeye başlayan kızı için

be hâlâ börek gibidir

te ona benzer

se ona benzer

 

IV

hâlâ aynı türküyü duyuyorum

mezar kazıcısı ejder’in

bir ölüyü gömdükten sonra söylediği

“ezmeyinen ezmeyinen

  yâr bulunmaz gezmeyinen

  mezarımı kızlar kazsın

  altı saplı kazmayınan”

 

  

Bahri ÇOKKARDEŞ

 

YAMA

 

I

Üstümde

Emanet bir yamaydı yaşam

 

Umarsız yazgılar

Bir silgi bir kurşunkalem

Dolanır heyula

 

II

Gece yalnızlar için

Mevsimsiz adalar sisler

Köpek seslenişleri

Uzak kıyılar

 

Emanet bir yaraydın

Taşıdım kalbimde

 

III

Uçmuş

Zamanın siyah mürekkebi

 

 

 

YANMAYI ÖĞRENMEK

 

Ali ERYÜKSEL

 

karıncaların ayak izlerinden yola çık

diyordu selef, yola duran halefe

güneşin kavurduğu kumdan başla

suyu ve toprağı yanına al

alfabe öncesi çocuk ellerim

yoğurdu çamuru, özledi, şekilledi

buluttan bir kıvılcım sağdı uçurtmamın ipi

kora değdi elim, kalem ısındı, defter tutuştu

 

kırkikindi yanıklarıydı vakit

çanak çömleğin mezuniyet şöleni

potanın okulunda pişmenin bedeli

tuğla duvara astı kendini, diploma yerine

fırın terini sildi demircinin yenine

 

lav bilgisi öğreniyor bedenim

ateş tanrısının bağışladığı

kitaplardan püsküren

tenimi çiziyor alevin ve rüzgârın eli

yolumda sözcükler yumağı, tümceler tüneli

elimde zamanın küreği

 

ateş çemberinden geçerken Bengal’in çizgilisi

öğrendi yanmamayı

havlamayı da öğrenir

cangıl dostları cahildir

uzaklarda bir yerlerde

Jeanne d’arc’ın küllerinden

hafif bir tebessüm yükselir

 

 

ZAVALLI İYİMSERLİK

 

Uğur BİLMİŞ

 

Bu dünya

Olabilir dünyaların en iyisi (*)

Öyle ya

Yersiz yurtsuzluğun, kurumuş ağaç köklerinin

Öç alan suların, özgürlük naralarının

Kopmuş kolların ve bacakların

Görmeyen gözlerin dünyası

 

Zamanı sınayan Candid:

O eylem gücünü

Değil cennet ve cehennem

Ey kahraman zaman

 

Bu rüzgâr, bu sızı

Götürür seni Hades ülkesine

Hades’le korkunç Persephone’nin

Azgın bir köpekle kapısını beklediği

 

İçindeki çocuk Teneke Trampet

Çarpsın kapıların, kırılsın camların

Avazını duymayacak nasılsa kimse

Biliyorsun nereye gitsen içilecek kanın

 

*Leibniz

 

    Sonsuzluk ve Bir Gün / Sayı: 3 / Temmuz-Ağustos 2005

 

 

GENÇ ŞAİRE MEKTUP

 

Sevgili Kardeşim,

Sana yazmak kolay değil.

Bak neden:

Önce kendime dair zorluklarım var. Daha dün, dergileri, gazetelerin köşe yazılarını, gençlere öğütler sıralayan kitapları okuyor ve bana seslenen “usta”ları dinliyordum; bugünse benden sana seslenmem isteniyor. Bu isteğin zamanı hatırlatan ve acıtan bir yanı var.

Sonra şu:

Okuduklarım bana çok şey söylemiş olsa da hepsini unutarak baktım şiire; onları sadece alnımı serinleten ince bir esinti olarak kabul ettim. Sen de öyle yapacaksın: Bütün sözcüklerimi rüzgâra karıştıracaksın. Günün birinde, bir an için aklına gelir ve sırtını ürpertirse ne âlâ!

Yine de, olsun, gel gevezelik edelim.

Şiire kalkışmak, başının kıyısına bir baş daha koymak gibi bir şeydir bana göre. Bu, bir bakıma, kendi gezegeninin yanına bir uydu eklemektir. Sen yürür gidersin, o döner durur. Arada bir sana sinyaller gönderir. Bu ne vahiydir ne de esin denilen şey. Senden yayılan, senden yükselen ve sana ait olan her şeyin tependeki görünmez şemsiyenin ya da üstündeki görünmez bulutun, yani sana ait uydunun kuytularında birikmesidir. Duvara çarpan sesin geri dönmesi, aynaya değen ışığın yansıması gibidir bu sinyaller. Kendine dönüyorsundur. Lif lif ayrılıyor, hücre hücre bölünüyor ve yeniden, başka bir biçimde bir araya geliyor, kendinle yeniden tanışıyorsundur.

Kimi zaman yaşadığın gezegenin koşullarına kapılır gidersin. İşte, eve ekmek götürmek derdidir, aşk acısıdır, büyüyen çocuklarla küçülen zamandır, ülkenin çökmeye duruşudur, sararmandır, kararmandır; kendi gezegenine saplanıp kalırsın: Gözlerin herkesin gözlerine benzer, kulakların herkesin kulaklarıdır. Kalabalığa karışmış, kalabalıktan birisindir. Aslından uzak bir suretsindir yani. O zaman gelen sinyalleri anlamaz, anlamlandıramaz, algılayamazsın.

Kimi zaman da kavramaya ve keşfetmeye hazır yeni bir göz, yeni bir kulak edinirsin ve içinin yeşil gözlü radyosunda, o zamana kadar hiç duymadığın bir kanalı dinlemeye başlarsın. Cızırdayan sinyalleri ayıklarsın. Yabancı olsa da sanki bir yerlerden tanıdığın seslerin, sözlerin anlamını çözecekmiş gibi olursun. Bunları kaydedersin ve böylece, farkına varmadan ürettiğin bir dili bildiğin bir dile çevirerek kendini, kendi şiirini yazarsın.

 ğütse ilk öğüt: Hiçbir anlamı olmasa da seni yoklayan sinyallerin her cızırtısı kaydet ve işe yarar görünmese de bunlara asla çöp muamelesi yapma, sakla. Çünkü her biri sensin, her birinde sen varsın; hiçbir parçanı çöpe atma. Neden böyle diyorum, biliyor musun: Her sesin, her sözün bir yeri olduğuna inanıyorum. İki sözün / iki dizenin arasına koyduğun bir sözcüğün / bir dizenin asıl yeri orası olmayabilir; orayı attığın / atmayı düşündüğün sözcükler tamamlayabilir, bunu unutma.

Demek istediğim, şiirine bir bütün olarak bak. Yalnızca organ üretmek yerine her şeyiyle tamam olan gövdeler inşa et; eksik çocukların doğmasına izin verme. Şiir çarkına kendi ürettiğin dişlileri ekle, piyasa işi, herkesin kullanabileceği dişliler kullanmaktan kaçın. Bak, Dostoyevski Suç ve Ceza’da -sözleri tam olarak böyle olmayabilir- şöyle bir şey diyor: “Bana başkalarının söylediği doğrularını anlatmandansa, kendi ürettiğin yalanları söylemeni tercih ederim. Çünkü ilkinde papağansındır ikincisinde insan.” Hiçbir zaman papağan olma, söylenmişi söyleme.

Ucunu bırakırsam sayfalarca yazmam gerekecek. Daha dil için, imge için, sezgi için, algı için hiçbir şey söylemedim.

Son söz olsun diye şunları söyleyerek sana veda edeyim: Sakın uydunu dünyana düşürme; gezegeninin yok olmasına izin verme. İnsan ve hayat her şeyin önündedir. Şiiri seni istila eden bir fetiş haline getirme. Bırak, şiir atını arabanı yürütsün ama gideceğin yönü ve yolu sen seç, dizgini hiçbir zaman elinden bırakma.

Yolun açık olsun. 

         

            Şiir Saati / Sayı:

 

 

TEKLEŞME – TİPLEŞME - TİPİKLEŞME

Tek-tip şiir, tek-tip şair, tek-tip insan, tek-tip toplum, tek-tip hayat: İster istemez, haddimizi aşarak, sosyologluğa, feylesofluğa, insan sarraflığına soyunmamız gerekecek.

İnsan sözcüğü, hem alfabetik hem de içerik olarak, şair sözcüğünün önünde yazılıdır, yazılması gerekir. Bu, şu demek: Önce toplumsal bir varlık olarak insana, sonra insan teklerinden oluşan topluma, sonunda da şaire bakacağız. 

Birey olmak, birey bilincine ve sorumluluğuna ulaşmak kolay değil. Doğuştan gelen çizgilerinizin farkında olacaksınız, bu çizgilerden yeni bir şekil yaratacaksınız, bu şekle fon olsun diye, kendinize özel bir ufuk arayacaksınız, ufkun gerisini düşünerek derinliğinizi arttıracaksınız. Üstelik bunu, nereye kaçarsanız kaçın, ne kadar kendinize çekilirseniz çekilin, sonuçta, tarihi gelişimiyle size kadar ulaşan bir toplumun içinde, o toplum tarafından örülen duvarların arasında ve o kuşatma altında gerçekleştireceksiniz. Yani, toplumu ve toplumsal olanı özümsemekle işe başlayacak, sonra toplumu ve toplumsal olanı doğuştan gelen çizgilerinize uygun biçimde dönüştürmeye girişeceksiniz ve bunu yaparken yaratıcı olacaksınız; toplumun ve toplumsal olanın da derinliğini arttıracak, ufkunu genişleteceksiniz. Toplumun her bir üyesi, yaratıcı ve eyleyen bireyler olarak bu yönde emek harcadığında, toplumun kültürel zenginliği artacak ve bu zenginlik ortamında sanat da yaratıcı ve eyleyen bir güç olarak ve de farklı bir pencereden bakarak topluma ve toplumsal olana ek bir zenginlik katacak.

Kuramsal olarak sorun yok, bu böyle. Ne ki, bir de devlet denen bir aygıt ve bu aygıtı, toplumu biçimlemek, dönüştürmek konusunda kullanırken tek belirleyici olmayı varlık sebebi sayan, yetkisini paylaşmaya asla yanaşmayan siyaset denen bir kurum ve bu kurumun uygulayıcı gücü olarak görev yapan iktidarlar var. İdeolojisi ne olursa olsun, iktidar olmak adına kurulmuş bütün örgütler, her devirde ve her yerde, kör, kötürüm, sığ insancıklardan oluşan toplumları yönetmeyi yeğlerler; bireyin yoksullaşmasından, etkinliğinin kırılmasından, yaratıcılığının törpülemesinden yana dururlar ve sürü psikolojisinin temeli olan itaat kültürünün yaygınlaşması için, uygulanabilir her yöntemi kullanırlar. Topluma ninni olsun diye, ülke sorunlarının uzağında gündem oluşturmak, çeşitli toplum kesimlerini bu yapay gündemin maddeleri üzerinde ve o maddelerin sınırlar içinde tartıştırmak, çatıştırmak, gerekirse ufalanmalarını sağlamak için bölüştürmek, oyalama ve uyutma babında, iktidarların en sık başvurdukları yöntem olarak görülür. İşte bu uygulamalar yüzünden, açlıktan ve işsizlikten kırılan bir tümen insan, hallerini sorgulamak ve kendilerini bu duruma düşürenlerden hesap sormak yerine, hakem kararlarını tartışır, yarışmacıların açtığı kutulardan çıkacak milyarları merakla bekler, arkası gelmeyen dizilerde, kim kimi, nerede, ruhen ve bedenen nasıl kemirmiş, onu izler olmuştur. İşte bu uygulamalar yüzünden, tartışan, çatışan ve ufalanan ülke aydınları, devşirilmiş bireyler olarak, ister istemez, oluşan ve giderek derinleşen bir yarığın iki tarafında kümeleşmiş, fuzuli sorunların fuzuli fanatiklerine dönüşerek karşı tarafa ateş eden, ideoloji kusan, söz savuran fuzuli kahramancıklara dönüşmüştür. İşte bu yüzden, ister sırça köşküne çekilip kendi var oluşunu sorgulasın, ister kalem sıyırıp kavgaya karışsın, aydın takımından sayılmayan şuara milleti de kesintisiz bir uyku halinde değilse, gözünü her açtığında gördüğü bu yapıdaki bir toplumun içinde kalarak şiirini yazmıştır.

Bu durumda, belki iki taraf, iki yaka, iki görüş, iki bakış, iki kalemden; iki-tip insan, iki-tip toplum, iki-tip şiirden bahsedilmesinin daha doğru olacağı düşünülebilir. Ama ülkenin ve toplumun ortasından geçen yarık, şairlerin de içinden geçmiştir. Şairleri ilgilendiren bütün ince duygular ve şairlerin tutunduğu bütün üstün değerler de yarılmış ve yara almıştır. Bu yüzden şairler, ister içlerine, isterse topluma bakarak yazsınlar, sonuçta bu yaranın, bu yarığın ortasında yazıyorlar şiirlerini. Bu yüzden, nasıl bir makyajla süslersek süsleyelim, hangi dil oyunlarına, biçim arayışlarına kalkışırsak kalkışalım, şiirimiz tek-tiptir ağabeyler. Çünkü yarık sözcüğü her iki yakada da aynı harflerle yazılıyor.

            Şiir Saati / Sayı: 12

  

BEN YAZDIM DA NE OLDU?

   Halûk'a yazdıydım, eskiden A4 kâğıdının, şimdilerdeyse words sayfasının karşısında, hurufattan harf beğenmenin anlaşılmaz bir şey olduğunu.

Yazdıydım: Yazmak, buzdağının kıyısına bir şehir kondurmaktır. Buzdağının kıyısına bir şehir kondurup güneşe çıkartmaktır. Buzdağının kıyısına bir şehir kondurup güneşe çıkartmak ve sonra şehrin erimiş halinden yeni bir su-şehri yapmaktır. Sudan şehirleri dar boğazlardan geçirip denize bırakmaktır. Denizi bir karayla toslatmaktır. Sonra da oturup yazdığını bir daha yazmaktır:


     Halûk'a yazdım bugün: Yol

uzuyor karada bir sandalda

Kürekler öyle telaşlı ki

toz boğuyor beni. Hem

deniz bu tarafta değil galiba

 

   Bu yüzden, belki de yazdıkça ağırlaşan, yazdıkça sağılan bir hastalıktır yazmak.

   İyileşeceği umulan, iyileşmesinden korkulan hastalıktır: Kendinden kendine bulaşır.

   Bir çember çizmektir yani, kuyruğunu kovalayan kediye dönüşmektir.

  Bireysel sancılarla mı başlar? Öyle ise, toplumsal ağrılara nasıl bağlanır?

   Bilinmez; yazılır!

 

içeri açılıyor evlerin kapıları

çünkü, içeri açılmadan dışarı çıkılmıyor

 

dediysem, ki dedim, okura giden yolu tarif içindir.

   Deşilmektir yani yazmak, içerdeki kazıdır. Yüze vurulan pençedir, alındaki ateştir.

 

         KIZAMIKCIK'tır:

 

       Hey kaptan,

       Göğün yarığından akan ebemkuşağını da al gemiye

       Yani, gemiye önce şairleri bindir

       Sırtlarına vur, öksürt mendillerine, bilsinler,

       Ki bilirler zaten, zincir çekildiğinde

       Delinmiş bir lekeden sızan kan; kandan bir halkadır suda kalan

 

       Bir lekedir, evet, görürler göğün sarkmış memelerini

       Ekinler dururken insanlar biçilmiştir

       Bir camın iki yanında da dururlar

       Ve büyük harfle başlatırlar Savaşı

 

       Bu ülkenin bir de alnı vardır ki, yeniden yazılır

       Unutmazlar

 

          KIZIL'dır:

 

Kediyi gördüm, makbul değildir pek, kediyle göz göze gelmek: Unuttum şiirdeki imgeyi

Kediyi gördüm: Gözlerinin olduğu yerde perdeli iki kurbağa gözü ve burnunun altında

Bıyıktan bir perçem, ki biraz Abdülhamit daha çok Hitler’in uzun boylusu 

Sezdim birden kokulu bir imge gibi geçip gittiğimizi.

Tırmalıyordu üst katımızı, bir silindir haşmetiyle ve bir silindir kadar yuvarlak iktidar

Hicaz bir miyavlama ve kusursuz bir vücut dili: Dahili ve harici tırnaklarını kullanan kedi

Tesettürsüz çitiliyordu kumun yüzünü: Gizlenen bir özür gibi örtülüyor ülkenin üstü

 

Demek ki, Kurtuluş henüz gerçekleşmedi

 

Babamı gömdüğüm gün, tırnaklarımın arasında kalan toprakla şubatın şiirini yazmıştım

İşte, demiştim, iyi kötü bir tarihi gömdük az önce eksi on derecede, magmaya yakın bir yere

Bir küçük Tarih gömüldü ve iyi kötü bir lösemi vakasını kaldırmış olduk yeryüzünden

O gün ve dün, Çabuk büyüyün, dedim, oğullarıma; güçlenin toprağın yüzüne sahip olacak

Ve toprağın yüzünü yaracak kadar. Böyle yazın tarihinizi, tarihin çoğu zaman

Bir çöp tümseğine dönüştüğünü unutmadan

 

Gelecek herkesin sırası; sıram geldiği gün, dedim

Beni de, ama, önce kediyi gömün

Önce kediyi, önce kediyi, önce kediyi: Şimdi onun sırası

Böyle bir şeydir akıllı ve haklı devrim

 

       Yazdıydım da yazarken şaşırdıydım: Kimin dilidir ağzımızda dönen? Bu sözleri kim dizer dudağımızdan çıkan sese? Dümdüz giderken hayat, karşımıza çıkan bin yollu kavşakta nasıl olur da yazı belirler sapacağımız yolu?

       Birgün, bir kitap imzalayıp verdiydim birine. Kitabın sayfalarını sondan başa şöyle bir havalandırdıydı ve yüzüne vuran rüzgârın hangi yönden estiğini anlamadan, neden yazılır şiir, dediydi, hiç anlamıyorum, bir insan diyeceğini niye şiir yazarak söyler ki?

       Biri bu soruyu soruyorsa şairler iki kez sormalıdır kendilerine: Niye yazılır şiir? Hem, şiir nedir ki?

       Yanıtınızı verirken çıktığınız kürsü, baktığınız pencere, altına girdiğiniz saçak, ortasına çömeldiğiniz avlu; yani, dünya diye seçtiğiniz yer; yani var oluşunuzun nedenini açıklayan duruşunuz; yani anlamınızı belirten bakışınız ele verir sizi ve şiiri nasıl gördüğünüzü.

       Nedir?

       Bir başka dünya buldunuz da kapısından girebilmek için eşiğinde salya sümük ağlayarak kabul edilmeyi mi bekliyorsunuz?

       Kahrınızı büyüten bir hayata karşı barikat mı kuruyorsunuz?

       Aşkınızı söyleyeceğiniz dilin kekemeliğine mi isyan ediyorsunuz?

       Nedir?

       Yoksa, şey'lerin arka yüzünü görebilen yeni bir sezgi gücü mü yakaladınız?

       Yoksa, zıtlığın peşine düştünüz de yok olup gitmeye karşı şiirle mi var olmaya çalışıyorsunuz?

       Yoksa, gözünüze yeni bir göz yerleştirdiniz de biçimlerini bozduğunuz nesneleri yeniden mi algılıyorsunuz?

       Yazdıydım da sorduydum bunları, bütün soruların tek bir yanıtı olabilir mi, bu yanıt da şiir midir, diye bir daha sorarak.

 

       Sokakta misket oynayan çocukları penceresinden seyreden çocuk, misket yuvarlamak yerine, miskete dönüşen dünyayı ve misket oynayan çocukların dünyasını yazmayı tercih ediyorsa, ne yaparsanız yapın paltoluk kumaşın paltoluk kumaş olduğu gerçeğini değiştiremezsiniz ve bu kumaştan pantolon dikemezsiniz.

       Yani, kimileri oynar, kimileri oynayanları yazar.

       Oynayanlar, şiir gibi oynasalar da, sonuçta oyuncudurlar; onların şiir gibi oynamalarını yazmak başkalarının işidir.

       Ve galiba, bu başkalarına şair denir.

 

       Ben mi?

       Her sabah gözlüklerimi siliyorum, iz bırakan bir toz beziyle.

       Bazen gözlük camlarının olmadığını fark etsem de, bu hep böyle.

 

  

 

LİBERAL EDEBİYAT

 Necati FECR-İ ATİ

 

Bu başlık, ciddi bir yazıyı hak ediyor!

Önce açıklamalı anahtar kelimeler: 

DÖVLET: Dövlet Devrim soluk yüzlü bir artizdir.

TOPLUMCUK: Kışa yakın duran sonbaharların içinde debelendikçe orasına burasına kar yağan toplumların meyvesizliğidir ki, her “-cuk” halinin tomurcuk olmadığının delilidir. 

BİREY: Bir ey çekince karşıki dağların kılını kıpırdatamayan mahlûkata verilen addır ki, partiye kaydolmaları halinde bir kıymet-i harbiyeleri olabilir ve toplumcukun başını gözünü örten ipek sefertası ile simgelenirler.

EDALET: Ruh üşüten bişeydir; çünkü Heseyeka’sı Edalet’i öldürmeye yatırmış o da ölüm rüyasında Alaman plakalı sarı bir Mercedes’le çarpışmış ve üç uçlu yıldızı kalbinin ince yerine batırmıştır.

(Edalet’i pek sevenler, bu olay olduğunda, İlhanlı soyundan Attilâ Efendi’nin çiziktirdiklerini akıllarından geçirmişlerdir: 

 

sokaklarında mohikanlar gibi ateşler yaktık

sana taptık ulan

unuttun mu sana taptık

 

Kitaplıklardaki bütün Edalet kitaplarının içi birden boşalmıştır ki ruhların üşümesi bundandır)

TERAKKİPERVER CUMHURİYET FIRKASI: Kapatılan bir partidir. Daha sonra OGGP (olduğun gibi gel partisi) NMGP (nato malı garden parti) PPP (patikleri postallı parti) ve AKP (aklına koymuşlar partisi) gibi adlarla zuhur edip vücut dillerini kullanmışlardır.

SERBEST FIKRA: Serbest fıkra şudur:

- Egemen, Egemen söyle bana, ben benziyor muyum Turgut Özal’a?

- Estağfurullah haşmetlim, ne münasebet! O yasalardan korkardı, siz korkmazsınız.

     - Egemen, Egemen söyle bana, ben benziyor muyum Sülüman’a?

- Estağfurullah haşmetlim, ne münasebet! O askerden korkardı, siz korkmazsınız.

- Egemen, Egemen söyle bana, ben benziyor muyum Halife Ömerullah’a?

- Estağfurullah haşmetlim, ne münasebet! O Allah’tan korkardı, siz korkmazsınız.

(Buradaki Egemen nam kişi bağışlanmış bir euro-dolar paritesine bağlı bir mürit, soruları soran meçhul padişah ise tebdil gezen bir ticaret erbabı şeyhtir. Fıkrayı fıkra yapan da Dövlet Devrim’in halı rolünde yerlerde sürünmesidir.)

ÇOĞUL / ÇULLUK: Bizdenliktir.

ÖZGÜR / ÇULLUK. Bizdenliğe tabi olanların muti ve kanatsız özgürlüğüdür ki tavukla balık arası bir şeyi tanımlar.

EKÖNÖMİK REFAH: İhale şartnamesindeki şartlarının ihalesiz ihale edilmesi demektir ki, jeeptir, dört çekerdir, çifte duvarlı özel malikânedir, havuzlu villadır, gemidir, mavnadır, maval okumanın siyasete uygulanmasıdır. (Yerseniz! Ki yiyen çok!)

SERBEST REKABET: Ötekilerin ötekileşmiş soluk borusuna tıkaç, berikilerin bahçesine para ağacı dikilmesidir ki, bahçıvana başçıvan, yardımcısına rınçıvan denir. Bize tapan Homo Ekonimikusun hakkıdır istikbal, düsturuyla iştigal eylerler.

ENGİNAR: Kırlan/dıç sözcüğüyle birlikte anılır. Yalama olmuş diliyle zavallı bir kalemi tükrükleyerek yazar ki, ko gitsin rahvan. 

KOTON: Nobel’in gömleğidir.

TANYERİ: Elifba’nın elifi, alfabenin a’sı, gazete yöneticisinin karısıdır ki ol sayede sağıldığında kömür elde edilir. Bu adla anılan bir de dansöz vardır ki, akrabalığı var mıdır bilinmez.

 

Özet:

Ülke bir gövdedir. Edebiyat, omuzları, kolları, sırtı ve göğsü örten bir libastır. Bu libas gövdeyi şık gösterir. Amma velakin gövde kokuyorsa libas da kokar.

 

Yazının aslına gelince:

Yazılmış da farkına varmamışız bile!

 

Sonuç:

Türkiye’de Liberal Edebiyat, ohhhooo, elbette vardır.

ALTERNATIF DOKTORUNUZ DİYOR Kİ:

 

Necati FECR-İ ATİ

 

Sayfanın bu köşesi ne işe yarar, önce buna bakalım:

Gazete köşelerinde yayımlanan benzerlerine bakarak, “Bunca yıldır, doktorunuz diyor ki başlığıyla yazılan yazılar ne kadar işe yaradıysa, senin yazdıkların da o kadar işe yarar, diyebilirsiniz.

İşte size ilk teşhis: Dikkatsizsiniz!

Başlığın üstündeki Alternatif sözcüğüne bakmamış, görmemişsiniz; bakmış, görmüş ama algılayamamışsınız. Biz buna alternatif tıpta, kısaca, “körün gördüğü dağ çukur, tuttuğu yeşil kırmızı” hastalığı deriz.

Ak gördüğünüze ak, kara gördüğünüze kara derseniz yanılırsınız. Beyazın açık siyah, siyahın koyu beyaz olabileceğini unutmayınız.

Bir Polonya atasözü ne der: Symczsymc w cmyszmys!

Yani, el elden üstündür.

Ya da boynuz kulağı geçer.

Şöyle de çevrilebilir: Depremden önce ben böyle değildim.

Atasözleri, malum, ilk görünenden başka şeyler de söyler. Bu söz, aslında, “kim aldı benim sesli harflerimi?” diye bağıran sesin söze dönüşmüş biçimidir.

Demek ki biz, bu sayfalarda, tıbbın bilemediği, bilip de söyleyemediği şeyleri söyleyeceğiz; yani, tıbbın boğazında düğümlenen sesli harflerini seslendireceğiz.

Mesela Basur.

Kimilerinin, aman söyleyivereyim de geçsin gitsin üstümden, diye hızla basur deyip geçtiği, kimilerinin de hastalığın ruhuna ve yapısına uygun bir gevşeklikle, yaya yaya baasur dediği bu illete, hekimler, tıp ansiklopedilerini karıştırmaya meraklı olanlar ve gövdelerini bu illetin adına yakıştıramayanlar hemoroit derler ve hastalığın Latince kostümler giyinince bir salon beyefendisi olacağını sanırlar.

Şimdi, bu köşenin benzerlerinden farkını belli edecek açıklamamı yapıyorum: Basur, hastalık falan değil, memeli bir hayvandır. Kalın bağırsaklarda yaşarlar ve bu engebeli arazide ovalardan çok vadileri tercih ederler. Rahatça yol alabilmek için bütün köşelerini yuvarlamış, zamanla ayaklarını kaybederek sürüngenleşmişlerdir. Kaygan bir dokuyla kaplıdırlar. Pembeden mora değişen rengiyle bukalemunları anımsatırlar. Basur hayvanı kan emicidir ve bu özelliği dikkate alındığında yarasalarla bir akrabalığının olduğu düşünülür. Şimdilik uçucu türü saptanamamıştır, ama bu, kanatlı basur diye bir türün olmadığını göstermez. Günün birinde, önümüz sıra yürüyen ademlerin pantolonunda, havvaların eteklerinde ya da ademlerin eteklerinde, havvaların pantolonunda sıra dışı kıpraşmalar görürsek, bilelim ki bu hareketlerin nedeni, sazlıklardan havalanan kuşlar değil, kanatlı basurdur; şaşırmayalım ve dünyanın kim bilir daha nelere hamile olduğunu düşünelim.

Basur hayvanının hastalık sayılmasının nedeni, karnını tıka basa doyurduğu anlarda nefes darlığı çekmesidir. Bu hallerde, bağırsakların penceresi olmadığından, en kısa yoldan kendini sokağa atmak ihtiyacını hissederler ve sokak diye bildikleri tek yer olan iç çamaşırlara doğru yola çıkarlar. Bu halleri kalıcı değildir. Bir süre sonra nefeslerini ayarlarlar ve geriye çekilirler.

Basur hayvanıyla mücadelenin çeşitli yöntemleri vardır. Tıp âlemi, basuru bir hastalık saydığı ve buna göre tedaviler ürettiği için, bugüne kadar hep yanılmış, başarılı olamamıştır. Hiddetli davranıp hastalarını kızgın küle oturtan hekimler de, yumuşak davranıp türlü çeşitli pomatlarla basur hayvanının memelerini okşayan hekimler de hayvan olduğunu bilmedikleri basurun gönlünü kazanamamışlardır. Teşhis yanlış olunca tedaviler de sonuçsuz kalmıştır.

Oysa bu mücadelede başarının sırrı, Basurun hayvanlığını kabul etmekte ve onun bir Galatasaray taraftarı olmadığını bilmekte yatıyor.

Açıklıyorum:

Basur hayvanının temel rengi, pembeden mora değişen renklerin ortasında yer alan kırmızıdır.

Ormanların nemli kuytusunda yetişen, düğünçiçeğigiller familyasından bir ot vardır ki adı basurotudur.

Bu ot, sarı renkli çiçekler açar.

Ve basur hayvanı Galatasaraylı değildir.

Ormanların nemli kuytusunda yetişen, düğünçiçeğigiller familyasından bir ot olan ve sarı çiçekler açan basurotunu nerenizle koklayacağınızı anladınız mı?

Uygulayın ve bu hayvanı bağırsaklarınızdaki hayvanat bahçesine hapsedin.

Yok illa tıbbi tedavi diyorsanız, gidin yatın bir genel cerrahi uzmanının masasına ve onu basur hayvanının celladı yapın.

Son bir öneri: Doktorunuza kestiği yeri bohça gibi dikmemesini, mutlaka estetik dikiş atmasını söyleyin; ne olur ne olmaz, ele güne mahcup olmayın!