
|
KARIŞIK
YAZILAR -3
YAZ GÜNLERİ EN TATLI HAYALLER GİBİ GEÇTİ
Gevşeyin, yaz geldi gibi.
İçinize çekin bütün iğnelerinizi, çıkıntılarınızı törpüleyin. İyimserlik
rozetini takın göğsünüzün sol yanına. Sahillere inin ve suya, rozetli
gömleğinizle girin. Dağlara çıkın ya da ormanlara dalın, yeşil denizlerde
bir yelkenli edinin. Edilgen olun ve de efendi... Soluğunuzu kendinize
harcayın, ıslığınızın seçtiği şarkılara güvenin.
Anadolu dergilerini rahat
bırakın; şiirleri, şairlerinin adını şiirin dışında bırakarak okuyun.
Şiirlerin benzerliğine bakarak, bütün şairlere aynı adı verin hatta, ucunu
gevşek tutun. Herkes yazsın yazacağını, dip-bucak karıştırmayın, tozun
üstünde toz aramayın.
Attilâ İlhan’a dokunmayın.
Son Kişot’u bildiğiniz gibi
katlayın. Mor’a bulaşmayın.
Yaz geldi gibi; yaz uykusu...
Kız da benim gelin de;
kelamım aynayadır. Küçük dilimle konuşmayı seçiyorum. Bir de küçük diliniz
olduğunu unutmayın. İçinizdeki küpün kapağını açık, hacmini geniş tutun.
Sonbaharda ters-yüz edilinceye kadar bir çöp bidonuna dönüşmekten korkmayın.
Gölge yanlarınızı da güneşe
açın, gerinin, genleşin, saçaksız uykulara dalın. Lifleri dağılmış
düşlerinizde, peltek hayatınıza özgür ve ılık kılıflar dikin. Ağırkanlı bir
semenderin gövdenize sızdığını, zırhının üstünüze tıpatıp oturduğunu,
korunduğunuzu ve kollandığınızı, mekâna ve zamana uyarak renk
değiştirdiğinizi görün ve mutlu olun.. Ruhunuzun sürtündüğü değneğin
dikensiz gül dalından olduğunu düşünün. Sürdürün uykunuzu, uyanmaya boş
verin.
“Azaldık” dedi O
azaldıkça arttı sorular
./..
eksilenleri
topladım, işte, hepsi
geride az bir şey kaldı
(1)
diyen derin
sese kapatın kulaklarınızı; vakit ayırmayın ince şeyleri düşünmeye,
kâbusların önünü açmayın.
Her ölüm toprağı çalıştırır uzun;
Siz en güzel yerindeyken uykunuzun
İçeri bir centilmen gibi giren
şiddet
Rüyanın anadamarını ekşitir
Rüyanın şahmeranını kuşatır
Elbiselerini çıkartır durur
sonsuzun.(2)
gibi dizelerden
uzak durun.
Beni de ezberine al / kelime
haznende unut, /
ya kaybolayım fikrinde / fikrine
dönüşeyim yahut (3)
biçiminde
düşürülmüş dizelere de açmayın fikrinizi; kıvrılın kendi duvarınızın dibine,
börtü böcekle oyalanın.
Sıcağın kanınıza işlemesine
izin verin ama, kışkırtıcılığının sizi kuşatmasına engel olun.
Kayboluyoruz birden,
iki ağzından öpüyorum seni
huysuz ve haylaz yerlerinden.
Uykusu kaçmış bir çocuksun sen
dünyam sana gövdem kadar aralık.(4)
benzeri
dizeleri alyuvarlarınıza yaklaştırmayın. Efendi olmanızı önermiştim değil
mi?
Bu arada yazın iki yüzü
olduğunu da aklınızda tutun. Onardığı yerlerin hemen yanı başında fırsat
kolluyordur, dokularınıza yayılmayı bekleyen bozgun. Hem,
ölü harflerle kurduğun bu alfabe
simsiyah sarayının dört yanını
çevirse (5)
denildiğinde,
hem de,
yoksul günlere ödüldür alkol
damlası, damıtılmış lirin
bir de harflerin muştusu elbet,
varolmak başka ne ki (6)
dendiği an,
size kalanların azlığı, tepesinden bastırdığınız yayı elinizin altından
kaçırıverir:
uzak yazlardan kalan
sıcacık sesinle
yaklaşan baharı
muştuluyorsun bana
./..
nasıl söyleyebilirim ki
bir daha bizim için
baharın gelmeyeceğini
(7)
Yazları, zaman genişler
sanki, iki ucundan uzadığı yetmezmiş gibi, enine doğru da ütülenir,
kırışıklıkları açılır ve ‘şey’lerin altına (belki de üstüne) hasır gibi
yayılır. Ağırlaşır ya da pelte gibi titrekliğini içinde saklar. Daha çok
‘şey’le, daha çok bir arada kalınmış gibi olunur, tanışıklıklara yeni
pencerelerden bakılır. Uyuşukluğa teslimiyetiniz,
dedi, herşey
sana bakıyor
incelmiş
dedi, şeylerin kalbi.
(8)
dizeleriyle
diklenir, ayaklanır. Şey’lere kulak kesilmeniz bu anlardadır. Aramalarınız,
aranışlarınız...
Ömrüm, küçük odam,
izin ver bana
biraz daha arayayım yolu şiirde
ruh tesadüf eder de bulurum belki
kaç kayıp kardeşim varsa bu yolda
(9)
Böyle işte!
Sözün sonu mu?
Mevsim sonbahara devrildiğinde
birdenbire hiç ummadan içinde
çok eski tanıdık bir şey belirir
Akşamları
ah yaz akşamları batan gün
avuçlarında duruveren zaman gibidir
(10)
Görüşeceğiz...
(1) Gülten Akın
/ Karsoğuğu/ geceyazısı, sayı 1
(2) Küçük
İskender / Depo’lardan-237 / Yom
Sanat sayı 12
(3)
Hüseyin Ferhad / Pers
Çelengi / geceyazısı, sayı 1
(4)
Veysel Çolak / Korkan Bir Aşkın Şiiri /
Dize, sayı 91
(5)
Özlem Tezcan Dertsiz / Siyah Saray /
Akatalpa, sayı 41
(6)
Hilmi Haşal / Uçurtma Usatası /
Akatalpa, sayı 41
(7)
Bedrettin Aykın / Kışbahar /
Şiir Ülkesi, sayı 11
(8)
Adnan Azar / Işık Oyunları-34 /
Kitap-lık, sayı 61
(9)
Haydar Ergülen / Kayıp Kardeş /Yom
Sanat, sayı 11
(10) Nuri
Demirci / Hüznün Yarıçapı / Aynı
adlı kitaptan
(Akatalpa
- Sayı:42 Haziran 2003)
YAZ GELDİ YİNE MÜRG-İ DÎLİM KONDU NİHALE
Dergilerin akıl almaz bir
biçimde hesapsız kabaran yerleri, ne kasalarıdır ne de kalite haneleri... Bu
yer, bekleyip duran ve yayımlanacak nitelikte bulunmadığından bir türlü
yayım sırası alamayan ürünlerin konduğu ve ardı arkası kesilmeden bunlara
eklenen aynı özellikteki yazıların ve şiirlerin tıkıştırıldığı “gelen yazı”
dosyalarıdır. Bir yandan bir adı olanları gücendirmemenin bir yandan da bir
ad’a ulaşmak isteyenleri edebiyata küstürmemenin yolları aranırken, yazanına
kıyılamayan bu yazılar ve şiirler, klasörlerin her taranışında bir kez daha
elden geçirilir, önce bir “dur bakalım” tavrıyla bir kenara ayrılır, daha
sonra da tekrar en alt sıralardaki yerlerine konur. İşte her şeyin gevşediği
yaz aylarında dergi editörleri, biriken bu yazıların ve şiirlerin bir
bölümünü, dergilerin daha az satıldığını, daha az okunduğunu düşünerek bir
bakıma dolgu malzemesi gibi kullanırlar ve kaç taşla kaç kuş vurduklarının
hesabını yaparak dergilerinde yayımlarlar.
Elbette işin bir de yazar
yönü vardır. Onlar da, editörlerin gerekçesini benimseyerek “üç aylar”ı,
gevşek tutulmuş kanaviçe yazılarla geçiştirmeye koşullanmışlardır. “En sıkı”
yazılarını eylülden itibaren yayımlamanın hazırlıkları yaparlarken, bu
arada, çalışma masalarında sürüklenen ya yarım kalmış, ya tamamlanmış ama
beğenilmemiş, ya bayatlamış, ya da –diyelim ki- kısmeti kapanmış yazılarını
piyasaya sürmenin ve onlardan kurtulmanın planlarını yaparlar.
Ramis Dara’nın Haziran
Akatalpa’sında yer alan
başyazısında kullandığı başlığı, onunkinden farklı bir bağlamda da olsa,
andığım bu iki kesim için soru biçimine dönüştürerek bir kez de ben
kullanmak istiyorum: “Eskiden
Edebiyatın Bir Ciddiyeti Var mıydı (gerçekten)?
Her neyse...
Hayır, bu kez korktuğum kadar
değil yazın rehaveti.
Bu üç sıcak ayın
başlangıcında, yayımlanmayacaklarını duyuranların yanında, “zaman”a
verdikleri söze sadık kalarak inatla kitapçı vitrinlerine ulaşmayı başaran
birçok dergi var. Üstelik dergilerin birçoğu iyi şiirleri yaz sayılarından
esirgememişler.
Giderek edebiyata dönen, yayımlanma tarihine
düzen getirdiğinde bu yönüyle de okurunu memnun edecek olan
Hürriyet Gösteri dergisinin Mayıs
2003 tarihli 248. sayısında, durmuş görünen, durulmuş gibi aynalaşan ama,
derinden akan bir nehrin: Gülten Akın’ın Adacio’su var.
Akın, menderesler dönemini yaşayan bir ırmak tanrıçası bana göre.
Denize çoktan ulaşmış da akıntısını bir daha, bir daha gözden geçirmek için
geriye dönüyormuş gibi yazıyor:
ufak
şeylerdi, diyorum, küçük soluklar
bir ömre karşılık bu kör yalnızlık
değildi seçtiğim
Wesvese, Nisan-Mayıs 2003 tarihli
5. sayısında da Trakya’dan gelen doğru ses olduğunu kanıtlamaya devam
ediyor. Hüseyin Kenan Gören’in ‘Altanzadelerden Ahmet Efendi’nin Üçüncü Tür
Aldatması’ başlıklı Karşılaştırmalı Edebiyat Metinleri’ne örnek olabilecek
çalışması, metne çok uygun düşen, Şirazlı Şeyh Sadi’den bir alıntıyla
başlıyor: “Kötüler, kendilerine
tahammül eden buldukça azgınlaşırlar.” Bu yazı, eskiden edebiyatın bir
ciddiyetinin var olup olmadığını değil ama, şimdilerde böyle bir şeyden söz
edilemeyeceğini pek güzel açıklıyor.
Wesvese’nin
bu sayısında yayımlanan Semih Çelenk’in Nacar İle Serkisof adlı şiirinin
tamamını almak isterdim buraya ama, yer ve yen sorunu.
Ne ki ufkunda
mütemadiyen huysuz bir ihtiyar saklamak / Sonra bayramlarda şeker, harçlık
ve mendil düşünmek gelmeyenlere
dizelerinin yanına ekleyeceğim şu
dörtlükle yetinmek zorundayım:
Ne ki zaman mermer taşlara düşülmüş
dört haneli rakamlar
Yeraltı dünyasında gülünç bir
iskelet don carlione
Cansız teninin üstünde çiçeklerin
sulanması bahşiş mukabilinde
Başörtüleri ve yalancı fatihalar ve
demirden vakıf çelenkleri ne ki
Kitap-lık’ın
Haziran 2003 tarihli 62. Sayısında yer alan Ahmet Oktay’ın Yalçın Tura İçin
On Kederli Şarkı başlıklı şiiri, yer yer kolaya kaçan dizelerine karşın
derginin en iyi şiiri. Numarası 3 olan bölümü şöyle:
Aynı
anda duydum tan vakti
Çanın ve müezzinin sesini;
dinsizim, inanmam öteye
ama huzurla doldu içim.
Göreceğim bir düşün
düşünü gördüm düşümde;
kıyısındaydım bir gölün,
bakışıyorduk ecelle.
Ürkmedim. Her gece yolcusu
bilir; başlangıçtadır son,
aynıdır ezan ve selâ;
Ruh-vücud dönüşüp durur..
Kitap-lık’
ın bir başka şairini, Lale Müldür’ü
ben, Ajda Pekkan’a benzetiyorum ve ona da ‘kolay diva’lığı yakıştırıyorum.
Gittikçe divalaşıyor çünkü: Bir yandan medyatik bir gül olurken bir yandan
da sesini yitiriyor. Ve kıt notlu bir öğretmen olan Tuncer Uçarol’u,
Kitap-lık’a karşı kışkırtıyor.
Bu arada, yazdığı bir yazıyı hem
Radikal 2’de hem de Kitap-lık’da
yayımlatmasının divalığıyla bir ilgisi olmadığını belirtmeliyim.
Mayıs-Haziran-Temmuz 2003 tarihli
Budala’nın 24. sayısında
yayımlanan şiirlerin en güzelini Ataman Avdan yazmış: Dereyi Geçerken:
Dereyi
geçtik oval taşlarına basarak
Ellerimizde kargılar, sırtımızda
heybe.
Tutuğumuz yas kimin, sakallarımız
Üç haftadır duruyor
Daha kesmeyiz, acımız kadim.
Öc kimin, yıkanmayan kan lekeleri.
Suyun akışına benzer sessizliğimiz
Kalın sözlerle teori
üretenlerin eğer pratisyenlikleri de söz konusu ise, üç düşünüp bir
yazmaları, en azından ‘imaj’ları açısından sağlıklı bir davranıştır. Avdan,
editörlüğünü yaptığı Ay
dergisinde zaman zaman edebiyat ve şiir konusunda hükümler verir, bildiğini
ve düşündüğünü kestirmeden söyler. İşte Dereyi Geçerken şiiri, yazdıklarıyla
bire bir örtüşen, teorikle pratiği birleştiren iyi bir şiir; Avdan’ın
tutarlılığına iyi bir kanıt.
Peki ya,
Ay-Haziran’da yayımladığı
Kalaşlar şiiri? Zorlama bir şiir yazdığını şiirin altındaki açıklama
satırlarında bir bakıma ‘itiraf’ eden Avdan, bu şiiri yukarıda andığım
şiirin neresine koyacak, merak ederim.
Sonunda sesini bulan, kimi
etkilerden kurtulan bir şairi var
Akatalpa’nın: Özlem Tezcan Dertsiz. Haziran sayısında yayımlanan El
Feneri de iyi şiirlerinden:
içimdeki tünele de tut fenerini
artık otursun, takılıp duran
sorularım
yerimi göstersin ışığın, nereliyim
yanına ilişeyim hüznüme benzeyen
birinin
Son olarak,
Kavram Karmaşa’nın
Mart-Nisan-Mayıs tarihli 29. Sayısında iki şiiri yayımlanan Sina Akyol’a
değineceğim. Akyol’un Dedem Yok şiiri bir tıkanmanın belirtisi olarak
duruyor 6. Sayfada; Gayret Şiiri ise bildiğimiz Sina Akyol’un devamı
Zamana eski baktım;
övdüm seni, hey çocuk.
Kısaydı pantolonun;
paçan uzadı.. çamur-
içre kaldı; ben oldun.
Edebinle buruştun.
Gayret, zaman da bitti.
Görüşeceğiz...
(Akatalpa
- Sayı: 43 Temmuz 2003)
YALANCIDIR HEP AYNALAR
İlhan Berk, 3.
Yasak Meyve’de
“Ece için ‘kötüdür’ diye yazılıyor, daha çok Hilmi Yavuz söylüyor bunu. Ece
arkadaşlarına, kendisine yardım edenlere kötülük yapmıştır diyor. Ben bir
şaire böyle yaklaşamam. İsterse katil olsun, isterse ibne olsun. Bir şairin
bir şaire kötü demesi beni müthiş rahatsız etti. Eğer kötülüğü düşünecek
olursak, Hilmi Yavuz’un düzenlediği Poesium’a Ece’yi ve İsmet Özel’i
çağırmadığını hatırlıyorum. Aslında bu, bilerek kötülüktür. Asıl büyük
kötülük orada var. Şaire yakışacak tavır bu değil.” diye yazıyor.
Ramis Dara, Temmuz
Akatalpa’sında: “Dünyanın
en bencil, dünyanın en nankör, dünyanın en saf ve sefil insanları şairler
arasından çıkıyor” diyor.
Şairler için bunlar
söylenirken, “Dünyanın en bencil,
dünyanın en nankör, dünyanın en saf ve sefil insanları arasından” çıkan
editörler, ekranlardan sonra kitapçı vitrinlerini de kirleten Pınar Altuğ
namındaki her derde deva olduğunu sanan bir yeteneksizi bir de yazar; yazar
korkuluğu olarak okur tarlasının ortasına dikmeyi marifet sayıyor.
-Akatalpa’da
politikaya yer yok biliyorum, ama bir cümle için izin lütfen- “Dünyanın
en bencil, dünyanın en nankör, dünyanın en saf ve sefil insanları arasından”
çıkan sanatçı tayfasına kendini dahil etme cüretini gösteren –yukardaki
italik cümlenin sıfatları bağlamında haklıdır- Hülya Avşar, geçmişindeki
eylemlerini unutarak veya unutmadan ama, taşlanmayı göze alarak “AKP’ye oy
verdim, ne var bunda?” diyebiliyor.
“Dünyanın en bencil,
dünyanın en nankör, dünyanın en saf ve sefil insanları arasında”
yaşamıyorsak, dünyanın, bu sıfatların da üstünde kimi sıfatlarla
tanımlanacak tuhaf bir toplumunda yaşıyoruz, demek ki...
Yukarıdaki italiklerin
açılımını şu örneklerde de görebilirsiniz.
Haziran 2003 tarihli
Varlık dergisinde Salih Bolat,
küçük İskender’in kendisiyle ilgili açtığı fala takılmış olmalı ki, överken
yermenin örnekleriyle süslemiş yazısını. (Küçük İskender’in...) diyor ve
(K’yı küçük mü yazmalıydım?) diye ekleyerek İskender’in k’sıyla oynuyor.
Yetmiyor, onun, Memet Fuat’ın projektörüyle dikkati çeken (ancak çekebilen)
bir “sosyolojik vak’a” olduğunun altını çiziyor. Şunu,
“ama kişilik olarak kesinlikle bir
şairdi o ve hiçbir zaman şairaneliğe, yapaylığa düşmedi”ğini söyleyerek
sırtını sıvazladıktan sonra şunu da eklemeyi ihmal etmiyor:
“En terbiyesiz olduğu zamanlarda bile”...
Ardından Enis
Batur’u kışkırtıyor Bolat ve onun küçük İskender’in şiiri için “oral ishal”
dediğini hatırladığını yazıyor. Örnek olarak seçtiği uçuk dizelerle
İskender’in şiirsel konumunu saptıyor ve savruk bulduğu dil kullanımını
“dilin denetimsizce kullanılması” biçiminde tanımlıyor. Sonuçta vardığı yer
şurası: küçük İskender, “tiksinti verici bir hastalığa yakalanmış”tır ve bu
durumu, İş Kanunu’na göre, bir şiir işçisi olarak onun işten atılmasına
neden olabilir.
Yani bir “yoluna çıkarım,
önünü keserim” tavrı, uzun bir tehdit havası...
Nedir, ne oluyor? Hem, kim?
Salih Bolat’ın, küçük
İskender’den yola çıkarak vurguladığı ve besbelli önemseyerek üstünde
durduğu bir şey var yazısında: “Dilin denetimsizce kullanılması” Yazının
ilerleyen bölümlerinde bu söz, imamın dediğini yap, yaptığını yapma sözünün
uygulamasına dönüşüyor.
Bolat, Boşluğun Basamakları
yazısının devamında bazı şairlerin üzerine yazarken bakın dili ne kadar
denetimli kullanıyor: “Serdar Ünver
de ilk kez üç şiirini bir arada okuduğum umut veren adlardan.”
Ey Bolat: ilk kez
üç şiirini bir arada okuduğunu belirttiğine göre, Ünver’in şiirlerini
daha önceden tek tek okumuş olmalısın; öyle anlaşılıyor. Peki, kaç tanesini
ve ne zamandır? Ünver’i umut veren adlardan saydığına göre, şunun şurasında
bir iki yıldır ortalıkta dolaşan, olsa olsa üç beş şiirine rast geldiğin ve
ancak şimdi, üç şiirini birden okuyunca dikkatini çeken bir şair olarak
tanımlamış oluyorsun Ünver’i.
Ey dilini denetimli
kullanmaya özen gösteren Bolat, şairleri izliyor ve onların şiirlerini
biliyorsan yaz; yazman için başına tabanca dayayan mı var? Sığ sulara
dalarak kendini dalgıçgillerden saydırmak amacındaysan burnunu kayalardan
sakınmanı öğütlerin sana.
En az on yıldır
şiirin sessel ritmine, özellikle
uyaklara verdiği önem şiirini şematize etmemiş, giderek kısırlığa yola
açmamış bir şair olarak izliyorum Ünver’i ve hakkında kestiğin ahkâmın
hiçbirine katılmıyorum.
Umut konusuna gelince. Bir
gün birileri diyelim ellinci sanat yılında, senin şiirini, umut verici
olarak niteler ve sana Dilin Denetimli Kullanımı adlı bir broşürü armağan
ederse, umarım buna üzülmezsin.
Överken yermek eğlenceli olabilir, bunu bilemem.
Yüksek bir ağaca tırmanmak gibi bir şeydir bu, sanırım; basılan dalları
keserek bir ağaç tırmanmak gibi bir şeydir; inişi hesaplamadan...
“Şaire yakışacak tavır
bu değil.” diyordu Berk
ve “Dünyanın en bencil, dünyanın en
nankör...” diyordu Dara.
*
Bu sıcak yaza anlam kattığını
sandığım, serinletici dizelerle konileştirdiğim şiir külahları sunuyordum
size ve sunacaktım, ne güzel... Önce Berfe’nin; yaparken yıkan duvarcı
ustası Berfe’nin; hesebi gayri sahih(!?) dergiler yerine holding asili
dergileri seçmekten yana olan elit Berfe’nin “denetimli dili”yle
‘pot’laştırdığı sayfalar; sonra, yergi keskisiyle övgü mermerini darmadağın
eden Gedikpaşa Bolat’ın kuru sıkı salvoları olmasaydı, son ayını da huzurlu
geçirecektik yazın. Olmadı...
Yine de kaldığımız yerden
sürdürebiliriz belki
Onu nasıl tanımlarım hiç de
bilemiyordum
Damda gülümseyen bir kiremit otu
sanıyordum
İlkyaz sellerinden uzanıp balkona
doğru bakmıştı
Birkaç damla yağmur da bırakmıştı alnıma –sevecen
Kaşlarıma doğru akmıştı serin serin
Sarkıp durdu ve bakışı gözyaşlarıma karışmıştı
Varlığını sezmeyişinden ötürü ne de
mutluydu
Kuruyup gitti sonra adını hiç bilmeden –bilemeden
Derin sessizliğine doğru
kiremitlerin
Hulki Aktunç’un Yazgelini
adlı bu şiiri, Kitap-lık
dergisinin Temmuz-Ağustos 2003 tarihli 63. sayısında yayımlandı ve üç’doğru’suna
rağmen dergide yayımlanan en iyi şiirdi. Hatta dergideki iyi şiirler adına
atılmış tek goldü; sonuç 7-1... Ebubekir Eroğlu, uzun şiiriyle aradan
çıkartılmış, Gültekin Emre ise kötü şiirlerinin ikisinden kurtulmuş gibi
geldi bana.
Varlık
dergisinin Haziran 2003 sayısında yayımlanan Veysel Çolak’ın ‘korkunun dili’
adlı şiirinden iki dizeyi, 7-1’lik sonuca adıyorum:
Kendini soktukça çoğalan bir akrep var hayatımızda
Kimse anlamıyor yırtıldığını
kelimelerin
Ağır Ol Bay Düzyazı,
yaz/sayı 12’deki şiirler,
yazın mindere oturmuş yaşlı sessizlik’ine
(Polat Onat) uymayan; bir bölümüyle sivri dilli, gevşek ipli; bir bölümüyle
de sıcağı kana karıştıran ve damarların çeperlerini döven şehveti yansıtan
şiirlerdi. Bu dergiden seçme dizeler yerine, ilginç bulduğum şairlerin ve
şiirlerinin adları vermek istiyorum: Ömer Şişman’ın Gerçekiçi, Reha
Eryüksel’in Lirikyalı Mıyanî şiirleri ilk guruba, Serkan Işın’ın Kavarksiyel
Anı Kırbacı, Erin Özgür’ün Kanepe İmlası ve Serdar Aydın’ın Aphrodisia V
adlı şiirleri ikinci guruba örnek şiirlerdi.
Bu yaz bu kadar...
Görüşeceğiz...
(Akatalpa
- Sayı: 44 Ağustos 2003)
ANLAT BANA GÜL GONCASI GÖRDÜN MÜ DİKENSİZ
Dergilerde, zaman zaman,
kendilerine yöneltilen olumsuz eleştirilerden gocunan editörlerin,
“editörden” imzalı, biraz savunma biraz da karşı suçlama içeren yazılarına
rastlarız. Racon bu; yazacaklar elbette. Ama, bu muhteremler, kalemlerine
mürekkep niyetine öfkelerini çekmeden önce, yaptıkları işe şöyle bir dönüp
bakma gereğini duyarlar mı acaba? Adlarının önüne önemsedikleri bazı
etiketleri koyanlar, bu etiketlerin içini doldurmak zorundadırlar; bunu
düşünürler mi? Özellikle Anadolu dergilerinde editörlük, biraz da ezbere
kullanılan bir sözcüğe indirgendi ve bu biçimiyle kullanıldıkça kevgirleşti,
koflaştı ve taşıması gereken ağırlığını yitirerek neredeyse bir çeşit havalı
esnaflık türüne dönüşmeye başladı. Bu sevgili kardeşlerimiz, Attilâ İlhan’ın
şiirindeki “gibi” yapıyorlar:
herkes bana kaptan diyor / tıpkı bir
kaptan gibi tükürüyorum
“Gibi” yapmanın da iyi bir
nedeni, hissedilir bir yararı, hiç değilse dişe dokunur bir işlevi
olmalıdır, değil mi. Yani onun da bir raconu vardır.
Havaya sıktığım bu sözcükler
orada asılı kalsın. Üstlendikleri masal misyonla gökten üç elma
düşüreceklerini sanan “editör”ler kendilerini çağırana kadar...
*
Editör mektupları aynı
zamanda dergilerin işaret fişekleridir; nerede durduklarını gösterir. İşte
bunlardan birinde, yeni dergisi
İmlasız aracılığıyla gönderdiğinde, bakın Halim Şafak neler söylüyor:
“...imlasız pratiğin anarşist bir
kültür-sanat-edebiyatın ve anarşist bir kültür-sanat-edebiyat dergisinin
olup olamayacağına ilişkin kendimize ve dışımızdakilere verilmiş yanıttır.
imlasız bu tür tartışmaların yersizliğini ve gereksizliğini ısrarla
vurgulamaktadır. iktidarlaşmayanların, dışlanmışların, kaybedenlerin dünyası
kim ne derse desin kültür-sanat-edebiyatın temelini oluşturur. bu noktada
imlasız böyle bir pratiğin belleği ve alanı olmayı arzu etmekte ve ısrarla
talep etmektedir. denilebilirse imlasız kültür-sanat-edebiyata ilişkin
anarşist bir bellek oluşturma düşüncesinin ürünüdür.”
Kim itiraz edebilir? Bu bir tercihtir ve
okurlarca, edebiyat çevrelerince yapılacak şey, beklemek ve bu tercihe uygun
ürünlerle karşılaşacakları bir dergiyle buluşmayı ummak olabilir ancak. Peki
İmlasız öyle bir dergi midir?
Hayır! Çünkü bu rota, baştan belirlenmemiş, dergi çıktıktan sonra çizilmiş,
bir rotadır. Elbette bu, ilk iki sayısında bulamadıklarımızı sonraki
sayılarda bulamayacağımız anlamına gelmez.
Bu noktada söyleyeceğim şu, çoğu zaman bir
manifesto niteliğinde, savlı sunuşlarla edebiyat dünyasına doğan dergiler,
yeterli donanımları, birikimleri ya da destekçileri olmadığından ya
alışılmışa; sıradan bir dergi çizgisine dönüyorlar ya da dediklerinde
ısrarlıysalar eğer, yayımlarına son veriyorlar. Kalıcılığı belirleyen,
amacın oluşma sürecidir. Hissedilen bir boşluğu doldurmak adına
birikimlerden yola çıkmak başka, bir hevesi tatmin için yola çıkmak başka...
Bir de ekip konusu var ki
amacın gerçekleştirilmesinde, amacın varlığı kadar önemli bir etken olduğu
kesindir. Halim Şafak’ın ”iktidarlaşmayanlar”ı,”
dışlanmışlar”ı, “kaybedenler”i üçüncü adımdan sonra nasıl organize
edeceğini bekleyip göreceğiz.
İki yılı aşkın bir süre önce,
çok iddialı bir bildiriyle;
Yenibinyıl Şiir Bildirisi’yle okurların karşısına çıkan Mehmet
Sarsmaz’a, ya dergi yoluyla ya da bir mektupla, ekibini gözden geçirmesini
yazdığımı anımsıyorum. Sarsmaz’ın yanılgısı, ateşinin tutuşturamayacağı
fitilleri bir araya getireceğini sanmasıyla başlamıştı. Dahası, ortada fitil
var mı, diye kendine sormamış, bunu sorgulamamıştı. İhsan Üren, Şiirimizde
2002 Ufuk Turu adlı seçkisinde “buyrun burdan yakın” derken yanlış yerde
patlayan, dinamitlerin falan değil, havai fişeklerin cılız ateşine
uzatıyordu sigarasını. (Sarsmaz’a, uğradığı haksızlıkları unutmasını, zaman
yitirmeden yeni bir gemiyle yeni yolculuklara çıkmasını öneriyorum.)
*
Bir başka
mektup da Tigris’ten... Diyor ki:
“Bir insanlık kervanıdır gider.
Sonsuz özlemler, umutlar ve acılar yüklüdür.”
İyi, güzel...
Özlemi neymiş Tigris’in, umudu ve
acısı neymiş, alttaki satırlarda (herhalde) bunu açıklıyor:
“Her ku bihare dest....” filan...
Sonra, “Bi heviya ku bun di
jiyane...”
Pekala! Ben de
size, “V obrovském snu / s obrovskym
chlapem zapasit / Flavigny Abbey Anise Candy / zapasit s parfemem / a dzber
anyzu porazit / kdyz sipe na gauci” diyor, yazdığınız gibi, “birbirinden
güzel şiirler, denemeler, konularla beraber” oluyorum.
Oluyor muyuz?
Beyler,
bayanlar, had ve halt konularında dikkatli olunuz lütfen; birincisini
aşmayınız, ikincisini yemeyiniz. Türkiye’de bir edebiyat dergisi
çıkartıyorsunuz ve ben bir okur olarak sizi anlamıyorum. Bu bir üst dil ya
da şiir dili sorunu değil, bir dilsizlik sorunudur. Uyum paketinden çıkan
armağanlarınızı güle güle kullanın ve sizi anlayanlar için varın derginizi
yayımlayın. Ama Türkçeyi bu işe karıştırmayın ve bunu Türk Edebiyatı adına
yapmayın.
*
Elbette derginin Türkçe
olması yetmez, yetmiyor da...
Kapatılan Türk Dil Kurumu’nun
misyonunu üstlenerek on yedi yıldır yayımlanan, Yazı Kurulu’nda Oktay Akbal,
Sami Karaören, Ali Dündar ve Ahmet Miskioğlu’nun görev aldığını belirten ve
Sorumlu Yönetmen olarak Ahmet Miskioğlu’nu gösteren
Türk Dili Dergisi’nin
Temmuz-Ağustos 2003 tarihli 97. sayısını okudunuz mu? Böyle bir konumda
olduğunu söyleyen ya da sanan bir dergiye yakışıyor mu yayımladığı şiirler?
Geçerdi İnebey Sokağı’ndan /
Mavi-beyazlım.
Bebeği gibi tutardı / Çiçek kaplı
kitaplarını
Papatya sarısıydı saçları / Çağla
yeşiliydi gözleri ../..
Ya da,
Komşunun bir tüfeği vardı / Ava
gider avlanırdı.
Bir gün döndü avdan / İki keklik
çantada / Ölü ../..
Peki ya şu:
Başladı acımasız savaş
Hava karardı / Uçtu kuşlar
Yıkıldı binalar /İnsanlar öldü ../..
Biraz özen lütfen; adınız
adına, biraz özen...
*
Özen, demiştim, değil mi?
Sevdiğim bir şairin,
Duvardaki ustaya sorsan ördüğü /
taşlardan biri de kendisidir/ dokuma tezgâhındaki kadının / ellerinden
halıya geçen su, / kadından en az on yaş küçüktür diyen,
Yaşamak nedir ki zaten / insan
doyasıya yıkanmalı önce / boğulmak için seçtiği ırmakta diyen Muzaffer
Kale’nin, Agora dergisinin 32.
sayısında yayımlanan An başlıklı şiirinden bir bölüm:
Cesetlerden bir bahara çıkıldı.
Patladı Sonsuz Orgazm: timsahın
gözyaşlarındaki doyumsuz alkol.
New York’un arka sokaklarında ıslık
çalan zenci birdenbire gündüz oldu.
Basra Okulu’nda.
Ve şimdi, Kale’nin altıncı şiir kitabı Sakın Zar
Atma’da yer alan Yalpa başlıklı şiirden bir bölüm (ki Bülent Yardımcı, bu
şiiri ötekilerden ayrı tuttuğunu bildirmiştir,
Agora’da):
Epeydir iklim yaratan parlama
görülmemişti
Cesetlerden bir bahara çıkılacak.
Sonsuz Orgazm: timsahın
gözyaşlarındaki alkol.
New York’un arka sokaklarında ıslık
Çalan zenci birdenbire gündüz olacak
Özen demiştim, değil mi!
Görüşeceğiz...
(Akatalpa
- Sayı: 45 Eylül 2003)
YİNE HAZAN MEVSİMİ GELDİ
İdeal ve İktidar...
Bu iki sözcüğe bir de “Çıkar”
ya da “Rant” sözcüğünü eklersek, sanırım dünyanın ve bu arada elbette
ülkemizin ve de elbette, edebiyatından hükümetine, ülkemizdeki bütün
kurumların düzenini oluşturan sistemin genel bir tanımını yapmış oluruz.
Bu tanıma bağlı iki soru:
İlki, edebiyat bu sistemin neresindedir?
İkincisi: İlk
bakışta görünen hal budur ama, bakalım “görünen”le “olan” bir midir?
İdeal
dediğimiz şeyi ne kadar cilalarsak cilalayalım, sonuçta o, ekonomik ve/ya
politik çıkarlar elde edebilmek, hiç değilse üstün bir konuma ulaşabilmek
adına konulan bir hedeften başka bir şey değildir. Birey, (geniş anlamda
düşünecek olursak ülke) ideallerine göre uzar, kısalır; idealleriyle
sıkılır, gevşer; ideallerine uygun olarak biçim değiştirir. Yani ideal
dediğimiz mangaldaki kül, aslında kullanana göre değer ve anlam kazanan bir
çeşit lastiktir; kimileri için don, kimileri içinse sapan lastiği; sözün özü
bu.
Bu durumda iktidar, pamuklu
ya da naylon iç çamaşırlarımızın aşağıya düşmesini nasıl önleyebiliriz
sorusunun yanıtını veren bir kullanma kılavuzu ya da dalların çatalından
sapan üretme esas ve yöntemlerine ilişkin bir yönetmelik olarak da
okunabilir.
Bu üçlü sistemin son ayağı
rantsa, vurulan kuştan yarılan kafaya; platonik aşktan tensel şehvete; bir
pisuara karşı prostatsız durabilmekten çömelinen yere sistitsiz işemeye
doğru genişletebileceğimiz büyük bir yelpazedir.
Edebiyatın bu görüntüdeki
yerine gelince.
İmlasız
dergisinin eylül-ekim tarihli 3. sayısında, Sebahattin Umutlu (“sanat şahsi
ve muhteremdir”den karaşın şiire şiirde sınır çarpışmaları) başlıklı bir
yazı yayımladı. Yazısında, kendisi gibi düşünen, edebiyata bulaşmış birçok
kişinin “hissiyatına tercüman” olarak, edebiyatın iktidar, ideal, rant
üçgenindeki yeriyle ilgili görüşlerini yazmış Umutlu.
Yazım biçimindeki
düzensizliğine göre anarşist, konumlanışına bakarsak ovadan dağa doğru,
başlığıyla içeriğinin kopukluğuna göre kafası karışık bir kalemden çıkan bu
yazıdan uzun bir alıntı yapmak zorundayım. Enis Batur ve
Gergedan ekibinin 1980’lerin
sonundaki “kem ideal”lerinden ve Ece Ayhan’ın bu dergi çevresinde yer
alanlarla ilgili görüşlerinden bahseden girişin ardından, “...daha
o günlerden yapılıyordu tercih. sırtlarını tekellere dayamak ve bugünkü
tekelci edebiyat kurumunun temellerini atmak. bu temel atılırken, dikkat
edilmesi gereken ilkeler de olmalıydı: sanatın ve edebiyatın, akan hayatın
–ötekilerin hayatının- dışında, sokağın, kirine, gizine ve şiddetine
bulaşmadan, görüldüğü kadarıyla fildişi kulelerden, gayet şahsi, gayet
muhterem...
bu ilkeler ışığında işe koyulan malum şahıs (EB)
ve etrafında kümelenen tuzu kuru topluluk gergedan dışında başka dergilere
de imza attılar. ama önce sermayenin desteğiyle bir yayınevi: yky. sonrası.
vahim tablo. söylemeye gerek var mı. edebiyatın ve sanatın tümden ‘kültürel
hayatın’ endüstriyel bir ürün olarak tasarlanıp biçimlendirildiği ve tüm
kültürsanat edebiyatın başdöndüren bir hızla tekellerin güdümüne girdiği,
tekelci edebiyat dönemi. yky ile başlayan bu tekelleşme sürecinin hemen
arkası geldi. işbank, koçbank, doğan ve sabah derken bunu başkaları izledi.
kültürsanatedebiyatın, fildişi kulelerden ve plazalardan bir türlü yakasını
kurtaramadığı yıllar ve zavallı edebiyatçılar. yky’den bir kitabım olsun
hayaliyle, o toplu fotoğraflara girmek ve sektöre dahil olmak için binbir
takla atanlar... yüzlerini, düşlerini ve gülüşlerini, yani ki
gelmişgeçmişlerini ve de varsa geleceklerini bir ömürlüğüne ciro edenler...
doğrusu merak ediyorum. edebiyat tarihinde bulaşıklığın ve de yalaşıklığın
bu derece ayyuka çıktığı, adına edebiyatçı ve sanatçı diyebileceğimiz
kimlikte buluşanların şahsiyetlerinin ve özelliklerinin silinerek ve de
kendi öznelliklerinde temsil ettikleri değerlerin makro-mikro iktidarların
karşısında tümden esas duruşa geçirildiği, bu kadar ayaklar altına alındığı,
bu kadar hiçe sayıldığı başka bir dönem görüldü mü acaba. sanmıyorum”
diye devam ediyor.
Buraya kadar bütününe katılmadığım, devamında da
Umutlu’yu haklı bulduğum yerler var yazıda. Örneğin, belki birçok dergi
tarafından sakız gibi çiğnenerek çürütülmüş bir konuyu bir daha çiğnemekten
kaçınmak amacıyla, belki de elit bir edebiyat bakışıyla, Kitap-lık
dergisinin 63. sayısında yer alan Otel başlıklı dosyada Madımak Oteli’nin
hiç anılmayışı, insanlığa, edebiyata ve orada yakılan sanatçılara karşı
işlenmiş bir kusur, özür gerektiren bir eksiklik olarak kabul edilebilir.
Ama, buradan hareketle bütün bir Kitap-lık ekibini, yky yayınlarını ve
elebaşı olarak gösterilen Enis Batur’u, özellikle iktidar ve rant ağırlıklı
bu üçgene hapsetmek, haksızlıkmış gibi geliyor bana.
Bu noktada rantı bir kez daha tanımlamak,
örneklendirmek gerekiyor: Bir kadın olarak kadının duyarlığını, kadının
zayıf karnını iyi bilen İnci Aral’ın edebiyat yapmak adına kadını
kullanması, dişlerini kadına geçirerek onu “rant rant kemirme”si bir
rantiyedir. Bir etnik grubun sözcülüğüne soyunarak şairliğini var etmeye
çalışan; bu yetmeyince, diyelim gay lobilerine saldırarak gündeme gelmeye
çalışan Cezmi Ersöz’ün; aynı etnik gruba yakın durarak şiirlerini şarkı sözü
olarak dolar karşılığı satışa çıkaran Yılmaz Odabaşı’nın, bu toplumu “kürt
kürt kemirme”si bir rantiyedir. Enis Batur’u bu çizginin devamına nasıl
oturtabilir Umutlu; buna hakkı olabilir mi? Umutlu’ya soruyorum ama,
seslendiğim kesim çok daha geniştir, biliyorum. Ve biliyorum, o kesimin asıl
itirazı, ideale ya da ranta değil, iktidaradır. İdeallerinde yaşattıkları,
sahip olduklarında bugünkülerden farklı kullanmayacaklarına inandığım
iktidara...
Aynı dergide yayımlanan küçük İskender
söyleşisinde Özcan Erdoğan’ın bu konuyla ilgili bir sorusuna aldığı yanıt,
benim de görüşümdür. Diyor ki küçük İskender: “Şiirin bir yaptırım gücü
olduğuna inanmıyorum; istikrarlı bir erk taşımıyor. Sorudaki kimliklerin
(şiir eleştirisi yapanların ve şiir yıllıkları hazırlayanların) de bunun
farkında olduğunu sanıyorum, ama ortada bir pasta varmış havası hakim ve
masaya az çatal koyma hazırlığındalar yüzyıllardır”
Türk şirinin bugünkü çizgisinde belirleyici bazı
kurumların ve kişilerin olduğu doğrudur, olmalıdır da... Sorun, bu
kurumların ve kişilerin sorumluluklarını kullanma noktasında başlıyor. Bir
anlamda kendi şiir tarikatını kuran ve müritlerini öyle ya da böyle gözeten,
kollayan, kayıran Hilmi Yavuz’un tutumuyla, şiiri bir üst dil, bir seçkin
sanat, farklı koordinatlarda seyreden esrarlı bir parabol olarak kabul eden
ve bu yolda harcanan çabaya omuz veren Enis Batur’un konumu ve bakışı
birbirini tutmaz. İtirazcılara bakarsanız, her iki örnek de bir biçimde
iktidardır. Oysa şiirin uç noktalarını yoklamak, olanın ve olağanın dışında,
yeni arazilerde şiirin izini sürmek adına iktidar olmakla, şiiri kendi
ipiyle, kendi kovasıyla, kendi kuyusuna sarkıtmanın iktidarı bir tutulamaz.
İtirazcılara dönerek konuşuyorum: Çıtayı yükseltenlerle çıtayı boyuna göre
ayarlayanları ayırınca ancak, genelde sanat, özelde şiir adına doğru
değerlendirmeler yapmış olacağız. Çıtanın üstünden atlayanlarla çıtanın
altından sıvışmaya kalkışanlar, “öbür” tarafta hiçbir zaman eşit muamele
görmeyecek, “öteki”lerle eşit haklara sahip olamayacaklardır.
Bir durumdan rahatsızlığımızı dile getirir, bir
hali eleştirir ya da kınarken, öldüresiye vurmayı alışkanlık haline
getirdiğimiz doğrudur. Düşünürken, yazarken nesnelliği öne almayışımız
da...perspektifimizi geniş tutmayı akıl edemeyişimiz de... bulunduğumuz yere
göre durum değerlendirmesi yapmamız da...
Dergileri karıştırın bakın, yıllar yılı
eleştirmenin ve eleştirinin azlığından ya da hiç olmayışından yakınıp
durduğumuzu, sonra da bu işi hakkıyla yapanları, sadece Sivas’ta değil,
dergi sayfalarına savurduğumuz ateş toplarıyla eleştiri adına yaktığımızı
göreceksiniz.
Ve sonra onları (Yom Sanat’ı,
Mehmet H. Doğan dosyasından dolayı kutlayarak yazıyorum) dosya konusu
yaparak tarihe, hak ettikleri yere kaydettiğimizi de...
Görüşeceğiz...
(Akatalpa
- Sayı: 46 Ekim 2003)
BAHARLA
HAZAN BİRLEŞEMEZ, ORTADA YAZ VAR
Kablolu
yayının S bandında bir kanal var: Ekranı küçük dörtgenlere bölüyor da hani,
3-5 saniyede bir döne döne değiştirerek hangi kanalda ne olduğunu bize
gösteriyor ki, seçelim, seyredelim.
Eylül,
eylül-ekim, eylül-ekim-kasım diye çıkan son ayın dergilerine bakarken, bir
an o kanalı izlediğim duygusuna kapıldım. Her şey var orada; seç-seyret
tarzı bir seç-oku pazarı. Yayım politikalarına saygıyla yaklaştığınız,
değerini kanıtlamış dergilerden amatörlüğü iş edinmiş kâğıt katili dergilere
kadar, her şey... Bir bakıyorsunuz, biraz da önyargıyla yaklaştığınız bir
dergide adını bildiğiniz ya da bilmediğiniz bir şairden, hiç ummadığınız bir
iyi bir şiir. Hani Berfe’nin deyişiyle belli başlı, Ramis Dara’nın deyişiyle
başlı kıçlı dergilerde yayımlanması gerekirken, yanlış adreste
yitirilmiş(!?) bir şiir. Öte yandan, yemek için sona sakladığınız en kırmızı
çilek ya da en iri erik gibi, tadını çıkararak okumak için sona sakladığınız
bir dergide, ne dergiye ne de şairine yakışan şiirler..
Bir de şu,
gösterildiği televizyon kanalında milyonlarca gözü kendine bağladıktan
sonra, geniş reklam pastası yüzünden başka kanallara transfer olan vanilya
kokulu programlar var; ağalı, takalı, konaklı, okullu bu birbirinden seçkin,
birinin yerine ötekini koyamadığınız programlar... Onların transfer
işlemleri o kadar sık arayla oluyor ki, eskisi-yenisi-en yenisi aynı anda üç
kanalda birden ekranda boy gösterebiliyor. Edebiyat dünyamızda yayınevleri
arasında böylesi transferlerden söz edilebilir ama, dergiler arası
transferlere pek rastlanmaz. Doğrusu, olsaydı pek şaşardım; çünkü, bizim
şairlerimiz, bu üretkenlikleri ve bu sabırsızlıklarıyla, anlaşmaymış,
sözleşmeymiş hiçbir şeye kulak asmaz, zayıf şişman dinlemeden piyasadaki
dergileri şiire boğarlardı. Yani, bugün yaptıklarını yaparlar, camlı
bölmelerin ardında eskiyen, hemen her gün görüştükleri postane memurlarıyla
içli dışlı olur, belki de iki pul arası onlara şiirler okuyacak kadar ileri
dostluklar kurarlardı. Görünen bu: Herkes, her yerde; bazen aynı anda birkaç
yerde. Özellikle Anadolu dergileri sanki birer çöl, daha havadayken
kuruyuveren damlaları bile yağmur sanıyorlar. Bir ara
Adam Sanat bir yol tutturmuştu,
kadrolu şairlerle çalışıyordu, şimdilerde o da “yol”a gelmiş görünüyor.
İlke
eksikliğinden midir, kimlik arayışından mıdır, yoksa her ikisin de etkisiyle
midir, dolaşımdaki dergilerde, nitelik olarak birbiriyle uyuşmayan, dil
olarak birbirini tutmayan şiirlere rastlıyoruz. Bir edebiyat dergisinde
yayımlanan şiirlerin bütününün çıtayı aşması beklenemez, bu açık. Ama,
bir kuyu gibi taşıyor
gözlerini, gömleği fazla mor, üzerinde salıncak
ve uçurtma resimleri gezdiriyor,
yanaklarında eflatun bir arzu (1)
dizelerini
yayımlayan bir dergi,
ilk atalarımın yaşamı / başladı
denizlerde...
Üredi / yaşadı kısa da olsa.(2)
veya
Her yüze gülene aldanma dostum /
Çıkmayan bir renge boyarlar seni
Sırrını saklı tut söyleme ele /
Kulaktan kulağa yayarlar seni (3)
dizelerinin yer aldığı şiirleri(!) niçin
yayımladığını hangi yave gerekçeyle açıklayabilir?
Peki, aslında
oldukça iyi bir şiir olmasına karşın, yayımlandığı dergide yer alan diğer on
iki şiirin hiçbir dizesiyle hiçbir dil bağlantısı olmayan şu dizeleri,
dergisini akıntıya bırakmayı göze almayan hangi tutarlı editör dergisinde
yayımlar:
Kahir ekseriyet makul
bulmaz beni
Kabul görmez aşka
binaen aleniyet
Ezilen şaibeleri
altında ezilen ben
Umumun umrunda mi
ahvalim (4)
Büyük illerin
önemli dergilerine doğru yürüyünce de değişmiyor durum:
Burada her şey cümle kurabilir,
diyelim bir karınca yuvası, bal gibi
uzunca bir cümlede kullanabilir sizi
hayatını kaybetmiş bir sözcük olarak
(5)
dizelerinin
birkaç sayfa sonrasında, tıpkı yazımıyla şu dizeler:
söyle Nazım neredesin
moskova’da küba’da, paristemisin
anadolu’da bir çınar ağacının
altındamısın
bir kitapçı rafındamısın (6)
Türk edebiyatı için
kesinlikle çok önemli olan bir dergide
yer alan şu
dizeler:
belki bir zaman menekşelerin önemi
yoktur
saksıların önemi yoktur, denizin
yakın durmasının da
genişleyip evren bir parça günaydın
gibi
günün bu saatinde günışığı altında
alır sevda bilgisini menekşeli
saksılara koyar. (7)
‘in önüne, acil
şifalar dilediğimiz şu dizeler, nitelik olarak yakışıyor mu?
Herşey senin gibidir Perihan
Bu yüzden sen şimdi kendine
bakıyorsun
Herşey gözlerin gibidir Perihan
Bu yüzden erkekler âşık oluyor
gözlerine (8)
Yakışıyorsa, bize, Rector
Profesör Doctor Mösyö Nestor Butor’un ikinci aşama sorularından ilkini,
“Arabalardan Mercedes / Şarkıcılardan
Hamiyet Yüceses / Hey gidi koca Adnan Menderes dizelerinden oluşan sözcük
grubu şiir sayılabilir mi” sorusunu, “evet, elbette, neden olmasın”
biçimde; onuncu ve sonuncu,
“Bilindiği üzere şiirin sadece kendisi değil kılı, tüyü, yağı, kemiği,
iliği, yünü de değerli yazarlarımız tarafından değerlendirilerek “cash”e
tahvil edilmektedir. Bu manada geçtiğimiz günlerde ünlü yazarımız Buket
Uzuner’in “Şiirin Kızkardeşi Öykü” adlı değerli yapıtı okurla buluştu.
Edebiyat dünyasındaki akrabalık ilişkilerini gündeme getiren bu girişimle
beraber ele alındığında, değerli şair Buket Uzuner biz şairlerin neyimiz
olur?”(9) sorusunu da, “ebemiz canım, ebemiz” diye yanıtlamak düşer.
Şunu da ekleyerek: “Sadece o mu, mirim, sadece o mu?”
Görüşeceğiz...
(1)
Engin
Turgut, Eflatun Bir Arzu,İspinoz,
sayı: 7, sayfa:3
(2)
Samim
Güner, Bir Yudum Su,İspinoz,
sayı:7 sayfa:16
(3)
İlkan
San, Aldanma Dostum,İspinoz,
sayı:7, sayfa:13
(4)
Şerif
Mantu, Özr,Yom Sanat, sayı:14,
sayfa:37
(5)
Muzaffer Kale, Cümle, Agora,
sayı:33, sayfa:.29
(6)
Cevdet Yüceer, Nâzım, Agora,
sayı:33, sayfa:53
(7)
Mustafa Altay Sönmez, İkona,
Kitap-lık sayı:64, sayfa:20
(8)
Lale
Müldür, Herşey Aslı Gibidir Perihan,
Kitap-lık sayı:64, sayfa:15
(9)
Yasakmeyve,
sayı:4, sayfa:152
(Akatalpa
- Sayı: 47 Kasım 2003)
KIŞ GELDİ FİRAK AÇMADADIR SİNEME YARE
İşte kış. Belki
belirtileriyle değil şimdilik, ama, adıyla çıkagelen, adıyla bile üşüten
mevsim.
Daha dün yazdan
bahsediyorduk, dergilere olan olumsuz etkilerinden falan. Hadi o, neyse ne,
öyle ya da böyle, zar zor geçti gitti; asıl, sonbaharı ıskalamışız gibi bir
duygu var içimde. Birey olarak değil sadece, edebiyat olarak da, elimizde
kalan hiçbir şey yok sanki. Kışın başlangıcında olmanın karamsarlığı mı?
Doğrusu, kimsenin bomba patlatacak hali yok; kimsenin böyle bir şey
beklediği de. Karamsarlık mı bu, yoksa “varolan” mı? Tencerede pişirip
kapağında yiyoruz; ha taş, ha kereviz; ocağın hışırtısına katılan kaynama
sesi avutuyor bizi. Ortalıkta bir hareket var mı, var; çatalın havada
çizdiği eğrinin eğiminden konuşacağız o halde.
O halde, bu sayfadaki
yazıları belli bir edebiyat kişisine “tahsis” etme gibi bir alışkanlığımız
olmamasına rağmen, örneğin Seyhan Erözçelik’i konuşacağız:
Kitap-lık’tan
Geceyazısı’na uzanan çatal
hareketlerini, çatalına takılan taşları, sindirilen taşlardan çıkan sesleri.
Böylece, bu duraktan geçmesi beklenen edebiyat trenine binebiliriz. Ya da,
tren falan yoksa eğer, kaynayan tencereyi bir buharlı trene dönüştürmeyi,
onu hayal etmeyi deneyebiliriz
Ailesinde çok ünlü besteciler
olan bir müzisyenle yapılan bir söyleşiyi anımsıyorum. Klasik formların ve
kulağımıza aşina seslerin oldukça uzağında duran bestelerini nasıl
oluşturduğu, bu farklılığın nereden kaynaklandığı soruluyordu besteciye,
söyleşinin bir yerinde. “Doğduğum andan başlayarak ilk bestemi yaptığım
zamana kadar duyduğum seslere benzemeyen sesler çıkarmak arzusu” diye
yanıtlıyordu soruyu, bu müzik adamı. Yanıtında hem bir gına noktasının hem
de bir var olanı aşma dileğinin izlerini sezmiştim.
Yazanlar yazdı; daha da
yazacaklar: Birbirine baka baka çoğalan, fotokopi imgelerle var olmaya
çalışan, hayata mı yoksa hayatın içine sinmiş başka bir amaca tutunmak için
mi, bula bula şiirin yakasını bulan şairlerin(!) oluşturduğu bir şiir
ortamında, okuduklarına benzemeyen metinler üretmek ve böylece yeniyi,
denenmemişi yakalamak, bu yolla edebiyata katkı sağlamak, her şair kişinin
hem ideali hem de görevi olmalıdır.
Böyle bakarsanız, Erözçelik
doğru bir şey yapmaktadır ve yaptığının farkındadır. Bunu açıklıyor da:
“Daha önce böyle demiştim, ama şimdi
öyle değil. Taşları bir araya getirmeye çalışıyorum. Sırçadan demir dökmeye
çalışıyorum.” (1)
Yani ne yapıyor, diye sual edecek olursanız, şey
yapıyor: Ulamasız, imalesiz, zihafsız bir aruz deniyor; aruza yorum
getiriyor. On bir heceli bir ölçü seçiyor ve her şiirin ölçüsünü, o şiirde
on bir kere tekrar ediyor. Ediyor da ne oluyor? Şu:
AH!
Kırılırmış su, gölge var çocuğun yüzünün
yaşlarında. Kartopu var, gözü taş.
Sözlerin kanar, kuru otları bağlar.
Yeşerdi şimdi dağın dışı, çırpındı, çırpınır
rüya
taşlaşıyor gözlerin. Sular durulur,
bozulur kan, direnme pençeye, goncagülün
yok.
Kırıl da, öyle kırıl. Suyu kendinde yak,
gözün
karışır, yanağından süzüldü işte.
Yağardı karanlık sular, kanardı ateş.
“Geçmişimize
bir merhaba” demek isteyen Erözçelik’i anlamak ve geçmişimizi, örneğin Alp
Er Tunga’ya kadar vardırıp vardırmadığı kavrayabilmek için, bir örnek daha
vereceğim. Geceyazısı’nın 1.
sayısında adı OY- iken aynı derginin ikinci sayısında bir kez daha, bu sefer
CISS! adıyla yayımlanan şiiri şöyle:
Erik ağacının zamkı
dökülüyor,
görmedin mi!
Yaprakları acı, tatmadın mı!
Hiç, beni,
dinlemedin mi!
Şimdi yürek yırtılır...
Başka şeyler de yapıyor
Erözçelik. An’ânesinden öğrendiği Bartınca dilinde de yazıyor şiirlerini.
Cinayet şiirinde olduğu gibi; sanırım Bartınca dediği bu olmalı:
Bak, bak, ben, ney deyvecam
ben saa. Katilleğ vağ ya, katilleğ,
o ağşam yatıvoryalağ...Savcu şey
yapıyağ. Araşturyağ. Araşduruvoryağ.
Yanunda şeyleğ de vağ.
Yardumcularu.
Erözçelik’in merhaba dediği
geçmişinde, belki de andığı Bartıncayla kökenlik eden, bir başka lehçe ya da
“deme” şekli daha olmalı: Azerice... Bu biçimin örneklerini
Geceyazısı’nın üçüncü sayısında
görüyoruz. Ancak, bu şiirleri aktaramam size. Klavyemde o hurufattan
bazılarını yazacak tuşlar bulunmuyor çünkü.
Peki, ne demeli? İşin ucunu,
şu kadim “sanat toplum içindir / sanat sanat içindir” başlıklı münazara
konusuna mı götürmeli? Yoksa Plekanov’un tohumlarını ektiği yerde sanatın
bir oyun olduğuna inanıp bu oyuna gerekçeler yaratmaya ve bu oyunun
toplumsal yararlarını keşfetmeye doğru yola mı koyulmalı?
Bu dediklerim Erözçelik’in
kötü bir şair olduğu üzerine söylenmiş sözler değildir; hiç değildir. On beş
yıldır gündemimde olan bir şairi ötelerde arayışlara iten, hatta ötenin de
dışına süren; bu arada şiirini zorlayan, sıkıştıran, kurulaşmasına neden
olan edebiyat koşullarına karşıdır dediklerim; onlara vurgudur.
Sıradanlaşmaktan korkan başka
şairleri farklı şiirlerin altını imzalarken görmeye hazır olmalıyız.
Görüşeceğiz...
1)
Geceyazısı,
Sayı:1, Sayfa: 92
Akatalpa
- Sayı: 48 Aralık 2003)
FİKRİMİN İNCE GÜLÜ
Birkaç yüz yüze görüşme, bir-iki
telefon uyarısı; efendim, Enis Batur’un 31 Ekim tarihli
Akşam-lık’taki azarlamaları
neymiş öyle, nasıl böyle “giy”direbilirmiş, falan...
Okuduğunu anlayan, anladığını
sanan biri olarak kışkırtılmadım, kuşkulandım sadece ve dönüp yazıyı bir
daha okudum. Kitap-lık dergisinin
Otel başlıklı dosyasında Madımak Oteli’nden bahsedilmemesine “büyük olay”
boyutunu katan ben değilim, bu bir. Bunu bir eksiklik olarak niteledim,
doğru; bu tavrı, cılkı çıkarılmış bir konuyu bir kez daha dillendirmekten
kaçınan Batur’un elitist yanına bağladım, bu da doğru. O yazıda, Enis
Batur’un “elitist” suçlamasına (elitizm suç muymuş?) karşı koyuşunun dışında
benimle ilgili bir şey bulamadım ve oradaki suçlamalardan hiçbirini üstüme
almadım; bu da iki.
Herkesin okuduğu kendine;
üç...
Yine de ben, kendi İ’lerimin
noktasını koyarak, daha anlaşılır olmayı deneyeceğim.
1-
Sivas
olaylarının gerçekleştiği temmuz ayının gelmesini sabırsızlıkla
bekleyenlerin, o ay çıkacak dergileri yapay acılarıyla “kir”letmek için daha
kıştan hazırlığa başlayanların olduğundan adım gibi eminim. Bunun
kanıtlarını geçmişte gördük, gelecekte de göreceğiz, hiç kuşkunuz olmasın.
Açın bakın, özellikle Anadolu dergilerinin o aya ait olanlarında,
içtenlikten zırnık kadar nasiplenmemiş, bayağı kurgularıyla sırıtan kaç
Sivas şiiri okuyacak, acıların bir de rant hanesinin olduğunu anlayacak,
“unutmadık, unutmayacağız”la sınırlı kalmayan slogan kederlerin nasıl
afişlendiğini, olmayan yaralara nasıl kabuk icat edildiğini göreceksiniz.
Cumhuriyeti, kurulduğu
şehirde yıkacaklarını ileri sürerek bunun hayaliyle yaşayan ve 2 Temmuz’da
da bunun bir provasını yapanlarla bu olayı edebi çıkar(?)ları için
kullananların arasında fark olmadığını düşünüyorum. Böyle düşündüğüm içindir
ki, on tane otel dosyası düzenleyecek olsam, ancak birinde Madımak’ı anmayı
yeğleyeceğimi burada açık açık söylüyorum. Madımak’ta kalın bir damar olarak
acı vardır ama, edebiyat oradan ancak kılcal bir damar olarak geçer. Bu
yüzden, edebiyata ilişkin yanından baktığımda, diyelim Edip Cansever’in
otellerinde, diyelim Pavese’nin Roma Oteli’nde, Pera Palas’ta, Anayurt
Oteli’nde yüz defa, Madımak’ta ise acıyla sadece bir kez ürpereceğimi
bilirim.
Söylediklerimin olayı
küçültmek ya da küçümsemekle ya da ideolojik düşüncelerimle hiçbir ilgisi
yok. Elbette İsmet Özel’in bu olay karşısında duyduğu sevinci duyamazdım,
duymadım; elbette orada öldürülen her kişiye önce insan ve gerçekten insan
oldukları için çok üzüldüm. Ama, olayların edebiyatta taşındığı yere bakınca
daha çok üzüldüm, üzülüyorum.
“Pop acı”nın tuzağına
düşmekle düşmemek arası bu noktada, gerçek acılarıyla Sivas’a bakıp
susanların, Sivas’a değil, yapay acılarıyla bülbülleşenlere sırtlarını
döndükleri yerdeki tavırları olarak düşündüğüm ve bu anlamda kullandığım
“elit” sözcüğüne gelince;
2- Bu sözcük
küfür anlamında da kullanılabilir; bunu kabul ederim. Bu sözcük
kullanıldığında amaçlanan şu örnekteki anlamsa, (Şehirlerin üzerinde biriken
ve her türlü gazdan oluşan smog tabakası gibi bir tabaka olan sosyeteye
“dahil” edilen bir sayın bayan, sabah kahvesine gittiği ve kendisiyle aynı
sınıfa konulmasına pek de katlanamadığı komşusuna şunu söylüyor: Dün gece
operadaydık şekerim, Hoffmann’ın Masallarını seyrettik; bi eğlendik bi
eğlendik ki sorma!”) ben elitin bu anlamını alay için bile kullanmam. Şu
örnek bana daha yakın: (Fransız Kominist Partisi Başkanı, Paris’te, metroyu
birinci mevki vagonların yanaşacağı peronda bekliyor. İkinci mevki
vagonların duracağı yerde bekleyen bir grup işçi onu tanıyor ve laf
atıyorlar: “Başkan, sizin burada, bizim aramızda olmanızı isterdik, birinci
mevkide değil! Size bu nedenle oy verdik.” Başkanın yanıtı şu: “Amacımız
bizim oraya gelmemiz değil, sizin buraya taşınmanızı sağlamak.”)
Bu anlamdan bakarak,
Seçkinciliğin edebiyatın öncü gücü olduğuna ve eğer edebiyat adına bir
şeyler yapılacaksa bunu elit tavrı sergileyenler tarafından başarılacağına
inandığımı; bu yüzden elitistleri önemsediğimi belirtmeliyim.
Düşlem’den beri yaptığımın ya da
yapmaya çalıştığımın bu tavrın sınırlarını çizmek ve bu sınırların içinde
kalmak olduğunun bilindiğini sanıyordum; yanılmış ya da yanlış anlaşılmış
olmalıyım. Bu yüzden değil miydi, kendini tekrar etmekten bıkmayan, o nasıl
bir tatmin duygusuysa, sadece onu okşayarak yatıştırmak için yayımlanan, bir
türlü parıltıyı yakalayamayan Anadolu dergilerinin büyük bir bölümüne ve
onların dergicilik anlayışına, çok istediğim halde inanamayışım ve onları
yazılarımda zaman zaman, gösterdikleri, gösterecekleri tepkilere rağmen, bu
çizgiye çekmeye uğraşmam.
Gidip gelip Adana’ya
tosladığım sanılmasın, ilk örneğimi oradan vereceğim: Bu kadar çok dergi
yayımlanıyor, ama hiçbiri Yom Sanat’ın
ulaştığı yere yaklaşamıyorsa bu şehirde, bunun nedeni, bu derginin belli bir
estetik düzeyi tutturmaya uğraşırken seçmeye özen göstermesi, dozu biraz
eksik kalsa da seçkinci davranmasıdır.
Akatalpa,
bir yılda yaklaşık yüz şiir yayımlıyor. Koyun alt alta hepsini, bakın
bakalım kaç tanesi Akatalpa’nın
seçkinciliğine uyuyor, kaç tanesi sıradanlığıyla sırıtıyor. Bunların oranı
yüzde onu geçmez. Ve bu yüzden şairler, en iyi şiirlerini bu dergiye
gönderirler, bu yüzden vasatlar, hele hele vasatı tutturamayanlar bu dergide
asla yer bulamazlar.
Diyarbakır’ın
Yaratım’ı da aynı yolda, aynı
çizgide olduğu için önemsenmiyor mu?
Bir de,
3- bu ülkenin
okur yazar oranı sanıldığı gibi yüzde yetmiş, seksen falan değildir, olsa
olsa yüzde iki, bilemediniz yüzde üçlerdedir. Gerçek okur yazarlardan:
Okuduğunu anlayanlardan, yazdığının farkında olanlardan bahsediyorum. Hal
böyleyken edebiyat, özellikle şiir, seçkinci bir tavır sergilemek, yüzde
doksan yediye değil, yüzde üçe yazmak; yüzde doksan yedinin artık ne
kadarıysa, bir bölüğünü anlamaya zorlamak, buradaki kültür ve sanat
anlayışını olabildiğince yukarı çekmeye çalışmak durumundadır. Çoğunluğun
şairi olmak, tanınmak, bilinmek, bir şarlatanın bir tv programında dediği
gibi “bir milyon okura ulaştım” diyebilmek, evet, ruh okşayıcı bir tavır
olarak tercih edilebilir ama, edebiyat ve şiir adına kabul edilebilirliği
kuşkulu, çokça hazım gerektiren bir tavır olduğu da su götürmez.
Doğrusu, ülkenin genel
durumuna uyan, yönetime gelenlerle bu yöneticileri seçenlere hitap eden bir
edebiyatın varlığını, “var”lık olarak bile kabul edemiyorum. Böyle bir
tercihten yana olan bu çeyrek oranlı halka, ne sanatı, hangi edebiyat; olsa
olsa Battal Gazi Destanı, Kan Kalesinin Fethi, hatta sadece Kazıklı
İlmihaller gerekli, diye düşünüyorum. Çünkü o çarşafın, sadece gövdeyi
değil, beyni de, beynin yaratıcılığını da örttüğüne inanıyorum.
İmdi, diyorum ki, Bilge
Karasu elitistti, Ece Ayhan elitistti, Enis Batur elitisttir, Ferit Edgü
elitisttir; bütün Akatalpacılar,
bütün Kitap-lıkçılar elitisttir;
öyle oldukları için önemliydiler, önemliler... Edebiyatımız, bunlarla, böyle
davrananlarla vardır ve ancak böyle olundukça var olacaktır.
Gülden
yaralanmak iyidir!
Görüşeceğiz...
(Akatalpa
- Sayı: 49 Kasım 2001)
DERDİ NE İSE SAKLAMA MAHREM OLAYIM BEN
Siz, siz
olun, yazmaya niyetlendiğiniz şey her ne ise; mektup, şiir, düzyazı, işe
koyulmadan önce, kaleminize mutlaka içtenliğinizi çekin. Bırakın, kanınız
içtenliğinizden sonra damlasın kâğıdınıza, damlayacaksa. Çünkü,
içtenliğinizi fon olarak kullanmazsanız, çiziktirdiklerinize biraz yapaylık,
biraz da riya bulaşacaktır. Yaratıcılığınıza dürüstlüğünüzü katmazsanız,
gerçek duygu ve düşünceleriniz, dilinizin ucuna getirip getirip
yutkunduklarınız, siz ne kadar saklarsanız saklayın, bir yolunu bulup bir
tükürük damlasına binip kâğıdınıza zıplayacak, zayıf bir noktasında
kâğıdınızı bir fıtık gibi kabartacaktır. Ne kadar ustalaşırsanız ustalaşın,
belki 1,3,5 yazıda gizlenmeyi başarırsınız ama, sonunda bundan kaçamaz,
kendinizi bir biçimde ele verirsiniz.
Bu yazının
yazıldığı günlerden taze bir örnek:
Hürriyet Gösteri dergisi.
Sayı: 254. Tarih: Aralık 2003. Muharrir: Ali Günvar. Yazının başlığı: Nâzım
Hikmet şiiri nasıl anlaşıl(m)ıyora bir örnek.
Önce bir ön
bilgi: Evet, hafıza defterimde böyle bir ad var ama, gerek Günvar’ın
kişiliği ve ideolojik yapısı, gerekse onu bu dergiye yazı yazacak düzeye
getiren edebi geçmişi hakkında önemli bir bilgim yok. Yakın zamanda, benim
izleyebildiğim dergilerde, uğraştığı yazı türüyle ilgili ürünlerine de
rastlamış değilim. Yani, bay Günvar, benim için var ama, yok bir kişi.
Bir bilgi
daha: Birçok derginin sayfaları boş laflarla, yaveden öteye hiçbir şey
söylemeyen gevezeliklerle dolu. Meydanı boş bulup kılıç sallayarak ciğerini
dışarı döken cengâverlerin naralarının peşine düşmeye de pek meraklı
değilim. Ayrıca bu tür işlere zaman harcamaya değmeyeceğini de biliyorum.
Peki, perhizimi niye lahana turşusuyla bozuyorum? Nedeni şu: Günvar’ın, boş
sözlerle hafiflettiği bu yazısıyla farklı bir amacı hedeflediğini seziyor ve
açıkcası, meydanı doldurmaya çalışıyorum.
Şimdi, adını
andığım yazıya bakarak ve tek bir yazıdan hareket edeceğim için yanılma
payımı da saklı tutarak, tanımadığım bu kişi hakkında, kişiliğinden
ideolojisine, edebiyata bakışından şiir anlayışına uzanan birkaç söz
söylemek istiyorum.
Günvar’ın
yazısı tipik bir gizlenme yazısı. Yazdıklarına inanmıyor, inandıklarını bu
yazıya yansıtamamış. Bu o kadar belirgin ki, Günvar’ın kaçak hali, yazının
kordonunda geziye çıkmış, bu kış gününde, üstelik bir de dondurma yalıyor.
Bakın nasıl:
Bir davet
alıyor bay Günvar ve kalkıyor bir grup arkadaşıyla ne özel muhabbet, ne de
temsil ettiği siyasi görüşe yakınlık duymadığı Tayyip beyin Diyarbakır’daki
duruşmasına gidiyor. Gerekçesi de bomba gibi: 27 Mayıs 1960’dan bu yana
TSK’nin sivil dinamikleri silindir gibi ezmesi. Yani çocukluk; çocukluktan
kalma bir korku: İhtilal yüzünden annesinin okuldan dönmeyeceğini sanan
çocuk, nasıl bir bağlantı kuruyorsa, korkusunun üstüne yürüyor ve yıllar
sonra destek vermek amacıyla kalkıp Tayyip beyin duruşmasına katılıyor.
Bunda anlaşılmayacak bir şey yok. Üstelik, geçmişinde bir de anne yarısı bir
dayının 27 Mayıs’ta bir ay kadar tutuklanması var! Daha ne olsun?
O dayanışma
toplantısında Günvar’ın şu tesbitindeki muhteşemliğe bakın:
“Gazeteciler şiirden ne anlar ki?”
Bu sözlerin soğuk duş etkisi yapmasından daha doğal ne olabilir. Öyle
olmuş olmalı: Herkes buza kesmiştir herhalde. Biz bile, orada olmadığımız
halde, bu tespit karşısında uzaktan uzağa ürperiyoruz. Bütün gazetecileri
tek tek tanımak, hangi konudan anladıklarını, hangisinden bihaber
olduklarını bilmek iyi bir şey olmalı.
O
toplantıda, müsamere çocuğuymuş gibi, Tayyip beye bir de şiir okutmaya
kalkmasın mı bu zavallı gazeteciler ve de Tayyip bey
“Nâzım Hikmet’in en başarısız
dönemlerinden birine ait bir ‘tribünlere oynama şiiri’ olan Salkımsöğüt’ü,
bu şiire layık vurgu ve entonasyonlarla” okumasın mı; bakın rezalete!
Hadi, bunlar
oldu bi kere, diyelim, “omuzundaki
fotoğraf makinasını, bir kabadayının tespihine verdiği kıymete yakın bir
hava ile taşıyan” bir gariban gazeteci, o sıra, “Başkan,
o şiirdeki kızıl atlılar Bolşevik atlılarıdır” demez mi? Allah için, Ali
Günvar: “Ben dememiş miydim?
Gazeteciler şiirden ne anlar ki?” demesin de ne desin? Ve ne özel
muhabbet ne de temsil ettiği siyasi görüşe yakınlık duymadığı Tayyip beyle,
o an göz göze gelmesin de ne yapsın?
Bir bildiği,
hatta birden çok bildiği vardır Günvar’ın. Örneğin, ‘Kızılcıklar oldu mu’
türküsü Enternasyonal Marşı değildir; bunu bilir. Örneğin, Bolşeviklerin
atlı birlikleri falan olmaz, onlar piyade doğmuş, piyade ölecek kişilerdir;
bunu da böyle bilir. Daha başka bildikleri de vardır ama, yazdıklarına
bakarak bilmediğinden emin olduğum bir şeyi hemen söyleyeyim: Şiir.
Nâzım,
Salkımsöğüt şiirinde:
koşuyordu kızıl
atlılar güneşin battığı yere!
diyorken,
efendim, “güneşin batışı sırasında
tüm nesneleri ve özellikle ufuktaki siluetleri kaplayan kızıllığın bire bir
metonimik bir biçimde” kullanmışmış. Sonra,
beyaz orduların
ardında kılıç oynatmayacak
derken,“Görüldüğü
gibi şair kızıl ordulardan değil ‘beyaz ordular’dan bahsetmektedir.”
Bu
gazeteciler gerçekten şiirden anlamıyorlar! Anlasalardı
Nâzım Hikmet için şu yargılara kolayca varabilirlerdi:
“Nâzım Hikmet’in bu dönemdeki
şiirlerinden yansıyan şiir görüntüsü maalesef Âşık Veysel’in biraz daha
mürekkep yalamış olanından daha farklı değil gibi...” (Ne olur söyle,
Günvar, Veysel mi daha iyi, yoksa Nâzım mı? Biri ötekinden kaç kilo daha
ağır? Tarihi tesbitinizi bizlerden esirgemeyin, söyleyin hadi. Yoksa sizin
yalama olmuş teraziniz bu farkı okumaktan aciz mi?)
“Nâzım Hikmet de, tüm
diğer sansasyonel isimler gibi, şiirin sıradan okuruna hitab eden bir
şairdir.”
(Günvar, sigarasının dumanıyla
halkalar püskürtüyor ki, her halka, aynı zamanda bir sıfırdır.)
“Zira
incelmiş zevki olan bir şiir okurunun Nâzım Hikmet’in ‘Gece 24 Şiirleri’ ile
‘Saman Sarısı’ dışındaki şiirlerinde bulabileceği fazla tat yoktur.”
(Günvar’ı, incelmiş zevkini doğuran
sistemi onarmaya çağırmaktan başka ne yapılabilir ki? İşe şu cümleden
başlamasını önererek bitirelim: “Bu kadar seveni olduğunu iddia eden
okura sahip bir şairin....” )
Günvar, ev ödeviyle
uğraşırken, gelin, hakkını teslim edelim ve bu yazısıyla, “Nâzım
Hikmet şiiri nasıl anlaşıl(m)ıyor”a iyi bir örnek verdiğini kabul edelim. Ve
biz, edebiyat klanına, çamur
atarken bile zeki olabilen kişilerin dahil olmasını dileyelim. Ve de bugünün
cahilinin yarının bilgesi olabileceğinden hareketle, acemi muhabirlere hoş
davranalım.
Görüşeceğiz.
(Akatalpa
- Sayı: 50 Şubat 2004)
BAHARIN GÜLLERİ GELDİ
Ocak ayında Veysel Çolak’ın
Şiir Yıllığı, E Edebiyat
dergisinin yıllığı, bir ad seçkisi biçiminde
Şiir Ülkesi’nin seçtikleri; Şubat
ayında Mehmet H. Doğan’ın Şiir Yıllığı’yla İhsan Üren’in UfukTuru ortalığı
şenlendirdi, demek, diyebilmek isterdim. Hayır, o coşku yok, nedense.
Benzerliklerin bıktırıcılığı mı, bu tür seçkileri hazırlayanların bıkkınlığı
mı, yoksa yalnızca okurların gözlük numarasının hep aynı kalmasının
getirdiği bir ‘tıpkı okuma’ mı; hangisi bilmiyorum. Kişisel bir duygu
olmasını diliyerek söylüyorum: Sanki kalbimize buz düşmüştü de, her dem sam
yeli gibi yakıp geçen, kavuran seçki fırtınası, bu kez imbat etkisi
göstermiş, tenimizi yalamış, okşamış ve geleceği bilinen, gelmesi, gelip
geçmesi beklenen bir an gibi, gelip geçmişti. Yakması ya da okşaması değildi
önemli olan, gelmesiydi. Bir köşeye kıvrılıp, bir süre sonra dineceğini
bildiğimiz bir ağrı gibi karşıladık onları.
Bu da oldu işte,
tanrım...”
Yıllıklar üzerine
yazılmalıdır, yazılacaktır; edebiyat dünyasının bu değerlendirmelere
ihtiyacı var. Ama ben, hiç değilse bu yazıda bu konuyu pas geçmek
niyetindeyim. Kara kanatlarını ruhuma değdiren kuştan düşen teleği bu
hokkaya batırmak istemiyorum. Hoş, takıldığım ve yazmak istediğim konunun
mürekkebi, belki de bu hokkanın mürekkebinden daha kara ama, olsun!
Bakın, duramıyorum, yazacağım
konunun girişini bir alıntıyla, Mehmet H. Doğan’ın Şiir Yıllığı’nın ‘2003’te
Şiir’ başlıklı giriş bölümünden aldığım bir cümleyle yapacağım:
“Sayıları her yıl biraz daha kabaran
edebiyat ve şiir dergileri konusunda, bu sayıca artışın yanında söylenmesi
gereken bir başka şey, özellikle taşrada çıkan bu dergilerin içeriklerinde
ve baskı niteliklerinde görülen inanılmaz düzelme ve gelişmeydi.”
Gerçekten
de, özellikle baskı niteliklerine bakarak, şu son dönemde, Anadolu
dergilerinin birkaç yıl öncesine kıyasla ciddi bir sıçrama kaydettiklerini
söyleyebiliriz. Bu dergilerin bazıları İstanbul’u bir kenarda bırakarak,
sanki benzerleriyle bir yarışa başladılar. Örneğin, Ankara’da yayımlanan
Kül dergisi, İstanbullu
Adam Sanat’ı rakip saymayacak
düzeye ulaştı. Kum dergisinin,
Edebiyat ve Eleştiri dergisinin
yanındaysa farklılığını hemen belli ediyor; onlarla kıyaslanmak bile
istemiyor gibi. Kül Öykü ise, bir
zaman sonra Adam Öykü’yü sollayıp
geçecek gibi görünüyor. Yom Sanat‘ı
Adana’nın tek ve en önemli dergisi olarak kabul edenlerin, ki yakın zamana
kadar ben de bu ‘tek’çilerdendim, hatta yazdım da bunu, bu derginin yanına
bir süre sonra, biraz daha titiz davranan bir
Heves‘i, bir
İmgelem Çocukları’nı eklemeleri
şaşırtıcı olmayacaktır. Diyarbakır’ın
Yaratım’ı, etnik kimlikli bir edebiyatı öne çıkaran hemşehri dergileri
çöpe yollamakla kalmadı, bana göre, İstanbul çıkışlı birçok dergiyi de
nitelik olarak aştı. Yılın sonlarına doğru bir küçük çatışmaya yol açan
Erzincan doğumlu Le poete travaille
dergisi, taşranın da taşrasında bu işin yapılabileceğini gösterdi ve
umulmadık nitelikte bir çizgi tutturdu. Üzerinden yürütülen tartışmalarla
daha da gelişti, edebiyatın önemli kalemlerini sayfalarına çekmeyi başardı.
Bu hal, var
olma çabasının bir göstergesidir. Ardı sıra, bir kişiliğe sahip olmayı ve
orada tutunmayı taşır. Bu bir yöntemdir. Kafalardaki taşranın taşradaki
kafalarca yok edilebileceğinin kanıtlanmasına yönelik bir yöntemdir.
Bu bir var
oluş yöntemidir, demişken, son zamanlarda örneklerine bolca rastladığımız
bir başka var olma yönteminden daha bahsetmeliyiz: Vandalizm! Kafalardaki
taşrayı silmek ne demek, tam tersi, taşrayı içselleştiren, taşra düşüncesini
bütün dokularına egemen kılan ve bu bakışla ortaya koydukları ürünlerle
seslerini duyurmaya çalışanların, sanat adına gösterilen doğal tepkilerle ya
da tepkisizliklerle karşılaştıklarında uyguladıkları bir yöntem bu. İşi
çığrından çıkartmadan basit sataşmalarla başlayan, zaman zaman farklı
bağlamlarda örneklerine rastladığımız davranışlar bunlar. Hep vardılar,
edebiyat dünyasında da, belki bütün dünya işlerinde ve ilişkilerinde de
olmaları kabul edilebilir, hatta beklenilir tavırlardır. Örneğin, Turgay
Fişekçi’nin Şair Çalışıyor’un
adından başlayıp çıkış nedenine varan itirazları: “Şair çalışıyor demek,
Le poete travaille demekten daha mı az şiir tadı taşıyor. Dahası, bu
dergi Erzincan’da yayımlandığına göre, oradaki şairlerin ürünlerinin
ağırlıkta olması gerekir, değil mi” sözleri, bu karakterde ve bir bakıma,
merkezdeki taşranın dışavurumuydu. (Cumhuriyet,
10 Eylül) Tıpkı Tuğrul Tanyol’un “Böyle bir dergiyi aslında kömik buluyorum”
demesi gibi. (Akşam-lık,19 Eylül)
Ne ki, bu
davranışlar buralarda kalmadı; anlam değiştirdi, hırçınlaştı, hakaret
düzeyine ulaştı. “Milyonlarca insanın tertemiz hayallerinin üzerine basarak
oturduğunuz ve yukardan yukardan konuştuğunuz o sırça köşklerinizde ikiyüzlü
bir ahlakın temsilcileri olarak sizleri hafıza kazalarınızla baş başa
bırakıyorum. vicdanları bok içinde yüzenler bize nasıl boktan ve kirden
bahsedebilirler...”(İmlasız,
sayı: 5)
Yetmedi,
sözde edebiyat adına, ama besbelli ki aşağılık duygularının yarattığı
çöküşün etkisiyle küfür seviyesinde seyrini sürdürdü. “Güzel bir atasözümüz
var: Sahipsiz eve it buyruk. Kendisi de banka sermayesini “arka”sına alarak
bu boşluktan yararlanıyor, yüklü maaşı cebine cukkaladıktan sonra, kafasına
göre bir sağa bir sola laf atıyor ve istediğini yapıyor. Aslında Batur
Bey’in yazdıkları da yaptıkları da “osuruktan nağmeler”den başka birşey
değil. Nasıl olsa, Türkiye’de “götüne güvenen borozancı başı” düşüncesi
hakim. Bu bağlamda Batur Bey’in “arka”sı trompet çalıyor.” (Karalama,
sayı:6) (Son iki alıntının karalayıcı”larının adını, reklamlarına
bulaşmamak için yazmıyorum.)
Olay, meyve
veren ağaçların taşlanması falan değil, düpedüz yıkmaya, dümdüz etmeye, biz
yoksak başkaları da olmamalıdır mantığının çılgınlığına vardı ki, bu hal,
bir şeyleri berhava etmeyi göze almış canlı bomba, uslanmaz sabotajcı
halidir.
İşin dibini
kurcalarsanız, piyangodan ikramiye kazanamadıklarından yakınan bu biletsiz
muhteremlerin, aradabir bir bilet alarak şanslarını denediklerini;
çattıkları, varlıklarına tahammül edemedikleri ve erkin sembolü olarak
gördükleri “makam”lara, birçok kez başvurduklarını, icazet katı olarak
algıladıkları bu kişi ya da ‘kurum’lardan karanlıklarına ışık dilendiklerini
göreceğinizden eminim.
Varolmanın
dayanılmaz hafifliği”
Sevgili
Akatalpacılar, 800 sözcüğü aştığımın farkındayım. Ama, konumlarını erk’e
çevirenlerin de var olduğunu, yukardaki karalamalara çanak tutanların da
bunlar olduğunu son söz olarak söylemek zorundayım.
Görüşeceğiz...
(Akatalpa
- Sayı: 51 Mart 2004)
AĞYAR İÇİN EY BÎ-VEFA
20-30 yıl
önce yayımlanan edebiyat yıllıklarının ana işlevi, tarihe belge bırakmak,
bir dönemi; hiç değilse bir dönemin bir kesitini, adları ve ürünleriyle
sonraki yıllara taşımaktı. O günleri anımsayanların, bugün çıkıp da, bu
yıllıkların edebiyat ortamını ısıtmak ya da dedikodu kâselerine konulsun
diye malzeme üretmek gibi görevler üstlendiklerini söyleyebileceklerini
sanmıyorum. Yayımlandıklarında fırtınalar kopardıklarını ya da bir karalama
kampanyasıyla karşılaştıklarını da... Bir olguydular, bir sonuçtular; var
olmaları gerekliydi; oldular ve bu yeterliydi. Belki, dile getirilmeyen bir
merakla çıkıp gelmeleri beklenir, mürekkeplere bulanarak sayfaları
karıştırılır, orada yer almanın gizlenmiş gururunu duyarak, “şu tarihli
yıllıkta yayımlanan yazımda, şiirimde ben...” benzeri sözlere yedirilen var
oluşun ince sevinci ikinci şahıslara hissettirilir veya kayda geçmemiş
olmanın hüznü kırık gülüşlerin arkasına saklanırdı ama, ne hazırlayanlar
topa tutularak yıllıklar yok sayılırdı, ne de yapılan seçimin yöntemi ya da
öznelliği yargılanırdı.
Edebiyatın
edep sınırlarını koruyan bu kibar davranışları ve saygılı tutumları
Adam Sanat yıllıklarının
yayımlandığı yıllarda yitirir gibi olmuştuk. Son iki yılda yayımlanan
yıllıklara gösterilen tepkilerde o eski kibarlığın izleri var. Kibarlık
olarak nitelediğim bu tavır, bir vurdumduymazlığın, bir önemsemeyişin, âdeta
bir tepkisizliğin belirtisi değildir, umarım.
Yıllık
olayına içerden bakanların; yani, seçenlerin, seçilenlerin ve seçilmeye aday
olanların durdukları yer, biraz ekonomik, biraz tarihi, biraz da ruhsal
anlamlar taşır. Dışında kalan ve bu olaya bir anlamda gözlemci sıfatıyla
dahil olanlarsa, daha çok, bu işin edebiyata olan katkısı üzerinden
değerlendirmeler yaparlar. Mart
Akatalpa’sında Ramis Dara’nın yazdıkları böyle bir değerlendirmenin
sonucudur: “Açıkça söylersem, yakın
zamana kadar ben bu arkadaşların yaptıkları çalışmaların zararı yararına
eşit ve herkesin gördüğü küçük bir oyun sanıyordum. Ciddiye alınmalarına
gerek de, zaten imkân da olmayan, hazırlayanlarına içsel tatminin yanında
belki yolun başındaki birkaç arkadaşa motivasyon sağlayan oyunlar./. Ancak
bu durum yaygınlaşma ve kararlılık eğilimi gösterip, üstelik bütün bir
edebiyat alanını kapsayacak gibi görünmeye başlayınca, şimdi ürktüğümü
söyleme ihtiyacı duyuyor, itirazımı seslendiriyorum.”
Bu sözlerin
ulaştığı ilk adres E 2004 Edebiyat
Yıllığı’dır.
Bu yıllığın
hazırlanma gerekçeleri ve hazırlanma yöntemi önsözde belirtiliyor. Önce, not
defterimde kayıtlı olan kimi yazarların (örneğin Semih Gümüş’ün, Enis
Batur’un, Özdemir İnce’nin, Ahmet Soysal’ın, Süha Oğuzertem’in) yazılarını
bu yıllıkta bir arada bulduğum için sevindiğimi yazmalıyım. Ama, hepsi bu
mu, bu kadar mı? Ayıklamanın doğru yapıldığından kuşkuluyum. Elbette, eni
boyu belli olan bir yıllık olduğu, birçok önemli yazının bu nedenle yıllığa
alınamadığı söylenecektir. Bu durumda yapılması gereken, bence, E dergisinin
kendini ortaya koyması, sadece yıl boyunca yayımladığı edebiyat yazılarından
yaptığı bir seçkiyle okurun karşısına çıkmasıydı. Böylece, hem sınırlarını
belirlemiş hem de edebiyat adına yaptığı hizmeti belgelemiş olurdu.
Bu yıllığa
baktığımda, artık bir öykü yıllığını hazırlamanın zamanı geldi, diye
düşündüm. Çünkü, bu yıllıkta yayımlanan öyküler, son yıllarda gerçekten
önemli bir sıçrama gösteren öykücülüğümüzü temsil etmekten çok uzak.
Öznelliğin sınırlarını ne kadar geniş tutarsanız tutun, yayımlanan bu 14
öykünün, 2003 yılında yayımlanan en yetkin ve en başat ürünler olduğunu
söyleyemezsiniz. Taranan dergiler arasında tek bir öykü dergisi var:
Adam Öykü. Bu dergiden yıllığa
sadece iki öykünün alınmış olması ilginç. Bu seçimle Semih Gümüş’e bir mesaj
mı iletiliyor, bilmiyorum. Ayrıca, Ankara’da yayımlanan
Kül Öykü’nün, ad olarak bile
anılmaması, yıllığın bu bölümünün aceleye getirildiğinin, özensiz
hazırlandığının da bir göstergesi.
Yıllığın 6. sayfasının sonunda incelenen
dergilerin adları sıralanmış. Bana sorarsanız, oradaki dergiler sadece
vitrin görevi görüyorlar; oraya göstermelik dizilmişler. Onların yeterince
incelendiğine, hakça değerlendirildiğine inanmıyorum. Bu söylediğimi
genelleyebilirim: Yıllıkları hazırlayanların, ocak ayında başlayan, bütün
bir yıl süren ve aralık ayının sonuna doğru şekillenen bir çalışmayı
gerçekleştirdiklerine inanmıyorum. Tam tersine, diyelim ocak ayında, hadi
aralık ayına “öte”leyelim, oturuyor, edebiyatı biçimleyen dergilerle kıyıda
köşede kalanları şöyle bir karıştırıp, belki sağdan soldan aldıkları
önerilerle de beslenerek, üstelik zamana karşı bir çalışmayla, -çünkü
alternatifleri vardır- yıllıkları oluşturuyorlar.
E 2004
Edebiyat Yıllığı’nı
hazırlayanlar, 48 derginin incelediğini duyurmuşlar ve bu dergilerin
24’ünden ürün seçmişler. Beşin üstünde yazı ve şiir seçtikleri dergi sayısı,
sadece yedi. Bu yedi derginin sıralanmasını yazıyorum:
Kitap-lık: 18,
Varlık:
12,
Adam Sanat:
11,
Edebiyat ve Eleştiri:
8,
yasakmeyve: 7,
E:
6,
geceyazısı: 5.
Bu dergilere
kimsenin itirazı olamaz; edebiyatımızda kapladıkları yerin önemini kabul
etmeyen çıkmaz. Peki, ya atlananlar?
Size
söylüyorum, ey 100. sayıyı deviren
Dize, ey Agora; derdiniz ne,
çabanız niye? Bakın ne diyor, bu yıllığı hazırlayanlar: “İzmir
Ünlem’le nihayet kendi dergisine kavuştu.” Siz İzmir’in neresindensiniz?
“İç”inden değil, herhalde!
Size
söylüyorum, ey Kül, ey
Budala, ey
Yom Sanat, ey Erzincanlı yabancı,
ey Son Kişot, ey
Islık, inin kürsüden,
söylediğiniz sözlerin hükmü yok, besbelli.
Ve sen ey
Akatalpa! Başyazından son yazına
hurufat harcamışsın da ne yazdığını bilememişsin. Demek, bir yılda
yayımladığın 120 şiirin içine bir tek şiir gibi şiir koyamamışsın. Ne
demeli?
Özenmek yetmiyor, bayanlar baylar, ciddiyet de
gerekiyor.
*
Şiirimizde
2003 Ufuk Turu,
İhsan Üren...
6. tur için
seçilen şairlere ve ürünlerine diyecek sözüm yok. Ancak, Üren’in sunuş
yazısında üstünde durduğu titizlik konusunda söyleyeceklerim var. Ufuk Turu
Gezi Planı’na seçtiği Emrah Altınok hakkında
“Dikkat, önce şairimizin soyadı:
Dize’ye göre Altıok yazılıyor. Veysel Çolak Yıllığına göre de öyle.”
diyor Üren ve ekliyor: “Şairin soyadı Altınok.” İyi de Ufuk Turu Gezi
Planı’nda niye Altıok diye yazılmış? Peki ya Seyyidhan Kömürcü, hem de iki
yerde niye Seyidhan olmuş?
Denizle derya aynı anlama geldiği için mi, Derya Çolpan, Deniz Çolpan diye
kayda geçmiş?
Özenmek yetmiyor, bayanlar baylar, ciddiyet de
gerekiyor.
Görüşeceğiz...
(Akatalpa - Sayı: 52 /
Nisan 2004)
GAM ÇEKME GÜZEL
N’OLSA BAHARIN SONU YAZDIR
Baş tarafına İ.Ö.
gibi bir kaydın yakışacağı o çok uzaklarda kalan yıllarda, edebiyat
öğretmenleri çok şey öğretmişler bizlere; hâlâ o temele basıyorum, hâlâ o
alfabeyi kullanıyorum. Örneğin, de’lerin, da’ların, mi’lerin, ki’lerin ayrı
yazılanlarının hangileri olduğunu, şimdilerde önemsenmeyen satır sonu hece
bölünmelerini, yanlışın ve yalnızın yazımlarını; cümle yapısını, özne yüklem
uyumunu, vs. hep o dönemde öğrenmişim.
Anımsıyorum,
bütün bunlar bize ya kitaplardan alınmış metinlerdeki ya da bizlerin yaptığı
ödevlerdeki yanlış kullanımlardan yola çıkılarak öğretilirdi. Zaman zaman
kullandığıma bakılırsa, demek ki yazmışım hafızamın bir köşesine; doğruyu
belletmenin iyi yollarından biri olarak görmüşüm. Dergilerin, şiirlerin
üzerine yazarken, genellikle kötü örnek üzerinden giderek iyiyi tanımlama
uğraşımız bu yöntemin bir uygulması sayılabilir.
Yılı
nerdeyse ortaladık, şiir yıllıklarından bahsetmek için zamanın geçtiğini
düşünülebilirsiniz. Yine de ben, geçen ay yazdığım yazının devamı sayarak,
sözü yıllıklara getireceğim ve yanlışın üzerinden doğruya varmanın bir
örneği olarak Veysel Çolak’ın 2003
Şiir Yıllığı’na değineceğim.
Çolak’ın
yıllığında, en genç şairden en yaşlı şaire doğru bir sıralanmanın seçilmiş
olmasını, kaba ve kolaycı bir tahminle, Mehmet H. Doğan’ın hazırladığı
yıllıklardan farklı olma isteği, benzerlikten kaçınma arzusu olarak
açıklayabiliriz. Neden, sadece bu mu? Ben, bu dizilişi, yıllığın yukarıda
andığım yöntemle değerlendirmemiz gereğinin bir işareti olarak görüyorum.
Yani yıllığı, sunudan son şiire doğru değil, tıpkı osmanlıca yazılmış bir
kitabı okur gibi, sondan başa doğru okumamızın, ya da hiç değilse, sunu ve
değerlendirme yazılarının, kitabın son şiirinden sonra okunmasının daha
doğru olacağını düşünüyorum. Nedeni şu: Çolak, seçkinin hazırlanış
yöntemiyle kendi ilkelerinin ya da görüşlerinin çelişkisini vurgulayan,
üstelik bunca yılın birikimini doğru saptamalarla aktaran bir değerlendirme
yazısıyla başlamış yıllığına. Sonra yaptığıysa ilkelerinin, sözlerinin bir
uygulaması değil ne yazık ki. 155 şairin,
“kendini yineleyen”, “sıradan”, “ortaklaşa”, “eskitilen” şiiriyle
kitabını oluştururken sanki, “yaptığımı yapmayın” diyor. Bu çelişkiye rağmen
yine de Çolak’ı, yıllığını hazırlandığı sırada kendisine dayatılan koşulları
bilmeden ve işin ticari boyutunu gözardı ederek yargılamayı doğru
bulmadığımı söylemeliyim. Bu yüzden,
Eski dergisinin 28. sayısında Seyyit Nezir’in Çolak’a sorduğu soruların
yanıtlarını bu yıllıkta bulamayız. Ancak ekonomik ve duygusal baskılardan
sıyrılmış, sadece edebi duruşuna yaslanarak yıllığını hazırlamış bir Veysel
Çolak’a sorulabilir bu sorular; doğrusu da budur.
Eski
dergisini anmışken, yine İ.Ö.’ye döneceğim: Edebiyat derslerini haftada bir
gün “tahrir” dersine dönüştüren öğretmenimiz, bu derste, bir hafta önce
verdiği konu hakkında yazdıklarımızı denetler ve sonra bir öğrenciye ödevini
okutturur, diğer öğrencilerin bu metni eleştirmesini isterdi. Dersin sonuna
doğru da kendisi, toptan bir değerlendirme yapar ve konuşan her üç
öğrenciden ikisine şu klişe cümleyi söylerdi: “Beş dakika konuştunuz, ama
hiçbir şey söylemediniz.”
Eski dergisinin 28. sayısında
yıllıklar üzerine yazılmış yazılar ağırlıkta. Bu yazılardan Demirtaş Ceyhun,
Yüksel Pazarkaya ve Afşar Timuçin’in yazdıkları tarih ve nostalji kokulu,
İ.Ö.’yi anımsatan yazılar; anılarımıza dokunmuşlar. Abdullah Şevki ise
dünden bugüne uzanmış. Dünü neyse ne, bugüne bakışı tırpancı: 1960’dan önce
doğanları doğrayıp oldukları yerde çürümeye bırakmaktan yana. Demek ki yatay
bir şiirden yana, omurgasız bir şiir istiyor. O ve ötekiler, beş dakika
konuşup hiçbir şey söylemeyenlerden. Bir de,
Cumhuriyet Kitap‘ın 737.
sayısında, Mustafa Şerif Onaran’ın “Dergilerde” üst başlıklı köşesinde
yazdıkları var ki, bu kadar da “beş dakika” konuşulamaz. Bu derginin 20.
sayfası boş kalmış!
...Yazdığım
konuyu kesen küçücük bir gazete haberi; arka sayfalara atılmış, oraya
yakıştırılmış bir kültür darbesi: Enis Batur’un ve Selçuk Altun’un YKY
Yayınları’nın yönetim kurulu üyeliği yenilenmemiş! Bu karar üzerine,
Kitap-lık yayın kurulu üyeliği
yapan Ayfer Tunç ve Cem Akaş, protesto amacıyla dergiden ayrılmış!
Sermayenin YKY ve
Kitap-lık aracılığıyla sanatın
üzerine çöreklendiğini haykıranların; paranın, iktidara dönüşerek bu iki
kurumun marifetiyle edebiyata egemen olduğunu savunanların; bu karalamanın
öznesi olan vandalların gözü aydın!
Dikkat!
Kapitalizmin kültür alanında kazandığı bir zaferdir bu.
Bu darbenin
arkasında, evet, devlet tarafından takibe alınmış bir bankanın siyasete
mahkûmiyeti vardır. Bu darbenin arkasında, evet, devletin olanaklarını
kullanarak, bu düzeyde, bu kalitede ve bu kadar kısa sürede 2000 kitap
yayımlamayı başaramamış Kültür Bakanlığı’nın kıskançlığı ve adamlarına yer
açma gayreti vardır. Bu darbenin arkasında, evet, gerici ideolojinin para
yoluyla kültür ve sanatı dönüştürme planının uygulanması vardır.
Ey, sol söylemlere yaslanarak
“sermayenin gücü” öcüsünü yaratan Don Kişotlar! Biraz bekleyin hele,
sermayenin de gücün de ne olduğunu, nasıl kullanıldığını; asıl öcünün kimler
olduğunu göreceksiniz. Kuşatılmış bir ülkenin kale kapılarından birini
içerden açanlara yataklık yaptığınızın ve düşmanı içeri almalarına yardımcı
olduğunuzun farkına varacaksınız. Edebiyatın eleği olmayı görev edinmekten
ve edebiyatın düzeyini yükseltmekten başka bir amacı olmayan bir kurumun
kolonları ve kirişleri kesilmişken, kesiliyorken, siz, bir rüzgârın üstünüze
dökülen molozları savuracağını, hafifleyeceğinizi sanın; sanın ve alkış
tutun takiyeci hızarcılara. Yazdığınız cümleleri, kurduğunuz dizeleri yeni
düzene uydurmak için değiştirmeye başlayın. Ya da harakirinizi sürdürün:
Dairenizin o küçük çapını sokun karnınıza, “edeb”lice yarılın.
Ve ey siz,
kınlarındaki parayı sahte iktidarlarının burçlarına bayrak diye çeken küflü
fatihler! Kovuklarınıza döneceksiniz, kof kovuklarınıza! Tarihin emri bu!
Beyliğiniz kaç gündür, ya da istila ettiğiniz mekâna ne kadar
tutunacaksınız, bunu bilmiyorum. Bildiğim şu: Devriniz dolacak. Uygarlığın
emri bu!
YKY’nin ve
Kitap-lık’ın geldiği noktaya bir
çentik koyun ve sonrasını izleyin lütfen, “çağınızın
tanığı” olun. Takiye geleneğinin bir sonucu olarak, diyelim bu yılın
sonuna kadar, “eski”lerin planı,
projesi uygulanır, tasarladığı kitaplar yayımlanır belki. Sonuna, sonrasına
bakın siz.
Dikkat! Türk
edebiyatının, Türk yayıncılığının çok önemli bir kalesi düşmüştür; bunu bir
not olarak kayıtlarınıza geçirin.
Göreceğiz,
görüşeceğiz...
(Akatalpa
- Sayı: 53 Mayıs 2004)
ÜLFET ETSEM
YÂR İLE AĞYÂRE NE?
Yıllıklar, yayınevleri
derken, neredeyse beş ay oluyor, dergileri yazmayı ihmal ettim. Onların
birçoğu, biraz da küskün, masamdan kalkıp kitaplıktaki yerlerine göçtüler.
Kalanlar için bir şeyler
söylemeden önce, yıllıklar ve yayınevleri üzerine son bir cümle kuracağım:
Eğer, Mehmet H. Doğan’ın YKY ile bir sözleşmesi yok ise, hazırlanan
yıllıkların en yetkini olan YKY Şiir Yıllığı’nı bu yıldan sonra
göremeyebiliriz; hiç değilse Mehmet H. Doğan imzasıyla göremeyebiliriz; bu
endişeyi taşıdığımı belirtmek istedim.
Dergilere
gelince: Diyarbakır’da çıkan Yaratım
dergisinin 5. sayısında, Aytekin Yılmaz ve Hüseyin Kıran’ın hazırladığı
kırmızı bir “Cezaevi Şiir Dosyası” yayımlandı. Hazırlayanların kısa sunu
yazısında belirttikleri gibi, bu dosya, belki cezaevi şiirinin bütünü
yansıtmıyor, hatta belki cezaevi şiirinin en iyi örneklerini de içermiyor
ama, bu çok iyi bir “anlama çabası”dır, doğru bir “deneme”dir.
Bu dosyada
yer alan Atılcan Saday, yer altı
nehri / gün yüzüne çıkar / durmadan şaşırarak / yaşadığına / ve öldüğüne /
bir pınara dönüşüp / güneşe kavuştuğu yerde dizeleriyle mahkûmları;
Hakkı Zariç de, ayazdım, azıksızdım,
azdım / gelmeseydin dizeleriyle görüş günlerini, içinden geçtikleri o
ruh haliyle anlatıyorlar.
Seçki
peşinde koşturan “hazır”layıcılar için bir “av” konusu daha...
Yaratım’la
başladığıma göre, bu dergide de şiirleri olduğundan yola çıkarak, sustasına
basılmış gibi şiir yazan Ahmet Ada’ya hangi dalgaboyuna geçtiğini sormak
istiyorum. Abatılı olacak ama, olsun: Hangi dergiyi elime alsam bir ya da
birden çok Ahmet Ada şiiri. Bu kadar yayılmalarına, bahar aylarına uygun
pıtraklaşmalarına karşın nitelikle niceliği kopartmıyorlar birbirlerinden;
hemen hepsi iyi şiirler. Bir planı, projesi vardır mutlaka A.A’nın, varsın
uygulasın; ama, bayıltmasın.
*
Wesvese’nin
sıcaklığını ve Lüleburgazlılığını seviyorum. Nerelere ulaşıyor, kimlere,
bilmiyorum; umarım çok yere, çok kişiye... Bin sayfalık dergilere, 48 yarım
sayfayla da bu işin olabileceğini gösteriyor, 8 sayfalık
Akatalpa gibi. Hüsamettin
Çetinkaya, H. Kenan Gören, irrasyonel şiirlerini beklediğim Zate Zatturi(?),
İbrahim Metin ve Çünkü yaşlı bir
Almandır hayat / Nazilere oy verdi, diyen –sesi kulağımda- Hüsnü Arkan:
Sizler birer wesvese vesilesiniz.
*
Haydar
Ergülen’in şu sözleridir Şair Çıkmazı’nı
düze çıkaran ama kurtaramayan: “Şiir
dergilerini hep sevdim. Çocuk dergileri gibi gelir bana şiir dergileri,
çocukluğunu gecikmeli yaşayanlar ya da hiç yitirmemişler tarafından
çıkarılır ve okuyucuları da onların okul arkadaşlarıdır sanki.” Bu
sözleri ve şu dizeleri: Ben
başkasının yalnızlığı olsaydım / bir anı olurdum kendinden başka kimseyi
terkedemeyen.
Şair
Çıkmazı,
çıkaranların gönülleri kırılmasın, Ergülen’in desteğine rağmen, İstanbul’un
da, taşranın da taşrasında duruyor henüz; işleri zor. Çünkü ruhunda eksik
olan bir şey var ya da iki: Baktığı yer ve bakış biçimi. “Ad”lar önemlidir
ama, derginin de bir adı
olursa...
*
Haydar
Ergülen aracılığıyla, “le poete regarde” üzerinden
Le poete travaille’ın 9. sayısına
geçiyorum. Rüzgârın adı rüzgârın
içindedir sözü onundur diyen İlhan Berk; Cahit Koytak,
şenlikli olanı arıyorum, bir adam
başka ne ister ki / ama kendimi arıyorum, bir adam başka ne ister ki,
diyen Hasan Öztoprak, Necmi Zekâ, enderemiroğlu, Günsel İnal, Altay Öktem,
küçük İskender, yine Ahmet Ada, Ayten Mutlu, Veysel Çolak, biçimini
yerleştirmeye çabalayan Bâki Ayhan T.; Yılmaz Arslan’ın “Eşyalar”ı, Ahmet
Bozkurt’un nefis Güller Gazeli ve diğerleri ve “Şiir-Sinema” ortaklığı
üzerine yazılar ve işte Le poete
travaille... daha ne olsun. Bırakın şair çalışsın!
*
M. Mahzun
Doğan’ın editörlüğünde çıkan, Genel Yayın Yönetmenliğini Fadıl Oktay’ın
yaptığı, ikinci “a”nın üstünde kuş uçurtan
Hayal dergisi, Ankara çıkışlı bir
dergi. Elimde Şubat-Mart aylarına ait, 5-6. sayısı var. Doğrusu, derginin
“içindekiler” sayfasına, hayır, sayfalarına, bakınca ürktüm: Yanlış
saymadıysam, 15 düzyazı, 52 şiir ve bir söyleşi metni. Böyle olunca, itiraf
ediyorum, Hayal’i okumak için ne
zaman elimi uzattıysam, başka bir dergi geçti elime. Demek, heceleye
heceleye okunacak kekeme dergilerden biri
Hayal; bu bakımdan, iki aylık
olması iyi. İyi de böyle dergiler hangi mantığın, nasıl bir düşüncenin
ürünüdür, anlayamıyorum. Şöyle bir baktığımda, ilk kez duyduğum adların
çoğunlukta olduğunu görüyorum. Buradan yola çıkarak, acaba, diyorum,
Hayal, edebiyatımıza yeni adlar
kazandırmak için yola çıkmış bir dergi midir? Öyle ise, bu yöntem, önerilen
adın, daha sunulduğu anda bu karmaşada kaybolma tehlikesini de içermiyor mu?
Her ne ise,
ben Fadıl Oktay’ın “Latino”sunu, Engin Turgut’un “Bahar Hanım”ını keyifle
okudum, Hasan Kaya’nın “Buzdan Yıldızlar”ına eksi koyarak. Böyle giderse
iyi!
*
Bir Ankara
dergisi daha: Düşe-yazma. Geçmiş
yıllarda bir Düşe-yaza vardı,
onun devamı mı, diye bakıyorum: O kadrodan kimsecik yok!
7. sayı için
düştüğüm ilk not şu: Derli toplu; iki dosya ile yere sağlam basan iki ayağın
üzerinde duruyor. Dosyalardan birinin konusu Şükrü Erbaş, ikincisi Korku’ya
ayrılmış. Arada bir eleştiri yazısı: İşlemeyen Makine: Türk Şiiri – Deniz
Değirmenci yazmış. Türk Şiiri’nin genel sorunlarına, genelleşmiş sözlerle
değiniyor. Hedeflediği yer konusunda kararsız. Tanınmış olmakla kalıcı olmak
arasında bir tercih yapabilse, o meşhur münazara konusunu taraflarından biri
olmaktan da kurtulacak: Şiir halk için mi yazılmalıdır, sanat adına mı?
İkisi bir araya hangi koşullarda gelir? Şair mi geriye gitmeli yoksa halkın
yürüyüşü mü hızlanmalıdır? Edebiyatçı “aydın” olmak zorunda mıdır?
Düşe-yazma,
ilkeli bir dergi olduğunu, arka kapakta ilan ettiği bir yıllık planla da
gösteriyor. 2005 temmuzuna kadar dosya konularını belirlemişler. “Eylül
ayında görüşmek üzere”, diyerek veda etmişler okurlarına.
*
Kıyı’dan
sonra bir Trabzon dergisi daha eklendi edebiyatımıza:
Ada.
Hilmi Yavuz’la başlamış, Refik Durbaş, Tuğrul
Tanyol, Kenan Sarıalioğlu ile sürdürmüşler. Sonraki sayfalarda Can Bahadır
Yüce’nin, Şeref Bilsel’in, Kadir Aydemir’in ve derginin genel yayın
yönetmeni olan Ercan Yılmaz’ın şiirleri var.
Bakalım
Ada, “sözü olanların” dergisi mi
olacak; sözün ideolojik boyasından çok niteliğini ve rengini mi ön planda
tutacak; gelenek-modernlik sürecini anlamaya ve anlamlandırmaya ve böylece
kendi kavramlarını üretmeye mi çalışacak.
İlkyaz
2004’ten sonra Yaz 2004 sayısını bekleyeceğiz ve,
Görüşeceğiz...
(Akatalpa
- Sayı: 54 Haziran 2004)
PEK PERİŞAN OLDUM, YETER ALLAHIM, YETER
Sonunda söyleyeceklerimi
baştan söylüyorum:
Galiba, Ahmet Ada, hazırda
tuttuğu şiir kitabının çoğu şiirlerini yayımladı, kalanları da üçer beşer
yayımlamaya devam ediyor. Üretkenlik ayrı bir şey, ilkeli şiir yayımlamak
ayrı bir şey; bunca deneyimine rağmen, bu önemli ayrıntıyı es geçiyor
olması, Ada’yı, edebiyatın sosyolojisine, psikolojisine uzak, kendi
kuralsızlığına saplanmış bir amatör konumuna düşürüyor. İş bu nedenle ve de
bir iletisi olsun diye, Ada’nın yakında yayımlanacağını sandığım şiir
kitabını edinmeyeceğimi ilan ediyorum; bu bir.
Mayıs-Haziran 2004 tarihli
Agora’daki Aydınca Bakış köşesinde Kemal Gündüzalp, “hep dışlanmış,
dergilerde yazmak için canı çıkan birisi” olduğundan yakınıyor. Aynı
yazıda, “yazı yetiştiremeyecek halde olduğunu” belirtiyor ve “şikâyetçi
değilim” diyerek kendisiyle iki kez çelişiyor. Bu arada, elinize
aldığınız hemen her dergide yazılarıyla, şiirleriyle karşınıza çıkıyor,
gündemi yazamadığında naftalin kokulu yazılarını sandıktan çıkararak,
niyeyse, var olduğunu kanıtlamaya çabalıyor. Aynı üretkenlik, aynı
ilkesizlik, aynı amatörce duruş... İş bu nedenle ve de bir iletisi olsun
diye, bundan böyle Gündüzalp’in yazılarının ve şiirlerinin sadece
başlıklarına bakacağımı ilan ediyorum; bu iki.
Aslına bakarsanız, “Benim
1974 yılında Yeni Dergi’de bir şiirini okuyup çok beğendiğim ender
ozanlardan biri olmuştur.” biçiminde cümle kuran, yazdıklarını bir kez
daha okuma gereği duymayan bir yazarın-şairin yazdığı yazıların-şiirlerin
başlığına bile bakılmamalı ya, neyse...
Çok şiir yazıldığı için şiir
kirlenmesinden, çok dergi yayımlandığı için edebiyat dergisi kirlenmesinden
bahsediyorsak eğer, sanırım, çok yayımlayanlara bakarak bir ad
kirlenmesinden de bahsedebiliriz, bahsetmeliyiz.
Tan Doğan’ı, Arslan Bayır’ı,
Nurduran Duman’ı, Abdullah Şevki’yi, Kemal Gündüzalp’i, Serkan Özer’i, Murat
Üstübal’ı, Can Sinanoğlu’nu; düzeyi daha yukarıda olmasına rağmen, yukarıda
andığım Ahmet Ada’yı, Ahmet Günbaş’ı, Hüseyin Alemdar’ı, kalemlerinin ucunu
içeri çekmeye davet ediyorum, onlara inziva öneriyorum, susarak çoğalma
zamanlarının geldiğini açıkça söylüyorum; bu da üç.
Bu adların, susarak çoğalma
dediğim şeyin iyi bir örneği olan Haydar Ergülen’in sabrına bir göz
atmalarını, sonunda fren yapmasını öğrenen Hilmi Haşal’ın sağ ayağını nasıl
kullandığına bakmalarını dilerim.
Bir dal, ağacı tarafından bu
kadar hor görülüyor, inceltiliyor, törpüleniyor, çöp gibi kırılıyorsa, dala
da ağaca da boş ver, ne halleri varsa görsünler, diyesi geliyor insanın.
*
Dergilerle devam:
Adana’da yayımlanan Heves
dergisi, 3. cildinde, önsözde belirtildiği gibi, dergilerde sıkça
rastlamadığımız bir konuyu “Şiirde Metinlerarası İlişkiler”i dosya haline
getirmiş ve doğrusu, kendinden umulandan fazlasını gerçekleştirmiş.
Bayrıl’ın söyleşisi dosyanın içine sızmış, Ali Özgür Karlı’nın Necatigil
yazısı dosyanın dışına kaçmış olsa da, ne gam, derli toplu bir sayı konmuş
okurun önüne.
Sabit Kemal Bayıldıran, Türk
şiirinin genelini göz önüne alarak; Karlı, Necatigil poetikası çerçevesinde;
Mehmet Öztek ise gelenekle ilişkilendirerek konuyu ele almışlar yazılarında.
Aytekin Karaçoban da Hugo’nun “Büyükbabalık Sanatı” üzerine yapılan bir
çalışmayı Türkçeye çevirerek dosyayı zenginleştirmiş.
Bu dergide yer alan bir ada:
Burak Acar’a bir paragraf açmak isterim. Benim eksikliğim olabilir, adını
ilk kez duyuyorum ve şiir sezgisine mim koyma gereğini duyuyorum.
ey tanrılar!
ilham alsın sizden / ve arasın yüzümü mezarda / bakamadığım her ayna
(Taş Lavabo) – karanfillerin
solmasını dinledim bütün sabah / bir bahçıvan köşede kendini suluyordu ./..
bisiklet yolundan yokuş aşağı koşturdum /
bakmak için nereye koştuğuma (Kasaba)
İki iyi şiir ve -erken varılmış bir yargı olmasını göze alarak
söylüyorum- ne dediğini bilen bir şair. İyi...
Bir iyi şiir de Enis
Akın’dan: -taş taşımıyorum-. Sözcükleri yerli yersiz parçalayıp dağıtsa da,
yani biçerken kumaşa zarar verse de, bir kalitesi var ki, o bozulmuyor.
Evet, iyi...
*
Halim Şafak’ın işi zor.
İmkânsız olanı mümkün kılmak, bunun yollarını aramak, dönüp dönüp “nasıl”a
yanıt aramak; kendini var etmeye çalışanlarla kendini yok etmeyi amaçlamış
bir edebiyata varmak... Anarşist edebiyatın teoride kalacağını, trenin
raydan kolayına çıkmayacağını, fitili yanık bir dinamiti kimselerin göğüs
cebine koymayacağını Şafak da biliyor, bilmek istemese de seziyor. Sanatı,
kalıcılığın, var olmanın yolu olarak seçenlerle bu işin olmayacağı o kadar
belli ki! Teori tamam, ama uygulama denince gördüğümüz şu: Muteber edebiyata
saldırıyoruz diye saldırdığımız yer, toplumsal ahlâkın kümelendiği belden
aşağı bölgeler. Bir de bu ahlâkın yerleşmesindeki etkin güç: Din. Tanrıya ve
toplumun belden aşağısına sallanan edebiyat kılıcında, kabza diye büyük
harflerin reddi, yapay bir isyan, zorlama bir başkaldırı kullanılıyor. Bu
kılıcın ucu ise hiç yok. Çünkü, galiba inanç yok. İmlasız’da anarşist
bir bütünlüğün olmayışı da bundan. İnanç yetmezliği değilse eleman
yetmezliği. Zor, belki de iyi ki zor; huzursuzluğa ve sabırsızlığa bu
kapıdan giriliyor olabilir ve bakarsınız, rayları söken adressiz demiryolu
işçileri bu kapının arkasında bekliyordur. Kolay gelsin!
*
Tigris,
diliyle Avrupa Birliği’ne girmiş, içeriğiyle edebiyatın kapısından dönmüş
bir dergi olma niteliğini 16. sayıda da koruyor. Var oluş nedeni belli:
Kendi devrimlerine giden yolda bir koridor oluşturmaya çabalıyor. Başlığının
altına dizilen Bilim, Kültür, Edebiyat sözcüklerinden sadece Kültür
bulunduğu yere yakışıyor. Bu üç sözcük, oraya yazılmayan Politika sözcüğünün
çatısıyla örtülmüş.
Dosya başlığı altında
toplanan Hasan Hüseyin yazıları, liseli kompozisyon örneklerinden öteye
geçemeyen cılız derlemeler. Şiirler ise, birilerini kışkırtacak yavan
duyguların pistonu gibi. Hepsi bu...
*
Yeni boyutuyla fiziksel
huzura kavuşan, düz yazılarıyla kimyasını toparlayan ve bu haliyle daha iyi
bir dergi olma yolunda bir mesafe kat eden Şiir Ülkesi, aynı
gelişmeyi, şiir bahsinde bir türlü gösteremiyor. Baştan sona, sondan başa
inceliyorum 24. sayıyı, evet, ülke orada ama, şiir nerede? Bildik adlar,
bildik deyişler ve ortalamanın üstüne çıkamayan şiirler. Hani, “Taşra”dan
söz edip dururuz ya, taşra diye bir yer yok, taşranın taşındığı yer var:
Bazen İstanbul’un dışına, bazen İstanbul’un orta yerine.
Sözcük sınırını aştım yine,
Görüşeceğiz...
Akatalpa
- Sayı: 55 / Temmuz 2004
KADER, KİME ŞİKÂYET EDEYİM SENİ, BİLEMEM
Kültür ne, kültür adamı kim?
Ören yerlerini, yüzde bilmem
kaç oranında yerleşime açmak için yasa hazırlığında olduğu söylenen bir
Kültür Bakanı ile, nereye?
Temmuz başlarında, Tv 8’de
yayınlanan Açık Görüş programında Enis Batur’un kültür derinliğini
dinlerken, bir yandan bu ülkenin ne çok penceresi olduğunu; bu pencerelerden
bakması gereken, bu donanımda olan değerlerin iç odalara kapatıldığını; bir
yandan da, pencerelerin kimler tarafından işgal edildiğini düşünüyordum.
Bu ülkeyi küçük Amerika
yapmayı amaç edinenlerin, Amerika’nın kıyısına bir milim bile
yaklaşılamayacağını bile göre, bu deyimin “küçük” kısmını hedefleyerek
kültürsüzlük patlamasını yaratacak bombanın pimiyle oynamalarına nasıl
sessiz kalınabildiğini; bu bağlamda,“mal” kitapların adam gibi kitapları
kovmasına çanak tutan sistemin, ülkeye hakim olan sistemsizliğinin yarattığı
boşluğu nasıl doldurduğunu; bu arada, bu satırların karalayıcısı olan ben de
dahil, bu ülkede yaşayan kalem oynatıcılarının, edebiyatın çelik-çomağıyla,
yakantopuyla, köşekapmacasıyla oyalanıp durduğunu, ayrıntılarda kaybolduğunu
düşünüyordum.
Edebiyatın yokluğa doğru
gidişini, bir başka yazardan naklederek, “umarım tamamen yok olur”
sözleriyle noktalamaktan kaçınıyordu Enis Batur, karamsarlığının bir ucunu
açık bırakmaya çalışıyordu ama, gidişin oraya doğru olduğunu da duyuruyordu.
Bireysel, bölük pörçük kimi
tavırlar, kimi sağlam duruşlar ve en önemlisi kendi edebi tutumu, kendi
edebiyat anlayışı idi, Batur’un karamsarlığına ışık düşüren. Peki, ya bütün?
Bir önemli konu da, o gece bu
da konuşuldu, Avrupa Birliği’ne girecekmişiz gibi durduğumuz şu günlerde,
(bana sorarsanız, ancak AB dağıldıktan sonra olabilir), bu olayın sadece
politik ve ekonomik olarak ele alınıyor olması. Kültür Bakanı’nın, Türk
Kültürü ile AB ilişkisi hakkında söylenmiş bir tek sözünü anımsamıyorum ben.
Eminim, Nâzım Hikmet, Yaşar Kemal, Orhan Pamuk ile Nedim Gürsel adları,
tamamına karşı olsa da, ona yetiyordur; bir de Çayda Çıra ile Kılıç Kalkan
ekibi.
Ülkenin çok penceresi var,
evet, onlar da tesettürlü!
*
Gelin, biz oyalanmaya devam
edelim.
İyilerle: Yasak Meyve’deki
Haydar Ergülen’le, örneğin:
Tabiat, devrim
gibidir, bütün uslu çocuklar çakar ./..
...Biz
gözyaşından devrimler yaptık!
Toprak üstümüze
gülüyordu ve anladık ki artık yalnızca
gözyaşlarımızla
yoldaştık, azdık, bir şiire bile yazılamazdık
(Devrim ve Tabiat)
İyilerle yine: Yine Yasak
Meyve ile; Çiğdem Sezer’le:
oğlanlar sokağa
çıkardı
kızlar bahçeye
kadar (Vebal)
.//.
yalnızca keder,
rüzgârın
değip geçmesi
gibi
kendine benden
bir gövde biçer /
tutulmamış el
gibiyim hayatta (Yağmursuz
Sokak)
Ve aynı dergiden, Enis
Akın’la:
bu kış kırgın
ölenler kimseyi affetmediler
gözlüklüleri de
sen öylece
baktın şehre bakan bir kule gibi
şeyler beyazlar
sonra ölülerdi
sırf sen öyle
baktın diye (Sonra Demesinler
ki Belki)
Islık ‘tan Mustafa Köz’le:
işte, ağır ağır
büyüyorsun da nedir öyleyse bu kamaşma
bir ağacı ilk
adıyla çağırmaklık, nedir öyleyse bu karanfil patlaması
aşksa aşk, her
yengeç kendi suyunda sevgilim
(Bir Ağacı İlk Adıyla)
İlhan Berk’in ölüme
bakışıyla:
Ecel bir cip
için de vardır. Ölüm: Bir cip, sefil, pis. (Yaratım
–6)
Murat Yalçın’ın yazıya
bakışıyla:
Ben sözcüklere
tutulmuşluğun cezasını çekiyorum yazarken. İki sözcüğü yan yana getirmekte
zorlanıyorum. Sinir bozucu bir uğraş yazı. (Yaratım
–6)
Ve sonra, Mesut Adnan’dan
yerel hoşluklarla:
cimcim arıları
her gün yağmaladı
bitmedi nisanın
balı .//.
miccik kuşları
(kalbimin kuşları)
ipini kırmış
kaçak uçurtmalar
geçiyorlar
içimdeki derin kesikten
(Bahar Sarkaçları)
Olmaz olur mu hiç, ismi lazım
değil şahane abuklamalarla:
kim yüklüyor
kitabıma üzünçeleri (?)
gibi... Ya da daha beteri ile: yazargaçlarım acıyor(!?)
Boş verin bunları, iyileri
analım biz yine: Kitap-lık’taki Gülten Akın’ın ‘Leke’sini, Bedirhan
Toprak’ın ‘Bir İmkânsızın Mümkünü’nü, Celal Soycan’ın ‘Odam’ ve ‘Küskün’ünü,
Mehmet Can Doğan’ın ‘Koyun Abdal’ını; ve Mehmet Erte’yi, Gür Genç’i, Soner
Demirbaş’ı.
Bir de ağustos böceklerini...
Görüşeceğiz...
Akatalpa
- Sayı: 56 / Ağustos 2004
AKŞAMI GETİREN SESLERİ DİNLE
Eylül geldi.
Ama, ağustosböcekleri gitmedi
henüz; gitmeyecekler de...
Seslerini duyuyorum,
duyuyoruz; duyuruyorlar.
Onlar uçarken sessizdir,
yerlerinde sayarken geveze.
Onlar, zeytinin, incirin ve asmanın arkasına
saklanarak kanat idmanı yaparlar ve görünmezliklerini, hiç değilse,
duyulabilirliğe dönüştürmeye çabalarlar.
Gün çekilince
O küçük
ağzınızın içinden geçip gitti sözcükler
(1)
Geçip giderler evet, geçip
gidecekler.
Söylenti değilse eğer,
ağustosböceklerinden, okuma, yazma ve konuşma kurslarına katılanlar varmış.
Ne kadar ilerlediler, ne işlerine yaradı, bilemem. Hallerinde bir iyileşme
olmalı ki, okuyanların yanında okuduğunu anlayanlara da rastlanıyor,
dediler. Hatta yazabilenlere de çıkıyormuş aralarından.
Bir gün
hatırlarsan yazmayı
Okuyanın bile
olur(2)
Eylül geldi.
Avlanma yasağı sona erdi.
Artık balıklar, şu kadar
zamandır süren eğlencelerinden geriye kalan hoş anılarını beyaz tabaklara
anlatacaklar. Anlatacaklar ve diyecekler ki, “oldu, gözlerim doldu!”
Filozof balıkların kılçık
analizleri kimseleri ilgilendirmeyecek ve onlar bunu biliyor olmanın
hıncıyla, yeni ve saldırgan kılçıklar edinecekler.
Bütün yel değirmenleri,
tepedeki yerlerinde kıpırdamadan duracaklar, rüzgâra göre yön
değiştirmeyecekler, vız gelen sivrisineklerin çırpınışlarını tırısa
çevirecekler.
Edebiyat dergileri, yaz
gevşekliğini sonbaharın diriliğiyle değiştirecekler.
Daha iyi dergileri
kendilerine örnek alacaklar.
Kurumsal ve nesnel bakışlara
sahip olacaklar.
Güncel, bilimsel, ilginç
yazılarla zenginleşecekler.
Yaz emekliliğinden, yağ
lekelerinden kurtularak düzeyli dergilerin saflarına katılacaklar.
“Allah’ın Sevgili Kulu” ve
benzerleri, böyle mutlu edilecek.
Hüznüm, kederim
değil mi belli,
Mest
etti beni bu çiftetelli
Yalelli,
yalelli, yalelli
(3)
Eylül geldi.
Üretkenliğin dibindeki barut
ateşlenecek, demek.
Buğdaygillerin başağına mor
horozlar üşüşecek.
İleti meraklısı arkadaşları
tıklayınca, münzevi hallaçlar ürün saçacak.
Velinimet okur ıskalanacak.
Fren, arabalardan başka
yerlere de takılacak.
Çizmelerin topuğuna
çavdarmahmuzu eklenecek.
Ve mantar hasadı,
bilgisayarlara yüklenecek.
Eylül: Alınganlık mevsimi!
Sabuna dokunmamak için eller
yıkanmayacak.
Kir, kirli kalacak.
Geçiştirilmiş yazılar önce
ikiye, sonra dörde katlanacak.
Özün ve estetiğin tepesine
kurulan bakteri plaklarına karşı, her derde deva antibiyotik şiir
kapsülleri, mikrop yuvası dergilere boca edilecek.
bu yola hangi
ağaçtan düşmüş
üç
gözlü kapsül, tohum yarığı
kurumuş, uyanır
üstünde dizlerinin
ölüm bu olmalı:
eldivenli iskelet (4)
Eylül geldi: Yaprak mevsimi!
Sırt üstü uzandığımız rehavet
çayırları, önce sıcağın pütürleriyle Hint fakirlerinin yataklarına
dönüşecek, sonra sararıp solacak.
Rehavet
sözcüğünü bilmeyen bir nesle aşina olamayacağız.
Aşina sözcüğüne aşina olmayan
bir nesille ne yapılabilir? bunu düşüneceğiz.
Bu nesil, bizim için “ne”
olamadığını asla bilemeyecek; bilinmeyecekler! bunu bildirmeye devam
edeceğiz.
Vah, ki oh!
Vah ki, yapraklar okurların
kucağına düşecek.
Ve de düşen yapraklar,
kendilerine kucak açmış seyircilerin gözlerinde kaktüs olup diken diken
yeşerecekler.
İbrahim Sadri, ulusal
kanallarda program yapacak, Ahmet Selçuk İlhan, şair olaraktan, en çok
okunan şarkı sözü yazarı olacak.
Sistem, nur topu gibi
çocuklar doğuracak. Serpilmeden serpilecekler, büyümeden büyüyecekler,
emeklemeden koşacaklar.
Vah ki, pek çabuk düşecekler.
Ne halleri varsa görecekler.
Rüzgârların
önünde kuru bir yaprak gibi sürükleneceksin
(5)
Eylül geldi: Aşk mevsimi!
Bu konu görüşülecek!
Görüşeceğiz...
(1)
Mehmet Sadık Kırımlı, Ay Lekesi, Şiir Ülkesi, 25
(2)
Celâl
Soycan, Tereke, Akatalpa, 54
(3)
Şair
Eşref
(4)
Sadık
Yaşar, Eldivenli İskelet, Islık, 21
(5)
Doğan
Işıksaçan
Akatalpa
- Sayı: 57 / Eylül 2004
HATIRLAR MISIN BENİ, BİR ZAMANLAR
NE KADAR SEVERDİM SENİ, NE KADAR
Ne zamandır belli belirsiz
kımıldanıp duruyordu ufukta; şimdi daha net: Bu sonbahardır, göç yollarını
gösteren bir haritaya eğilmiştir ve bulut kavşaklarından güneşe çıkan en
kestirme yolu işaretlemektedir.
Yol, yolculuğun bahanesi.
Yol, yolculuğa vesile!
Ufku yanı başıma çekiyorum,
eniyle, boyuyla oynuyorum: Eylülle oyalanıyorum:
Balkonumu suluyorum;
sardunyaların ucu paslı yapraklarını yoluyorum; yedi kat aşağıdaki tenha
havuza, cam masaları gölgeli, kır kahvelerine özenmiş cafelere, birbirlerine
baka baka çoğalmış emlakçı dükkânlarına bakıyorum. İnce uzun Mavi Şehir’den,
Bostanlı Camisi’nin göğe batan minaresine kadar, denizi tarıyorum.
Bu kartpostalı uzaklara
taşıyacağım.
Uzaklar, yakının anlamını
tarif etmemiz için var edilmiştir!
-Burg’lu, -Berg’li, -Wald’lı,
-City’li bir mekânda, domates ve rokayla yüklenmiş bir tekneyi ya da çorbacı
Remzi’nin işkembe kâsesini masanızdaki limana yanaştıran, bu uzak
yakınlıktır.
(İstanbul’un gözleri,
sifondan çekilmiş bira sarısıdır. Bu sarının karşıma çıktığı her yerde bir
Çiçek Pasajı kurulur ve bütün göbeği, üçgen göğüs mendili ve buruşuk
bıyıklarıyla bir Ahmet Rasim sureti pasajdan içeri girer, diplere kaçmış
masalardan dirseklerine uygun olanını arar. Sonrası, Boğaz’a karşı park
etmiş bir arabanın ön camıdır ve mutlaka yağmur.
Takım elbiseli, kravatla
boğulmuş esmer-ecnebi âdemler, gölgelerini bir bozkır şehrine düşürerek
geçer önümden. Mesai kaçkını memurlarının köpüklü dudaklarından dökülen
selamlar, o sırada damlar Sakarya Caddesi’ne ve orası Ankara olur.
Kaldırıma kurulmuş masalar ve
oturak yerlerini masanın altına saklamış sandalyeler, hep birilerini bekler.
Bu masalardan birine oturduğumda, seçim yapmak için Arap Şükrü Sokağı’ndaki
cam dolaplarda buzun üstüne sırtüstü uzanmış balıklara bakmaya gidenlerin
dönmesini beklerken bulurum kendimi. Burası da Bursadır.
Her şey bir şeydir uzaklarda, yapyakın bir şeydir
de, domates ve roka, Karşıyaka’dır. Ne zaman karşılaşırsak karşılaşalım,
domates ve rokaya karşı kalecisiz oynayacağımı ve onun kaleme goller
atmasına izin vereceğimi bilirim. Karşıyaka, bir mekâna verilebilecek en
güzel addır ve Karşıyaka bunu hak etmiştir. Denizi deniz, iskelesi iskeledir
ve Kent Restaurant’ın terası, İzmir’in Kızkulesi’dir.)
Yakını, yakındakileri ırağa
iten duygu, uzakları yakın eden duygunun ikizidir; biri geldi mi, öteki de
çıkar gelir.
Şimdi, bu sonbahar, bu yollar
ve yolculuklar, Uzakları bir dövme gibi nakışlıyor ya havaya, Sözler,
Sözcükler, Dizeler, Şiirler, Şairler, Yazarlar, yazılanlar, Dergiler üzerine
çiziktirilmiş Derkenarlar; yani, bütün bir Edebiyat; yani en Yakınımdakiler,
uzaklaşıyorlar benden.
Örneğin, Edebiyat ve
Eleştiri’nin 77. sayısının içindekiler: Varlık dergisinin Ağustos
2004 tarihli sayısında tek omzunu bile isteye mindere yapıştıran Abdülkadir
Budak’ın öteki omzuna Veysel Çolak’ın abanma yazısı: ‘Çaresiz
Tartışacağız... Ama nasıl?’
Çekmiyor beni; doğrusuna
eğrisine dokunmak, ‘Açık düşenin açığını bir kapatan bulunur’ demek
istemiyorum.
Bu ve hatta şu da ilginç
gelmiyor bana: Adı geçen derginin editörü, Ahmet Yıldız, ‘Yazar ve
Şairlerimizde “Söyleşi” Yapma Çılgınlığı’ başlıklı yazısının ilk iki
cümlesinde diyor ki: “Sanırım artık bu işe bir son vermek gerekiyor. Bir
söyleşi furyasıdır gidiyor.”
Doğru, doğru ama, bu tür yazıların editörlerinin
işine geldiği de doğru: Boşlukları, havaya söylenmiş balonlarla
dolduruyorlar. Buna bakarak şöyle bir yargıya varmak yanlış olmaz sanırım:
Söyleşiler, yazı sıkıntısı çekildiğinde devreye giren sahte jokerlerdir.
Ahmet Yıldız’ın yukarıda
andığım cümleleri derginin 5. sayfasında.
Sayfa 33’te, Çizgi Roman
Üzerine Geçmişe Yolculuk başlığını taşıyan bir söyleşi yer alıyor. Kiminle?
Ahmet Yıldız’la!
Sayfa 80’de de, ‘Mehmet
Atilla ile Söyleşi’ var. Nerede? Ahmet Yıldız’ın dergisinde.
Ararsanız daha nerelerde, daha
neler. İsteyen buyursun, yazsın!
Ama önce, bu derginin
“kütüphane” bölümünde yer alan Hakan Arslanbenzer’in metnini, başka
yönlerden, başka bir gözle değerlendirsin: “İslamcı” şairler, niçin sola
yakın duran bir derginin sayfalarında tartışma gereğini duyarlar? Bu bir
tartışma yazısı mıdır, yoksa bir tanışma / tanıtma yazısı mı? Birileri ne
yaptığını çok iyi biliyor; peki, herkes ne yaptığının farkında mı?
İstikrar göklerde midir?
Kaşgar
dergisinin 37-38. sayısında, Cevdet Karal’ın yazdığı ‘Türkçe’nin Rüyası’
başlıklı sunuş yazısı, istikrarın adresini göstermesi bakımından önemli(?):
“Türkçe yalnız bir işaretler sistemi, insan zekâsının uzun bir tasarımı
olan bir iletişim aygıtı değil; inanıyoruz ki, ilahi vahyin, o büyük
tecellinin bir parçasıdır. Türkçe, neye maruz kalırsa kalsın, iradesi olan
bir dildir. İman etmiş, imanında kuşkuya düşmemiş, zaman zaman başgöstermiş
arızalarını ise kudretli yaratıcılarının elinde tamir etmiş bir dil...”
Yazının devamı şu eşitlikle
özetlenebilir: Türkçe’nin Rüyası= Dilde Turancılık.
Buyurun, yazın!
... Perdeleri salona, daha
içerilere atıyor rüzgâr. Ne çok desen var perdelerde: Ne çok dergi, ne çok
şair... Sonbahar evin içine girmiş: Savruluyorlar.
Ramis Dara, Akatalpa’nın
son iki sayısında, Edebiyatın Sefaleti diye koymuştu yazılarının başlığını;
belki Ekim sayısında da yazısına yine bu başlığı uygun görecek. Ne kadar
yazsa bitiremez, arkası gelecektir. Edebiyatın hali dayatıyor bunu.
Edebiyatın Sonbaharı!
“Oysa hayatta daha
iyi yapabileceğimiz bir şeyler mutlaka vardır. Okumak gibi, hayata ve doğaya
bakmak gibi.”
Kapımızı içerden kapatmak gibi... Yola koyulmak
gibi...
... Bir yoldur, tutturmuş gidiyorum.
Oysa, Wesvese
dergisinin arka kapağının kırmızı zeminindeki yıldızsız beyaz ayın
boşluğundan damlayan ‘Bağımsız Turkey’ sloganından yola çıkarak neler neler
yazılabilirdi. Amerika bayrağındaki yıldızların o ayın önündeki boşluğu
çoktan doldurduğuna işaret edilirdi ve istikrarla istikbalin hangi göklerde
olduğu sorgulanabilirdi.
Bu sloganın çağrışımıyla ‘Bakımsız Turkey’e,
oradan ‘Bakımsız Edebiyat’a geçilebilir, ‘Türkiye Çöl Olmasın’ı akılda
tutarak Basın Yasası’ndan bahsedilebilir; Türkiye sathında yayımlanan kim
bilir kaç derginin, boş bulundukları, hazırlıksız yakalandıkları; düpedüz o
duruma düşürüldükleri için ve de abartılı para cezalarını ödeyemeyecekleri
için, (gereksiz yer işgal edenlerin yanı sıra, olması gerekenlerin de)
kapanmak zorunda kalacağı yazılabilirdi.
Sonra, yine Wesvese
dergisinde yer alan, İbrahim Metin’in ‘Elalemin Derdi Beni Gerdi’ başlıklı
yazısına bakarak, “kimlerin, hangi yazısı için harcandı bunca emek?” sorusu
sorabilir, bu soruyu “değer mi?” sorusuyla destekledikten sonra “Değer”,
“Değerbilirlik”, “Had”, “Hudut” “Saygı”, “Bilgi”, “Cehalet” üzerine uzun
uzun konuşulabilirdi.
Buyurun, konuşun!
Sözcüklere ambargo koymadan;
hayali düşmanlar yaratıp diyeceğimizi onların üzerinden söylemeden;
‘soyluluk’ adına aristokrat bir sınıf oluşturmadan ve ‘seçkincilik’ adına
kendi doğrularından başkasını dışlamadan; biçimde takılıp kalmadan; sanatın
vazgeçilmezlerinden taviz vermeden ne söyleyecekseniz, buyurun söyleyin!
Görüşeceğiz...
(Akatalpa
- Sayı: 58 Ekim 2004)
GİTME, KAL BU ŞEHİRDE
Uzun sürdü, değil mi?
Düşlem’deki
üç oda bir salona yayılmış mekândan, Akatalpa’nın arka sayfasındaki,
840 adet on iki puntoluk sözcükle örülmüş odaya uzanan bir yazı katarı...
Uzundu, evet; ve yük
treniydi.
Peki, ne oldu? İki devre
süren bu yazı yolculuğunda ne yapmış olduk?
Önce, biçem üzerine birkaç
söz:
Sabahları, emeklilere özgü
kahve kaynatmaca oyunu oynadığımız, edebiyata komşu oturan Füsun Hanım’a
sorarsanız, dilime bir çentik atmış da öyle yazmışım bunca yazıyı: Tepeden
ve sivri. İçerisinde “tıslamak” gibi, “sokmak” gibi sözcükler olan başka
cümleler de geçmiş olabilir, Füsun Hanım’ın aklından.
Haklı mı?
Bazen dokundurmak amacıyla
yazdım, bu doğru; bazen de kışkırtmak için. O ya da bu, öyle ya da böyle, bu
yazıların içine, uyarıyı gösteren bir ibre monte etmeye çalıştım her zaman;
klasik söylemdeki gibi: İyiye, güzele giden kapılar açılabilir umuduyla.
Hiçbir zaman
kimsecikleri karalamak gibi bir amacım olmadı, olamazdı.
Ortalıkta kıskanılacak adam
kıtlığı kol geziyorken, kimi biçareler, orada burada, özel - genel
iletilerinde, yazılarımı kıskançlık duygusuyla yazdığımı ileri sürdüler. Bu
komik ademlerin üstüme yamamaya çalıştıkları kıskançlık duygusu, yazılarımın
kıyısından bile geçmedi.
Sezgilerimle, öznel
beğenilerimle de yazdım elbette; bu doğaldır, insani bir tavırdır. Yine de,
bir yargıya varmışsam, çoğu kez yanılma olasılığını da katmışımdır bu
yazıların bir yerine; bunu belirtmişimdir. Çizdiğim bu çerçeve içinde,
doğruluğuna inanmadığım, içime sindiremediğim tek bir satır yazmadım,
yazmamaya özen gösterdim.
Kısaca, bunlar işte!
Peki, toplamda varmak
istediğim yer neresiydi, amacım neydi?
Belirleyici olmak mı? Ne
münasebet!
Rapor sunmak mı? Kime ve
niçin; hayır!
Eleştiri? Yazıların had ve
hududunu aşan bir sav bu; bu da değil!
Ne öyleyse?
Genele bakmak, değinmek ve
saptamalar yapmak; sadece bu.
En çok da, kuşlar, “adımızın
başında, acaba bir de “deve” yazılıdır da, kumun altında bunu göremiyor
muyuz?” sorusuyla uçsunlar, yazdıklarından kuşkulansınlar diye.
Bazen, buna tanık
olmuşsunuzdur, bir kilometre uzunluğunda yazılar yazarsınız da kimseciklere
bir şey anlatamazsınız; Bazen de, neredeyse tamamlanmamış bir cümlede öyle
şeyler söylersiniz ki, ağırlığı bir tondur, derinliği yüz fersah. Net ve
etkilidir; iletisini sunar, vurur ve çekilir.
Belki tam bu değildi
yaptığım, ama, buna yakın bir noktada durmaya çalıştım.
Örneğin, merkeze kafa
tutarken öne çıkarılan Anadolu Dergiciliği konusunda yazdıklarım. Sayıları
yüzü geçen; “hadi, adam gibi olanları sayalım”, dediğimizde on civarında
takılıp kaldığımız, güdük, cılız, kendini tatminden öteye geçemeyen bu
dergilere, kâğıt ve emek katliamcıları dedim.
Öyle değil miydiler?
Hiçbir birikimi, yeni bir şey
söylemeye gücü ve niyeti olmayan, sırf canı istedi, aklına esti diye, zaman,
emek ve para harcamayı göze alanların çıkardıkları dergilere bakıp, bunun
adı “dergi kirlenmesi”dir, dedim.
Bu saptama yanlış mıydı?
İş bu noktada ve masum bir
ruhsal tatmin biçimi olarak kalsa iyiydi. Ama, kalmayacağı belliydi; kalmadı
da.
“Şiir kirlenmesi” buna bağlı
olarak çıktı ortaya; bunu söyledim.
Şiir kirlenmesi
yok diyebilir misiniz?
Hiç anılmayan “editör
kirlenmesi”, bu sistemsizliğin bir başka sonucu olarak uç verecekti; verdi.
Vermedi mi?
Ancak bu türden “editör”lerin
yönetimindeki dergilerde yer bulabilen şiir heveslilerinin, şair aday adayı
bile olamayacak şiircilerin, şiirimsileri yayımlandıkça koltuk altlarındaki
balonları şişirip dolaşan şairciklerin neden olduğu bir “ad kirlenmesi”ne
tanık olmamız kaçınılmazdı.
Bunu yaşamadık mı? Yaşamıyor
muyuz?
(Bu noktada, epey tepki alan
Temmuz yazımda yer alan iki paragrafa, gelen tepkilerden ürktüğüm için
değil, aslını-astarını açıklamak için, değinmek zorundayım.
O yazının ilk paragraf
şöyleydi: “Çok şiir yazıldığı için şiir kirlenmesinden, çok dergi
yayımlandığı için edebiyat dergisi kirlenmesinden bahsediyorsak eğer,
sanırım, çok yayımlayanlara bakarak bir ad kirlenmesinden de bahsedebiliriz,
bahsetmeliyiz.”
Böyle demiştim, böyle diyorum!
Bunu izleyen bir başka
paragrafta, bazı adlar sıralamış ve onlara bir öneride bulunmuştum:
”...Kalemlerinin ucunu içeri
çekmeye davet ediyorum, onlara inziva öneriyorum, susarak çoğalma
zamanlarının geldiğini açıkça söylüyorum.”
Bu iki paragraf iç içe okunmuş ve saptama ile
öneri birbiriyle ilişkilendirilmiş, öyle algılanmış ve anlaşılmış.
Saptamamda ve önerimde ısrar ederek ve de geriye
çekilmeden şunu söylüyorum: Bu iki paragraf arasındaki ilişki, “yarası olan
gocunsun”dan öte değildir! Yoksa ben, örneğin, bugüne kadar yazdıklarından
daha iyi şiirler yazdığına tanık olduğumuz Ahmet Ada’ya; sesini ve adını,
yazdığı şiirler ve aldığı ödüllerle doğru yere oturtan Ahmet Günbaş’a;
içindeki hırçın çocuğu şiirin diliyle konuşturan Hüseyin Alemdar’a, “şiirde
ad kirlenmesine neden oluyorsunuz”, demem, diyemem, demeyi düşünmem. Bunu,
hem etik olarak doğru bulmam, hem de bu adlar bağlamında, haksız bir suçlama
olarak karşılarım.
Ama, şunu söylemekten asla vazgeçmem; o yazıda da
demiştim, yine diyorum:
Üretkenlik ayrı şey, ilkeli
şiir yayımlamak ayrı şey!
“Derun”undan her an Nobellik
bir dize çıkarıyor olanların bile, bir kuluçkaya yatma dönemi olmalıdır;
bunu bilmeleri gerekir. Bu cümle o yazıda yoktu; şimdi söylüyorum.
O yazıda, “derun”u gerçekten
derin olanlara,.”niçin kendinizi kuralsızlığa, ilkesizliğe kapılanmış sığ
amatörlerle aynı konuma düşürürsünüz?” sorusunun dolaylarında dolaşan, bunu
demeye getiren, bunu amaçlayan bir “deyiş” vardı. Ve bu söylem, onların
yakınında durduğumu göstermek için ve onların da kendilerine bu soruyu
sormalarını sağlayabilmek içindi.
O yazıda bulunan, “Bir
dal, ağacı tarafından bu kadar hor görülüyor, inceltiliyor, törpüleniyor,
çöp gibi kırılıyorsa, dala da ağaca da boş ver, ne halleri varsa görsünler”
cümlesine gelince: Bu sözünün kapsamı, o yazıda adı geçenlerle sınırlı
değildir, daha geniştir, hatta bütün edebiyatı ve edebiyat adamlarını içine
alır.
Şu demek: Zaman zaman yazdım, başka yazanlar da
oldu: Kötü kitap iyi kitabı, kötü şair iyi şairi, kötü şiir iyi şiiri
edebiyatın dışına atıyor, onu kovuyor. En sonunda da medya, tutulmuş
adamların dışında, hepsini birden edebiyatın kapısının önüne koyacak,
koyuyor. Bu yayılmacılığın sonunda bizi bekleyen, kısır ve giderek
cılızlaşan bir edebiyat ortamıdır. Bunu görmek, buna direnmek, karşı koymak,
önlem almak gerekir. Kötü kitabı, kötü şiiri, kötü şairi has edebiyatın
yanına sokmamak da gerçek edebiyatçıların görevidir.
Ama ne oluyor: Dergiler bağlamında bakarsak,
edebiyatta bir ad, bir yer sahibi olanlar, kırmamak adına, desteklemek
adına, gönül almak adına, bunlar değilse, yasak savmak adına, editörlüğü
verili bir unvan gibi adının başına yazanların üç kuruşluk dergilerine ürün
desteği sağlıyorlar, haksız övgülerle onları koltukluyorlar, var ediyorlar,
kirliliğin biraz daha artmasına neden oluyorlar ve bu arada, bilerek
bilmeyerek kirliliğe ortaklık ediyorlar.
İtiraz ediliyor, deniyor ki: Ne olur sanki,
yazsınlar ve yayımlasınlar! Sestir, çeşittir, şudur, budur..!
Bir gram estetik taşımayan, yeni hiçbir şey
söylemeyen, tekrar tekrar kullanılmaktan lime lime olmuş yazıcıkların,
şiirciklerin sesleri, gürültüden başka bir şey değildir; bu duyulmuyor mu?
Çeşitlilik denilen şeyse, çıfıt çarşısındaki
gereksiz cümbüşten öte bir anlam taşımıyor.
Bu gürültüye, bu gereksiz cümbüşe katılmak,
kirliliğe ortaklık değil midir?
İtirazlara itiraz edince, vay efendim
seçkincilik, vay efendim elit edebiyatı, vay efendim merkez yandaşlığı!
Dedim, diyeceğim: Kuşlar, “adımızın başında,
acaba bir de “deve” yazılıdır da, kumun altında bunu göremiyor muyuz?”
sorusuyla uçmak bilincine ulaşmak zorundadırlar! Meydanı boş sanan
istilacılara, bu meydanın sanıldığı kadar boş olmadığını ancak bu bilinç
bildirebilir.
Parantezin
dışına çıkmadan önce, bu konuyla ilgili olarak Akatalpa’ya gönderilen
ve bu yolla bana ulaşan bazı okur- yazar mektuplarına kısaca değinmem ve
meydanın boş olmadığını anlatmak için, bazı yanıtlar vermem gerekiyor:
Balıkesirli üretici T.D.’nin
gönderdiği yazının başlığı oldukça anlamlı, gündelik bir yumurta kadar taze
ve medya kokuluydu: ‘Oldu, Gözlerim Doldu.’
Bay T’nin bugüne kadar bin(!)
dolayında dergide yazdıkları, yazacaklarının güvencesi olarak kayıtlardadır.
Bu deste karşısında bizim söyleyecek sözümüz yoktur. Vah ki bu kişi,
söyleyecek söz bulabilmektedir. Hâlâ ve öztürkçe!
Bu çalışman, yazınımızın ve
yeryuvar yazınının kendini aşmış yazın yazıcılarına da değindiği özengen
yazısında, kendini, kendilerine çekilgin yaşam önerdiğim, yazargaları
gelişmiş, durduraç kullanmayan kişiler arasına katmış, katmış da bir yanıt
tüzesi yazma gereği duymuştu. Şiiri ben kirletmedim diyordu; öyle diyordu,
alınganlık göstererek. Alınmıştı evet, yaralı ve gocunuktu...
Demiştim: Yarası olan
gocunur.
Bay T, yazısını “Biz işimize bakalım” diyerek ve
de kumun altında kalmayı yeğlediğini bildirerek bitiriyordu. İşi ve yolu
açık, girintisi derin olsun!
İstanbul’dan yazan A.Ş.’ye gelince: Önce şunu
söylemeliyiz: Yazdıklarının yayın tarihini, harflerin puntosunu ve
yayımlanacağı sayfa numarasını belirlemeye yatkın bu şahane âdem, kendine
olan inancını sonsuz miktarda pekiştirmiş, özgüven konusunu yemiş bitirmiş
biri. Üstelik çağdaş bir vatandaş: e-posta kullanmayı öğrenmiş. Yazıyor,
yolluyor, yazıyor, yolluyor. Saptadığı hedeflerde bir sapma olmaya görsün,
yeniden yazıyor, yolluyor, bir daha yazıyor, yolluyor. Öylesine çalışkan bir
çalışman(!)!
Öncesi olduğu için söylüyorum, yağ lekelerine
takılmış bu arkadaşımız, tam bir Enis Batur hayranı! Yazdıklarına
bakarsanız, Batur üzerine yazan yazarları, bu yazıları basan dergileri,
elinde değil, bağrına sokası geliyor; duyduğu öyle bir hayranlık. Yom
Sanat dergisinde İmam Demir, bu uslanmaz diyalektik uzmanının, inanılmaz
çelişkiler barındıran anıtını okurlarına tanıtmıştı. Bu derginin 17.
sayısının 2. ve 3. sayfalarında sunulan resme lütfen bakınız.
Baktınız ve ikna olmadıysanız, bana ulaştırılan,
A.Ş. imzalı yazının başlangıcını okuyunuz: (izni olmadığı halde, Ramis
Dara’nın izniyle) “Yazın dünyasında dikkatleri üstüne çekmek ve ilgi
görmek için kimi şairlere, yazarlar ve dergilere bilimsellikten yoksun,
kişisel, dedikoduvari sözümona eleştirilerde bulunan; toplumsal duruşu yok;
kime ve neye hizmet ettiği belli olmayan derginize gönderdiğim ‘ilgi’
başlıklı şiirimi geri çekiyorum.”
İlkeli şiir yayımlatmaktan, ilkeli şair
olunmasından bahsettiğim için yargılandığıma seviniyorum. İşte şair, işte
şiir ve işte ilke!
Bay A, 55 sayı boyunca çizgisini, duruşunu hiç
değiştirmeyen Akatalpa dergisine, bu duruşu onayladığı ve kendine
yakın bulduğu için (öyle olmalı, değil mi) şiir gönderiyor ve sonra,
birtakım yaveler sıralayarak şiirini geri çekiyor. Göz mü geç görüyor, akıl
mı geç algılıyor; hangisi? İkisi de mi yoksa? Sanki, şiir için Bay A’nın
kapısı aşındırılmıştır da, beyimiz, şiirini sakınmasının gerekçelerini
sıralıyor!
A.Ş.’nin aşağıdaki satırları, yukarıdakilere
ulanıyor: “Derginiz bir ‘düzey’dir tutturmuş gidiyor. ‘Düzey’ demek Enis
Batur’u yere göğe koyamayan, hayranlık dolu, Bursa dolaylarındaki eşe dosta
ait ‘düzeyli’ yazılar yayımlamak mı oluyor?”
Bu çivi battığı yerden çıkmaz!
Şu önerinin ilkelliğine bakınız: “Derginiz,
güncel, bilimsel, ilginç yazılarla zenginleştirilmeli ve bugünkü emekli
dergisi görünümünden kurtarılmalıdır.”
Akatalpa,
Ağustos sayısında gereken yanıtı verdi, ama, ben de bir ekleme yapmak
isterim: Bu, tam bir kel ve merhem meselidir!
Aydın’dan K.G., iki sayfalık yazısında, yazdıklarıma
itiraz ederken beni doğrulamaktan başka bir şey yapmıyor. Öyküsünü
anlatıyor: Merkez(?)den taşraya sürgün edilişini, susmanın estetiğine
sığındığını ve sonra “başta İstanbul olmak üzere” çeşitli dergilerden “yeter
artık, çok oldun” sitemiyle çağrıları aldığını belirttikten sonra, “Onlara
‘hayır’ mı diyecektim?” diye soruyor ve yanıtını da kendisi veriyor: “Demem,
yazdım!”
İyi, yaz! Yazana, kendinden
başkası engel olamaz, yaz!
Bay K’ye, ona ayırdığım
paragrafta, hesapsız yazıyorsun, dergi farkı gözetmeden yazıyorsun, -tam da
yazısında belirttiği gibi- “amatör ruh”la yazıyorsun, durmadan yazıyorsun;
çok yazdığın için dönüp yazdıklarını okumaya fırsat bulamıyorsun demiş,
demek istemiştim. Yani, benzer şeyler yazmış, paydalarımızı buluşturmuşuz.
Anlaşamadığımız yer neresi?
Bakın ne diyor K.G.: “Otuz
beş yılda yarattığım otuz beş dosyanın tekini kendi paramla yayımladım, bir
daha da o yola girmedim.”
Başka söze gerek var mı? Otuz
beş yılda yaratılan otuz beş dosya!
Peki, itiraz neye?
Doğrusu, hiçbir şeye!
Yazılmayanlara, yazılmış sayılanlara sadece!
“Benim gibi ‘alt
küme’de birisinin...” diyor K.G.; yazdıklarımda böyle bir ima var mı;
yok!
“Verimli insanlarla dalga
geçerek...” diyor ki,
vehimdir! (T.D. anlasın diye: Kuruntu!)
“Adım kirlenecekse,
varsın yazı yazmaktan dolayı kirlensin..” diyor; yazmakla ilkeli
yayımlamanın farkını göremeden, “kir”in yazıya ait olmadığını düşünemeden.
Aslında, gönderdiği yazıdaki
şu cümle tam bir itiraftır ve bu konuda söylenecekleri özetlemektedir:
“Açık yazayım, sürekli yazacağım dergiler olduğu takdirde, ‘yayılma’nın
anlamsız olduğunu ben de biliyorum. Ama bu, şu durumda bilerek yapılan bir
şey.”
İşte böyle!)
Uzun sürdü, evet; parantezin
içi de dışı da uzadıkça uzadı.
Kısası şu: Bütün bu süreci
köşeli bir parantezin içine alarak, artık yazmayacağımı duyurmak istiyorum.
Yazdıklarım Akatalpa
dolaylarında kara bulutların birikmesine neden olmuş olabilir. Bu bir özür
gerektiriyorsa, hay hay!
Katlandığı için, derginin
yayın yönetmeni Ramis Dara’ya, destekledikleri için, İhsan Üren’e, Melil
Elal’a, Nuri Demirci’ye, Hilmi Haşal’a, Serdar Ünver’e teşekkür ediyorum.
Dünya küçük ve
istenmeyecek kadar global(!). Acaba bir gün, bir yerde... olasılığını, hiç
değilse yanıt hakkı bağlamında saklı tutarak, diyorum ki, sanırım....
Görüşmeyeceğiz...
(Akatalpa
- Sayı: 59 Kasım 2004)
AH, BİR
ATAŞ VER, CIGARAMI YAKAYIM
Bir yaz, kuzeyde bir
vadideydim. Orada gün doğmadan uyanılıyordu ve tepelere çıkılıyordu.
Yamacında durulan tepe ile karşı tepenin arasında, tepeler buraya
kondurulduğundan beri, sesinin üstünde akıp duran bir ırmak vardı.
Bir sabah, sıcak bir
gün olacaktı besbelli, gökte tek bir bulut bile yoktu, her sabah yaptığım
gibi, ırmağa baktım ve birden ırmağın üstünde şiiri gördüm. Yatak oraya
serilmişti, ırmak akıp gidiyor olmalıydı, ama yoktu; üstünde, ırmağın
kıvrımlarına uymuş, yatağın genişliğinde, beyazı griye kesmiş yoğun bir sis
uzanmış yatıyordu. Sesi gelmese, ırmağın yerinde artık bulutlar akıyor,
diyecektim; bütün bulutlar dereye dolmuştu. Yanımda biri olsaydı ona, şiiri
gördün mü diye soracaktım.
Şimdi ben şiir için
bir şey mi dedim? Dedimse ne dedim? Demediysem konuşan kim, konuşturan ne?
Hilmi Haşal, Yom
Yayınları'ndan çıkan Şiirin Lav İzleri adlı kitabının başlangıcında,
şiir üzerine notları niçin yazdığını açıklarken, sözünün bir yerinde, kendi
yazdıkları üzerinden şiir yazıları için, "nafile monologlar", diyor. Ne
zamandır aradığım nitelemeydi bu. Görünür bir haldi: Uzunca bir süredir
dergilerde yer alan, şiir üzerine, ama şiirin teoriğini ya da kısaca
neliğini irdelemek yerine, ona methiyeler dizen, onu ululaştıran yazılar
başını alıp gitmiş, ucunu bucağın yitirmişti. Bütün bu yazılanlar, Haşal'ın
nitelemesiyle, gerçekten nafile monologlardı.
Şiir üzerine
düşünülecek elbette, şiir aranacak, şiir okumak yerine şiiri okumanın peşine
düşülecek, demem o değil. Karşı durduğum, hatta biraz da ürkerek karşı
durduğum şey, şiiri koyacak yer bulamamak, nereye konur ve oradan
kaldırılırsa, şiirin boş kalan yerinin dolmazlığını abartmak, abartarak
tapınmak, onu hadsiz hesapsız yüceltmek ve giderek bu nafile monologlarla
şiiri fetiş haline dönüştürmek.
Şiir, bildiği gibi,
kendi yatağında akıp gidiyor. Kimileri tepelerden inerek, kimileri tepelere
çıkarak akışını izliyor. Bazıları ayaklarını sokuyor içine, bazıları dalıp
boy veriyor. Kimileri, balık da vardır bu suda, diye olta sallıyor, kimileri
de tutulacak balıklar için mangal yakıyor.
Yazılan fetişist
yazıların, ne kıyıdan bakanları ayaklarını ıslatmaya, ne de ayaklarını
ıslatanları boy verip ölçüsünü kontrol etmeye çağırdığını sanmıyorum. Hele,
verilmiş kararları ve alınan vaziyetleri değiştireceğini hiç sanmıyorum.
Sonuçta o şiirdir, ordadır, kendincedir ve olduğu gibidir. Okurlar ya da
şairler, yazılanlara bakarak üç milim sağa, beş milim sola kıpırdarlar en
çok ve bildikleri gibi kalırlar.
Borges'in Babil
Kitaplığı başlığı altında topladığı fantastik edebiyat dizisinde,
Hawthorne'nin Büyük Taş Yüz adlı bir kitabı vardır. Bu kitabın Ateşe
Verilen Dünya adlı öyküsünde, geçmiş ya da gelecek, belli olmayan bir
zamanda, dünyayı, eskimiş ve değerlerini yitirmiş şeylerin yükünden
kurtarmak için yakılan büyük bir ateş anlatılır. Ateşe önce, kurumuş
yapraklarla birlikte, dünün gazeteleri, geçen ayın dergileri atılır.
Ardından bütün antikalar, bütün nişanlar ve madalyalar, şatafatlı giysiler;
yeryüzünün bütün içkileri, bütün tütün balyaları; yazılmış her türlü mektup,
her türden yazışmalar; sonra silahlar, sonra paralar, senetler, tapular,
yevmiye ve ana hesap defterleri, tebligatlar atılır. Sıra kitaplara gelir.
Kitapçı dükkânları, sahaf tezgâhları, halk kütüphaneleri ateşe boşaltılır.
Fransız romanları kızıl mavi alevlerle, Alman öyküleri kükürt kokusu
yayarak, İngiliz kitapları meşe kütükleri gibi yanarlar. Amerikalı
yazarların kitapları bir anda küle dönüşür. Bu yazarların kitapları ve daha
birçokları, en azından için için yanarak tütmek yerine, sanki buzdan
yapılmışlar gibi eriyiverirler. Sevilen şiir toplamları boğucu bir duman
çıkarmaktan başka işe yaramazken, adı bilinmedik bir şairin dergi
köşelerinde sıkışıp kalmış bir şiirinin alevi yıldızlara kadar ulaşır.
Shelley'in şiirleri saf ve parlak ışıklar saçarak yanarken Lord
Byron'unkiler simsiyah dumanlar üretir, Tom Moore'un şiirleri yanık şeker
kokar. Görünen odur ki, bir yazarın kitaplarının hacmi ile parlak bir yanma
arasında herhangi bir orantı ya da ilişki yoktur.
Dergileri işgal eden
nafile monologların, böyle bir zamanda ateşe atılmaya değer bulunacağını
sanmam. Hızlı üretimlerin ürünü olan yave torbası şiir kitaplarıyla, kimi
çevrelere şirin görünmek için yazılan, bazen Nobel'le kandırılarak
kışkırtılan, bazen özgürlük biberonuyla, biberonun içinde ne olduğuna
bilmeden beslenen kimi yazarların kitaplarının da başka işlerde kullanılmak
üzere bir kenara ayrılacağını, ateşten uzak tutulacağını düşünüyorum.
*
Bu yazıları, Halûk
Cengiz'den sık sık bahsederek sürdüreceğim, sürdüreceksem. Onun içine
fısıldayan, içinden fısıldayan biri var çünkü ve önemli saptamalar yapıyor;
ona kulak vermek gerek.
Şöyle diyor örneğin:
"Aslıhan Pasajı'nda, sahaflara bakınırken, onca arayıp bulamadığım Güzel
Yazılar dergisinin Sait Faik'in 50. ölüm yılında yayımlanan Özel
Sayı'sını, bir de Ayten Çetiner'in yazdığı, daha önce Efsane Adam
adıyla basılmış Komşum Sait Faik kitabını bulup aldım. Dergi,
bildiğimiz özel sayılardan birini yapmış, farklı bir şey yok. Kitapsa,
berbat... Burgazadalı (2001'de 50 yıllık) bir kadın (sözünü ettiği yıllarda
15 yaşlarında) komşuları olduğunu söylediği (ne kadar yakın oturduklarını
Allah bilir) Sait Faik ile annesi Makbule hanım (teyzesi) hakkında bir
şeyler yazmış. "Efsane adam"dan etkilenmiş, ona hayranlık duymuş, âşık
olmuş. Kısa bilgiler ışığında, yazarın (!), bugün 70 yaşlarında olduğu;
sözünü ettiği yıllarda (1951-1954 olmalı) kendisinin 15-18, Sait Faik'in
45-48 yaşlarında bulunduğu anlaşılıyor. İfade, üslup, felaket; dizgi,
felaket; anlatılanlar, felaket... Kendi adıma söylemem gerekirse, doğru bir
emsal değilse bile, Bukowski bile bana bu kadar azap çektirmemişti. Kerime
Nadir, Muazzez Tahsin etkili, zorlama duygulanmalar, şairane hassaslıklar,
kırılıp dökülen zariflikler içinde okumanın ne kadar zor olduğunu, ne kadar
güç ilerlediğimi kestirebilirsin. Bir de şairliği varmış yazarımızın.
Örnekleri okumadan eyvah, dedim, zavallı şiir... Ve ileri sayfalarda büyük
olasılıkla, Burgazadalı denizi, güneşi, ağaçları, kuşları (mutlaka
martıları) ve börtü böceği anlatacaktır dedim ve Burgazada'da okulların
açıldığı ilk gün, mutlaka şiir
okuduğunu da yazacaktır, diye düşündüm.
Kitap 153 sayfa ama, Ayten
Çetiner'in yazdığı,
sadece 86 sayfa. Ona da yazmak denirse... 86. sayfadan sonra, Sait Faik Öykü
Armağanı'nı kazananların
listesi, 22 sayfa fotoğraf (hepsi kadının neredeyse.. kuzusuyla bile
fotoğraf çektirmiş, onu da yayımlamış. Bir iki de Sait Faik'in evinin müze
görüntüleri), kitap hakkında yazılanlar (zorlamalı yalamalar)...
Ama en önemlisi, "Sait Faik'in
Şair Portresi" bölümü.
Tam aradığım
başlık, hem de 30 sayfa... Ne ki, bu bölümde sadece Sait Faik'in bildiğimiz
şiirleri var. Ayten Çetiner, zaten şiir üzerine, Sait Faik'in şiiri üzerine
bir şey söyleyecek yetkinlikte değil ama, bu kadar da olmaz ki.
Doğru bilmişim: Kitabın
"özgün" bölümünde, kadının üçü de birbirinden "özgün" şiiri var: "Martılar",
"Ana Martıya", "Efsane Adam". Adlarına bak!
Şiirleri yazardım ama,
bir süreliğine de olsa seni şiirden uzaklaştırır diye korkumdan yazamadım."
Diyor ve adını sıkı
sıkıya gizli tuttuğu bir dostunun iki notunu iletiyor bana:
Bir:
"Küçük şairlerden Şaban
Şerafettin Bey, elim bir kaza sonucu, arkadaşlarının
gözü önünde, hafta sonunda gittiği Şile'de hakkın rahmetine kavuşmuş. Şair
olarak değilse de, insan olarak kaybına üzüldüm, demem gerekir. Rahmetlinin
son sözü, "Bakın, şimdi ne biçim balıklama atlayacağım" olmuş. Şiirsel değil
ama, manalı."
İki: "Edebiyat
nazariyatı, şiir poetikası,
şu bu... hepsi safsata. Kitabın satıyorsa iyi, satmıyorsa kötüdür; çoksatana
da 'şaheser' denir."
*
Buyurun, buradan yakın.
İÇERİM
YANIYOR YAR YAR, DIŞARIM SERİN
İçimizde, közleri hiç soğumayan bir mangal taşıyoruz.
İçimizde, fişten hiç çekilmeyen bir buzdolabı saklıyoruz.
Kafamızın içinde, günlerin tortularını yoğurup anılaştırdığımız bir tekne
var.
Biriktiriyoruz, karıştırıyoruz, yoğuruyoruz, biçimlendiriyoruz ve götürüp
buzdolabının raflarına diziyoruz.
Ve günün olmadık bir saatinde, açıyoruz dolabın kapısını, uzanıp aldığımız
bir anıyı mangalın üstüne atıyoruz.
Cızzz!
*
Halûk Cengiz'den 2007 yılında gelen ilk ileti, buzdolabında sakladığı,
besbelli sık sık çıkarıp mangalında közlediği bir anıydı. Kendinde kalmasına
razı olmadı, aradan geçen bunca zamandan sonra, getirdi zalim anısını, her
zaman orada kalacağını bilerek, benim mangalımın da üstüne bıraktı.
Adına yazar, şair, denemeci, eleştirmen, her ne derseniz deyin, edebiyat
dünyasına eleman olarak kaydolanların hamurundan alınmış bir parçaydı
közlerin üstüne konan. Tütüyordu ama, pişmiyordu, yanmıyordu,
kömürleşmiyordu; hiç değişmiyordu hep diri kalıyordu.
Galiba
bu değişmezliği anlatmak için orda öylece tütüyordu.
*
Yaşadığı olayın sorumlusu kendisiymiş, bu dünyayı kendisi kurmuş, temelini
yanlış atmış, çivilerini eksik çakmış da yıkıldı yıkılacak gibi sallanıp
durmasına neden olmuş sorumluluğu ve suçluluğu vardı Halûk'un yazdıklarında.
Oysa o da bildiği gibi dönen bir devrana eklemlenmiş, bunu kaldıramamış ve
bu yüzden kendini edebiyatın dışına atmıştı.ıÜü
“Kimilerine
göre, yirmiyedi yıldır yaptığım işin en güç yanı, işten insan çıkarmaktır.
Oysa,
işimin bundan daha güç olan yanı, işe insan almaktır."
diye başlamış iletisine ve "Belli
düzeylerdeki işlere dışarıdan insan alınmasının, içerideki çalışanlar
üzerinde olumsuz etki yaratabileceğini düşünür, onların bu yöndeki
beklentilerini anlamaya, dikkate almaya çalışırım.
Üstelik, yasada
'deneme
süresi'
diye bir şey vardır;
beğenmediğiniz kişiyi bu süre sonunda işten çıkarabilirsiniz, kimse size bir
şey diyemez. Ben, bu aşağılayıcı süreyi de düşünürüm, düşünmek zorunda
olduğumu düşünürüm.
Elbet tüm ilişkilerde kan uyumu, ten uyumu diye bir şey vardır. Elbet,
insanların toplu halde çalıştığı işyerleri de kimilerini kabul eder,
kimilerini etmez. Çünkü, her işyerinin kendine özgü bir kültürü,
denebilirse, bir organizması vardır. Kişiler de yeni girdikleri işi,
işyerini, işyerinde çalışanları kabullenemeyebilir, benimseyemeyebilirler.
Bunların hepsi olabilir de,
'deneme
süresi'
uygulaması yine de hoş değildir."
diye sürdürmüş. Şu saptamayı yapmış: "Ne
ki, bizde, hemen bütün yöneticilere, işin kötüsü de işverenlere göre,
çığırından çıkan işsizlik yüzünden, sokaklar, iyi eğitimli, gerekli ya da
gereksiz birkaç yabancı dil bilen, yetenekli, neredeyse söylenecek her şeyi
bedavaya yapmaya hazır insanlarla doludur. Kimilerinin bu insanlarla
görüşmeyi, işe almayı falan düşünmeden, sırf kendilerini tatmin etmek için
istediklerini söyleyebilirim."
Sonrası cızzz'ın başladığı an:
"İşte,
belki Cenk Koyuncu’yu çalıştığım işyerinin verdiği eleman ilanlarına iki kez
başvurduğu halde görüşmeye çağırmayışım bundandı.
Ağustos 1999’da, o zaman çalıştığım işyeri adına “İdari
İşler Asistanı” ile “İnsan
Kaynakları Elemanı” ilanlarını vermişim gazeteye. Cenk Koyuncu bu iki işe de
başvurmuş, özgeçmişini faks aracılığıyla göndererek.
Adres olarak, Kadıköy’de bir posta kutusu numarası yazmış: 328. Altında da
ev telefonu yazılı.
Sonra, “İstanbul
27 Haziran ’67 doğumluyum. 2 yıllık evliyim” demiş.
Öğrenimi hakkında, ilkokulla ortaokulu İstanbul’da okuduktan sonra lise
öğrenimini Isparta Ticaret Lisesi’nde tamamladığını, Eskişehir Üniversitesi
İşletme Fakültesi mezunu olduğunu yazmış. “Orta seviye”de İngilizce
bildiğini belirtmiş.
Deneyimi için de “1985’ten bu yana profesyonel fotoğrafçılık (çekim-karanlık
oda) dalında çeşitli yerlerde çalıştım. Yayıncılık alanında çalışmalarım
sürdü. 1992’de Eski’z, dergisini çıkardım. Yapı Kredi Yayınları’nda 3 yıl
düzeltmenlik, arşiv sorumlusu, editör ve dergi yöneticiliği yaptıktan sonra
reklamcılık alanına geçtim. Valör Grafik Tasarım Şirketi’nde metin yazarı ve
Machintosh operatörü (grafik ve PC alanında)
olarak
2
yıl çalıştım. Kartpostal baskısı ve renk ayrımı konularını bilirim. C
Yayınları adı altında yayınevi sahibiyim. Halen kişisel olarak bu işi
yürütmekteyim. 1993’te Kuvve’den Fiil’e (Mitos Yay.), 1994’te Otoben
(Altıkırkbeş Yay.), 1996’da
Yüz’de
Yüz
(Sel Yay.) olmak üzere 3 şiir kitabım yayımlandı. Halen basıma hazırlanan 2
şiir kitabım var. Ayrıca Altıkırkbeş yayınlarında baskı sorumlusu olarak
görev yaptım” dedikten sonra şunları eklemiş: “İş
hayatım boyunca edebiyat ve diğer sanat alanlarında ürünler vermeye
çalıştım. Yeni ortamlara kolaylıkla uyum sağlayabilen kişilik yapısına
sahibim. Hızlı ve üretici çalışma temposuna girebileceğim aktif ortamlarda
bulunmak beni mutlu eder. Resim, fotoğraf, edebiyat ilgilendiğim sanat
dallarıdır. Ayrıca seyahat etmeyi çok severim.”
Ocak 2001’de de “Kalite Kontrol Sorumlusu” aramışız ilanla. Cenk Koyuncu, bu
işe de faks yoluyla başvurmuş.
İngilizce bilgisinin bu kez “az” olduğunu belirtmiş.
Deneyim bölümüne de şunları eklemiş: “Enis Batur’un Ondört+x+4 Deneysel
Metin, Ya/zar, Ramazan Şen’in Deprem
Odaları,
Ayhan Bozkurt’un Ömür Ölümün Önsözü ve Reşit İmrahor’un KUVVE’den FİİL’e
adlı eserlerinin
yayın
yönetmenliğini
yaptım. Yayımlanan
kitaplarım:
Altıkırkbeş Yayınları Otoben, Sel Yayıncılık YÜZ’DE YÜZ. Şu an basım
aşamasında üç kitabım bulunmaktadır.”
14
Mayıs 2006’da öldü Cenk Koyuncu. Karısı Rodos’tan bir yıl kadar sonra,
kanserden.
Sağda solda yazılı özgeçmişine bakıyorum da, bendeki 2001 tarihli
özgeçmişinden sonra Sona Veda adlı şiir kitabını yayımlamış, dokuz sayı
kadar da Son Kişot dergisini çıkarmış.
Cenk Koyuncu’nun ilk başvurusunu dikkate almayışımın haklı gerekçeleri var;
işyerinde yapılan işlerle üretim hakkında yeterli bilgiye sahip olsa da,
idari işler elemanı, insan kaynakları elemanı olamayacağı çok açık. Bu işler
de kendilerine özgü özellikler gerektiriyor. Özellikle, kimin ne anlama
gelmediğini bile hâlâ tam olarak bilemediği “insan kaynakları” alanında.
Dahası, 32 yaşında, hele Cenk Koyuncu gibi şair yaratılışlı birine, “eleman”
olarak çalışmayı da yakıştıramazdım. Bu yüzden, tamam, nezaketsizlik belki
ama, görüşmeye bile çağırmamıştım kendisini; sadece, başkalarına yapmadığım
halde, arkadaşlarımdan kendisine telefon ederek teşekkür etmelerini
istemiştim.
İkincisi de böyle oldu.
Oysa, bu kez kişisel nitelikleri, ilanı verilen işe çok daha uygundu Cenk
Koyuncu’nun. Ne ki, işyerim bir yayınevi, bir yayıcılık işletmesi değildi.
Üstelik, şair, edebiyatçı, yayıncı… bu türden insanlara yakın duran bir
işyeri de değildi. Çalışma koşulları daha ağırlaşmıştı, fiziksel
koşullarıysa berbattı, diyebilirim. Cenk Koyuncu’ya böyle bir ortamı
yakıştıramadım o zaman da. Kısa sürede kırılacağını, o dirense bile,
işyerinin böyle birini bağrına basmayacağını düşündüm.
Ne
ki, bugün üzüntü duyuyorum bundan. Neden, bilmiyorum.
Onun ne koşullarda olduğunu, neden gazete ilanlarındaki işlere başvurup
durduğunu bilmiyordum. Belki,
tek
çıkar yol olarak görüyordu böyle bir işi, değişikliği; belki, bir biçimde bu
türden bir işe ihtiyacı vardı. O zamanlar kendimce, biraz da ağabeyce bir
koruma güdüsüyle hareket etmiş olabilirim; yapımda böyle bir yan var. Ama,
“Bana neydi ki?” diyorum bugün; “Çağır, tanış; böyle böyle de; düşündüğün
bütün sakıncaları, tüm çekincelerini söyle, neredeyse otuzbeşinde koskoca
adam,
bırak seçimi
kendisi yapsın.”
Bunu söylemek için, çok geç, biliyorum. Anlamsız da.
Ne
ki, içimden bu ağırlığı, aklımdan bu soruları atamıyorum. Hiçbir zaman
atamayacağımı bile bile yazıyorum.
Sözü getirip edebiyata bağlamak gerekir mi?
Öyleyse, şöyle diyeceğim: Bizde edebiyatçıların “ekmek parası” için çalışmak
zorunda olmaları ne yıkıcı şeydir. Biz onlardan dünya çapında eserler,
ödüller bekleriz. Yazamadılar, alamadılar diye eleştiririz. Onlarsa,
geceleri, belki herkes uyuduktan sonra, günün, hayatın olanca yorgunluğunu
duya duya hayallerini, yüreklerini dökerler kâğıtlara. “Her ölüm erken
ölümdür” der biri, “Size çalışırdım, çok ölürdüm” der beriki; belki, basıma
hazır bir iki kitap bırakırlar
geride,
çeker
gider.
Bir
kez daha, işimin en güç yanının, işe insan almak olduğunu düşünüyorum. Bu
yüzden, yazıları, şiirleri dışında tanıyamadığım Cenk Koyuncu’dan, hiç
bilmediği, hiçbir zaman da bilemeyeceği bu konuda özür diliyorum."
*
Bu özrü dilemesi gereken Halûk Cengiz midir, yoksa kültüre uykusunun
arasından bakanlar mıdır?
Cızzz'ın başlangıcında bu soru vardır.
|