NURİ DEMİRCİ ARŞİVİ

 



Nuri Demirci Arşivi

 

 

 

 

                                  KARIŞIK YAZILAR -3


YAZ GÜNLERİ EN TATLI HAYALLER GİBİ GEÇTİ

   Gevşeyin, yaz geldi gibi. İçinize çekin bütün iğnelerinizi, çıkıntılarınızı törpüleyin. İyimserlik rozetini takın göğsünüzün sol yanına. Sahillere inin ve suya, rozetli gömleğinizle girin. Dağlara çıkın ya da ormanlara dalın, yeşil denizlerde bir yelkenli edinin. Edilgen olun ve de efendi... Soluğunuzu kendinize harcayın, ıslığınızın seçtiği şarkılara güvenin.

   Anadolu dergilerini rahat bırakın; şiirleri, şairlerinin adını şiirin dışında bırakarak okuyun. Şiirlerin benzerliğine bakarak, bütün şairlere aynı adı verin hatta, ucunu gevşek tutun. Herkes yazsın yazacağını, dip-bucak karıştırmayın, tozun üstünde toz aramayın. 

   Attilâ İlhan’a dokunmayın. Son Kişot’u bildiğiniz gibi katlayın. Mor’a bulaşmayın.

   Yaz geldi gibi; yaz uykusu...

   Kız da benim gelin de; kelamım aynayadır. Küçük dilimle konuşmayı seçiyorum. Bir de küçük diliniz olduğunu unutmayın. İçinizdeki küpün kapağını açık, hacmini geniş tutun. Sonbaharda ters-yüz edilinceye kadar bir çöp bidonuna dönüşmekten korkmayın.

   Gölge yanlarınızı da güneşe açın, gerinin, genleşin, saçaksız uykulara dalın. Lifleri dağılmış düşlerinizde, peltek hayatınıza özgür ve ılık kılıflar dikin. Ağırkanlı bir semenderin gövdenize sızdığını, zırhının üstünüze tıpatıp oturduğunu, korunduğunuzu ve kollandığınızı, mekâna ve zamana uyarak renk değiştirdiğinizi görün ve mutlu olun.. Ruhunuzun sürtündüğü değneğin dikensiz gül dalından olduğunu düşünün. Sürdürün uykunuzu, uyanmaya boş verin.

 

“Azaldık” dedi O

azaldıkça arttı sorular

 ./..

 eksilenleri topladım, işte, hepsi

geride az bir şey kaldı (1)

 

diyen derin sese kapatın kulaklarınızı; vakit ayırmayın ince şeyleri düşünmeye, kâbusların önünü açmayın.

 

Her ölüm toprağı çalıştırır uzun;

Siz en güzel yerindeyken uykunuzun

İçeri bir centilmen gibi giren şiddet

Rüyanın anadamarını ekşitir

Rüyanın şahmeranını kuşatır

Elbiselerini çıkartır durur sonsuzun.(2)

 

gibi dizelerden uzak durun.

 

Beni de ezberine al / kelime haznende unut, /

ya kaybolayım fikrinde / fikrine dönüşeyim yahut (3)

 

biçiminde düşürülmüş dizelere de açmayın fikrinizi; kıvrılın kendi duvarınızın dibine, börtü böcekle oyalanın.

   Sıcağın kanınıza işlemesine izin verin ama, kışkırtıcılığının sizi kuşatmasına engel olun.

 

Kayboluyoruz birden,

iki ağzından öpüyorum seni

huysuz ve haylaz yerlerinden.

 

Uykusu kaçmış bir çocuksun sen

dünyam sana gövdem kadar aralık.(4)

 

benzeri dizeleri alyuvarlarınıza yaklaştırmayın. Efendi olmanızı önermiştim değil mi?

   Bu arada yazın iki yüzü olduğunu da aklınızda tutun. Onardığı yerlerin hemen yanı başında fırsat kolluyordur, dokularınıza yayılmayı bekleyen bozgun. Hem,

 

ölü harflerle kurduğun bu alfabe

simsiyah sarayının dört yanını çevirse (5) 

 

denildiğinde, hem de,

 

yoksul günlere ödüldür alkol damlası, damıtılmış lirin

bir de harflerin muştusu elbet, varolmak başka ne ki (6)

 

dendiği an, size kalanların azlığı, tepesinden bastırdığınız yayı elinizin altından kaçırıverir:

 

uzak yazlardan kalan

sıcacık sesinle

yaklaşan baharı

muştuluyorsun bana

./..

nasıl söyleyebilirim ki

bir daha bizim için

baharın gelmeyeceğini (7)

 

   Yazları, zaman genişler sanki, iki ucundan uzadığı yetmezmiş gibi, enine doğru da ütülenir, kırışıklıkları açılır ve ‘şey’lerin altına (belki de üstüne) hasır gibi yayılır. Ağırlaşır ya da pelte gibi titrekliğini içinde saklar. Daha çok ‘şey’le, daha çok bir arada kalınmış gibi olunur, tanışıklıklara yeni pencerelerden bakılır. Uyuşukluğa teslimiyetiniz,

 

dedi, herşey

sana bakıyor

 

incelmiş

dedi, şeylerin kalbi. (8)

 

dizeleriyle diklenir, ayaklanır. Şey’lere kulak kesilmeniz bu anlardadır. Aramalarınız, aranışlarınız...

 

Ömrüm, küçük odam, izin ver bana

biraz daha arayayım yolu şiirde

ruh tesadüf eder de bulurum belki

kaç kayıp kardeşim varsa bu yolda (9)

 

Böyle işte!

Sözün sonu mu?

 

Mevsim sonbahara devrildiğinde

birdenbire hiç ummadan içinde

çok eski tanıdık bir şey belirir

 

Akşamları

ah yaz akşamları batan gün

avuçlarında duruveren zaman gibidir (10)

 

   Görüşeceğiz...

 

(1) Gülten Akın / Karsoğuğu/ geceyazısı, sayı 1

(2) Küçük İskender / Depo’lardan-237 / Yom Sanat sayı 12

(3)  Hüseyin Ferhad /  Pers Çelengi / geceyazısı, sayı 1

(4)  Veysel Çolak / Korkan Bir Aşkın Şiiri / Dize, sayı 91

(5)  Özlem Tezcan Dertsiz / Siyah Saray / Akatalpa, sayı 41

(6)  Hilmi Haşal / Uçurtma Usatası / Akatalpa, sayı 41

(7)  Bedrettin Aykın / Kışbahar / Şiir Ülkesi, sayı 11

(8)  Adnan Azar / Işık Oyunları-34 / Kitap-lık, sayı 61

(9)  Haydar Ergülen / Kayıp Kardeş /Yom Sanat, sayı 11

(10) Nuri Demirci / Hüznün Yarıçapı / Aynı adlı kitaptan

 

       (Akatalpa - Sayı:42 Haziran 2003)

 

 

YAZ GELDİ YİNE MÜRG-İ DÎLİM KONDU NİHALE

   Dergilerin akıl almaz bir biçimde hesapsız kabaran yerleri, ne kasalarıdır ne de kalite haneleri... Bu yer, bekleyip duran ve yayımlanacak nitelikte bulunmadığından bir türlü yayım sırası alamayan ürünlerin konduğu ve ardı arkası kesilmeden bunlara eklenen aynı özellikteki yazıların ve şiirlerin tıkıştırıldığı “gelen yazı” dosyalarıdır. Bir yandan bir adı olanları gücendirmemenin bir yandan da bir ad’a ulaşmak isteyenleri edebiyata küstürmemenin yolları aranırken, yazanına kıyılamayan bu yazılar ve şiirler, klasörlerin her taranışında bir kez daha elden geçirilir, önce bir “dur bakalım” tavrıyla bir kenara ayrılır, daha sonra da tekrar en alt sıralardaki yerlerine konur. İşte her şeyin gevşediği yaz aylarında dergi editörleri, biriken bu yazıların ve şiirlerin bir bölümünü, dergilerin daha az satıldığını, daha az okunduğunu düşünerek bir bakıma dolgu malzemesi gibi kullanırlar ve kaç taşla kaç kuş vurduklarının hesabını yaparak dergilerinde yayımlarlar.

   Elbette işin bir de yazar yönü vardır. Onlar da, editörlerin gerekçesini benimseyerek “üç aylar”ı, gevşek tutulmuş kanaviçe yazılarla geçiştirmeye koşullanmışlardır. “En sıkı” yazılarını eylülden itibaren yayımlamanın hazırlıkları yaparlarken, bu arada, çalışma masalarında sürüklenen ya yarım kalmış, ya tamamlanmış ama beğenilmemiş, ya bayatlamış, ya da –diyelim ki- kısmeti kapanmış yazılarını piyasaya sürmenin ve onlardan kurtulmanın planlarını yaparlar.

   Ramis Dara’nın Haziran Akatalpa’sında yer alan başyazısında kullandığı başlığı, onunkinden farklı bir bağlamda da olsa, andığım bu iki kesim için soru biçimine dönüştürerek bir kez de ben kullanmak istiyorum: “Eskiden Edebiyatın Bir Ciddiyeti Var mıydı (gerçekten)?

   Her neyse...

   Hayır, bu kez korktuğum kadar değil yazın rehaveti.

   Bu üç sıcak ayın başlangıcında, yayımlanmayacaklarını duyuranların yanında, “zaman”a verdikleri söze sadık kalarak inatla kitapçı vitrinlerine ulaşmayı başaran birçok dergi var. Üstelik dergilerin birçoğu iyi şiirleri yaz sayılarından esirgememişler.

   Giderek edebiyata dönen, yayımlanma tarihine düzen getirdiğinde bu yönüyle de okurunu memnun edecek olan Hürriyet Gösteri dergisinin Mayıs 2003 tarihli 248. sayısında, durmuş görünen, durulmuş gibi aynalaşan ama, derinden akan bir nehrin: Gülten Akın’ın Adacio’su var.  Akın, menderesler dönemini yaşayan bir ırmak tanrıçası bana göre. Denize çoktan ulaşmış da akıntısını bir daha, bir daha gözden geçirmek için geriye dönüyormuş gibi yazıyor:  

 

ufak şeylerdi, diyorum, küçük soluklar

bir ömre karşılık bu kör yalnızlık

değildi seçtiğim

           

   Wesvese, Nisan-Mayıs 2003 tarihli 5. sayısında da Trakya’dan gelen doğru ses olduğunu kanıtlamaya devam ediyor. Hüseyin Kenan Gören’in ‘Altanzadelerden Ahmet Efendi’nin Üçüncü Tür Aldatması’ başlıklı Karşılaştırmalı Edebiyat Metinleri’ne örnek olabilecek çalışması, metne çok uygun düşen, Şirazlı Şeyh Sadi’den bir alıntıyla başlıyor: “Kötüler, kendilerine tahammül eden buldukça azgınlaşırlar.” Bu yazı, eskiden edebiyatın bir ciddiyetinin var olup olmadığını değil ama, şimdilerde böyle bir şeyden söz edilemeyeceğini pek güzel açıklıyor. 

   Wesvese’nin bu sayısında yayımlanan Semih Çelenk’in Nacar İle Serkisof adlı şiirinin tamamını almak isterdim buraya ama, yer ve yen sorunu.

   Ne ki ufkunda mütemadiyen huysuz bir ihtiyar saklamak / Sonra bayramlarda şeker, harçlık ve mendil düşünmek gelmeyenlere dizelerinin yanına ekleyeceğim şu dörtlükle yetinmek zorundayım:

 

Ne ki zaman mermer taşlara düşülmüş dört haneli rakamlar

Yeraltı dünyasında gülünç bir iskelet don carlione

Cansız teninin üstünde çiçeklerin sulanması bahşiş mukabilinde

Başörtüleri ve yalancı fatihalar ve demirden vakıf çelenkleri ne ki

 

   Kitap-lık’ın Haziran 2003 tarihli 62. Sayısında yer alan Ahmet Oktay’ın Yalçın Tura İçin On Kederli Şarkı başlıklı şiiri, yer yer kolaya kaçan dizelerine karşın derginin en iyi şiiri. Numarası 3 olan bölümü şöyle:

 

Aynı anda duydum tan vakti

Çanın ve müezzinin sesini;

dinsizim, inanmam öteye

ama huzurla doldu içim.

Göreceğim bir düşün

düşünü gördüm düşümde;

kıyısındaydım bir gölün,

bakışıyorduk ecelle.

 

Ürkmedim. Her gece yolcusu

bilir; başlangıçtadır son,

aynıdır ezan ve selâ;

Ruh-vücud dönüşüp durur..

               

   Kitap-lık’ ın bir başka şairini, Lale Müldür’ü ben, Ajda Pekkan’a benzetiyorum ve ona da ‘kolay diva’lığı yakıştırıyorum. Gittikçe divalaşıyor çünkü: Bir yandan medyatik bir gül olurken bir yandan da sesini yitiriyor. Ve kıt notlu bir öğretmen olan Tuncer Uçarol’u, Kitap-lık’a karşı kışkırtıyor. Bu arada, yazdığı bir yazıyı hem Radikal 2’de hem de Kitap-lık’da yayımlatmasının divalığıyla bir ilgisi olmadığını belirtmeliyim.

   Mayıs-Haziran-Temmuz 2003 tarihli Budala’nın 24. sayısında yayımlanan şiirlerin en güzelini Ataman Avdan yazmış: Dereyi Geçerken:    

 

Dereyi geçtik oval taşlarına basarak

Ellerimizde kargılar, sırtımızda heybe.

Tutuğumuz yas kimin, sakallarımız

Üç haftadır duruyor

Daha kesmeyiz, acımız kadim.

Öc kimin, yıkanmayan kan lekeleri.

Suyun akışına benzer sessizliğimiz

   Kalın sözlerle teori üretenlerin eğer pratisyenlikleri de söz konusu ise, üç düşünüp bir yazmaları, en azından ‘imaj’ları açısından sağlıklı bir davranıştır. Avdan, editörlüğünü yaptığı Ay dergisinde zaman zaman edebiyat ve şiir konusunda hükümler verir, bildiğini ve düşündüğünü kestirmeden söyler. İşte Dereyi Geçerken şiiri, yazdıklarıyla bire bir örtüşen, teorikle pratiği birleştiren iyi bir şiir; Avdan’ın tutarlılığına iyi bir kanıt.

   Peki ya, Ay-Haziran’da yayımladığı Kalaşlar şiiri? Zorlama bir şiir yazdığını şiirin altındaki açıklama satırlarında bir bakıma ‘itiraf’ eden Avdan, bu şiiri yukarıda andığım şiirin neresine koyacak, merak ederim.

   Sonunda sesini bulan, kimi etkilerden kurtulan bir şairi var Akatalpa’nın: Özlem Tezcan Dertsiz. Haziran sayısında yayımlanan El Feneri de iyi şiirlerinden:

 

içimdeki tünele de tut fenerini

artık otursun, takılıp duran sorularım

yerimi göstersin ışığın, nereliyim

yanına ilişeyim hüznüme benzeyen birinin

 

   Son olarak, Kavram Karmaşa’nın Mart-Nisan-Mayıs tarihli 29. Sayısında iki şiiri yayımlanan Sina Akyol’a değineceğim. Akyol’un Dedem Yok şiiri bir tıkanmanın belirtisi olarak duruyor 6. Sayfada; Gayret Şiiri ise bildiğimiz Sina Akyol’un devamı

 

Zamana eski baktım;

övdüm seni, hey çocuk.

 

Kısaydı pantolonun;

paçan uzadı.. çamur-

içre kaldı; ben oldun.

 

Edebinle buruştun.

 

Gayret, zaman da bitti.

   Görüşeceğiz...                

                                             (Akatalpa - Sayı: 43 Temmuz 2003)

YALANCIDIR HEP AYNALAR

   İlhan Berk, 3. Yasak Meyve’de “Ece için ‘kötüdür’ diye yazılıyor, daha çok Hilmi Yavuz söylüyor bunu. Ece arkadaşlarına, kendisine yardım edenlere kötülük yapmıştır diyor. Ben bir şaire böyle yaklaşamam. İsterse katil olsun, isterse ibne olsun. Bir şairin bir şaire kötü demesi beni müthiş rahatsız etti. Eğer kötülüğü düşünecek olursak, Hilmi Yavuz’un düzenlediği Poesium’a Ece’yi ve İsmet Özel’i çağırmadığını hatırlıyorum. Aslında bu, bilerek kötülüktür. Asıl büyük kötülük orada var. Şaire yakışacak tavır bu değil.” diye yazıyor.

   Ramis Dara, Temmuz Akatalpa’sında: “Dünyanın en bencil, dünyanın en nankör, dünyanın en saf ve sefil insanları şairler arasından çıkıyor” diyor.

   Şairler için bunlar söylenirken, “Dünyanın en bencil, dünyanın en nankör, dünyanın en saf ve sefil insanları arasından” çıkan editörler, ekranlardan sonra kitapçı vitrinlerini de kirleten Pınar Altuğ namındaki her derde deva olduğunu sanan bir yeteneksizi bir de yazar; yazar korkuluğu olarak okur tarlasının ortasına dikmeyi marifet sayıyor.

   -Akatalpa’da politikaya yer yok biliyorum, ama bir cümle için izin lütfen- “Dünyanın en bencil, dünyanın en nankör, dünyanın en saf ve sefil insanları arasından” çıkan sanatçı tayfasına kendini dahil etme cüretini gösteren –yukardaki italik cümlenin sıfatları bağlamında haklıdır- Hülya Avşar, geçmişindeki eylemlerini unutarak veya unutmadan ama, taşlanmayı göze alarak “AKP’ye oy verdim, ne var bunda?” diyebiliyor.

   “Dünyanın en bencil, dünyanın en nankör, dünyanın en saf ve sefil insanları arasında” yaşamıyorsak, dünyanın, bu sıfatların da üstünde kimi sıfatlarla tanımlanacak tuhaf bir toplumunda yaşıyoruz, demek ki...

   Yukarıdaki italiklerin açılımını şu örneklerde de görebilirsiniz.

   Haziran 2003 tarihli Varlık dergisinde Salih Bolat, küçük İskender’in kendisiyle ilgili açtığı fala takılmış olmalı ki, överken yermenin örnekleriyle süslemiş yazısını. (Küçük İskender’in...) diyor ve (K’yı küçük mü yazmalıydım?) diye ekleyerek İskender’in k’sıyla oynuyor. Yetmiyor, onun, Memet Fuat’ın projektörüyle dikkati çeken (ancak çekebilen) bir “sosyolojik vak’a” olduğunun altını çiziyor. Şunu, “ama kişilik olarak kesinlikle bir şairdi o ve hiçbir zaman şairaneliğe, yapaylığa düşmedi”ğini söyleyerek sırtını sıvazladıktan sonra şunu da eklemeyi ihmal etmiyor: “En terbiyesiz olduğu zamanlarda bile”...

   Ardından Enis Batur’u kışkırtıyor Bolat ve onun küçük İskender’in şiiri için “oral ishal” dediğini hatırladığını yazıyor. Örnek olarak seçtiği uçuk dizelerle İskender’in şiirsel konumunu saptıyor ve savruk bulduğu dil kullanımını “dilin denetimsizce kullanılması” biçiminde tanımlıyor. Sonuçta vardığı yer şurası: küçük İskender, “tiksinti verici bir hastalığa yakalanmış”tır ve bu durumu, İş Kanunu’na göre, bir şiir işçisi olarak onun işten atılmasına neden olabilir.

   Yani bir “yoluna çıkarım, önünü keserim” tavrı, uzun bir tehdit havası...

   Nedir, ne oluyor? Hem, kim? 

   Salih Bolat’ın, küçük İskender’den yola çıkarak vurguladığı ve besbelli önemseyerek üstünde durduğu bir şey var yazısında: “Dilin denetimsizce kullanılması” Yazının ilerleyen bölümlerinde bu söz, imamın dediğini yap, yaptığını yapma sözünün uygulamasına dönüşüyor. 

   Bolat, Boşluğun Basamakları yazısının devamında bazı şairlerin üzerine yazarken bakın dili ne kadar denetimli kullanıyor: “Serdar Ünver de ilk kez üç şiirini bir arada okuduğum umut veren adlardan.” 

   Ey Bolat: ilk kez üç şiirini bir arada okuduğunu belirttiğine göre, Ünver’in şiirlerini daha önceden tek tek okumuş olmalısın; öyle anlaşılıyor. Peki, kaç tanesini ve ne zamandır? Ünver’i umut veren adlardan saydığına göre, şunun şurasında bir iki yıldır ortalıkta dolaşan, olsa olsa üç beş şiirine rast geldiğin ve ancak şimdi, üç şiirini birden okuyunca dikkatini çeken bir şair olarak tanımlamış oluyorsun Ünver’i.

   Ey dilini denetimli kullanmaya özen gösteren Bolat, şairleri izliyor ve onların şiirlerini biliyorsan yaz; yazman için başına tabanca dayayan mı var? Sığ sulara dalarak kendini dalgıçgillerden saydırmak amacındaysan burnunu kayalardan sakınmanı öğütlerin sana.

   En az on yıldır şiirin sessel ritmine, özellikle uyaklara verdiği önem şiirini şematize etmemiş, giderek kısırlığa yola açmamış bir şair olarak izliyorum Ünver’i ve hakkında kestiğin ahkâmın hiçbirine katılmıyorum.

   Umut konusuna gelince. Bir gün birileri diyelim ellinci sanat yılında, senin şiirini, umut verici olarak niteler ve sana Dilin Denetimli Kullanımı adlı bir broşürü armağan ederse, umarım buna üzülmezsin.

Överken yermek eğlenceli olabilir, bunu bilemem. Yüksek bir ağaca tırmanmak gibi bir şeydir bu, sanırım; basılan dalları keserek bir ağaç tırmanmak gibi bir şeydir; inişi hesaplamadan...

   “Şaire yakışacak tavır bu değil.” diyordu Berk ve “Dünyanın en bencil, dünyanın en nankör...” diyordu Dara.

*

   Bu sıcak yaza anlam kattığını sandığım, serinletici dizelerle konileştirdiğim şiir külahları sunuyordum size ve sunacaktım, ne güzel... Önce Berfe’nin; yaparken yıkan duvarcı ustası Berfe’nin; hesebi gayri sahih(!?) dergiler yerine holding asili dergileri seçmekten yana olan elit Berfe’nin “denetimli dili”yle ‘pot’laştırdığı sayfalar; sonra, yergi keskisiyle övgü mermerini darmadağın eden Gedikpaşa Bolat’ın kuru sıkı salvoları olmasaydı, son ayını da huzurlu geçirecektik yazın. Olmadı...  

   Yine de kaldığımız yerden sürdürebiliriz belki

 

Onu nasıl tanımlarım hiç de bilemiyordum

Damda gülümseyen bir kiremit otu sanıyordum

İlkyaz sellerinden uzanıp balkona doğru bakmıştı

Birkaç damla yağmur da bırakmıştı alnıma –sevecen

Kaşlarıma doğru akmıştı serin serin

Sarkıp durdu ve bakışı gözyaşlarıma karışmıştı

Varlığını sezmeyişinden ötürü ne de mutluydu

Kuruyup gitti sonra adını hiç bilmeden –bilemeden

Derin sessizliğine doğru kiremitlerin

 

   Hulki Aktunç’un Yazgelini adlı bu şiiri, Kitap-lık dergisinin Temmuz-Ağustos 2003 tarihli 63. sayısında yayımlandı ve üç’doğru’suna rağmen dergide yayımlanan en iyi şiirdi. Hatta dergideki iyi şiirler adına atılmış tek goldü; sonuç 7-1... Ebubekir Eroğlu, uzun şiiriyle aradan çıkartılmış, Gültekin Emre ise kötü şiirlerinin ikisinden kurtulmuş gibi geldi bana.

   Varlık dergisinin Haziran 2003 sayısında yayımlanan Veysel Çolak’ın ‘korkunun dili’ adlı şiirinden iki dizeyi, 7-1’lik sonuca adıyorum:

Kendini soktukça çoğalan bir akrep var hayatımızda

Kimse anlamıyor yırtıldığını kelimelerin 

 

   Ağır Ol Bay Düzyazı, yaz/sayı 12’deki şiirler, yazın mindere oturmuş yaşlı sessizlik’ine (Polat Onat) uymayan; bir bölümüyle sivri dilli, gevşek ipli; bir bölümüyle de sıcağı kana karıştıran ve damarların çeperlerini döven şehveti yansıtan şiirlerdi. Bu dergiden seçme dizeler yerine, ilginç bulduğum şairlerin ve şiirlerinin adları vermek istiyorum: Ömer Şişman’ın Gerçekiçi, Reha Eryüksel’in Lirikyalı Mıyanî şiirleri ilk guruba, Serkan Işın’ın Kavarksiyel Anı Kırbacı, Erin Özgür’ün Kanepe İmlası ve Serdar Aydın’ın Aphrodisia V adlı şiirleri ikinci guruba örnek şiirlerdi.

   Bu yaz bu kadar...

   Görüşeceğiz...

 

(Akatalpa - Sayı: 44 Ağustos 2003)

 

  

ANLAT BANA GÜL GONCASI GÖRDÜN MÜ DİKENSİZ

   Dergilerde, zaman zaman, kendilerine yöneltilen olumsuz eleştirilerden gocunan editörlerin, “editörden” imzalı, biraz savunma biraz da karşı suçlama içeren yazılarına rastlarız. Racon bu; yazacaklar elbette. Ama, bu muhteremler, kalemlerine mürekkep niyetine öfkelerini çekmeden önce, yaptıkları işe şöyle bir dönüp bakma gereğini duyarlar mı acaba? Adlarının önüne önemsedikleri bazı etiketleri koyanlar, bu etiketlerin içini doldurmak zorundadırlar; bunu düşünürler mi? Özellikle Anadolu dergilerinde editörlük, biraz da ezbere kullanılan bir sözcüğe indirgendi ve bu biçimiyle kullanıldıkça kevgirleşti, koflaştı ve taşıması gereken ağırlığını yitirerek neredeyse bir çeşit havalı esnaflık türüne dönüşmeye başladı. Bu sevgili kardeşlerimiz, Attilâ İlhan’ın şiirindeki “gibi” yapıyorlar:

herkes bana kaptan diyor / tıpkı bir kaptan gibi tükürüyorum

   “Gibi” yapmanın da iyi bir nedeni, hissedilir bir yararı, hiç değilse dişe dokunur bir işlevi olmalıdır, değil mi. Yani onun da bir raconu vardır. 

   Havaya sıktığım bu sözcükler orada asılı kalsın. Üstlendikleri masal misyonla gökten üç elma düşüreceklerini sanan “editör”ler kendilerini çağırana kadar...

*

   Editör mektupları aynı zamanda dergilerin işaret fişekleridir; nerede durduklarını gösterir. İşte bunlardan birinde, yeni dergisi İmlasız aracılığıyla gönderdiğinde, bakın Halim Şafak neler söylüyor: “...imlasız pratiğin anarşist bir kültür-sanat-edebiyatın ve anarşist bir kültür-sanat-edebiyat dergisinin olup olamayacağına ilişkin kendimize ve dışımızdakilere verilmiş yanıttır. imlasız bu tür tartışmaların yersizliğini ve gereksizliğini ısrarla vurgulamaktadır. iktidarlaşmayanların, dışlanmışların, kaybedenlerin dünyası kim ne derse desin kültür-sanat-edebiyatın temelini oluşturur. bu noktada imlasız böyle bir pratiğin belleği ve alanı olmayı arzu etmekte ve ısrarla talep etmektedir. denilebilirse imlasız kültür-sanat-edebiyata ilişkin anarşist bir bellek oluşturma düşüncesinin ürünüdür.”

   Kim itiraz edebilir? Bu bir tercihtir ve okurlarca, edebiyat çevrelerince yapılacak şey, beklemek ve bu tercihe uygun ürünlerle karşılaşacakları bir dergiyle buluşmayı ummak olabilir ancak. Peki İmlasız öyle bir dergi midir? Hayır! Çünkü bu rota, baştan belirlenmemiş, dergi çıktıktan sonra çizilmiş, bir rotadır. Elbette bu, ilk iki sayısında bulamadıklarımızı sonraki sayılarda bulamayacağımız anlamına gelmez.

   Bu noktada söyleyeceğim şu, çoğu zaman bir manifesto niteliğinde, savlı sunuşlarla edebiyat dünyasına doğan dergiler, yeterli donanımları, birikimleri ya da destekçileri olmadığından ya alışılmışa; sıradan bir dergi çizgisine dönüyorlar ya da dediklerinde ısrarlıysalar eğer, yayımlarına son veriyorlar. Kalıcılığı belirleyen, amacın oluşma sürecidir. Hissedilen bir boşluğu doldurmak adına birikimlerden yola çıkmak başka, bir hevesi tatmin için yola çıkmak başka...

   Bir de ekip konusu var ki amacın gerçekleştirilmesinde, amacın varlığı kadar önemli bir etken olduğu kesindir. Halim Şafak’ın ”iktidarlaşmayanlar”ı,” dışlanmışlar”ı, “kaybedenler”i üçüncü adımdan sonra nasıl organize edeceğini bekleyip göreceğiz.

   İki yılı aşkın bir süre önce, çok iddialı bir bildiriyle; Yenibinyıl Şiir Bildirisi’yle okurların karşısına çıkan Mehmet Sarsmaz’a, ya dergi yoluyla ya da bir mektupla, ekibini gözden geçirmesini yazdığımı anımsıyorum. Sarsmaz’ın yanılgısı, ateşinin tutuşturamayacağı fitilleri bir araya getireceğini sanmasıyla başlamıştı. Dahası, ortada fitil var mı, diye kendine sormamış, bunu sorgulamamıştı. İhsan Üren, Şiirimizde 2002 Ufuk Turu adlı seçkisinde “buyrun burdan yakın” derken yanlış yerde patlayan, dinamitlerin falan değil, havai fişeklerin cılız ateşine uzatıyordu sigarasını. (Sarsmaz’a, uğradığı haksızlıkları unutmasını, zaman yitirmeden yeni bir gemiyle yeni yolculuklara çıkmasını öneriyorum.)

*

   Bir başka mektup da Tigris’ten... Diyor ki: “Bir insanlık kervanıdır gider. Sonsuz özlemler, umutlar ve acılar yüklüdür.”

   İyi, güzel... Özlemi neymiş Tigris’in, umudu ve acısı neymiş, alttaki satırlarda (herhalde) bunu açıklıyor: “Her ku bihare dest....” filan... Sonra, “Bi heviya ku bun di jiyane...”

   Pekala! Ben de size, “V obrovském snu / s obrovskym chlapem zapasit / Flavigny Abbey Anise Candy / zapasit s parfemem / a dzber anyzu porazit / kdyz sipe na gauci” diyor, yazdığınız gibi, “birbirinden güzel şiirler, denemeler, konularla beraber” oluyorum. 

   Oluyor muyuz?

   Beyler, bayanlar, had ve halt konularında dikkatli olunuz lütfen; birincisini aşmayınız, ikincisini yemeyiniz. Türkiye’de bir edebiyat dergisi çıkartıyorsunuz ve ben bir okur olarak sizi anlamıyorum. Bu bir üst dil ya da şiir dili sorunu değil, bir dilsizlik sorunudur. Uyum paketinden çıkan armağanlarınızı güle güle kullanın ve sizi anlayanlar için varın derginizi yayımlayın. Ama Türkçeyi bu işe karıştırmayın ve bunu Türk Edebiyatı adına yapmayın.

*  

   Elbette derginin Türkçe olması yetmez, yetmiyor da...

   Kapatılan Türk Dil Kurumu’nun misyonunu üstlenerek on yedi yıldır yayımlanan, Yazı Kurulu’nda Oktay Akbal, Sami Karaören, Ali Dündar ve Ahmet Miskioğlu’nun görev aldığını belirten ve Sorumlu Yönetmen olarak Ahmet Miskioğlu’nu gösteren Türk Dili Dergisi’nin Temmuz-Ağustos 2003 tarihli 97. sayısını okudunuz mu? Böyle bir konumda olduğunu söyleyen ya da sanan bir dergiye yakışıyor mu yayımladığı şiirler?

 

Geçerdi İnebey Sokağı’ndan / Mavi-beyazlım.

Bebeği gibi tutardı / Çiçek kaplı kitaplarını

Papatya sarısıydı saçları / Çağla yeşiliydi gözleri ../..

Ya da,

Komşunun bir tüfeği vardı / Ava gider avlanırdı.

Bir gün döndü avdan / İki keklik çantada / Ölü ../..

 

Peki ya şu:

Başladı acımasız savaş

Hava karardı / Uçtu kuşlar

Yıkıldı binalar /İnsanlar öldü ../..

 

   Biraz özen lütfen; adınız adına, biraz özen...

*

  Özen, demiştim, değil mi?

   Sevdiğim bir şairin, Duvardaki ustaya sorsan ördüğü / taşlardan biri de kendisidir/ dokuma tezgâhındaki kadının / ellerinden halıya geçen su, / kadından en az on yaş küçüktür diyen, Yaşamak nedir ki zaten / insan doyasıya yıkanmalı önce / boğulmak için seçtiği ırmakta diyen Muzaffer Kale’nin, Agora dergisinin 32. sayısında yayımlanan An başlıklı şiirinden bir bölüm:

 

Cesetlerden bir bahara çıkıldı.

Patladı Sonsuz Orgazm: timsahın

gözyaşlarındaki doyumsuz alkol.

New York’un arka sokaklarında ıslık

çalan zenci birdenbire gündüz oldu.

Basra Okulu’nda.

 

Ve şimdi, Kale’nin altıncı şiir kitabı Sakın Zar Atma’da yer alan Yalpa başlıklı şiirden bir bölüm (ki Bülent Yardımcı, bu şiiri ötekilerden ayrı tuttuğunu bildirmiştir, Agora’da):

 

Epeydir iklim yaratan parlama görülmemişti

Cesetlerden bir bahara çıkılacak.

Sonsuz Orgazm: timsahın gözyaşlarındaki alkol.

New York’un arka sokaklarında ıslık

Çalan zenci birdenbire gündüz olacak

 

   Özen demiştim, değil mi!

   Görüşeceğiz...

 

(Akatalpa - Sayı: 45 Eylül 2003)

YİNE HAZAN MEVSİMİ GELDİ

   İdeal ve İktidar...

   Bu iki sözcüğe bir de “Çıkar” ya da “Rant” sözcüğünü eklersek, sanırım dünyanın ve bu arada elbette ülkemizin ve de elbette, edebiyatından hükümetine, ülkemizdeki bütün kurumların düzenini oluşturan sistemin genel bir tanımını yapmış oluruz.

   Bu tanıma bağlı iki soru: İlki, edebiyat bu sistemin neresindedir?

İkincisi: İlk bakışta görünen hal budur ama, bakalım “görünen”le “olan” bir midir?

İdeal dediğimiz şeyi ne kadar cilalarsak cilalayalım, sonuçta o, ekonomik ve/ya politik çıkarlar elde edebilmek, hiç değilse üstün bir konuma ulaşabilmek adına konulan bir hedeften başka bir şey değildir. Birey, (geniş anlamda düşünecek olursak ülke) ideallerine göre uzar, kısalır; idealleriyle sıkılır, gevşer; ideallerine uygun olarak biçim değiştirir. Yani ideal dediğimiz mangaldaki kül, aslında kullanana göre değer ve anlam kazanan bir çeşit lastiktir; kimileri için don, kimileri içinse sapan lastiği; sözün özü bu.

   Bu durumda iktidar, pamuklu ya da naylon iç çamaşırlarımızın aşağıya düşmesini nasıl önleyebiliriz sorusunun yanıtını veren bir kullanma kılavuzu ya da dalların çatalından sapan üretme esas ve yöntemlerine ilişkin bir yönetmelik olarak da okunabilir.

   Bu üçlü sistemin son ayağı rantsa, vurulan kuştan yarılan kafaya; platonik aşktan tensel şehvete; bir pisuara karşı prostatsız durabilmekten çömelinen yere sistitsiz işemeye doğru genişletebileceğimiz büyük bir yelpazedir.

   Edebiyatın bu görüntüdeki yerine gelince.

   İmlasız dergisinin eylül-ekim tarihli 3. sayısında, Sebahattin Umutlu (“sanat şahsi ve muhteremdir”den karaşın şiire şiirde sınır çarpışmaları) başlıklı bir yazı yayımladı. Yazısında, kendisi gibi düşünen, edebiyata bulaşmış birçok kişinin “hissiyatına tercüman” olarak, edebiyatın iktidar, ideal, rant üçgenindeki yeriyle ilgili görüşlerini yazmış Umutlu.

   Yazım biçimindeki düzensizliğine göre anarşist, konumlanışına bakarsak ovadan dağa doğru, başlığıyla içeriğinin kopukluğuna göre kafası karışık bir kalemden çıkan bu yazıdan uzun bir alıntı yapmak zorundayım. Enis Batur ve Gergedan ekibinin 1980’lerin sonundaki “kem ideal”lerinden ve Ece Ayhan’ın bu dergi çevresinde yer alanlarla ilgili görüşlerinden bahseden girişin ardından, “...daha o günlerden yapılıyordu tercih. sırtlarını tekellere dayamak ve bugünkü tekelci edebiyat kurumunun temellerini atmak. bu temel atılırken, dikkat edilmesi gereken ilkeler de olmalıydı: sanatın ve edebiyatın, akan hayatın –ötekilerin hayatının- dışında, sokağın, kirine, gizine ve şiddetine bulaşmadan, görüldüğü kadarıyla fildişi kulelerden, gayet şahsi, gayet muhterem...

   bu ilkeler ışığında işe koyulan malum şahıs (EB) ve etrafında kümelenen tuzu kuru topluluk gergedan dışında başka dergilere de imza attılar. ama önce sermayenin desteğiyle bir yayınevi: yky. sonrası. vahim tablo. söylemeye gerek var mı. edebiyatın ve sanatın tümden ‘kültürel hayatın’ endüstriyel bir ürün olarak tasarlanıp biçimlendirildiği ve tüm kültürsanat edebiyatın başdöndüren bir hızla tekellerin güdümüne girdiği, tekelci edebiyat dönemi. yky ile başlayan bu tekelleşme sürecinin hemen arkası geldi. işbank, koçbank, doğan ve sabah derken bunu başkaları izledi. kültürsanatedebiyatın, fildişi kulelerden ve plazalardan bir türlü yakasını kurtaramadığı yıllar ve zavallı edebiyatçılar. yky’den bir kitabım olsun hayaliyle, o toplu fotoğraflara girmek ve sektöre dahil olmak için binbir takla atanlar... yüzlerini, düşlerini ve gülüşlerini, yani ki gelmişgeçmişlerini ve de varsa geleceklerini bir ömürlüğüne ciro edenler... doğrusu merak ediyorum. edebiyat tarihinde bulaşıklığın ve de yalaşıklığın bu derece ayyuka çıktığı, adına edebiyatçı ve sanatçı diyebileceğimiz kimlikte buluşanların şahsiyetlerinin ve özelliklerinin silinerek ve de kendi öznelliklerinde temsil ettikleri değerlerin makro-mikro iktidarların karşısında tümden esas duruşa geçirildiği, bu kadar ayaklar altına alındığı, bu kadar hiçe sayıldığı başka bir dönem görüldü mü acaba. sanmıyorum” diye devam ediyor.

   Buraya kadar bütününe katılmadığım, devamında da Umutlu’yu haklı bulduğum yerler var yazıda. Örneğin, belki birçok dergi tarafından sakız gibi çiğnenerek çürütülmüş bir konuyu bir daha çiğnemekten kaçınmak amacıyla, belki de elit bir edebiyat bakışıyla, Kitap-lık dergisinin 63. sayısında yer alan Otel başlıklı dosyada Madımak Oteli’nin hiç anılmayışı, insanlığa, edebiyata ve orada yakılan sanatçılara karşı işlenmiş bir kusur, özür gerektiren bir eksiklik olarak kabul edilebilir. Ama, buradan hareketle bütün bir Kitap-lık ekibini, yky yayınlarını ve elebaşı olarak gösterilen Enis Batur’u, özellikle iktidar ve rant ağırlıklı bu üçgene hapsetmek, haksızlıkmış gibi geliyor bana.

   Bu noktada rantı bir kez daha tanımlamak, örneklendirmek gerekiyor: Bir kadın olarak kadının duyarlığını, kadının zayıf karnını iyi bilen İnci Aral’ın edebiyat yapmak adına kadını kullanması, dişlerini kadına geçirerek onu “rant rant kemirme”si bir rantiyedir. Bir etnik grubun sözcülüğüne soyunarak şairliğini var etmeye çalışan; bu yetmeyince, diyelim gay lobilerine saldırarak gündeme gelmeye çalışan Cezmi Ersöz’ün; aynı etnik gruba yakın durarak şiirlerini şarkı sözü olarak dolar karşılığı satışa çıkaran Yılmaz Odabaşı’nın, bu toplumu “kürt kürt kemirme”si bir rantiyedir. Enis Batur’u bu çizginin devamına nasıl oturtabilir Umutlu; buna hakkı olabilir mi? Umutlu’ya soruyorum ama, seslendiğim kesim çok daha geniştir, biliyorum. Ve biliyorum, o kesimin asıl itirazı, ideale ya da ranta değil, iktidaradır. İdeallerinde yaşattıkları, sahip olduklarında bugünkülerden farklı kullanmayacaklarına inandığım iktidara...

   Aynı dergide yayımlanan küçük İskender söyleşisinde Özcan Erdoğan’ın bu konuyla ilgili bir sorusuna aldığı yanıt, benim de görüşümdür. Diyor ki küçük İskender: “Şiirin bir yaptırım gücü olduğuna inanmıyorum; istikrarlı bir erk taşımıyor. Sorudaki kimliklerin (şiir eleştirisi yapanların ve şiir yıllıkları hazırlayanların) de bunun farkında olduğunu sanıyorum, ama ortada bir pasta varmış havası hakim ve masaya az çatal koyma hazırlığındalar yüzyıllardır”

   Türk şirinin bugünkü çizgisinde belirleyici bazı kurumların ve kişilerin olduğu doğrudur, olmalıdır da... Sorun, bu kurumların ve kişilerin sorumluluklarını kullanma noktasında başlıyor. Bir anlamda kendi şiir tarikatını kuran ve müritlerini öyle ya da böyle gözeten, kollayan, kayıran Hilmi Yavuz’un tutumuyla, şiiri bir üst dil, bir seçkin sanat, farklı koordinatlarda seyreden esrarlı bir parabol olarak kabul eden ve bu yolda harcanan çabaya omuz veren Enis Batur’un konumu ve bakışı birbirini tutmaz. İtirazcılara bakarsanız, her iki örnek de bir biçimde iktidardır. Oysa şiirin uç noktalarını yoklamak, olanın ve olağanın dışında, yeni arazilerde şiirin izini sürmek adına iktidar olmakla, şiiri kendi ipiyle, kendi kovasıyla, kendi kuyusuna sarkıtmanın iktidarı bir tutulamaz. İtirazcılara dönerek konuşuyorum: Çıtayı yükseltenlerle çıtayı boyuna göre ayarlayanları ayırınca ancak, genelde sanat, özelde şiir adına doğru değerlendirmeler yapmış olacağız. Çıtanın üstünden atlayanlarla çıtanın altından sıvışmaya kalkışanlar, “öbür” tarafta hiçbir zaman eşit muamele görmeyecek, “öteki”lerle eşit haklara sahip olamayacaklardır.

   Bir durumdan rahatsızlığımızı dile getirir, bir hali eleştirir ya da kınarken, öldüresiye vurmayı alışkanlık haline getirdiğimiz doğrudur. Düşünürken, yazarken nesnelliği öne almayışımız da...perspektifimizi geniş tutmayı akıl edemeyişimiz de... bulunduğumuz yere göre durum değerlendirmesi yapmamız da...

   Dergileri karıştırın bakın, yıllar yılı eleştirmenin ve eleştirinin azlığından ya da hiç olmayışından yakınıp durduğumuzu, sonra da bu işi hakkıyla yapanları, sadece Sivas’ta değil, dergi sayfalarına savurduğumuz ateş toplarıyla eleştiri adına yaktığımızı göreceksiniz.

   Ve sonra onları (Yom Sanatı, Mehmet H. Doğan dosyasından dolayı kutlayarak yazıyorum) dosya konusu yaparak tarihe, hak ettikleri yere kaydettiğimizi de...

   Görüşeceğiz...

 

         (Akatalpa - Sayı: 46 Ekim 2003)

 

 

  

BAHARLA HAZAN BİRLEŞEMEZ, ORTADA YAZ VAR

   Kablolu yayının S bandında bir kanal var: Ekranı küçük dörtgenlere bölüyor da hani, 3-5 saniyede bir döne döne değiştirerek hangi kanalda ne olduğunu bize gösteriyor ki, seçelim, seyredelim.

   Eylül, eylül-ekim, eylül-ekim-kasım diye çıkan son ayın dergilerine bakarken, bir an o kanalı izlediğim duygusuna kapıldım. Her şey var orada; seç-seyret tarzı bir seç-oku pazarı. Yayım politikalarına saygıyla yaklaştığınız, değerini kanıtlamış dergilerden amatörlüğü iş edinmiş kâğıt katili dergilere kadar, her şey... Bir bakıyorsunuz, biraz da önyargıyla yaklaştığınız bir dergide adını bildiğiniz ya da bilmediğiniz bir şairden, hiç ummadığınız bir iyi bir şiir. Hani Berfe’nin deyişiyle belli başlı, Ramis Dara’nın deyişiyle başlı kıçlı dergilerde yayımlanması gerekirken, yanlış adreste yitirilmiş(!?) bir şiir. Öte yandan, yemek için sona sakladığınız en kırmızı çilek ya da en iri erik gibi, tadını çıkararak okumak için sona sakladığınız bir dergide, ne dergiye ne de şairine yakışan şiirler.. 

   Bir de şu, gösterildiği televizyon kanalında milyonlarca gözü kendine bağladıktan sonra, geniş reklam pastası yüzünden başka kanallara transfer olan vanilya kokulu programlar var; ağalı, takalı, konaklı, okullu bu birbirinden seçkin, birinin yerine ötekini koyamadığınız programlar... Onların transfer işlemleri o kadar sık arayla oluyor ki, eskisi-yenisi-en yenisi aynı anda üç kanalda birden ekranda boy gösterebiliyor. Edebiyat dünyamızda yayınevleri arasında böylesi transferlerden söz edilebilir ama, dergiler arası transferlere pek rastlanmaz. Doğrusu, olsaydı pek şaşardım; çünkü, bizim şairlerimiz, bu üretkenlikleri ve bu sabırsızlıklarıyla, anlaşmaymış, sözleşmeymiş hiçbir şeye kulak asmaz, zayıf şişman dinlemeden piyasadaki dergileri şiire boğarlardı. Yani, bugün yaptıklarını yaparlar, camlı bölmelerin ardında eskiyen, hemen her gün görüştükleri postane memurlarıyla içli dışlı olur, belki de iki pul arası onlara şiirler okuyacak kadar ileri dostluklar kurarlardı. Görünen bu: Herkes, her yerde; bazen aynı anda birkaç yerde. Özellikle Anadolu dergileri sanki birer çöl, daha havadayken kuruyuveren damlaları bile yağmur sanıyorlar. Bir ara Adam Sanat bir yol tutturmuştu, kadrolu şairlerle çalışıyordu, şimdilerde o da “yol”a gelmiş görünüyor.

   İlke eksikliğinden midir, kimlik arayışından mıdır, yoksa her ikisin de etkisiyle midir, dolaşımdaki dergilerde, nitelik olarak birbiriyle uyuşmayan, dil olarak birbirini tutmayan şiirlere rastlıyoruz. Bir edebiyat dergisinde yayımlanan şiirlerin bütününün çıtayı aşması beklenemez, bu açık. Ama,

 

bir kuyu gibi taşıyor gözlerini, gömleği fazla mor, üzerinde salıncak

ve uçurtma resimleri gezdiriyor, yanaklarında eflatun bir arzu (1)

dizelerini yayımlayan bir dergi,

 

ilk atalarımın yaşamı / başladı denizlerde...

Üredi / yaşadı kısa da olsa.(2)

 

veya

 

Her yüze gülene aldanma dostum / Çıkmayan bir renge boyarlar seni

Sırrını saklı tut söyleme ele / Kulaktan kulağa yayarlar seni (3)

 

dizelerinin yer aldığı şiirleri(!) niçin yayımladığını hangi yave gerekçeyle açıklayabilir?

   Peki, aslında oldukça iyi bir şiir olmasına karşın, yayımlandığı dergide yer alan diğer on iki şiirin hiçbir dizesiyle hiçbir dil bağlantısı olmayan şu dizeleri, dergisini akıntıya bırakmayı göze almayan hangi tutarlı editör dergisinde yayımlar: 

 

Kahir ekseriyet makul bulmaz beni

Kabul görmez aşka binaen aleniyet

Ezilen şaibeleri altında ezilen ben

Umumun umrunda mi ahvalim (4)

 

   Büyük illerin önemli dergilerine doğru yürüyünce de değişmiyor durum:

 

Burada her şey cümle kurabilir,

diyelim bir karınca yuvası, bal gibi

uzunca bir cümlede kullanabilir sizi

hayatını kaybetmiş bir sözcük olarak (5)

 

dizelerinin birkaç sayfa sonrasında, tıpkı yazımıyla şu dizeler:

 

söyle Nazım neredesin

moskova’da küba’da, paristemisin

anadolu’da bir çınar ağacının altındamısın

bir kitapçı rafındamısın (6)

 

   Türk edebiyatı için kesinlikle çok önemli olan bir dergide

yer alan şu dizeler:

 

belki bir zaman menekşelerin önemi yoktur

saksıların önemi yoktur, denizin yakın durmasının da 

genişleyip evren bir parça günaydın gibi

günün bu saatinde günışığı altında

alır sevda bilgisini menekşeli saksılara koyar. (7)  

 

‘in önüne, acil şifalar dilediğimiz şu dizeler, nitelik olarak yakışıyor mu?

 

Herşey senin gibidir Perihan

Bu yüzden sen şimdi kendine bakıyorsun

Herşey gözlerin gibidir Perihan

Bu yüzden erkekler âşık oluyor gözlerine (8)

 

   Yakışıyorsa, bize, Rector Profesör Doctor Mösyö Nestor Butor’un ikinci aşama sorularından ilkini, “Arabalardan Mercedes / Şarkıcılardan Hamiyet Yüceses / Hey gidi koca Adnan Menderes dizelerinden oluşan sözcük grubu şiir sayılabilir mi” sorusunu, “evet, elbette, neden olmasın” biçimde; onuncu ve sonuncu, “Bilindiği üzere şiirin sadece kendisi değil kılı, tüyü, yağı, kemiği, iliği, yünü de değerli yazarlarımız tarafından değerlendirilerek “cash”e tahvil edilmektedir. Bu manada geçtiğimiz günlerde ünlü yazarımız Buket Uzuner’in “Şiirin Kızkardeşi Öykü” adlı değerli yapıtı okurla buluştu. Edebiyat dünyasındaki akrabalık ilişkilerini gündeme getiren bu girişimle beraber ele alındığında, değerli şair Buket Uzuner biz şairlerin neyimiz olur?”(9) sorusunu da, “ebemiz canım, ebemiz” diye yanıtlamak düşer. Şunu da ekleyerek: “Sadece o mu, mirim, sadece o mu?”

   Görüşeceğiz...

 

(1)    Engin Turgut, Eflatun Bir Arzu,İspinoz, sayı: 7, sayfa:3

(2)    Samim Güner, Bir Yudum Su,İspinoz, sayı:7 sayfa:16

(3)    İlkan San, Aldanma Dostum,İspinoz, sayı:7, sayfa:13

(4)    Şerif Mantu, Özr,Yom Sanat, sayı:14, sayfa:37

(5)    Muzaffer Kale, Cümle, Agora, sayı:33, sayfa:.29

(6)    Cevdet Yüceer, Nâzım, Agora, sayı:33, sayfa:53

(7)    Mustafa Altay Sönmez,  İkona, Kitap-lık sayı:64, sayfa:20

(8)    Lale Müldür, Herşey Aslı Gibidir Perihan, Kitap-lık sayı:64, sayfa:15

(9)    Yasakmeyve, sayı:4, sayfa:152

 

     (Akatalpa - Sayı: 47 Kasım 2003)

 

 

 

KIŞ GELDİ FİRAK AÇMADADIR SİNEME YARE

   İşte kış. Belki belirtileriyle değil şimdilik, ama, adıyla çıkagelen, adıyla bile üşüten mevsim.

   Daha dün yazdan bahsediyorduk, dergilere olan olumsuz etkilerinden falan. Hadi o, neyse ne, öyle ya da böyle, zar zor geçti gitti; asıl, sonbaharı ıskalamışız gibi bir duygu var içimde. Birey olarak değil sadece, edebiyat olarak da, elimizde kalan hiçbir şey yok sanki. Kışın başlangıcında olmanın karamsarlığı mı? Doğrusu, kimsenin bomba patlatacak hali yok; kimsenin böyle bir şey beklediği de. Karamsarlık mı bu, yoksa “varolan” mı? Tencerede pişirip kapağında yiyoruz; ha taş, ha kereviz; ocağın hışırtısına katılan kaynama sesi avutuyor bizi. Ortalıkta bir hareket var mı, var; çatalın havada çizdiği eğrinin eğiminden konuşacağız o halde.      

   O halde, bu sayfadaki yazıları belli bir edebiyat kişisine “tahsis” etme gibi bir alışkanlığımız olmamasına rağmen, örneğin Seyhan Erözçelik’i konuşacağız: Kitap-lık’tan Geceyazısı’na uzanan çatal hareketlerini, çatalına takılan taşları, sindirilen taşlardan çıkan sesleri. Böylece, bu duraktan geçmesi beklenen edebiyat trenine binebiliriz. Ya da, tren falan yoksa eğer, kaynayan tencereyi bir buharlı trene dönüştürmeyi, onu hayal etmeyi deneyebiliriz 

   Ailesinde çok ünlü besteciler olan bir müzisyenle yapılan bir söyleşiyi anımsıyorum. Klasik formların ve kulağımıza aşina seslerin oldukça uzağında duran bestelerini nasıl oluşturduğu, bu farklılığın nereden kaynaklandığı soruluyordu besteciye, söyleşinin bir yerinde. “Doğduğum andan başlayarak ilk bestemi yaptığım zamana kadar duyduğum seslere benzemeyen sesler çıkarmak arzusu” diye yanıtlıyordu soruyu, bu müzik adamı. Yanıtında hem bir gına noktasının hem de bir var olanı aşma dileğinin izlerini sezmiştim.

   Yazanlar yazdı; daha da yazacaklar: Birbirine baka baka çoğalan, fotokopi imgelerle var olmaya çalışan, hayata mı yoksa hayatın içine sinmiş başka bir amaca tutunmak için mi, bula bula şiirin yakasını bulan şairlerin(!) oluşturduğu bir şiir ortamında, okuduklarına benzemeyen metinler üretmek ve böylece yeniyi, denenmemişi yakalamak, bu yolla edebiyata katkı sağlamak, her şair kişinin hem ideali hem de görevi olmalıdır.

   Böyle bakarsanız, Erözçelik doğru bir şey yapmaktadır ve yaptığının farkındadır. Bunu açıklıyor da: “Daha önce böyle demiştim, ama şimdi öyle değil. Taşları bir araya getirmeye çalışıyorum. Sırçadan demir dökmeye çalışıyorum.” (1)

   Yani ne yapıyor, diye sual edecek olursanız, şey yapıyor: Ulamasız, imalesiz, zihafsız bir aruz deniyor; aruza yorum getiriyor. On bir heceli bir ölçü seçiyor ve her şiirin ölçüsünü, o şiirde on bir kere tekrar ediyor. Ediyor da ne oluyor? Şu:

 

AH!

 

Kırılırmış su, gölge var çocuğun yüzünün

yaşlarında. Kartopu var, gözü taş.

Sözlerin kanar, kuru otları bağlar.

Yeşerdi şimdi dağın dışı, çırpındı, çırpınır

rüya taşlaşıyor gözlerin. Sular durulur,

bozulur kan, direnme pençeye, goncagülün

yok. Kırıl da, öyle kırıl. Suyu kendinde yak,

gözün karışır, yanağından süzüldü işte.

 

Yağardı karanlık sular, kanardı ateş. 

 

   “Geçmişimize bir merhaba” demek isteyen Erözçelik’i anlamak ve geçmişimizi, örneğin Alp Er Tunga’ya kadar vardırıp vardırmadığı kavrayabilmek için, bir örnek daha vereceğim. Geceyazısı’nın 1. sayısında adı OY- iken aynı derginin ikinci sayısında bir kez daha, bu sefer CISS! adıyla yayımlanan şiiri şöyle:

 

Erik ağacının zamkı dökülüyor,

görmedin mi!

 

Yaprakları acı, tatmadın mı!

 

Hiç, beni,

dinlemedin mi!

 

Şimdi yürek yırtılır...

           

   Başka şeyler de yapıyor Erözçelik. An’ânesinden öğrendiği Bartınca dilinde de yazıyor şiirlerini. Cinayet şiirinde olduğu gibi; sanırım Bartınca dediği bu olmalı:

 

Bak, bak, ben, ney deyvecam

ben saa. Katilleğ vağ ya, katilleğ,

o ağşam yatıvoryalağ...Savcu şey

yapıyağ. Araşturyağ. Araşduruvoryağ.

Yanunda şeyleğ de vağ.

Yardumcularu.

 

   Erözçelik’in merhaba dediği geçmişinde, belki de andığı Bartıncayla kökenlik eden, bir başka lehçe ya da “deme” şekli daha olmalı: Azerice... Bu biçimin örneklerini Geceyazısı’nın üçüncü sayısında görüyoruz. Ancak, bu şiirleri aktaramam size. Klavyemde o hurufattan bazılarını yazacak tuşlar bulunmuyor çünkü.    

   Peki, ne demeli? İşin ucunu, şu kadim “sanat toplum içindir / sanat sanat içindir” başlıklı münazara konusuna mı götürmeli? Yoksa Plekanov’un tohumlarını ektiği yerde sanatın bir oyun olduğuna inanıp bu oyuna gerekçeler yaratmaya ve bu oyunun toplumsal yararlarını keşfetmeye doğru yola mı koyulmalı?

   Bu dediklerim Erözçelik’in kötü bir şair olduğu üzerine söylenmiş sözler değildir; hiç değildir. On beş yıldır gündemimde olan bir şairi ötelerde arayışlara iten, hatta ötenin de dışına süren; bu arada şiirini zorlayan, sıkıştıran, kurulaşmasına neden olan edebiyat koşullarına karşıdır dediklerim; onlara vurgudur.

   Sıradanlaşmaktan korkan başka şairleri farklı şiirlerin altını imzalarken görmeye hazır olmalıyız.

Görüşeceğiz...

 1)    Geceyazısı, Sayı:1, Sayfa: 92

             Akatalpa - Sayı: 48 Aralık 2003)

 

FİKRİMİN İNCE GÜLÜ

  Birkaç yüz yüze görüşme, bir-iki telefon uyarısı; efendim, Enis Batur’un 31 Ekim tarihli Akşam-lık’taki azarlamaları neymiş öyle, nasıl böyle “giy”direbilirmiş, falan...

   Okuduğunu anlayan, anladığını sanan biri olarak kışkırtılmadım, kuşkulandım sadece ve dönüp yazıyı bir daha okudum. Kitap-lık dergisinin Otel başlıklı dosyasında Madımak Oteli’nden bahsedilmemesine “büyük olay” boyutunu katan ben değilim, bu bir. Bunu bir eksiklik olarak niteledim, doğru; bu tavrı, cılkı çıkarılmış bir konuyu bir kez daha dillendirmekten kaçınan Batur’un elitist yanına bağladım, bu da doğru. O yazıda, Enis Batur’un “elitist” suçlamasına (elitizm suç muymuş?) karşı koyuşunun dışında benimle ilgili bir şey bulamadım ve oradaki suçlamalardan hiçbirini üstüme almadım; bu da iki.

   Herkesin okuduğu kendine; üç...

   Yine de ben, kendi İ’lerimin noktasını koyarak, daha anlaşılır olmayı deneyeceğim.

1-     Sivas olaylarının gerçekleştiği temmuz ayının gelmesini sabırsızlıkla bekleyenlerin, o ay çıkacak dergileri yapay acılarıyla “kir”letmek için daha kıştan hazırlığa başlayanların olduğundan adım gibi eminim. Bunun kanıtlarını geçmişte gördük, gelecekte de göreceğiz, hiç kuşkunuz olmasın. Açın bakın, özellikle Anadolu dergilerinin o aya ait olanlarında, içtenlikten zırnık kadar nasiplenmemiş, bayağı kurgularıyla sırıtan kaç Sivas şiiri okuyacak, acıların bir de rant hanesinin olduğunu anlayacak, “unutmadık, unutmayacağız”la sınırlı kalmayan slogan kederlerin nasıl afişlendiğini, olmayan yaralara nasıl kabuk icat edildiğini göreceksiniz.

   Cumhuriyeti, kurulduğu şehirde yıkacaklarını ileri sürerek bunun hayaliyle yaşayan ve 2 Temmuz’da da bunun bir provasını yapanlarla bu olayı edebi çıkar(?)ları için kullananların arasında fark olmadığını düşünüyorum. Böyle düşündüğüm içindir ki, on tane otel dosyası düzenleyecek olsam, ancak birinde Madımak’ı anmayı yeğleyeceğimi burada açık açık söylüyorum. Madımak’ta kalın bir damar olarak acı vardır ama, edebiyat oradan ancak kılcal bir damar olarak geçer. Bu yüzden, edebiyata ilişkin yanından baktığımda, diyelim Edip Cansever’in otellerinde, diyelim Pavese’nin Roma Oteli’nde, Pera Palas’ta, Anayurt Oteli’nde yüz defa, Madımak’ta ise acıyla sadece bir kez ürpereceğimi bilirim.

   Söylediklerimin olayı küçültmek ya da küçümsemekle ya da ideolojik düşüncelerimle hiçbir ilgisi yok. Elbette İsmet Özel’in bu olay karşısında duyduğu sevinci duyamazdım, duymadım; elbette orada öldürülen her kişiye önce insan ve gerçekten insan oldukları için çok üzüldüm. Ama, olayların edebiyatta taşındığı yere bakınca daha çok üzüldüm, üzülüyorum.

   “Pop acı”nın tuzağına düşmekle düşmemek arası bu noktada, gerçek acılarıyla Sivas’a bakıp susanların, Sivas’a değil, yapay acılarıyla bülbülleşenlere sırtlarını döndükleri yerdeki tavırları olarak düşündüğüm ve bu anlamda kullandığım “elit” sözcüğüne gelince;

2- Bu sözcük küfür anlamında da kullanılabilir; bunu kabul ederim. Bu sözcük kullanıldığında amaçlanan şu örnekteki anlamsa, (Şehirlerin üzerinde biriken ve her türlü gazdan oluşan smog tabakası gibi bir tabaka olan sosyeteye “dahil” edilen bir sayın bayan, sabah kahvesine gittiği ve kendisiyle aynı sınıfa konulmasına pek de katlanamadığı komşusuna şunu söylüyor: Dün gece operadaydık şekerim, Hoffmann’ın Masallarını seyrettik; bi eğlendik bi eğlendik ki sorma!”) ben elitin bu anlamını alay için bile kullanmam. Şu örnek bana daha yakın: (Fransız Kominist Partisi Başkanı, Paris’te, metroyu birinci mevki vagonların yanaşacağı peronda bekliyor. İkinci mevki vagonların duracağı yerde bekleyen bir grup işçi onu tanıyor ve laf atıyorlar: “Başkan, sizin burada, bizim aramızda olmanızı isterdik, birinci mevkide değil! Size bu nedenle oy verdik.” Başkanın yanıtı şu: “Amacımız bizim oraya gelmemiz değil, sizin buraya taşınmanızı sağlamak.”)

   Bu anlamdan bakarak, Seçkinciliğin edebiyatın öncü gücü olduğuna ve eğer edebiyat adına bir şeyler yapılacaksa bunu elit tavrı sergileyenler tarafından başarılacağına inandığımı; bu yüzden elitistleri önemsediğimi belirtmeliyim. Düşlem’den beri yaptığımın ya da yapmaya çalıştığımın bu tavrın sınırlarını çizmek ve bu sınırların içinde kalmak olduğunun bilindiğini sanıyordum; yanılmış ya da yanlış anlaşılmış olmalıyım. Bu yüzden değil miydi, kendini tekrar etmekten bıkmayan, o nasıl bir tatmin duygusuysa, sadece onu okşayarak yatıştırmak için yayımlanan, bir türlü parıltıyı yakalayamayan Anadolu dergilerinin büyük bir bölümüne ve onların dergicilik anlayışına, çok istediğim halde inanamayışım ve onları yazılarımda zaman zaman, gösterdikleri, gösterecekleri tepkilere rağmen, bu çizgiye çekmeye uğraşmam.

   Gidip gelip Adana’ya tosladığım sanılmasın, ilk örneğimi oradan vereceğim: Bu kadar çok dergi yayımlanıyor, ama hiçbiri Yom Sanat’ın ulaştığı yere yaklaşamıyorsa bu şehirde, bunun nedeni, bu derginin belli bir estetik düzeyi tutturmaya uğraşırken seçmeye özen göstermesi, dozu biraz eksik kalsa da seçkinci davranmasıdır.

   Akatalpa, bir yılda yaklaşık yüz şiir yayımlıyor. Koyun alt alta hepsini, bakın bakalım kaç tanesi Akatalpa’nın seçkinciliğine uyuyor, kaç tanesi sıradanlığıyla sırıtıyor. Bunların oranı yüzde onu geçmez. Ve bu yüzden şairler, en iyi şiirlerini bu dergiye gönderirler, bu yüzden vasatlar, hele hele vasatı tutturamayanlar bu dergide asla yer bulamazlar.

   Diyarbakır’ın Yaratım’ı da aynı yolda, aynı çizgide olduğu için önemsenmiyor mu?

   Bir de,

3- bu ülkenin okur yazar oranı sanıldığı gibi yüzde yetmiş, seksen falan değildir, olsa olsa yüzde iki, bilemediniz yüzde üçlerdedir. Gerçek okur yazarlardan: Okuduğunu anlayanlardan, yazdığının farkında olanlardan bahsediyorum. Hal böyleyken edebiyat, özellikle şiir, seçkinci bir tavır sergilemek, yüzde doksan yediye değil, yüzde üçe yazmak; yüzde doksan yedinin artık ne kadarıysa, bir bölüğünü anlamaya zorlamak, buradaki kültür ve sanat anlayışını olabildiğince yukarı çekmeye çalışmak durumundadır. Çoğunluğun şairi olmak, tanınmak, bilinmek, bir şarlatanın bir tv programında dediği gibi “bir milyon okura ulaştım” diyebilmek, evet, ruh okşayıcı bir tavır olarak tercih edilebilir ama, edebiyat ve şiir adına kabul edilebilirliği kuşkulu, çokça hazım gerektiren bir tavır olduğu da su götürmez.

   Doğrusu, ülkenin genel durumuna uyan, yönetime gelenlerle bu yöneticileri seçenlere hitap eden bir edebiyatın varlığını, “var”lık olarak bile kabul edemiyorum. Böyle bir tercihten yana olan bu çeyrek oranlı halka, ne sanatı, hangi edebiyat; olsa olsa Battal Gazi Destanı, Kan Kalesinin Fethi, hatta sadece Kazıklı İlmihaller gerekli, diye düşünüyorum. Çünkü o çarşafın, sadece gövdeyi değil, beyni de, beynin yaratıcılığını da örttüğüne inanıyorum.

   İmdi, diyorum ki, Bilge Karasu elitistti, Ece Ayhan elitistti, Enis Batur elitisttir, Ferit Edgü elitisttir; bütün Akatalpacılar, bütün Kitap-lıkçılar elitisttir; öyle oldukları için önemliydiler, önemliler... Edebiyatımız, bunlarla, böyle davrananlarla vardır ve ancak böyle olundukça var olacaktır.

Gülden yaralanmak iyidir!

Görüşeceğiz...   

       (Akatalpa - Sayı: 49 Kasım 2001)

  

DERDİ NE İSE SAKLAMA MAHREM OLAYIM BEN

   Siz, siz olun, yazmaya niyetlendiğiniz şey her ne ise; mektup, şiir, düzyazı, işe koyulmadan önce, kaleminize mutlaka içtenliğinizi çekin. Bırakın, kanınız içtenliğinizden sonra damlasın kâğıdınıza, damlayacaksa. Çünkü, içtenliğinizi fon olarak kullanmazsanız, çiziktirdiklerinize biraz yapaylık, biraz da riya bulaşacaktır. Yaratıcılığınıza dürüstlüğünüzü katmazsanız, gerçek duygu ve düşünceleriniz, dilinizin ucuna getirip getirip yutkunduklarınız, siz ne kadar saklarsanız saklayın, bir yolunu bulup bir tükürük damlasına binip kâğıdınıza zıplayacak, zayıf bir noktasında kâğıdınızı bir fıtık gibi kabartacaktır. Ne kadar ustalaşırsanız ustalaşın, belki 1,3,5 yazıda gizlenmeyi başarırsınız ama, sonunda bundan kaçamaz, kendinizi bir biçimde ele verirsiniz.

   Bu yazının yazıldığı günlerden taze bir örnek: Hürriyet Gösteri dergisi. Sayı: 254. Tarih: Aralık 2003. Muharrir: Ali Günvar. Yazının başlığı: Nâzım Hikmet şiiri nasıl anlaşıl(m)ıyora bir örnek.

   Önce bir ön bilgi: Evet, hafıza defterimde böyle bir ad var ama, gerek Günvar’ın kişiliği ve ideolojik yapısı, gerekse onu bu dergiye yazı yazacak düzeye getiren edebi geçmişi hakkında önemli bir bilgim yok. Yakın zamanda, benim izleyebildiğim dergilerde, uğraştığı yazı türüyle ilgili ürünlerine de rastlamış değilim. Yani, bay Günvar, benim için var ama, yok bir kişi.

   Bir bilgi daha: Birçok derginin sayfaları boş laflarla, yaveden öteye hiçbir şey söylemeyen gevezeliklerle dolu. Meydanı boş bulup kılıç sallayarak ciğerini dışarı döken cengâverlerin naralarının peşine düşmeye de pek meraklı değilim. Ayrıca bu tür işlere zaman harcamaya değmeyeceğini de biliyorum. Peki, perhizimi niye lahana turşusuyla bozuyorum? Nedeni şu: Günvar’ın, boş sözlerle hafiflettiği bu yazısıyla farklı bir amacı hedeflediğini seziyor ve açıkcası, meydanı doldurmaya çalışıyorum.

   Şimdi, adını andığım yazıya bakarak ve tek bir yazıdan hareket edeceğim için yanılma payımı da saklı tutarak, tanımadığım bu kişi hakkında, kişiliğinden ideolojisine, edebiyata bakışından şiir anlayışına uzanan birkaç söz söylemek istiyorum.

   Günvar’ın yazısı tipik bir gizlenme yazısı. Yazdıklarına inanmıyor, inandıklarını bu yazıya yansıtamamış. Bu o kadar belirgin ki, Günvar’ın kaçak hali, yazının kordonunda geziye çıkmış, bu kış gününde, üstelik bir de dondurma yalıyor.

   Bakın nasıl:

   Bir davet alıyor bay Günvar ve kalkıyor bir grup arkadaşıyla ne özel muhabbet, ne de temsil ettiği siyasi görüşe yakınlık duymadığı Tayyip beyin Diyarbakır’daki duruşmasına gidiyor. Gerekçesi de bomba gibi: 27 Mayıs 1960’dan bu yana TSK’nin sivil dinamikleri silindir gibi ezmesi. Yani çocukluk; çocukluktan kalma bir korku: İhtilal yüzünden annesinin okuldan dönmeyeceğini sanan çocuk, nasıl bir bağlantı kuruyorsa, korkusunun üstüne yürüyor ve yıllar sonra destek vermek amacıyla kalkıp Tayyip beyin duruşmasına katılıyor. Bunda anlaşılmayacak bir şey yok. Üstelik, geçmişinde bir de anne yarısı bir dayının 27 Mayıs’ta bir ay kadar tutuklanması var! Daha ne olsun?

   O dayanışma toplantısında Günvar’ın şu tesbitindeki muhteşemliğe bakın: “Gazeteciler şiirden ne anlar ki?” Bu sözlerin soğuk duş etkisi yapmasından daha doğal ne olabilir. Öyle olmuş olmalı: Herkes buza kesmiştir herhalde. Biz bile, orada olmadığımız halde, bu tespit karşısında uzaktan uzağa ürperiyoruz. Bütün gazetecileri tek tek tanımak, hangi konudan anladıklarını, hangisinden bihaber olduklarını bilmek iyi bir şey olmalı.

   O toplantıda, müsamere çocuğuymuş gibi, Tayyip beye bir de şiir okutmaya kalkmasın mı bu zavallı gazeteciler ve de Tayyip bey “Nâzım Hikmet’in en başarısız dönemlerinden birine ait bir ‘tribünlere oynama şiiri’ olan Salkımsöğüt’ü, bu şiire layık vurgu ve entonasyonlarla” okumasın mı; bakın rezalete!

   Hadi, bunlar oldu bi kere, diyelim, “omuzundaki fotoğraf makinasını, bir kabadayının tespihine verdiği kıymete yakın bir hava ile taşıyan” bir gariban gazeteci, o sıra, “Başkan, o şiirdeki kızıl atlılar Bolşevik atlılarıdır” demez mi? Allah için, Ali Günvar: “Ben dememiş miydim? Gazeteciler şiirden ne anlar ki?” demesin de ne desin? Ve ne özel muhabbet ne de temsil ettiği siyasi görüşe yakınlık duymadığı Tayyip beyle, o an göz göze gelmesin de ne yapsın?

   Bir bildiği, hatta birden çok bildiği vardır Günvar’ın. Örneğin, ‘Kızılcıklar oldu mu’ türküsü Enternasyonal Marşı değildir; bunu bilir. Örneğin, Bolşeviklerin atlı birlikleri falan olmaz, onlar piyade doğmuş, piyade ölecek kişilerdir; bunu da böyle bilir. Daha başka bildikleri de vardır ama, yazdıklarına bakarak bilmediğinden emin olduğum bir şeyi hemen söyleyeyim: Şiir.

   Nâzım, Salkımsöğüt şiirinde:

koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!

diyorken, efendim, “güneşin batışı sırasında tüm nesneleri ve özellikle ufuktaki siluetleri kaplayan kızıllığın bire bir metonimik bir biçimde” kullanmışmış. Sonra,

beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak

derken,“Görüldüğü gibi şair kızıl ordulardan değil ‘beyaz ordular’dan bahsetmektedir.”

   Bu gazeteciler gerçekten şiirden anlamıyorlar! Anlasalardı Nâzım Hikmet için şu yargılara kolayca varabilirlerdi: “Nâzım Hikmet’in bu dönemdeki şiirlerinden yansıyan şiir görüntüsü maalesef Âşık Veysel’in biraz daha mürekkep yalamış olanından daha farklı değil gibi...” (Ne olur söyle, Günvar, Veysel mi daha iyi, yoksa Nâzım mı? Biri ötekinden kaç kilo daha ağır? Tarihi tesbitinizi bizlerden esirgemeyin, söyleyin hadi. Yoksa sizin yalama olmuş teraziniz bu farkı okumaktan aciz mi?)

   “Nâzım Hikmet de, tüm diğer sansasyonel isimler gibi, şiirin sıradan okuruna hitab eden bir şairdir.”  (Günvar, sigarasının dumanıyla halkalar püskürtüyor ki, her halka, aynı zamanda bir sıfırdır.)

“Zira incelmiş zevki olan bir şiir okurunun Nâzım Hikmet’in ‘Gece 24 Şiirleri’ ile ‘Saman Sarısı’ dışındaki şiirlerinde bulabileceği fazla tat yoktur.” (Günvar’ı, incelmiş zevkini doğuran sistemi onarmaya çağırmaktan başka ne yapılabilir ki? İşe şu cümleden başlamasını önererek bitirelim: “Bu kadar seveni olduğunu iddia eden okura sahip bir şairin....” )

   Günvar, ev ödeviyle uğraşırken, gelin, hakkını teslim edelim ve bu yazısıyla, “Nâzım Hikmet şiiri nasıl anlaşıl(m)ıyor”a iyi bir örnek verdiğini kabul edelim. Ve biz, edebiyat klanına, çamur atarken bile zeki olabilen kişilerin dahil olmasını dileyelim. Ve de bugünün cahilinin yarının bilgesi olabileceğinden hareketle, acemi muhabirlere hoş davranalım.

Görüşeceğiz.

       (Akatalpa - Sayı: 50 Şubat 2004)

BAHARIN GÜLLERİ GELDİ

   Ocak ayında Veysel Çolak’ın Şiir Yıllığı, E Edebiyat dergisinin yıllığı, bir ad seçkisi biçiminde Şiir Ülkesi’nin seçtikleri; Şubat ayında Mehmet H. Doğan’ın Şiir Yıllığı’yla İhsan Üren’in UfukTuru ortalığı şenlendirdi, demek, diyebilmek isterdim. Hayır, o coşku yok, nedense. Benzerliklerin bıktırıcılığı mı, bu tür seçkileri hazırlayanların bıkkınlığı mı, yoksa yalnızca okurların gözlük numarasının hep aynı kalmasının getirdiği bir ‘tıpkı okuma’ mı; hangisi bilmiyorum. Kişisel bir duygu olmasını diliyerek söylüyorum: Sanki kalbimize buz düşmüştü de, her dem sam yeli gibi yakıp geçen, kavuran seçki fırtınası, bu kez imbat etkisi göstermiş, tenimizi yalamış, okşamış ve geleceği bilinen, gelmesi, gelip geçmesi beklenen bir an gibi, gelip geçmişti. Yakması ya da okşaması değildi önemli olan, gelmesiydi. Bir köşeye kıvrılıp, bir süre sonra dineceğini bildiğimiz bir ağrı gibi karşıladık onları.

 Bu da oldu işte, tanrım...”

   Yıllıklar üzerine yazılmalıdır, yazılacaktır; edebiyat dünyasının bu değerlendirmelere ihtiyacı var. Ama ben, hiç değilse bu yazıda bu konuyu pas geçmek niyetindeyim. Kara kanatlarını ruhuma değdiren kuştan düşen teleği bu hokkaya batırmak istemiyorum. Hoş, takıldığım ve yazmak istediğim konunun mürekkebi, belki de bu hokkanın mürekkebinden daha kara ama, olsun!

   Bakın, duramıyorum, yazacağım konunun girişini bir alıntıyla, Mehmet H. Doğan’ın Şiir Yıllığı’nın ‘2003’te Şiir’ başlıklı giriş bölümünden aldığım bir cümleyle yapacağım: “Sayıları her yıl biraz daha kabaran edebiyat ve şiir dergileri konusunda, bu sayıca artışın yanında söylenmesi gereken bir başka şey, özellikle taşrada çıkan bu dergilerin içeriklerinde ve baskı niteliklerinde görülen inanılmaz düzelme ve gelişmeydi.”

   Gerçekten de, özellikle baskı niteliklerine bakarak, şu son dönemde, Anadolu dergilerinin birkaç yıl öncesine kıyasla ciddi bir sıçrama kaydettiklerini söyleyebiliriz. Bu dergilerin bazıları İstanbul’u bir kenarda bırakarak, sanki benzerleriyle bir yarışa başladılar. Örneğin, Ankara’da yayımlanan Kül dergisi, İstanbullu Adam Sanat’ı rakip saymayacak düzeye ulaştı. Kum dergisinin, Edebiyat ve Eleştiri dergisinin yanındaysa farklılığını hemen belli ediyor; onlarla kıyaslanmak bile istemiyor gibi. Kül Öykü ise, bir zaman sonra Adam Öykü’yü sollayıp geçecek gibi görünüyor. Yom Sanat‘ı Adana’nın tek ve en önemli dergisi olarak kabul edenlerin, ki yakın zamana kadar ben de bu ‘tek’çilerdendim, hatta yazdım da bunu, bu derginin yanına bir süre sonra, biraz daha titiz davranan bir Heves‘i, bir İmgelem Çocukları’nı eklemeleri şaşırtıcı olmayacaktır. Diyarbakır’ın Yaratım’ı, etnik kimlikli bir edebiyatı öne çıkaran hemşehri dergileri çöpe yollamakla kalmadı, bana göre, İstanbul çıkışlı birçok dergiyi de nitelik olarak aştı. Yılın sonlarına doğru bir küçük çatışmaya yol açan Erzincan doğumlu Le poete travaille dergisi, taşranın da taşrasında bu işin yapılabileceğini gösterdi ve umulmadık nitelikte bir çizgi tutturdu. Üzerinden yürütülen tartışmalarla daha da gelişti, edebiyatın önemli kalemlerini sayfalarına çekmeyi başardı.

   Bu hal, var olma çabasının bir göstergesidir. Ardı sıra, bir kişiliğe sahip olmayı ve orada tutunmayı taşır. Bu bir yöntemdir. Kafalardaki taşranın taşradaki kafalarca yok edilebileceğinin kanıtlanmasına yönelik bir yöntemdir.

   Bu bir var oluş yöntemidir, demişken, son zamanlarda örneklerine bolca rastladığımız bir başka var olma yönteminden daha bahsetmeliyiz: Vandalizm! Kafalardaki taşrayı silmek ne demek, tam tersi, taşrayı içselleştiren, taşra düşüncesini bütün dokularına egemen kılan ve bu bakışla ortaya koydukları ürünlerle seslerini duyurmaya çalışanların, sanat adına gösterilen doğal tepkilerle ya da tepkisizliklerle karşılaştıklarında uyguladıkları bir yöntem bu. İşi çığrından çıkartmadan basit sataşmalarla başlayan, zaman zaman farklı bağlamlarda örneklerine rastladığımız davranışlar bunlar. Hep vardılar, edebiyat dünyasında da, belki bütün dünya işlerinde ve ilişkilerinde de olmaları kabul edilebilir, hatta beklenilir tavırlardır. Örneğin, Turgay Fişekçi’nin Şair Çalışıyor’un adından başlayıp çıkış nedenine varan itirazları: “Şair çalışıyor demek, Le poete travaille demekten daha mı az şiir tadı taşıyor. Dahası, bu dergi Erzincan’da yayımlandığına göre, oradaki şairlerin ürünlerinin ağırlıkta olması gerekir, değil mi” sözleri, bu karakterde ve bir bakıma, merkezdeki taşranın dışavurumuydu. (Cumhuriyet, 10 Eylül) Tıpkı Tuğrul Tanyol’un “Böyle bir dergiyi aslında kömik buluyorum” demesi gibi. (Akşam-lık,19 Eylül)

   Ne ki, bu davranışlar buralarda kalmadı; anlam değiştirdi, hırçınlaştı, hakaret düzeyine ulaştı. “Milyonlarca insanın tertemiz hayallerinin üzerine basarak oturduğunuz ve yukardan yukardan konuştuğunuz o sırça köşklerinizde ikiyüzlü bir ahlakın temsilcileri olarak sizleri hafıza kazalarınızla baş başa bırakıyorum. vicdanları bok içinde yüzenler bize nasıl boktan ve kirden bahsedebilirler...”(İmlasız, sayı: 5)

   Yetmedi, sözde edebiyat adına, ama besbelli ki aşağılık duygularının yarattığı çöküşün etkisiyle küfür seviyesinde seyrini sürdürdü. “Güzel bir atasözümüz var: Sahipsiz eve it buyruk. Kendisi de banka sermayesini “arka”sına alarak bu boşluktan yararlanıyor, yüklü maaşı cebine cukkaladıktan sonra, kafasına göre bir sağa bir sola laf atıyor ve istediğini yapıyor. Aslında Batur Bey’in yazdıkları da yaptıkları da “osuruktan nağmeler”den başka birşey değil. Nasıl olsa, Türkiye’de “götüne güvenen borozancı başı” düşüncesi hakim. Bu bağlamda Batur Bey’in “arka”sı trompet çalıyor.” (Karalama, sayı:6) (Son iki alıntının karalayıcı”larının adını, reklamlarına bulaşmamak için yazmıyorum.)

   Olay, meyve veren ağaçların taşlanması falan değil, düpedüz yıkmaya, dümdüz etmeye, biz yoksak başkaları da olmamalıdır mantığının çılgınlığına vardı ki, bu hal, bir şeyleri berhava etmeyi göze almış canlı bomba, uslanmaz sabotajcı halidir.

   İşin dibini kurcalarsanız, piyangodan ikramiye kazanamadıklarından yakınan bu biletsiz muhteremlerin, aradabir bir bilet alarak şanslarını denediklerini; çattıkları, varlıklarına tahammül edemedikleri ve erkin sembolü olarak gördükleri “makam”lara, birçok kez başvurduklarını, icazet katı olarak algıladıkları bu kişi ya da ‘kurum’lardan karanlıklarına ışık dilendiklerini göreceğinizden eminim.

 Varolmanın dayanılmaz hafifliği”

     Sevgili Akatalpacılar, 800 sözcüğü aştığımın farkındayım. Ama, konumlarını erk’e çevirenlerin de var olduğunu, yukardaki karalamalara çanak tutanların da bunlar olduğunu son söz olarak söylemek zorundayım.

Görüşeceğiz...

     (Akatalpa - Sayı: 51 Mart 2004)

 

AĞYAR İÇİN EY BÎ-VEFA

   20-30 yıl önce yayımlanan edebiyat yıllıklarının ana işlevi, tarihe belge bırakmak, bir dönemi; hiç değilse bir dönemin bir kesitini, adları ve ürünleriyle sonraki yıllara taşımaktı. O günleri anımsayanların, bugün çıkıp da, bu yıllıkların edebiyat ortamını ısıtmak ya da dedikodu kâselerine konulsun diye malzeme üretmek gibi görevler üstlendiklerini söyleyebileceklerini sanmıyorum. Yayımlandıklarında fırtınalar kopardıklarını ya da bir karalama kampanyasıyla karşılaştıklarını da... Bir olguydular, bir sonuçtular; var olmaları gerekliydi; oldular ve bu yeterliydi. Belki, dile getirilmeyen bir merakla çıkıp gelmeleri beklenir, mürekkeplere bulanarak sayfaları karıştırılır, orada yer almanın gizlenmiş gururunu duyarak, “şu tarihli yıllıkta yayımlanan yazımda, şiirimde ben...” benzeri sözlere yedirilen var oluşun ince sevinci ikinci şahıslara hissettirilir veya kayda geçmemiş olmanın hüznü kırık gülüşlerin arkasına saklanırdı ama, ne hazırlayanlar topa tutularak yıllıklar yok sayılırdı, ne de yapılan seçimin yöntemi ya da öznelliği yargılanırdı.

   Edebiyatın edep sınırlarını koruyan bu kibar davranışları ve saygılı tutumları Adam Sanat yıllıklarının yayımlandığı yıllarda yitirir gibi olmuştuk. Son iki yılda yayımlanan yıllıklara gösterilen tepkilerde o eski kibarlığın izleri var. Kibarlık olarak nitelediğim bu tavır, bir vurdumduymazlığın, bir önemsemeyişin, âdeta bir tepkisizliğin belirtisi değildir, umarım.

   Yıllık olayına içerden bakanların; yani, seçenlerin, seçilenlerin ve seçilmeye aday olanların durdukları yer, biraz ekonomik, biraz tarihi, biraz da ruhsal anlamlar taşır. Dışında kalan ve bu olaya bir anlamda gözlemci sıfatıyla dahil olanlarsa, daha çok, bu işin edebiyata olan katkısı üzerinden değerlendirmeler yaparlar. Mart Akatalpa’sında Ramis Dara’nın yazdıkları böyle bir değerlendirmenin sonucudur: “Açıkça söylersem, yakın zamana kadar ben bu arkadaşların yaptıkları çalışmaların zararı yararına eşit ve herkesin gördüğü küçük bir oyun sanıyordum. Ciddiye alınmalarına gerek de, zaten imkân da olmayan, hazırlayanlarına içsel tatminin yanında belki yolun başındaki birkaç arkadaşa motivasyon sağlayan oyunlar./. Ancak bu durum yaygınlaşma ve kararlılık eğilimi gösterip, üstelik bütün bir edebiyat alanını kapsayacak gibi görünmeye başlayınca, şimdi ürktüğümü söyleme ihtiyacı duyuyor, itirazımı seslendiriyorum.”

   Bu sözlerin ulaştığı ilk adres E 2004 Edebiyat Yıllığı’dır.

   Bu yıllığın hazırlanma gerekçeleri ve hazırlanma yöntemi önsözde belirtiliyor. Önce, not defterimde kayıtlı olan kimi yazarların (örneğin Semih Gümüş’ün, Enis Batur’un, Özdemir İnce’nin, Ahmet Soysal’ın, Süha Oğuzertem’in) yazılarını bu yıllıkta bir arada bulduğum için sevindiğimi yazmalıyım. Ama, hepsi bu mu, bu kadar mı? Ayıklamanın doğru yapıldığından kuşkuluyum. Elbette, eni boyu belli olan bir yıllık olduğu, birçok önemli yazının bu nedenle yıllığa alınamadığı söylenecektir. Bu durumda yapılması gereken, bence, E dergisinin kendini ortaya koyması, sadece yıl boyunca yayımladığı edebiyat yazılarından yaptığı bir seçkiyle okurun karşısına çıkmasıydı. Böylece, hem sınırlarını belirlemiş hem de edebiyat adına yaptığı hizmeti belgelemiş olurdu.

   Bu yıllığa baktığımda, artık bir öykü yıllığını hazırlamanın zamanı geldi, diye düşündüm. Çünkü, bu yıllıkta yayımlanan öyküler, son yıllarda gerçekten önemli bir sıçrama gösteren öykücülüğümüzü temsil etmekten çok uzak. Öznelliğin sınırlarını ne kadar geniş tutarsanız tutun, yayımlanan bu 14 öykünün, 2003 yılında yayımlanan en yetkin ve en başat ürünler olduğunu söyleyemezsiniz. Taranan dergiler arasında tek bir öykü dergisi var: Adam Öykü. Bu dergiden yıllığa sadece iki öykünün alınmış olması ilginç. Bu seçimle Semih Gümüş’e bir mesaj mı iletiliyor, bilmiyorum. Ayrıca, Ankara’da yayımlanan Kül Öykü’nün, ad olarak bile anılmaması, yıllığın bu bölümünün aceleye getirildiğinin, özensiz hazırlandığının da bir göstergesi.

   Yıllığın 6. sayfasının sonunda incelenen dergilerin adları sıralanmış. Bana sorarsanız, oradaki dergiler sadece vitrin görevi görüyorlar; oraya göstermelik dizilmişler. Onların yeterince incelendiğine, hakça değerlendirildiğine inanmıyorum. Bu söylediğimi genelleyebilirim: Yıllıkları hazırlayanların, ocak ayında başlayan, bütün bir yıl süren ve aralık ayının sonuna doğru şekillenen bir çalışmayı gerçekleştirdiklerine inanmıyorum. Tam tersine, diyelim ocak ayında, hadi aralık ayına “öte”leyelim, oturuyor, edebiyatı biçimleyen dergilerle kıyıda köşede kalanları şöyle bir karıştırıp, belki sağdan soldan aldıkları önerilerle de beslenerek, üstelik zamana karşı bir çalışmayla, -çünkü alternatifleri vardır- yıllıkları oluşturuyorlar.  

   E 2004 Edebiyat Yıllığı’nı hazırlayanlar, 48 derginin incelediğini duyurmuşlar ve bu dergilerin 24’ünden ürün seçmişler. Beşin üstünde yazı ve şiir seçtikleri dergi sayısı, sadece yedi. Bu yedi derginin sıralanmasını yazıyorum: Kitap-lık: 18, Varlık: 12, Adam Sanat: 11, Edebiyat ve Eleştiri: 8, yasakmeyve: 7, E: 6, geceyazısı: 5.

   Bu dergilere kimsenin itirazı olamaz; edebiyatımızda kapladıkları yerin önemini kabul etmeyen çıkmaz. Peki, ya atlananlar?

   Size söylüyorum, ey 100. sayıyı deviren Dize, ey Agora; derdiniz ne, çabanız niye? Bakın ne diyor, bu yıllığı hazırlayanlar: “İzmir Ünlem’le nihayet kendi dergisine kavuştu.” Siz İzmir’in neresindensiniz? “İç”inden değil, herhalde!

   Size söylüyorum, ey Kül, ey Budala, ey Yom Sanat, ey Erzincanlı yabancı, ey Son Kişot, ey Islık, inin kürsüden, söylediğiniz sözlerin hükmü yok, besbelli.

   Ve sen ey Akatalpa! Başyazından son yazına hurufat harcamışsın da ne yazdığını bilememişsin. Demek, bir yılda yayımladığın 120 şiirin içine bir tek şiir gibi şiir koyamamışsın. Ne demeli?

   Özenmek yetmiyor, bayanlar baylar, ciddiyet de gerekiyor.

*

   Şiirimizde 2003 Ufuk Turu, İhsan Üren...

   6. tur için seçilen şairlere ve ürünlerine diyecek sözüm yok. Ancak, Üren’in sunuş yazısında üstünde durduğu titizlik konusunda söyleyeceklerim var. Ufuk Turu Gezi Planı’na seçtiği Emrah Altınok hakkında “Dikkat, önce şairimizin soyadı: Dize’ye göre Altıok yazılıyor. Veysel Çolak Yıllığına göre de öyle.” diyor Üren ve ekliyor: “Şairin soyadı Altınok.” İyi de Ufuk Turu Gezi Planı’nda niye Altıok diye yazılmış? Peki ya Seyyidhan Kömürcü, hem de iki yerde niye Seyidhan olmuş?  Denizle derya aynı anlama geldiği için mi, Derya Çolpan, Deniz Çolpan diye kayda geçmiş?

   Özenmek yetmiyor, bayanlar baylar, ciddiyet de gerekiyor.

   Görüşeceğiz...                    

                                                (Akatalpa - Sayı: 52 / Nisan 2004)

GAM ÇEKME GÜZEL

N’OLSA BAHARIN SONU YAZDIR

  Baş tarafına İ.Ö. gibi bir kaydın yakışacağı o çok uzaklarda kalan yıllarda, edebiyat öğretmenleri çok şey öğretmişler bizlere; hâlâ o temele basıyorum, hâlâ o alfabeyi kullanıyorum. Örneğin, de’lerin, da’ların, mi’lerin, ki’lerin ayrı yazılanlarının hangileri olduğunu, şimdilerde önemsenmeyen satır sonu hece bölünmelerini, yanlışın ve yalnızın yazımlarını; cümle yapısını, özne yüklem uyumunu, vs. hep o dönemde öğrenmişim.

   Anımsıyorum, bütün bunlar bize ya kitaplardan alınmış metinlerdeki ya da bizlerin yaptığı ödevlerdeki yanlış kullanımlardan yola çıkılarak öğretilirdi. Zaman zaman kullandığıma bakılırsa, demek ki yazmışım hafızamın bir köşesine; doğruyu belletmenin iyi yollarından biri olarak görmüşüm. Dergilerin, şiirlerin üzerine yazarken, genellikle kötü örnek üzerinden giderek iyiyi tanımlama uğraşımız bu yöntemin bir uygulması sayılabilir.

   Yılı nerdeyse ortaladık, şiir yıllıklarından bahsetmek için zamanın geçtiğini düşünülebilirsiniz. Yine de ben, geçen ay yazdığım yazının devamı sayarak, sözü yıllıklara getireceğim ve yanlışın üzerinden doğruya varmanın bir örneği olarak Veysel Çolak’ın 2003 Şiir Yıllığı’na değineceğim.

   Çolak’ın yıllığında, en genç şairden en yaşlı şaire doğru bir sıralanmanın seçilmiş olmasını, kaba ve kolaycı bir tahminle, Mehmet H. Doğan’ın hazırladığı yıllıklardan farklı olma isteği, benzerlikten kaçınma arzusu olarak açıklayabiliriz. Neden, sadece bu mu? Ben, bu dizilişi, yıllığın yukarıda andığım yöntemle değerlendirmemiz gereğinin bir işareti olarak görüyorum. Yani yıllığı, sunudan son şiire doğru değil, tıpkı osmanlıca yazılmış bir kitabı okur gibi, sondan başa doğru okumamızın, ya da hiç değilse, sunu ve değerlendirme yazılarının, kitabın son şiirinden sonra okunmasının daha doğru olacağını düşünüyorum. Nedeni şu: Çolak, seçkinin hazırlanış yöntemiyle kendi ilkelerinin ya da görüşlerinin çelişkisini vurgulayan, üstelik bunca yılın birikimini doğru saptamalarla aktaran bir değerlendirme yazısıyla başlamış yıllığına. Sonra yaptığıysa ilkelerinin, sözlerinin bir uygulaması değil ne yazık ki. 155 şairin, “kendini yineleyen”, “sıradan”, “ortaklaşa”, “eskitilen” şiiriyle kitabını oluştururken sanki, “yaptığımı yapmayın” diyor. Bu çelişkiye rağmen yine de Çolak’ı, yıllığını hazırlandığı sırada kendisine dayatılan koşulları bilmeden ve işin ticari boyutunu gözardı ederek yargılamayı doğru bulmadığımı söylemeliyim. Bu yüzden, Eski dergisinin 28. sayısında Seyyit Nezir’in Çolak’a sorduğu soruların yanıtlarını bu yıllıkta bulamayız. Ancak ekonomik ve duygusal baskılardan sıyrılmış, sadece edebi duruşuna yaslanarak yıllığını hazırlamış bir Veysel Çolak’a sorulabilir bu sorular; doğrusu da budur.

   Eski dergisini anmışken, yine İ.Ö.’ye döneceğim: Edebiyat derslerini haftada bir gün “tahrir” dersine dönüştüren öğretmenimiz, bu derste, bir hafta önce verdiği konu hakkında yazdıklarımızı denetler ve sonra bir öğrenciye ödevini okutturur, diğer öğrencilerin bu metni eleştirmesini isterdi. Dersin sonuna doğru da kendisi, toptan bir değerlendirme yapar ve konuşan her üç öğrenciden ikisine şu klişe cümleyi söylerdi: “Beş dakika konuştunuz, ama hiçbir şey söylemediniz.”

   Eski dergisinin 28. sayısında yıllıklar üzerine yazılmış yazılar ağırlıkta. Bu yazılardan Demirtaş Ceyhun, Yüksel Pazarkaya ve Afşar Timuçin’in yazdıkları tarih ve nostalji kokulu, İ.Ö.’yi anımsatan yazılar; anılarımıza dokunmuşlar. Abdullah Şevki ise dünden bugüne uzanmış. Dünü neyse ne, bugüne bakışı tırpancı: 1960’dan önce doğanları doğrayıp oldukları yerde çürümeye bırakmaktan yana. Demek ki yatay bir şiirden yana, omurgasız bir şiir istiyor. O ve ötekiler, beş dakika konuşup hiçbir şey söylemeyenlerden. Bir de, Cumhuriyet Kitap‘ın 737. sayısında, Mustafa Şerif Onaran’ın “Dergilerde” üst başlıklı köşesinde yazdıkları var ki, bu kadar da “beş dakika” konuşulamaz. Bu derginin 20. sayfası boş kalmış!

   ...Yazdığım konuyu kesen küçücük bir gazete haberi; arka sayfalara atılmış, oraya yakıştırılmış bir kültür darbesi: Enis Batur’un ve Selçuk Altun’un YKY Yayınları’nın yönetim kurulu üyeliği yenilenmemiş! Bu karar üzerine, Kitap-lık yayın kurulu üyeliği yapan Ayfer Tunç ve Cem Akaş, protesto amacıyla dergiden ayrılmış!

  Sermayenin YKY ve Kitap-lık aracılığıyla sanatın üzerine çöreklendiğini haykıranların; paranın, iktidara dönüşerek bu iki kurumun marifetiyle edebiyata egemen olduğunu savunanların; bu karalamanın öznesi olan vandalların gözü aydın!

   Dikkat! Kapitalizmin kültür alanında kazandığı bir zaferdir bu.

   Bu darbenin arkasında, evet, devlet tarafından takibe alınmış bir bankanın siyasete mahkûmiyeti vardır. Bu darbenin arkasında, evet, devletin olanaklarını kullanarak, bu düzeyde, bu kalitede ve bu kadar kısa sürede 2000 kitap yayımlamayı başaramamış Kültür Bakanlığı’nın kıskançlığı ve adamlarına yer açma gayreti vardır. Bu darbenin arkasında, evet, gerici ideolojinin para yoluyla kültür ve sanatı dönüştürme planının uygulanması vardır.

   Ey, sol söylemlere yaslanarak “sermayenin gücü” öcüsünü yaratan Don Kişotlar! Biraz bekleyin hele, sermayenin de gücün de ne olduğunu, nasıl kullanıldığını; asıl öcünün kimler olduğunu göreceksiniz. Kuşatılmış bir ülkenin kale kapılarından birini içerden açanlara yataklık yaptığınızın ve düşmanı içeri almalarına yardımcı olduğunuzun farkına varacaksınız. Edebiyatın eleği olmayı görev edinmekten ve edebiyatın düzeyini yükseltmekten başka bir amacı olmayan bir kurumun kolonları ve kirişleri kesilmişken, kesiliyorken, siz, bir rüzgârın üstünüze dökülen molozları savuracağını, hafifleyeceğinizi sanın; sanın ve alkış tutun takiyeci hızarcılara. Yazdığınız cümleleri, kurduğunuz dizeleri yeni düzene uydurmak için değiştirmeye başlayın. Ya da harakirinizi sürdürün: Dairenizin o küçük çapını sokun karnınıza, “edeb”lice yarılın.

   Ve ey siz, kınlarındaki parayı sahte iktidarlarının burçlarına bayrak diye çeken küflü fatihler! Kovuklarınıza döneceksiniz, kof kovuklarınıza! Tarihin emri bu! Beyliğiniz kaç gündür, ya da istila ettiğiniz mekâna ne kadar tutunacaksınız, bunu bilmiyorum. Bildiğim şu: Devriniz dolacak. Uygarlığın emri bu!

   YKY’nin ve Kitap-lık’ın geldiği noktaya bir çentik koyun ve sonrasını izleyin lütfen, “çağınızın tanığı” olun. Takiye geleneğinin bir sonucu olarak, diyelim bu yılın sonuna kadar, “eski”lerin planı, projesi uygulanır, tasarladığı kitaplar yayımlanır belki. Sonuna, sonrasına bakın siz.

   Dikkat! Türk edebiyatının, Türk yayıncılığının çok önemli bir kalesi düşmüştür; bunu bir not olarak kayıtlarınıza geçirin.

   Göreceğiz, görüşeceğiz...

     (Akatalpa - Sayı: 53 Mayıs 2004)

 

 

ÜLFET ETSEM YÂR İLE AĞYÂRE NE?

   Yıllıklar, yayınevleri derken, neredeyse beş ay oluyor, dergileri yazmayı ihmal ettim. Onların birçoğu, biraz da küskün, masamdan kalkıp kitaplıktaki yerlerine göçtüler.

   Kalanlar için bir şeyler söylemeden önce, yıllıklar ve yayınevleri üzerine son bir cümle kuracağım: Eğer, Mehmet H. Doğan’ın YKY ile bir sözleşmesi yok ise, hazırlanan yıllıkların en yetkini olan YKY Şiir Yıllığı’nı bu yıldan sonra göremeyebiliriz; hiç değilse Mehmet H. Doğan imzasıyla göremeyebiliriz; bu endişeyi taşıdığımı belirtmek istedim. 

   Dergilere gelince: Diyarbakır’da çıkan Yaratım dergisinin 5. sayısında, Aytekin Yılmaz ve Hüseyin Kıran’ın hazırladığı kırmızı bir “Cezaevi Şiir Dosyası” yayımlandı. Hazırlayanların kısa sunu yazısında belirttikleri gibi, bu dosya, belki cezaevi şiirinin bütünü yansıtmıyor, hatta belki cezaevi şiirinin en iyi örneklerini de içermiyor ama, bu çok iyi bir “anlama çabası”dır, doğru bir “deneme”dir.

   Bu dosyada yer alan Atılcan Saday, yer altı nehri / gün yüzüne çıkar / durmadan şaşırarak / yaşadığına / ve öldüğüne / bir pınara dönüşüp / güneşe kavuştuğu yerde dizeleriyle mahkûmları; Hakkı Zariç de, ayazdım, azıksızdım, azdım / gelmeseydin dizeleriyle görüş günlerini, içinden geçtikleri o ruh haliyle anlatıyorlar.

   Seçki peşinde koşturan “hazır”layıcılar için bir “av” konusu daha...

   Yaratım’la başladığıma göre, bu dergide de şiirleri olduğundan yola çıkarak, sustasına basılmış gibi şiir yazan Ahmet Ada’ya hangi dalgaboyuna geçtiğini sormak istiyorum. Abatılı olacak ama, olsun: Hangi dergiyi elime alsam bir ya da birden çok Ahmet Ada şiiri. Bu kadar yayılmalarına, bahar aylarına uygun pıtraklaşmalarına karşın nitelikle niceliği kopartmıyorlar birbirlerinden; hemen hepsi iyi şiirler. Bir planı, projesi vardır mutlaka A.A’nın, varsın uygulasın; ama, bayıltmasın.

*

   Wesvese’nin sıcaklığını ve Lüleburgazlılığını seviyorum. Nerelere ulaşıyor, kimlere, bilmiyorum; umarım çok yere, çok kişiye... Bin sayfalık dergilere, 48 yarım sayfayla da bu işin olabileceğini gösteriyor, 8 sayfalık Akatalpa gibi. Hüsamettin Çetinkaya, H. Kenan Gören, irrasyonel şiirlerini beklediğim Zate Zatturi(?), İbrahim Metin ve Çünkü yaşlı bir Almandır hayat / Nazilere oy verdi, diyen –sesi kulağımda- Hüsnü Arkan: Sizler birer wesvese vesilesiniz.

*

   Haydar Ergülen’in şu sözleridir Şair Çıkmazı’nı düze çıkaran ama kurtaramayan: “Şiir dergilerini hep sevdim. Çocuk dergileri gibi gelir bana şiir dergileri, çocukluğunu gecikmeli yaşayanlar ya da hiç yitirmemişler tarafından çıkarılır ve okuyucuları da onların okul arkadaşlarıdır sanki.” Bu sözleri ve şu dizeleri: Ben başkasının yalnızlığı olsaydım / bir anı olurdum kendinden başka kimseyi terkedemeyen.

   Şair Çıkmazı, çıkaranların gönülleri kırılmasın, Ergülen’in desteğine rağmen, İstanbul’un da, taşranın da taşrasında duruyor henüz; işleri zor. Çünkü ruhunda eksik olan bir şey var ya da iki: Baktığı yer ve bakış biçimi. “Ad”lar önemlidir ama, derginin de bir adı olursa...

*

   Haydar Ergülen aracılığıyla, “le poete regarde” üzerinden Le poete travaille’ın 9. sayısına geçiyorum. Rüzgârın adı rüzgârın içindedir sözü onundur diyen İlhan Berk; Cahit Koytak, şenlikli olanı arıyorum, bir adam başka ne ister ki / ama kendimi arıyorum, bir adam başka ne ister ki, diyen Hasan Öztoprak, Necmi Zekâ, enderemiroğlu, Günsel İnal, Altay Öktem, küçük İskender, yine Ahmet Ada, Ayten Mutlu, Veysel Çolak, biçimini yerleştirmeye çabalayan Bâki Ayhan T.; Yılmaz Arslan’ın “Eşyalar”ı, Ahmet Bozkurt’un nefis Güller Gazeli ve diğerleri ve “Şiir-Sinema” ortaklığı üzerine yazılar ve işte Le poete travaille... daha ne olsun. Bırakın şair çalışsın!

*

   M. Mahzun Doğan’ın editörlüğünde çıkan, Genel Yayın Yönetmenliğini Fadıl Oktay’ın yaptığı, ikinci “a”nın üstünde kuş uçurtan Hayal dergisi, Ankara çıkışlı bir dergi. Elimde Şubat-Mart aylarına ait, 5-6. sayısı var. Doğrusu, derginin “içindekiler” sayfasına, hayır, sayfalarına, bakınca ürktüm: Yanlış saymadıysam, 15 düzyazı, 52 şiir ve bir söyleşi metni. Böyle olunca, itiraf ediyorum, Hayal’i okumak için ne zaman elimi uzattıysam, başka bir dergi geçti elime. Demek, heceleye heceleye okunacak kekeme dergilerden biri Hayal; bu bakımdan, iki aylık olması iyi. İyi de böyle dergiler hangi mantığın, nasıl bir düşüncenin ürünüdür, anlayamıyorum. Şöyle bir baktığımda, ilk kez duyduğum adların çoğunlukta olduğunu görüyorum. Buradan yola çıkarak, acaba, diyorum, Hayal, edebiyatımıza yeni adlar kazandırmak için yola çıkmış bir dergi midir? Öyle ise, bu yöntem, önerilen adın, daha sunulduğu anda bu karmaşada kaybolma tehlikesini de içermiyor mu?

   Her ne ise, ben Fadıl Oktay’ın “Latino”sunu, Engin Turgut’un “Bahar Hanım”ını keyifle okudum, Hasan Kaya’nın “Buzdan Yıldızlar”ına eksi koyarak. Böyle giderse iyi!

*

   Bir Ankara dergisi daha: Düşe-yazma. Geçmiş yıllarda bir Düşe-yaza vardı, onun devamı mı, diye bakıyorum: O kadrodan kimsecik yok!

   7. sayı için düştüğüm ilk not şu: Derli toplu; iki dosya ile yere sağlam basan iki ayağın üzerinde duruyor. Dosyalardan birinin konusu Şükrü Erbaş, ikincisi Korku’ya ayrılmış. Arada bir eleştiri yazısı: İşlemeyen Makine: Türk Şiiri – Deniz Değirmenci yazmış. Türk Şiiri’nin genel sorunlarına, genelleşmiş sözlerle değiniyor. Hedeflediği yer konusunda kararsız. Tanınmış olmakla kalıcı olmak arasında bir tercih yapabilse, o meşhur münazara konusunu taraflarından biri olmaktan da kurtulacak: Şiir halk için mi yazılmalıdır, sanat adına mı? İkisi bir araya hangi koşullarda gelir? Şair mi geriye gitmeli yoksa halkın yürüyüşü mü hızlanmalıdır? Edebiyatçı “aydın” olmak zorunda mıdır?

   Düşe-yazma, ilkeli bir dergi olduğunu, arka kapakta ilan ettiği bir yıllık planla da gösteriyor. 2005 temmuzuna kadar dosya konularını belirlemişler. “Eylül ayında görüşmek üzere”, diyerek veda etmişler okurlarına.

*

   Kıyı’dan sonra bir Trabzon dergisi daha eklendi edebiyatımıza: Ada.

   Hilmi Yavuz’la başlamış, Refik Durbaş, Tuğrul Tanyol, Kenan Sarıalioğlu ile sürdürmüşler. Sonraki sayfalarda Can Bahadır Yüce’nin, Şeref Bilsel’in, Kadir Aydemir’in ve derginin genel yayın yönetmeni olan Ercan Yılmaz’ın şiirleri var.

   Bakalım Ada, “sözü olanların” dergisi mi olacak; sözün ideolojik boyasından çok niteliğini ve rengini mi ön planda tutacak; gelenek-modernlik sürecini anlamaya ve anlamlandırmaya ve böylece kendi kavramlarını üretmeye mi çalışacak.

   İlkyaz 2004’ten sonra Yaz 2004 sayısını bekleyeceğiz ve,

   Görüşeceğiz...

 

 (Akatalpa - Sayı: 54 Haziran 2004)

  

PEK PERİŞAN OLDUM, YETER ALLAHIM, YETER

 

   Sonunda söyleyeceklerimi baştan söylüyorum:

   Galiba, Ahmet Ada, hazırda tuttuğu şiir kitabının çoğu şiirlerini yayımladı, kalanları da üçer beşer yayımlamaya devam ediyor. Üretkenlik ayrı bir şey, ilkeli şiir yayımlamak ayrı bir şey; bunca deneyimine rağmen, bu önemli ayrıntıyı es geçiyor olması, Ada’yı, edebiyatın sosyolojisine, psikolojisine uzak, kendi kuralsızlığına saplanmış bir amatör konumuna düşürüyor. İş bu nedenle ve de bir iletisi olsun diye, Ada’nın yakında yayımlanacağını sandığım şiir kitabını edinmeyeceğimi ilan ediyorum; bu bir.

   Mayıs-Haziran 2004 tarihli Agora’daki Aydınca Bakış köşesinde Kemal Gündüzalp, “hep dışlanmış, dergilerde yazmak için canı çıkan birisi” olduğundan yakınıyor. Aynı yazıda, “yazı yetiştiremeyecek halde olduğunu” belirtiyor ve “şikâyetçi değilim” diyerek kendisiyle iki kez çelişiyor. Bu arada, elinize aldığınız hemen her dergide yazılarıyla, şiirleriyle karşınıza çıkıyor, gündemi yazamadığında naftalin kokulu yazılarını sandıktan çıkararak, niyeyse, var olduğunu kanıtlamaya çabalıyor. Aynı üretkenlik, aynı ilkesizlik, aynı amatörce duruş... İş bu nedenle ve de bir iletisi olsun diye, bundan böyle Gündüzalp’in yazılarının ve şiirlerinin sadece başlıklarına bakacağımı ilan ediyorum; bu iki.

   Aslına bakarsanız, “Benim 1974 yılında Yeni Dergi’de bir şiirini okuyup çok beğendiğim ender ozanlardan biri olmuştur.” biçiminde cümle kuran, yazdıklarını bir kez daha okuma gereği duymayan bir yazarın-şairin yazdığı yazıların-şiirlerin başlığına bile bakılmamalı ya, neyse...

   Çok şiir yazıldığı için şiir kirlenmesinden, çok dergi yayımlandığı için edebiyat dergisi kirlenmesinden bahsediyorsak eğer, sanırım, çok yayımlayanlara bakarak bir ad kirlenmesinden de bahsedebiliriz, bahsetmeliyiz.

   Tan Doğan’ı, Arslan Bayır’ı, Nurduran Duman’ı, Abdullah Şevki’yi, Kemal Gündüzalp’i, Serkan Özer’i, Murat Üstübal’ı, Can Sinanoğlu’nu; düzeyi daha yukarıda olmasına rağmen, yukarıda andığım Ahmet Ada’yı, Ahmet Günbaş’ı, Hüseyin Alemdar’ı, kalemlerinin ucunu içeri çekmeye davet ediyorum, onlara inziva öneriyorum, susarak çoğalma zamanlarının geldiğini açıkça söylüyorum; bu da üç.

   Bu adların, susarak çoğalma dediğim şeyin iyi bir örneği olan Haydar Ergülen’in sabrına bir göz atmalarını, sonunda fren yapmasını öğrenen Hilmi Haşal’ın sağ ayağını nasıl kullandığına bakmalarını dilerim.

   Bir dal, ağacı tarafından bu kadar hor görülüyor, inceltiliyor, törpüleniyor, çöp gibi kırılıyorsa, dala da ağaca da boş ver, ne halleri varsa görsünler, diyesi geliyor insanın.

*

   Dergilerle devam:

   Adana’da yayımlanan Heves dergisi, 3. cildinde, önsözde belirtildiği gibi, dergilerde sıkça rastlamadığımız bir konuyu “Şiirde Metinlerarası İlişkiler”i dosya haline getirmiş ve doğrusu, kendinden umulandan fazlasını gerçekleştirmiş. Bayrıl’ın söyleşisi dosyanın içine sızmış, Ali Özgür Karlı’nın Necatigil yazısı dosyanın dışına kaçmış olsa da, ne gam, derli toplu bir sayı konmuş okurun önüne.

   Sabit Kemal Bayıldıran, Türk şiirinin genelini göz önüne alarak; Karlı, Necatigil poetikası çerçevesinde; Mehmet Öztek ise gelenekle ilişkilendirerek konuyu ele almışlar yazılarında. Aytekin Karaçoban da Hugo’nun “Büyükbabalık Sanatı” üzerine yapılan bir çalışmayı Türkçeye çevirerek dosyayı zenginleştirmiş.

   Bu dergide yer alan bir ada: Burak Acar’a bir paragraf açmak isterim. Benim eksikliğim olabilir, adını ilk kez duyuyorum ve şiir sezgisine mim koyma gereğini duyuyorum.

 

ey tanrılar! ilham alsın sizden / ve arasın yüzümü mezarda / bakamadığım her ayna (Taş Lavabo) – karanfillerin solmasını dinledim bütün sabah / bir bahçıvan köşede kendini suluyordu ./.. bisiklet yolundan yokuş aşağı koşturdum /  bakmak için nereye koştuğuma (Kasaba)  İki iyi şiir ve -erken varılmış bir yargı olmasını göze alarak söylüyorum- ne dediğini bilen bir şair. İyi...

   Bir iyi şiir de Enis Akın’dan: -taş taşımıyorum-. Sözcükleri yerli yersiz parçalayıp dağıtsa da, yani biçerken kumaşa zarar verse de, bir kalitesi var ki, o bozulmuyor. Evet, iyi...

*

   Halim Şafak’ın işi zor. İmkânsız olanı mümkün kılmak, bunun yollarını aramak, dönüp dönüp “nasıl”a yanıt aramak; kendini var etmeye çalışanlarla kendini yok etmeyi amaçlamış bir edebiyata varmak... Anarşist edebiyatın teoride kalacağını, trenin raydan kolayına çıkmayacağını, fitili yanık bir dinamiti kimselerin göğüs cebine koymayacağını Şafak da biliyor, bilmek istemese de seziyor. Sanatı, kalıcılığın, var olmanın yolu olarak seçenlerle bu işin olmayacağı o kadar belli ki! Teori tamam, ama uygulama denince gördüğümüz şu: Muteber edebiyata saldırıyoruz diye saldırdığımız yer, toplumsal ahlâkın kümelendiği belden aşağı bölgeler. Bir de bu ahlâkın yerleşmesindeki etkin güç: Din. Tanrıya ve toplumun belden aşağısına sallanan edebiyat kılıcında, kabza diye büyük harflerin reddi, yapay bir isyan, zorlama bir başkaldırı kullanılıyor. Bu kılıcın ucu ise hiç yok. Çünkü, galiba inanç yok. İmlasız’da anarşist bir bütünlüğün olmayışı da bundan. İnanç yetmezliği değilse eleman yetmezliği. Zor, belki de iyi ki zor; huzursuzluğa ve sabırsızlığa bu kapıdan giriliyor olabilir ve bakarsınız, rayları söken adressiz demiryolu işçileri bu kapının arkasında bekliyordur. Kolay gelsin!

*

   Tigris, diliyle Avrupa Birliği’ne girmiş, içeriğiyle edebiyatın kapısından dönmüş bir dergi olma niteliğini 16. sayıda da koruyor. Var oluş nedeni belli: Kendi devrimlerine giden yolda bir koridor oluşturmaya çabalıyor. Başlığının altına dizilen Bilim, Kültür, Edebiyat sözcüklerinden sadece Kültür bulunduğu yere yakışıyor. Bu üç sözcük, oraya yazılmayan Politika sözcüğünün çatısıyla örtülmüş.

   Dosya başlığı altında toplanan Hasan Hüseyin yazıları, liseli kompozisyon örneklerinden öteye geçemeyen cılız derlemeler. Şiirler ise, birilerini kışkırtacak yavan duyguların pistonu gibi. Hepsi bu...

*

   Yeni boyutuyla fiziksel huzura kavuşan, düz yazılarıyla kimyasını toparlayan ve bu haliyle daha iyi bir dergi olma yolunda bir mesafe kat eden Şiir Ülkesi, aynı gelişmeyi, şiir bahsinde bir türlü gösteremiyor. Baştan sona, sondan başa inceliyorum 24. sayıyı, evet, ülke orada ama, şiir nerede? Bildik adlar, bildik deyişler ve ortalamanın üstüne çıkamayan şiirler. Hani, “Taşra”dan söz edip dururuz ya, taşra diye bir yer yok, taşranın taşındığı yer var: Bazen İstanbul’un dışına, bazen İstanbul’un orta yerine.

   Sözcük sınırını aştım yine,

   Görüşeceğiz...

 

Akatalpa - Sayı: 55 / Temmuz 2004

  

KADER, KİME ŞİKÂYET EDEYİM SENİ, BİLEMEM

   Kültür ne, kültür adamı kim?

   Ören yerlerini, yüzde bilmem kaç oranında yerleşime açmak için yasa hazırlığında olduğu söylenen bir Kültür Bakanı ile, nereye?

   Temmuz başlarında, Tv 8’de yayınlanan Açık Görüş programında Enis Batur’un kültür derinliğini dinlerken, bir yandan bu ülkenin ne çok penceresi olduğunu; bu pencerelerden bakması gereken, bu donanımda olan değerlerin iç odalara kapatıldığını; bir yandan da, pencerelerin kimler tarafından işgal edildiğini düşünüyordum.

   Bu ülkeyi küçük Amerika yapmayı amaç edinenlerin, Amerika’nın kıyısına bir milim bile yaklaşılamayacağını bile göre, bu deyimin “küçük” kısmını hedefleyerek kültürsüzlük patlamasını yaratacak bombanın pimiyle oynamalarına nasıl sessiz kalınabildiğini; bu bağlamda,“mal” kitapların adam gibi kitapları kovmasına çanak tutan sistemin, ülkeye hakim olan sistemsizliğinin yarattığı boşluğu nasıl doldurduğunu; bu arada, bu satırların karalayıcısı olan ben de dahil, bu ülkede yaşayan kalem oynatıcılarının, edebiyatın çelik-çomağıyla, yakantopuyla, köşekapmacasıyla oyalanıp durduğunu, ayrıntılarda kaybolduğunu düşünüyordum.

   Edebiyatın yokluğa doğru gidişini, bir başka yazardan naklederek, “umarım tamamen yok olur” sözleriyle noktalamaktan kaçınıyordu Enis Batur, karamsarlığının bir ucunu açık bırakmaya çalışıyordu ama, gidişin oraya doğru olduğunu da duyuruyordu.

   Bireysel, bölük pörçük kimi tavırlar, kimi sağlam duruşlar ve en önemlisi kendi edebi tutumu, kendi edebiyat anlayışı idi, Batur’un karamsarlığına ışık düşüren. Peki, ya bütün?

   Bir önemli konu da, o gece bu da konuşuldu, Avrupa Birliği’ne girecekmişiz gibi durduğumuz şu günlerde, (bana sorarsanız, ancak AB dağıldıktan sonra olabilir), bu olayın sadece politik ve ekonomik olarak ele alınıyor olması. Kültür Bakanı’nın, Türk Kültürü ile AB ilişkisi hakkında söylenmiş bir tek sözünü anımsamıyorum ben. Eminim, Nâzım Hikmet, Yaşar Kemal, Orhan Pamuk ile Nedim Gürsel adları, tamamına karşı olsa da, ona yetiyordur; bir de Çayda Çıra ile Kılıç Kalkan ekibi.

   Ülkenin çok penceresi var, evet, onlar da tesettürlü!

            *

   Gelin, biz oyalanmaya devam edelim.

   İyilerle: Yasak Meyve’deki Haydar Ergülen’le, örneğin:

 

Tabiat, devrim gibidir, bütün uslu çocuklar çakar ./..

...Biz gözyaşından devrimler yaptık!

Toprak üstümüze gülüyordu ve anladık ki artık yalnızca

gözyaşlarımızla yoldaştık, azdık, bir şiire bile yazılamazdık (Devrim ve Tabiat)

           

   İyilerle yine: Yine Yasak Meyve ile; Çiğdem Sezer’le:

 

oğlanlar sokağa çıkardı

kızlar bahçeye kadar (Vebal)

            .//.

yalnızca keder, rüzgârın

değip geçmesi gibi

kendine benden bir gövde biçer /

tutulmamış el gibiyim hayatta (Yağmursuz Sokak)

 

   Ve aynı dergiden, Enis Akın’la:

 

bu kış kırgın ölenler kimseyi affetmediler

gözlüklüleri de

sen öylece baktın şehre bakan bir kule gibi

şeyler beyazlar

sonra ölülerdi

sırf sen öyle baktın diye (Sonra Demesinler ki Belki)

 

   Islık ‘tan Mustafa Köz’le:

 

işte, ağır ağır büyüyorsun da nedir öyleyse bu kamaşma

bir ağacı ilk adıyla çağırmaklık, nedir öyleyse bu karanfil patlaması

aşksa aşk, her yengeç kendi suyunda sevgilim (Bir Ağacı İlk Adıyla)

 

   İlhan Berk’in ölüme bakışıyla:

 

Ecel bir cip için de vardır. Ölüm: Bir cip, sefil, pis. (Yaratım –6)

 

   Murat Yalçın’ın yazıya bakışıyla:

 

Ben sözcüklere tutulmuşluğun cezasını çekiyorum yazarken. İki sözcüğü yan yana getirmekte zorlanıyorum. Sinir bozucu bir uğraş yazı. (Yaratım –6)

 

   Ve sonra, Mesut Adnan’dan yerel hoşluklarla:

 

cimcim arıları her gün yağmaladı

bitmedi nisanın balı .//.

miccik kuşları (kalbimin kuşları)

ipini kırmış kaçak uçurtmalar

geçiyorlar içimdeki derin kesikten (Bahar Sarkaçları)

 

   Olmaz olur mu hiç, ismi lazım değil şahane abuklamalarla:

 

kim yüklüyor kitabıma üzünçeleri (?) gibi... Ya da daha beteri ile: yazargaçlarım acıyor(!?)

  

   Boş verin bunları, iyileri analım biz yine: Kitap-lık’taki Gülten Akın’ın ‘Leke’sini, Bedirhan Toprak’ın ‘Bir İmkânsızın Mümkünü’nü, Celal Soycan’ın ‘Odam’ ve ‘Küskün’ünü, Mehmet Can Doğan’ın ‘Koyun Abdal’ını; ve Mehmet Erte’yi, Gür Genç’i, Soner Demirbaş’ı.

   Bir de ağustos böceklerini...

  Görüşeceğiz...

 

Akatalpa - Sayı: 56 / Ağustos 2004

 

 

AKŞAMI GETİREN SESLERİ DİNLE

   Eylül geldi.

   Ama, ağustosböcekleri gitmedi henüz; gitmeyecekler de...

   Seslerini duyuyorum, duyuyoruz; duyuruyorlar.

   Onlar uçarken sessizdir, yerlerinde sayarken geveze.

   Onlar, zeytinin, incirin ve asmanın arkasına saklanarak kanat idmanı yaparlar ve görünmezliklerini, hiç değilse, duyulabilirliğe dönüştürmeye çabalarlar.

 

Gün çekilince

O küçük ağzınızın içinden geçip gitti sözcükler (1)

 

   Geçip giderler evet, geçip gidecekler.

   Söylenti değilse eğer, ağustosböceklerinden, okuma, yazma ve konuşma kurslarına katılanlar varmış. Ne kadar ilerlediler, ne işlerine yaradı, bilemem. Hallerinde bir iyileşme olmalı ki, okuyanların yanında okuduğunu anlayanlara da rastlanıyor, dediler. Hatta yazabilenlere de çıkıyormuş aralarından.

 

Bir gün hatırlarsan yazmayı

Okuyanın bile olur(2)

 

   Eylül geldi.

   Avlanma yasağı sona erdi.

   Artık balıklar, şu kadar zamandır süren eğlencelerinden geriye kalan hoş anılarını beyaz tabaklara anlatacaklar. Anlatacaklar ve diyecekler ki, “oldu, gözlerim doldu!”

   Filozof balıkların kılçık analizleri kimseleri ilgilendirmeyecek ve onlar bunu biliyor olmanın hıncıyla, yeni ve saldırgan kılçıklar edinecekler.

   Bütün yel değirmenleri, tepedeki yerlerinde kıpırdamadan duracaklar, rüzgâra göre yön değiştirmeyecekler, vız gelen sivrisineklerin çırpınışlarını tırısa çevirecekler.

   Edebiyat dergileri, yaz gevşekliğini sonbaharın diriliğiyle değiştirecekler.

   Daha iyi dergileri kendilerine örnek alacaklar.

   Kurumsal ve nesnel bakışlara sahip olacaklar.

   Güncel, bilimsel, ilginç yazılarla zenginleşecekler.

   Yaz emekliliğinden, yağ lekelerinden kurtularak düzeyli dergilerin saflarına katılacaklar.

   “Allah’ın Sevgili Kulu” ve benzerleri, böyle mutlu edilecek.

 

Hüznüm, kederim değil mi belli,

Mest etti beni bu çiftetelli

Yalelli, yalelli, yalelli (3)

 

   Eylül geldi.

   Üretkenliğin dibindeki barut ateşlenecek, demek.

   Buğdaygillerin başağına mor horozlar üşüşecek.

   İleti meraklısı arkadaşları tıklayınca, münzevi hallaçlar ürün saçacak.

   Velinimet okur ıskalanacak.

   Fren, arabalardan başka yerlere de takılacak.

   Çizmelerin topuğuna çavdarmahmuzu eklenecek.

   Ve mantar hasadı, bilgisayarlara yüklenecek.

   Eylül: Alınganlık mevsimi!

   Sabuna dokunmamak için eller yıkanmayacak.

   Kir, kirli kalacak.

   Geçiştirilmiş yazılar önce ikiye, sonra dörde katlanacak.

   Özün ve estetiğin tepesine kurulan bakteri plaklarına karşı, her derde deva antibiyotik şiir kapsülleri, mikrop yuvası dergilere boca edilecek.

 

bu yola hangi ağaçtan düşmüş

üç gözlü kapsül, tohum yarığı

kurumuş, uyanır üstünde dizlerinin

ölüm bu olmalı: eldivenli iskelet (4)

 

   Eylül geldi: Yaprak mevsimi!

   Sırt üstü uzandığımız rehavet çayırları, önce sıcağın pütürleriyle Hint fakirlerinin yataklarına dönüşecek, sonra sararıp solacak.

Rehavet sözcüğünü bilmeyen bir nesle aşina olamayacağız.

   Aşina sözcüğüne aşina olmayan bir nesille ne yapılabilir? bunu düşüneceğiz.

   Bu nesil, bizim için “ne” olamadığını asla bilemeyecek; bilinmeyecekler! bunu bildirmeye devam edeceğiz.

   Vah, ki oh!

   Vah ki, yapraklar okurların kucağına düşecek.

   Ve de düşen yapraklar, kendilerine kucak açmış seyircilerin gözlerinde kaktüs olup diken diken yeşerecekler.

   İbrahim Sadri, ulusal kanallarda program yapacak, Ahmet Selçuk İlhan, şair olaraktan, en çok okunan şarkı sözü yazarı olacak.

   Sistem, nur topu gibi çocuklar doğuracak. Serpilmeden serpilecekler, büyümeden büyüyecekler, emeklemeden koşacaklar.

   Vah ki, pek çabuk düşecekler.

   Ne halleri varsa görecekler.

 

Rüzgârların önünde kuru bir yaprak gibi sürükleneceksin (5)

 

   Eylül geldi: Aşk mevsimi!

   Bu konu görüşülecek!

   Görüşeceğiz...

 

 

 

(1)    Mehmet Sadık Kırımlı, Ay Lekesi, Şiir Ülkesi, 25

(2)    Celâl Soycan, Tereke, Akatalpa, 54

(3)    Şair Eşref

(4)    Sadık Yaşar, Eldivenli İskelet, Islık, 21

(5)    Doğan Işıksaçan

 

Akatalpa - Sayı: 57 / Eylül 2004

 

  

HATIRLAR MISIN BENİ, BİR ZAMANLAR

NE KADAR SEVERDİM SENİ, NE KADAR

   Ne zamandır belli belirsiz kımıldanıp duruyordu ufukta; şimdi daha net: Bu sonbahardır, göç yollarını gösteren bir haritaya eğilmiştir ve bulut kavşaklarından güneşe çıkan en kestirme yolu işaretlemektedir.

   Yol, yolculuğun bahanesi. Yol, yolculuğa vesile!

   Ufku yanı başıma çekiyorum, eniyle, boyuyla oynuyorum: Eylülle oyalanıyorum:

   Balkonumu suluyorum; sardunyaların ucu paslı yapraklarını yoluyorum; yedi kat aşağıdaki tenha havuza, cam masaları gölgeli, kır kahvelerine özenmiş cafelere, birbirlerine baka baka çoğalmış emlakçı dükkânlarına bakıyorum. İnce uzun Mavi Şehir’den, Bostanlı Camisi’nin göğe batan minaresine kadar, denizi tarıyorum.

   Bu kartpostalı uzaklara taşıyacağım.

   Uzaklar, yakının anlamını tarif etmemiz için var edilmiştir!

   -Burg’lu, -Berg’li, -Wald’lı, -City’li bir mekânda, domates ve rokayla yüklenmiş bir tekneyi ya da çorbacı Remzi’nin işkembe kâsesini masanızdaki limana yanaştıran, bu uzak yakınlıktır.

   (İstanbul’un gözleri, sifondan çekilmiş bira sarısıdır. Bu sarının karşıma çıktığı her yerde bir Çiçek Pasajı kurulur ve bütün göbeği, üçgen göğüs mendili ve buruşuk bıyıklarıyla bir Ahmet Rasim sureti pasajdan içeri girer, diplere kaçmış masalardan dirseklerine uygun olanını arar. Sonrası, Boğaz’a karşı park etmiş bir arabanın ön camıdır ve mutlaka yağmur.

   Takım elbiseli, kravatla boğulmuş esmer-ecnebi âdemler, gölgelerini bir bozkır şehrine düşürerek geçer önümden. Mesai kaçkını memurlarının köpüklü dudaklarından dökülen selamlar, o sırada damlar Sakarya Caddesi’ne ve orası Ankara olur.

   Kaldırıma kurulmuş masalar ve oturak yerlerini masanın altına saklamış sandalyeler, hep birilerini bekler. Bu masalardan birine oturduğumda, seçim yapmak için Arap Şükrü Sokağı’ndaki cam dolaplarda buzun üstüne sırtüstü uzanmış balıklara bakmaya gidenlerin dönmesini beklerken bulurum kendimi. Burası da Bursadır.

   Her şey bir şeydir uzaklarda, yapyakın bir şeydir de, domates ve roka, Karşıyaka’dır. Ne zaman karşılaşırsak karşılaşalım, domates ve rokaya karşı kalecisiz oynayacağımı ve onun kaleme goller atmasına izin vereceğimi bilirim. Karşıyaka, bir mekâna verilebilecek en güzel addır ve Karşıyaka bunu hak etmiştir. Denizi deniz, iskelesi iskeledir ve Kent Restaurant’ın terası, İzmir’in Kızkulesi’dir.)

   Yakını, yakındakileri ırağa iten duygu, uzakları yakın eden duygunun ikizidir; biri geldi mi, öteki de çıkar gelir.

   Şimdi, bu sonbahar, bu yollar ve yolculuklar, Uzakları bir dövme gibi nakışlıyor ya havaya, Sözler, Sözcükler, Dizeler, Şiirler, Şairler, Yazarlar, yazılanlar, Dergiler üzerine çiziktirilmiş Derkenarlar; yani, bütün bir Edebiyat; yani en Yakınımdakiler, uzaklaşıyorlar benden.

   Örneğin, Edebiyat ve Eleştiri’nin 77. sayısının içindekiler: Varlık dergisinin Ağustos 2004 tarihli sayısında tek omzunu bile isteye mindere yapıştıran Abdülkadir Budak’ın öteki omzuna Veysel Çolak’ın abanma yazısı: ‘Çaresiz Tartışacağız... Ama nasıl?’

   Çekmiyor beni; doğrusuna eğrisine dokunmak, ‘Açık düşenin açığını bir kapatan bulunur’ demek istemiyorum.

   Bu ve hatta şu da ilginç gelmiyor bana: Adı geçen derginin editörü, Ahmet Yıldız, ‘Yazar ve Şairlerimizde “Söyleşi” Yapma Çılgınlığı’ başlıklı yazısının ilk iki cümlesinde diyor ki: “Sanırım artık bu işe bir son vermek gerekiyor. Bir söyleşi furyasıdır gidiyor.” 

   Doğru, doğru ama, bu tür yazıların editörlerinin işine geldiği de doğru: Boşlukları, havaya söylenmiş balonlarla dolduruyorlar. Buna bakarak şöyle bir yargıya varmak yanlış olmaz sanırım: Söyleşiler, yazı sıkıntısı çekildiğinde devreye giren sahte jokerlerdir.

   Ahmet Yıldız’ın yukarıda andığım cümleleri derginin 5. sayfasında.

   Sayfa 33’te, Çizgi Roman Üzerine Geçmişe Yolculuk başlığını taşıyan bir söyleşi yer alıyor. Kiminle? Ahmet Yıldız’la!

   Sayfa 80’de de, ‘Mehmet Atilla ile Söyleşi’ var. Nerede? Ahmet Yıldız’ın dergisinde.

  Ararsanız daha nerelerde, daha neler. İsteyen buyursun, yazsın!

   Ama önce, bu derginin “kütüphane” bölümünde yer alan Hakan Arslanbenzer’in metnini, başka yönlerden, başka bir gözle değerlendirsin: “İslamcı” şairler, niçin sola yakın duran bir derginin sayfalarında tartışma gereğini duyarlar? Bu bir tartışma yazısı mıdır, yoksa bir tanışma / tanıtma yazısı mı? Birileri ne yaptığını çok iyi biliyor; peki, herkes ne yaptığının farkında mı?

   İstikrar göklerde midir?

   Kaşgar dergisinin 37-38. sayısında, Cevdet Karal’ın yazdığı ‘Türkçe’nin Rüyası’ başlıklı sunuş yazısı, istikrarın adresini göstermesi bakımından önemli(?): “Türkçe yalnız bir işaretler sistemi, insan zekâsının uzun bir tasarımı olan bir iletişim aygıtı değil; inanıyoruz ki, ilahi vahyin, o büyük tecellinin bir parçasıdır. Türkçe, neye maruz kalırsa kalsın, iradesi olan bir dildir. İman etmiş, imanında kuşkuya düşmemiş, zaman zaman başgöstermiş arızalarını ise kudretli yaratıcılarının elinde tamir etmiş bir dil...”

   Yazının devamı şu eşitlikle özetlenebilir: Türkçe’nin Rüyası= Dilde Turancılık.

   Buyurun, yazın!

   ... Perdeleri salona, daha içerilere atıyor rüzgâr. Ne çok desen var perdelerde: Ne çok dergi, ne çok şair... Sonbahar evin içine girmiş: Savruluyorlar.

   Ramis Dara, Akatalpa’nın son iki sayısında, Edebiyatın Sefaleti diye koymuştu yazılarının başlığını; belki Ekim sayısında da yazısına yine bu başlığı uygun görecek. Ne kadar yazsa bitiremez, arkası gelecektir. Edebiyatın hali dayatıyor bunu.

   Edebiyatın Sonbaharı!

   Oysa hayatta daha iyi yapabileceğimiz bir şeyler mutlaka vardır. Okumak gibi, hayata ve doğaya bakmak gibi.”

   Kapımızı içerden kapatmak gibi... Yola koyulmak gibi...

   ... Bir yoldur, tutturmuş gidiyorum.

   Oysa, Wesvese dergisinin arka kapağının kırmızı zeminindeki yıldızsız beyaz ayın boşluğundan damlayan ‘Bağımsız Turkey’ sloganından yola çıkarak neler neler yazılabilirdi. Amerika bayrağındaki yıldızların o ayın önündeki boşluğu çoktan doldurduğuna işaret edilirdi ve istikrarla istikbalin hangi göklerde olduğu sorgulanabilirdi.

   Bu sloganın çağrışımıyla ‘Bakımsız Turkey’e, oradan ‘Bakımsız Edebiyat’a geçilebilir, ‘Türkiye Çöl Olmasın’ı akılda tutarak Basın Yasası’ndan bahsedilebilir; Türkiye sathında yayımlanan kim bilir kaç derginin, boş bulundukları, hazırlıksız yakalandıkları; düpedüz o duruma düşürüldükleri için ve de abartılı para cezalarını ödeyemeyecekleri için, (gereksiz yer işgal edenlerin yanı sıra, olması gerekenlerin de) kapanmak zorunda kalacağı yazılabilirdi.

   Sonra, yine Wesvese dergisinde yer alan, İbrahim Metin’in ‘Elalemin Derdi Beni Gerdi’ başlıklı yazısına bakarak, “kimlerin, hangi yazısı için harcandı bunca emek?” sorusu sorabilir, bu soruyu “değer mi?” sorusuyla destekledikten sonra “Değer”, “Değerbilirlik”, “Had”, “Hudut” “Saygı”, “Bilgi”, “Cehalet” üzerine uzun uzun konuşulabilirdi.

   Buyurun, konuşun!

   Sözcüklere ambargo koymadan; hayali düşmanlar yaratıp diyeceğimizi onların üzerinden söylemeden; ‘soyluluk’ adına aristokrat bir sınıf oluşturmadan ve ‘seçkincilik’ adına kendi doğrularından başkasını dışlamadan; biçimde takılıp kalmadan; sanatın vazgeçilmezlerinden taviz vermeden ne söyleyecekseniz, buyurun söyleyin!

   Görüşeceğiz...

 

(Akatalpa - Sayı: 58 Ekim 2004)

  

 

GİTME, KAL BU ŞEHİRDE

   Uzun sürdü, değil mi?

   Düşlem’deki üç oda bir salona yayılmış mekândan, Akatalpa’nın arka sayfasındaki, 840 adet on iki puntoluk sözcükle örülmüş odaya uzanan bir yazı katarı...

   Uzundu, evet; ve yük treniydi.

   Peki, ne oldu? İki devre süren bu yazı yolculuğunda ne yapmış olduk?

   Önce, biçem üzerine birkaç söz:

   Sabahları, emeklilere özgü kahve kaynatmaca oyunu oynadığımız, edebiyata komşu oturan Füsun Hanım’a sorarsanız, dilime bir çentik atmış da öyle yazmışım bunca yazıyı: Tepeden ve sivri. İçerisinde “tıslamak” gibi, “sokmak” gibi sözcükler olan başka cümleler de geçmiş olabilir, Füsun Hanım’ın aklından.

Haklı mı?

   Bazen dokundurmak amacıyla yazdım, bu doğru; bazen de kışkırtmak için. O ya da bu, öyle ya da böyle, bu yazıların içine, uyarıyı gösteren bir ibre monte etmeye çalıştım her zaman; klasik söylemdeki gibi: İyiye, güzele giden kapılar açılabilir umuduyla.

Hiçbir zaman kimsecikleri karalamak gibi bir amacım olmadı, olamazdı. 

   Ortalıkta kıskanılacak adam kıtlığı kol geziyorken, kimi biçareler, orada burada, özel - genel iletilerinde, yazılarımı kıskançlık duygusuyla yazdığımı ileri sürdüler. Bu komik ademlerin üstüme yamamaya çalıştıkları kıskançlık duygusu, yazılarımın kıyısından bile geçmedi.

   Sezgilerimle, öznel beğenilerimle de yazdım elbette; bu doğaldır, insani bir tavırdır. Yine de, bir yargıya varmışsam, çoğu kez yanılma olasılığını da katmışımdır bu yazıların bir yerine; bunu belirtmişimdir. Çizdiğim bu çerçeve içinde, doğruluğuna inanmadığım, içime sindiremediğim tek bir satır yazmadım, yazmamaya özen gösterdim.

   Kısaca, bunlar işte!

   Peki, toplamda varmak istediğim yer neresiydi, amacım neydi?

   Belirleyici olmak mı? Ne münasebet!

   Rapor sunmak mı? Kime ve niçin; hayır!

   Eleştiri? Yazıların had ve hududunu aşan bir sav bu; bu da değil!

   Ne öyleyse?

   Genele bakmak, değinmek ve saptamalar yapmak; sadece bu.

   En çok da, kuşlar, “adımızın başında, acaba bir de “deve” yazılıdır da, kumun altında bunu göremiyor muyuz?” sorusuyla uçsunlar, yazdıklarından kuşkulansınlar diye.

   Bazen, buna tanık olmuşsunuzdur, bir kilometre uzunluğunda yazılar yazarsınız da kimseciklere bir şey anlatamazsınız; Bazen de, neredeyse tamamlanmamış bir cümlede öyle şeyler söylersiniz ki, ağırlığı bir tondur, derinliği yüz fersah. Net ve etkilidir; iletisini sunar, vurur ve çekilir.

   Belki tam bu değildi yaptığım, ama, buna yakın bir noktada durmaya çalıştım.

   Örneğin, merkeze kafa tutarken öne çıkarılan Anadolu Dergiciliği konusunda yazdıklarım. Sayıları yüzü geçen; “hadi, adam gibi olanları sayalım”, dediğimizde on civarında takılıp kaldığımız, güdük, cılız, kendini tatminden öteye geçemeyen bu dergilere, kâğıt ve emek katliamcıları dedim.

   Öyle değil miydiler?

   Hiçbir birikimi, yeni bir şey söylemeye gücü ve niyeti olmayan, sırf canı istedi, aklına esti diye, zaman, emek ve para harcamayı göze alanların çıkardıkları dergilere bakıp, bunun adı “dergi kirlenmesi”dir, dedim.

   Bu saptama yanlış mıydı?

   İş bu noktada ve masum bir ruhsal tatmin biçimi olarak kalsa iyiydi. Ama, kalmayacağı belliydi; kalmadı da.

   “Şiir kirlenmesi” buna bağlı olarak çıktı ortaya; bunu söyledim.

Şiir kirlenmesi yok diyebilir misiniz?

   Hiç anılmayan “editör kirlenmesi”, bu sistemsizliğin bir başka sonucu olarak uç verecekti; verdi.

   Vermedi mi?

   Ancak bu türden “editör”lerin yönetimindeki dergilerde yer bulabilen şiir heveslilerinin, şair aday adayı bile olamayacak şiircilerin, şiirimsileri yayımlandıkça koltuk altlarındaki balonları şişirip dolaşan şairciklerin neden olduğu bir “ad kirlenmesi”ne tanık olmamız kaçınılmazdı.

   Bunu yaşamadık mı? Yaşamıyor muyuz?

   (Bu noktada, epey tepki alan Temmuz yazımda yer alan iki paragrafa, gelen tepkilerden ürktüğüm için değil, aslını-astarını açıklamak için, değinmek zorundayım.

   O yazının ilk paragraf şöyleydi: “Çok şiir yazıldığı için şiir kirlenmesinden, çok dergi yayımlandığı için edebiyat dergisi kirlenmesinden bahsediyorsak eğer, sanırım, çok yayımlayanlara bakarak bir ad kirlenmesinden de bahsedebiliriz, bahsetmeliyiz.”

   Böyle demiştim, böyle diyorum!

   Bunu izleyen bir başka paragrafta, bazı adlar sıralamış ve onlara bir öneride bulunmuştum:

   ”...Kalemlerinin ucunu içeri çekmeye davet ediyorum, onlara inziva öneriyorum, susarak çoğalma zamanlarının geldiğini açıkça söylüyorum.”

   Bu iki paragraf iç içe okunmuş ve saptama ile öneri birbiriyle ilişkilendirilmiş, öyle algılanmış ve anlaşılmış.

   Saptamamda ve önerimde ısrar ederek ve de geriye çekilmeden şunu söylüyorum: Bu iki paragraf arasındaki ilişki, “yarası olan gocunsun”dan öte değildir! Yoksa ben, örneğin, bugüne kadar yazdıklarından daha iyi şiirler yazdığına tanık olduğumuz Ahmet Ada’ya; sesini ve adını, yazdığı şiirler ve aldığı ödüllerle doğru yere oturtan Ahmet Günbaş’a; içindeki hırçın çocuğu şiirin diliyle konuşturan Hüseyin Alemdar’a, “şiirde ad kirlenmesine neden oluyorsunuz”, demem, diyemem, demeyi düşünmem. Bunu, hem etik olarak doğru bulmam, hem de bu adlar bağlamında, haksız bir suçlama olarak karşılarım.

   Ama, şunu söylemekten asla vazgeçmem; o yazıda da demiştim, yine diyorum:  

   Üretkenlik ayrı şey, ilkeli şiir yayımlamak ayrı şey!

   “Derun”undan her an Nobellik bir dize çıkarıyor olanların bile, bir kuluçkaya yatma dönemi olmalıdır; bunu bilmeleri gerekir. Bu cümle o yazıda yoktu; şimdi söylüyorum.

   O yazıda, “derun”u gerçekten derin olanlara,.”niçin kendinizi kuralsızlığa, ilkesizliğe kapılanmış sığ amatörlerle aynı konuma düşürürsünüz?” sorusunun dolaylarında dolaşan, bunu demeye getiren, bunu amaçlayan bir “deyiş” vardı. Ve bu söylem, onların yakınında durduğumu göstermek için ve onların da kendilerine bu soruyu sormalarını sağlayabilmek içindi.

   O yazıda bulunan, “Bir dal, ağacı tarafından bu kadar hor görülüyor, inceltiliyor, törpüleniyor, çöp gibi kırılıyorsa, dala da ağaca da boş ver, ne halleri varsa görsünler” cümlesine gelince: Bu sözünün kapsamı, o yazıda adı geçenlerle sınırlı değildir, daha geniştir, hatta bütün edebiyatı ve edebiyat adamlarını içine alır.

Şu demek: Zaman zaman yazdım, başka yazanlar da oldu: Kötü kitap iyi kitabı, kötü şair iyi şairi, kötü şiir iyi şiiri edebiyatın dışına atıyor, onu kovuyor. En sonunda da medya, tutulmuş adamların dışında, hepsini birden edebiyatın kapısının önüne koyacak, koyuyor. Bu yayılmacılığın sonunda bizi bekleyen, kısır ve giderek cılızlaşan bir edebiyat ortamıdır. Bunu görmek, buna direnmek, karşı koymak, önlem almak gerekir. Kötü kitabı, kötü şiiri, kötü şairi has edebiyatın yanına sokmamak da gerçek edebiyatçıların görevidir.

   Ama ne oluyor: Dergiler bağlamında bakarsak, edebiyatta bir ad, bir yer sahibi olanlar, kırmamak adına, desteklemek adına, gönül almak adına, bunlar değilse, yasak savmak adına, editörlüğü verili bir unvan gibi adının başına yazanların üç kuruşluk dergilerine ürün desteği sağlıyorlar, haksız övgülerle onları koltukluyorlar, var ediyorlar, kirliliğin biraz daha artmasına neden oluyorlar ve bu arada, bilerek bilmeyerek kirliliğe ortaklık ediyorlar.

   İtiraz ediliyor, deniyor ki: Ne olur sanki, yazsınlar ve yayımlasınlar! Sestir, çeşittir, şudur, budur..!

   Bir gram estetik taşımayan, yeni hiçbir şey söylemeyen, tekrar tekrar kullanılmaktan lime lime olmuş yazıcıkların, şiirciklerin sesleri, gürültüden başka bir şey değildir; bu duyulmuyor mu?            

   Çeşitlilik denilen şeyse, çıfıt çarşısındaki gereksiz cümbüşten öte bir anlam taşımıyor.

   Bu gürültüye, bu gereksiz cümbüşe katılmak, kirliliğe ortaklık değil midir?

   İtirazlara itiraz edince, vay efendim seçkincilik, vay efendim elit edebiyatı, vay efendim merkez yandaşlığı!

   Dedim, diyeceğim: Kuşlar, “adımızın başında, acaba bir de “deve” yazılıdır da, kumun altında bunu göremiyor muyuz?” sorusuyla uçmak bilincine ulaşmak zorundadırlar! Meydanı boş sanan istilacılara, bu meydanın sanıldığı kadar boş olmadığını ancak bu bilinç bildirebilir.

    Parantezin dışına çıkmadan önce, bu konuyla ilgili olarak Akatalpa’ya gönderilen ve bu yolla bana ulaşan bazı okur- yazar mektuplarına kısaca değinmem ve meydanın boş olmadığını anlatmak için, bazı yanıtlar vermem gerekiyor:

   Balıkesirli üretici T.D.’nin gönderdiği yazının başlığı oldukça anlamlı, gündelik bir yumurta kadar taze ve medya kokuluydu: ‘Oldu, Gözlerim Doldu.’

   Bay T’nin bugüne kadar bin(!) dolayında dergide yazdıkları, yazacaklarının güvencesi olarak kayıtlardadır. Bu deste karşısında bizim söyleyecek sözümüz yoktur. Vah ki bu kişi, söyleyecek söz bulabilmektedir. Hâlâ ve öztürkçe!

   Bu çalışman, yazınımızın ve yeryuvar yazınının kendini aşmış yazın yazıcılarına da değindiği özengen yazısında, kendini, kendilerine çekilgin yaşam önerdiğim, yazargaları gelişmiş, durduraç kullanmayan kişiler arasına katmış, katmış da bir yanıt tüzesi yazma gereği duymuştu. Şiiri ben kirletmedim diyordu; öyle diyordu, alınganlık göstererek. Alınmıştı evet, yaralı ve gocunuktu...

   Demiştim: Yarası olan gocunur.

   Bay T, yazısını “Biz işimize bakalım” diyerek ve de kumun altında kalmayı yeğlediğini bildirerek bitiriyordu. İşi ve yolu açık, girintisi derin olsun!

   İstanbul’dan yazan A.Ş.’ye gelince: Önce şunu söylemeliyiz: Yazdıklarının yayın tarihini, harflerin puntosunu ve yayımlanacağı sayfa numarasını belirlemeye yatkın bu şahane âdem, kendine olan inancını sonsuz miktarda pekiştirmiş, özgüven konusunu yemiş bitirmiş biri. Üstelik çağdaş bir vatandaş: e-posta kullanmayı öğrenmiş. Yazıyor, yolluyor, yazıyor, yolluyor. Saptadığı hedeflerde bir sapma olmaya görsün, yeniden yazıyor, yolluyor, bir daha yazıyor, yolluyor. Öylesine çalışkan bir çalışman(!)!

   Öncesi olduğu için söylüyorum, yağ lekelerine takılmış bu arkadaşımız, tam bir Enis Batur hayranı! Yazdıklarına bakarsanız, Batur üzerine yazan yazarları, bu yazıları basan dergileri, elinde değil, bağrına sokası geliyor; duyduğu öyle bir hayranlık. Yom Sanat dergisinde İmam Demir, bu uslanmaz diyalektik uzmanının, inanılmaz çelişkiler barındıran anıtını okurlarına tanıtmıştı. Bu derginin 17. sayısının 2. ve 3. sayfalarında sunulan resme lütfen bakınız.

   Baktınız ve ikna olmadıysanız, bana ulaştırılan, A.Ş. imzalı yazının başlangıcını okuyunuz: (izni olmadığı halde, Ramis Dara’nın izniyle) “Yazın dünyasında dikkatleri üstüne çekmek ve ilgi görmek için kimi şairlere, yazarlar ve dergilere bilimsellikten yoksun, kişisel, dedikoduvari sözümona eleştirilerde bulunan; toplumsal duruşu yok; kime ve neye hizmet ettiği belli olmayan derginize gönderdiğim ‘ilgi’ başlıklı şiirimi geri çekiyorum.”

   İlkeli şiir yayımlatmaktan, ilkeli şair olunmasından bahsettiğim için yargılandığıma seviniyorum. İşte şair, işte şiir ve işte ilke!

Bay A, 55 sayı boyunca çizgisini, duruşunu hiç değiştirmeyen Akatalpa dergisine, bu duruşu onayladığı ve kendine yakın bulduğu için (öyle olmalı, değil mi) şiir gönderiyor ve sonra, birtakım yaveler sıralayarak şiirini geri çekiyor. Göz mü geç görüyor, akıl mı geç algılıyor; hangisi? İkisi de mi yoksa? Sanki, şiir için Bay A’nın kapısı aşındırılmıştır da, beyimiz, şiirini sakınmasının gerekçelerini sıralıyor!

   A.Ş.’nin aşağıdaki satırları, yukarıdakilere ulanıyor: “Derginiz bir ‘düzey’dir tutturmuş gidiyor. ‘Düzey’ demek Enis Batur’u yere göğe koyamayan, hayranlık dolu, Bursa dolaylarındaki eşe dosta ait ‘düzeyli’ yazılar yayımlamak mı oluyor?”

   Bu çivi battığı yerden çıkmaz!

   Şu önerinin ilkelliğine bakınız: “Derginiz, güncel, bilimsel, ilginç yazılarla zenginleştirilmeli ve bugünkü emekli dergisi görünümünden kurtarılmalıdır.”

   Akatalpa, Ağustos sayısında gereken yanıtı verdi, ama, ben de bir ekleme yapmak isterim: Bu, tam bir kel ve merhem meselidir!

Aydın’dan K.G., iki sayfalık yazısında, yazdıklarıma itiraz ederken beni doğrulamaktan başka bir şey yapmıyor. Öyküsünü anlatıyor: Merkez(?)den taşraya sürgün edilişini, susmanın estetiğine sığındığını ve sonra “başta İstanbul olmak üzere” çeşitli dergilerden “yeter artık, çok oldun” sitemiyle çağrıları aldığını belirttikten sonra, “Onlara ‘hayır’ mı diyecektim?” diye soruyor ve yanıtını da kendisi veriyor: “Demem, yazdım!”

   İyi, yaz! Yazana, kendinden başkası engel olamaz, yaz!

   Bay K’ye, ona ayırdığım paragrafta, hesapsız yazıyorsun, dergi farkı gözetmeden yazıyorsun, -tam da yazısında belirttiği gibi- “amatör ruh”la yazıyorsun, durmadan yazıyorsun; çok yazdığın için dönüp yazdıklarını okumaya fırsat bulamıyorsun demiş, demek istemiştim. Yani, benzer şeyler yazmış, paydalarımızı buluşturmuşuz. Anlaşamadığımız yer neresi?

   Bakın ne diyor K.G.: “Otuz beş yılda yarattığım otuz beş dosyanın tekini kendi paramla yayımladım, bir daha da o yola girmedim.”

   Başka söze gerek var mı? Otuz beş yılda yaratılan otuz beş dosya!

   Peki, itiraz neye?

   Doğrusu, hiçbir şeye! Yazılmayanlara, yazılmış sayılanlara sadece!

   Benim gibi ‘alt küme’de birisinin...” diyor K.G.; yazdıklarımda böyle bir ima var mı; yok!

   “Verimli insanlarla dalga geçerek...” diyor ki, vehimdir! (T.D. anlasın diye: Kuruntu!)

   Adım kirlenecekse, varsın yazı yazmaktan dolayı kirlensin..” diyor; yazmakla ilkeli yayımlamanın farkını göremeden, “kir”in yazıya ait olmadığını düşünemeden.

   Aslında, gönderdiği yazıdaki şu cümle tam bir itiraftır ve bu konuda söylenecekleri özetlemektedir: “Açık yazayım, sürekli yazacağım dergiler olduğu takdirde, ‘yayılma’nın anlamsız olduğunu ben de biliyorum. Ama bu, şu durumda bilerek yapılan bir şey.”

   İşte böyle!)

   Uzun sürdü, evet; parantezin içi de dışı da uzadıkça uzadı.

   Kısası şu: Bütün bu süreci köşeli bir parantezin içine alarak, artık yazmayacağımı duyurmak istiyorum.        

   Yazdıklarım Akatalpa dolaylarında kara bulutların birikmesine neden olmuş olabilir. Bu bir özür gerektiriyorsa, hay hay!

   Katlandığı için, derginin yayın yönetmeni Ramis Dara’ya, destekledikleri için, İhsan Üren’e, Melil Elal’a, Nuri Demirci’ye, Hilmi Haşal’a, Serdar Ünver’e teşekkür ediyorum.

Dünya küçük ve istenmeyecek kadar global(!). Acaba bir gün, bir yerde... olasılığını, hiç değilse yanıt hakkı bağlamında saklı tutarak, diyorum ki, sanırım....

Görüşmeyeceğiz...

 

(Akatalpa - Sayı: 59 Kasım 2004)

  

AH, BİR ATAŞ VER, CIGARAMI YAKAYIM

            Bir yaz, kuzeyde bir vadideydim. Orada gün doğmadan uyanılıyordu ve tepelere çıkılıyordu. Yamacında durulan tepe ile karşı tepenin arasında, tepeler buraya kondurulduğundan beri, sesinin üstünde akıp duran bir ırmak vardı.

            Bir sabah, sıcak bir gün olacaktı besbelli, gökte tek bir bulut bile yoktu, her sabah yaptığım gibi, ırmağa baktım ve birden ırmağın üstünde şiiri gördüm. Yatak oraya serilmişti, ırmak akıp gidiyor olmalıydı, ama yoktu; üstünde, ırmağın kıvrımlarına uymuş, yatağın genişliğinde, beyazı griye kesmiş yoğun bir sis uzanmış yatıyordu. Sesi gelmese, ırmağın yerinde artık bulutlar akıyor, diyecektim; bütün bulutlar dereye dolmuştu. Yanımda biri olsaydı ona, şiiri gördün mü diye soracaktım.

            Şimdi ben şiir için bir şey mi dedim? Dedimse ne dedim? Demediysem konuşan kim, konuşturan ne?

            Hilmi Haşal, Yom Yayınları'ndan çıkan Şiirin Lav İzleri adlı kitabının başlangıcında, şiir üzerine notları niçin yazdığını açıklarken, sözünün bir yerinde, kendi yazdıkları üzerinden şiir yazıları için, "nafile monologlar", diyor. Ne zamandır aradığım nitelemeydi bu. Görünür bir haldi: Uzunca bir süredir dergilerde yer alan, şiir üzerine, ama şiirin teoriğini ya da kısaca neliğini irdelemek yerine, ona methiyeler dizen, onu ululaştıran yazılar başını alıp gitmiş, ucunu bucağın yitirmişti. Bütün bu yazılanlar, Haşal'ın nitelemesiyle, gerçekten nafile monologlardı.

            Şiir üzerine düşünülecek elbette, şiir aranacak, şiir okumak yerine şiiri okumanın peşine düşülecek, demem o değil. Karşı durduğum, hatta biraz da ürkerek karşı durduğum şey, şiiri koyacak yer bulamamak, nereye konur ve oradan kaldırılırsa, şiirin boş kalan yerinin dolmazlığını abartmak, abartarak tapınmak, onu hadsiz hesapsız yüceltmek ve giderek bu nafile monologlarla şiiri fetiş haline dönüştürmek. 

            Şiir, bildiği gibi, kendi yatağında akıp gidiyor. Kimileri tepelerden inerek, kimileri tepelere çıkarak akışını izliyor. Bazıları ayaklarını sokuyor içine, bazıları dalıp boy veriyor. Kimileri, balık da vardır bu suda, diye olta sallıyor, kimileri de tutulacak balıklar için mangal yakıyor.

            Yazılan fetişist yazıların, ne kıyıdan bakanları ayaklarını ıslatmaya, ne de ayaklarını ıslatanları boy verip ölçüsünü kontrol etmeye çağırdığını sanmıyorum. Hele, verilmiş kararları ve alınan vaziyetleri değiştireceğini hiç sanmıyorum. Sonuçta o şiirdir, ordadır, kendincedir ve olduğu gibidir. Okurlar ya da şairler, yazılanlara bakarak üç milim sağa, beş milim sola kıpırdarlar en çok ve bildikleri gibi kalırlar.

            Borges'in Babil Kitaplığı başlığı altında topladığı fantastik edebiyat dizisinde, Hawthorne'nin Büyük Taş Yüz adlı bir kitabı vardır. Bu kitabın Ateşe Verilen Dünya adlı öyküsünde, geçmiş ya da gelecek, belli olmayan bir zamanda, dünyayı, eskimiş ve değerlerini yitirmiş şeylerin yükünden kurtarmak için yakılan büyük bir ateş anlatılır. Ateşe önce, kurumuş yapraklarla birlikte, dünün gazeteleri, geçen ayın dergileri atılır. Ardından bütün antikalar, bütün nişanlar ve madalyalar, şatafatlı giysiler; yeryüzünün bütün içkileri, bütün tütün balyaları; yazılmış her türlü mektup, her türden yazışmalar; sonra silahlar, sonra paralar, senetler, tapular, yevmiye ve ana hesap defterleri, tebligatlar atılır. Sıra kitaplara gelir. Kitapçı dükkânları, sahaf tezgâhları, halk kütüphaneleri ateşe boşaltılır. Fransız romanları kızıl mavi alevlerle, Alman öyküleri kükürt kokusu yayarak, İngiliz kitapları meşe kütükleri gibi yanarlar. Amerikalı yazarların kitapları bir anda küle dönüşür. Bu yazarların kitapları ve daha birçokları, en azından için için yanarak tütmek yerine, sanki buzdan yapılmışlar gibi eriyiverirler. Sevilen şiir toplamları boğucu bir duman çıkarmaktan başka işe yaramazken, adı bilinmedik bir şairin dergi köşelerinde sıkışıp kalmış bir şiirinin alevi yıldızlara kadar ulaşır. Shelley'in şiirleri saf ve parlak ışıklar saçarak yanarken Lord Byron'unkiler simsiyah dumanlar üretir, Tom Moore'un şiirleri yanık şeker kokar. Görünen odur ki, bir yazarın kitaplarının hacmi ile parlak bir yanma arasında herhangi bir orantı ya da ilişki yoktur.

            Dergileri işgal eden nafile monologların, böyle bir zamanda ateşe atılmaya değer bulunacağını sanmam. Hızlı üretimlerin ürünü olan yave torbası şiir kitaplarıyla, kimi çevrelere şirin görünmek için yazılan, bazen Nobel'le kandırılarak kışkırtılan, bazen özgürlük biberonuyla, biberonun içinde ne olduğuna bilmeden beslenen kimi yazarların kitaplarının da başka işlerde kullanılmak üzere bir kenara ayrılacağını, ateşten uzak tutulacağını düşünüyorum.

            *

            Bu yazıları, Halûk Cengiz'den sık sık bahsederek sürdüreceğim, sürdüreceksem. Onun içine fısıldayan, içinden fısıldayan biri var çünkü ve önemli saptamalar yapıyor; ona kulak vermek gerek.

            Şöyle diyor örneğin: "Aslıhan Pasajı'nda, sahaflara bakınırken, onca arayıp bulamadığım Güzel Yazılar dergisinin Sait Faik'in 50. ölüm yılında yayımlanan Özel Sayı'sını, bir de Ayten Çetiner'in yazdığı, daha önce Efsane Adam adıyla basılmış Komşum Sait Faik kitabını bulup aldım. Dergi, bildiğimiz özel sayılardan birini yapmış, farklı bir şey yok. Kitapsa, berbat... Burgazadalı (2001'de 50 yıllık) bir kadın (sözünü ettiği yıllarda 15 yaşlarında) komşuları olduğunu söylediği (ne kadar yakın oturduklarını Allah bilir) Sait Faik ile annesi Makbule hanım (teyzesi) hakkında bir şeyler yazmış. "Efsane adam"dan etkilenmiş, ona hayranlık duymuş, âşık olmuş. Kısa bilgiler ışığında, yazarın (!), bugün 70 yaşlarında olduğu; sözünü ettiği yıllarda (1951-1954 olmalı) kendisinin 15-18, Sait Faik'in 45-48 yaşlarında bulunduğu anlaşılıyor. İfade, üslup, felaket; dizgi, felaket; anlatılanlar, felaket... Kendi adıma söylemem gerekirse, doğru bir emsal değilse bile, Bukowski bile bana bu kadar azap çektirmemişti. Kerime Nadir, Muazzez Tahsin etkili, zorlama duygulanmalar, şairane hassaslıklar, kırılıp dökülen zariflikler içinde okumanın ne kadar zor olduğunu, ne kadar güç ilerlediğimi kestirebilirsin. Bir de şairliği varmış yazarımızın. Örnekleri okumadan eyvah, dedim, zavallı şiir... Ve ileri sayfalarda büyük olasılıkla, Burgazadalı denizi, güneşi, ağaçları, kuşları (mutlaka martıları) ve börtü böceği anlatacaktır dedim ve Burgazada'da okulların açıldığı ilk gün, mutlaka şiir  okuduğunu da yazacaktır, diye düşündüm.

            Kitap 153 sayfa ama, Ayten Çetiner'in yazdığı, sadece 86 sayfa. Ona da yazmak denirse... 86. sayfadan sonra, Sait Faik Öykü Armağanı'nı kazananların listesi, 22 sayfa fotoğraf (hepsi kadının neredeyse.. kuzusuyla bile fotoğraf çektirmiş, onu da yayımlamış. Bir iki de Sait Faik'in evinin müze görüntüleri), kitap hakkında yazılanlar (zorlamalı yalamalar)...

            Ama en önemlisi, "Sait Faik'in Şair Portresi" bölümü. Tam aradığım başlık, hem de 30 sayfa... Ne ki, bu bölümde sadece Sait Faik'in bildiğimiz şiirleri var. Ayten Çetiner, zaten şiir üzerine, Sait Faik'in şiiri üzerine bir şey söyleyecek yetkinlikte değil ama, bu kadar da olmaz ki.

            Doğru bilmişim: Kitabın "özgün" bölümünde, kadının üçü de birbirinden "özgün" şiiri var: "Martılar", "Ana Martıya", "Efsane Adam". Adlarına bak!

            Şiirleri yazardım ama, bir süreliğine de olsa seni şiirden uzaklaştırır diye korkumdan yazamadım."

            Diyor ve adını sıkı sıkıya gizli tuttuğu bir dostunun iki notunu iletiyor bana:

            Bir: "Küçük şairlerden Şaban Şerafettin Bey, elim bir kaza sonucu, arkadaşlarının gözü önünde, hafta sonunda gittiği Şile'de hakkın rahmetine kavuşmuş. Şair olarak değilse de, insan olarak kaybına üzüldüm, demem gerekir. Rahmetlinin son sözü, "Bakın, şimdi ne biçim balıklama atlayacağım" olmuş. Şiirsel değil ama, manalı."

            İki: "Edebiyat nazariyatı, şiir poetikası, şu bu... hepsi safsata. Kitabın satıyorsa iyi, satmıyorsa kötüdür; çoksatana da 'şaheser' denir."

            *

            Buyurun, buradan yakın.

  

 

 İÇERİM YANIYOR YAR YAR, DIŞARIM SERİN

   İçimizde, közleri hiç soğumayan bir mangal taşıyoruz.

   İçimizde, fişten hiç çekilmeyen bir buzdolabı saklıyoruz.

   Kafamızın içinde, günlerin tortularını yoğurup anılaştırdığımız bir tekne var.

   Biriktiriyoruz, karıştırıyoruz, yoğuruyoruz, biçimlendiriyoruz ve götürüp buzdolabının raflarına diziyoruz.

   Ve günün olmadık bir saatinde, açıyoruz dolabın kapısını, uzanıp aldığımız bir anıyı mangalın üstüne atıyoruz.

   Cızzz!

            *

   Halûk Cengiz'den 2007 yılında gelen ilk ileti, buzdolabında sakladığı, besbelli sık sık çıkarıp mangalında közlediği bir anıydı. Kendinde kalmasına razı olmadı, aradan geçen bunca zamandan sonra, getirdi zalim anısını, her zaman orada kalacağını bilerek, benim mangalımın da üstüne bıraktı.

            Adına yazar, şair, denemeci, eleştirmen, her ne derseniz deyin, edebiyat dünyasına eleman olarak kaydolanların hamurundan alınmış bir parçaydı közlerin üstüne konan. Tütüyordu ama, pişmiyordu, yanmıyordu, kömürleşmiyordu; hiç değişmiyordu hep diri kalıyordu.

    Galiba bu değişmezliği anlatmak için orda öylece tütüyordu.

            *

   Yaşadığı olayın sorumlusu kendisiymiş, bu dünyayı kendisi kurmuş, temelini yanlış atmış, çivilerini eksik çakmış da yıkıldı yıkılacak gibi sallanıp durmasına neden olmuş sorumluluğu ve suçluluğu vardı Halûk'un yazdıklarında. Oysa o da bildiği gibi dönen bir devrana eklemlenmiş, bunu kaldıramamış ve bu yüzden kendini edebiyatın dışına atmıştı.

   “Kimilerine göre, yirmiyedi yıldır yaptığım işin en güç yanı, işten insan çıkarmaktır. Oysa, işimin bundan daha güç olan yanı, işe insan almaktır." diye başlamış iletisine ve "Belli düzeylerdeki işlere dışarıdan insan alınmasının, içerideki çalışanlar üzerinde olumsuz etki yaratabileceğini düşünür, onların bu yöndeki beklentilerini anlamaya, dikkate almaya çalışırım. Üstelik, yasada 'deneme süresi' diye bir şey vardır; beğenmediğiniz kişiyi bu süre sonunda işten çıkarabilirsiniz, kimse size bir şey diyemez. Ben, bu aşağılayıcı süreyi de düşünürüm, düşünmek zorunda olduğumu düşünürüm. Elbet tüm ilişkilerde kan uyumu, ten uyumu diye bir şey vardır. Elbet, insanların toplu halde çalıştığı işyerleri de kimilerini kabul eder, kimilerini etmez. Çünkü, her işyerinin kendine özgü bir kültürü, denebilirse, bir organizması vardır. Kişiler de yeni girdikleri işi, işyerini, işyerinde çalışanları kabullenemeyebilir, benimseyemeyebilirler. Bunların hepsi olabilir de, 'deneme süresi'  uygulaması yine de hoş değildir." diye sürdürmüş. Şu saptamayı yapmış: "Ne ki, bizde, hemen bütün yöneticilere, işin kötüsü de işverenlere göre, çığırından çıkan işsizlik yüzünden, sokaklar, iyi eğitimli, gerekli ya da gereksiz birkaç yabancı dil bilen, yetenekli, neredeyse söylenecek her şeyi bedavaya yapmaya hazır insanlarla doludur. Kimilerinin bu insanlarla görüşmeyi, işe almayı falan düşünmeden, sırf kendilerini tatmin etmek için istediklerini söyleyebilirim."

   Sonrası cızzz'ın başladığı an:

   "İşte, belki Cenk Koyuncu’yu çalıştığım işyerinin verdiği eleman ilanlarına iki kez başvurduğu halde görüşmeye çağırmayışım bundandı.

   Ağustos 1999’da, o zaman çalıştığım işyeri adına “İdari İşler Asistanı” ile “İnsan Kaynakları Elemanı” ilanlarını vermişim gazeteye. Cenk Koyuncu bu iki işe de başvurmuş, özgeçmişini faks aracılığıyla göndererek. Adres olarak, Kadıköy’de bir posta kutusu numarası yazmış: 328. Altında da ev telefonu yazılı. Sonra, “İstanbul 27 Haziran ’67 doğumluyum. 2 yıllık evliyim” demiş.

   Öğrenimi hakkında, ilkokulla ortaokulu İstanbul’da okuduktan sonra lise öğrenimini Isparta Ticaret Lisesi’nde tamamladığını, Eskişehir Üniversitesi İşletme Fakültesi mezunu olduğunu yazmış. “Orta seviye”de İngilizce bildiğini belirtmiş.

   Deneyimi için de “1985’ten bu yana profesyonel fotoğrafçılık (çekim-karanlık oda) dalında çeşitli yerlerde çalıştım. Yayıncılık alanında çalışmalarım sürdü. 1992’de Eski’z, dergisini çıkardım. Yapı Kredi Yayınları’nda 3 yıl düzeltmenlik, arşiv sorumlusu, editör ve dergi yöneticiliği yaptıktan sonra reklamcılık alanına geçtim. Valör Grafik Tasarım Şirketi’nde metin yazarı ve Machintosh operatörü (grafik ve PC alanında) olarak 2 yıl çalıştım. Kartpostal baskısı ve renk ayrımı konularını bilirim. C Yayınları adı altında yayınevi sahibiyim. Halen kişisel olarak bu işi yürütmekteyim. 1993’te Kuvve’den Fiil’e (Mitos Yay.), 1994’te Otoben (Altıkırkbeş Yay.), 1996’da Yüz’de Yüz (Sel Yay.) olmak üzere 3 şiir kitabım yayımlandı. Halen basıma hazırlanan 2 şiir kitabım var. Ayrıca Altıkırkbeş yayınlarında baskı sorumlusu olarak görev yaptım” dedikten sonra şunları eklemiş: “İş hayatım boyunca edebiyat ve diğer sanat alanlarında ürünler vermeye çalıştım. Yeni ortamlara kolaylıkla uyum sağlayabilen kişilik yapısına sahibim. Hızlı ve üretici çalışma temposuna girebileceğim aktif ortamlarda bulunmak beni mutlu eder. Resim, fotoğraf, edebiyat ilgilendiğim sanat dallarıdır. Ayrıca seyahat etmeyi çok severim.”

   Ocak 2001’de de “Kalite Kontrol Sorumlusu” aramışız ilanla. Cenk Koyuncu, bu işe de faks yoluyla başvurmuş.

İngilizce bilgisinin bu kez “az” olduğunu belirtmiş.

   Deneyim bölümüne de şunları eklemiş: “Enis Batur’un Ondört+x+4 Deneysel Metin, Ya/zar, Ramazan Şen’in Deprem Odaları, Ayhan Bozkurt’un Ömür Ölümün Önsözü ve Reşit İmrahor’un KUVVE’den FİİL’e adlı eserlerinin yayın yönetmenliğini yaptım. Yayımlanan kitaplarım: Altıkırkbeş Yayınları Otoben, Sel Yayıncılık YÜZ’DE YÜZ. Şu an basım aşamasında üç kitabım bulunmaktadır.”

   14 Mayıs 2006’da öldü Cenk Koyuncu. Karısı Rodos’tan bir yıl kadar sonra, kanserden.

   Sağda solda yazılı özgeçmişine bakıyorum da, bendeki 2001 tarihli özgeçmişinden sonra Sona Veda adlı şiir kitabını yayımlamış, dokuz sayı kadar da Son Kişot dergisini çıkarmış.

   Cenk Koyuncu’nun ilk başvurusunu dikkate almayışımın haklı gerekçeleri var; işyerinde yapılan işlerle üretim hakkında yeterli bilgiye sahip olsa da, idari işler elemanı, insan kaynakları elemanı olamayacağı çok açık. Bu işler de kendilerine özgü özellikler gerektiriyor. Özellikle, kimin ne anlama gelmediğini bile hâlâ tam olarak bilemediği “insan kaynakları” alanında. Dahası, 32 yaşında, hele Cenk Koyuncu gibi şair yaratılışlı birine, “eleman” olarak çalışmayı da yakıştıramazdım. Bu yüzden, tamam, nezaketsizlik belki ama, görüşmeye bile çağırmamıştım kendisini; sadece, başkalarına yapmadığım halde, arkadaşlarımdan kendisine telefon ederek teşekkür etmelerini istemiştim.

   İkincisi de böyle oldu.

   Oysa, bu kez kişisel nitelikleri, ilanı verilen işe çok daha uygundu Cenk Koyuncu’nun. Ne ki, işyerim bir yayınevi, bir yayıcılık işletmesi değildi. Üstelik, şair, edebiyatçı, yayıncı… bu türden insanlara yakın duran bir işyeri de değildi. Çalışma koşulları daha ağırlaşmıştı, fiziksel koşullarıysa berbattı, diyebilirim. Cenk Koyuncu’ya böyle bir ortamı yakıştıramadım o zaman da. Kısa sürede kırılacağını, o dirense bile, işyerinin böyle birini bağrına basmayacağını düşündüm. Ne ki, bugün üzüntü duyuyorum bundan. Neden, bilmiyorum.

   Onun ne koşullarda olduğunu, neden gazete ilanlarındaki işlere başvurup durduğunu bilmiyordum. Belki, tek çıkar yol olarak görüyordu böyle bir işi, değişikliği; belki, bir biçimde bu türden bir işe ihtiyacı vardı. O zamanlar kendimce, biraz da ağabeyce bir koruma güdüsüyle hareket etmiş olabilirim; yapımda böyle bir yan var. Ama, “Bana neydi ki?” diyorum bugün; “Çağır, tanış; böyle böyle de; düşündüğün bütün sakıncaları, tüm çekincelerini söyle, neredeyse otuzbeşinde koskoca adam, bırak seçimi kendisi yapsın.” Bunu söylemek için, çok geç, biliyorum. Anlamsız da. Ne ki, içimden bu ağırlığı, aklımdan bu soruları atamıyorum. Hiçbir zaman atamayacağımı bile bile yazıyorum.

   Sözü getirip edebiyata bağlamak gerekir mi?

   Öyleyse, şöyle diyeceğim: Bizde edebiyatçıların “ekmek parası” için çalışmak zorunda olmaları ne yıkıcı şeydir. Biz onlardan dünya çapında eserler, ödüller bekleriz. Yazamadılar, alamadılar diye eleştiririz. Onlarsa, geceleri, belki herkes uyuduktan sonra, günün, hayatın olanca yorgunluğunu duya duya hayallerini, yüreklerini dökerler kâğıtlara. “Her ölüm erken ölümdür” der biri, “Size çalışırdım, çok ölürdüm” der beriki; belki, basıma hazır bir iki kitap bırakırlar geride, çeker gider.

   Bir kez daha, işimin en güç yanının, işe insan almak olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden, yazıları, şiirleri dışında tanıyamadığım Cenk Koyuncu’dan, hiç bilmediği, hiçbir zaman da bilemeyeceği bu konuda özür diliyorum."

            *

   Bu özrü dilemesi gereken Halûk Cengiz midir, yoksa kültüre uykusunun arasından bakanlar mıdır?

   Cızzz'ın başlangıcında bu soru vardır.