|
|
KİTAP
YAZILARI
BİRİNCİ SÜRREALİST MANİFESTO
İLE NADJA’NIN
ORTAK OKUMA NOTLARI
André Breton’un, patoloji preperatlarına benzeyen flu resmi, Birinci
Sürrealist Manifesto adı altında titreşiyorken, cıgarasından tanıdığımız
bir Orhan Veli resmi vuruyor sayfanın yüzüne; göz kapakları, alnı ve burun
çizgisi ışık almış; ötesi pembe mor; ötesi Breton. Bir rastlantı ya da benim
gözümdeki yanlış zoom.
Başka ilgi ve ilişkiler de kurulabilir ayrıca. Orhan
Veli, kıyısından merkezine, hayatı bir radar gibi tararken, salt hayata,
hayatın kendine bakar. Halının üstünü süpürür, altını boşlar. Oysa, işte,
Manifesto söylüyor: Hayat, kendi içinde ikiye ayrılır: Sahte Hayat,
Gerçek Hayat.
Sahte Hayat, kendi içinde birkaç yüze ayrılır; belki
bine.
İster istemez İnsan da öyle. Çünkü İnsan, daha çok,
hayatın sahtesine aittir ve o bozulabilir bir varlıktır; et gibi. Süt gibi
de...
Sütte Ne Çok Kan.
Öyleyse İnsan, içten patlamalı, anorganik motorlu,
organik bir nesnedir. Çalışır ve durur; park ettikten sonra çekip gitme
şansı ve bunun sürrealizmle bir ilgisi yoktur.
İşte, Manifesto, çocuklardan başlayarak
öğretiyor: Çocuklar, Sınır Tanımayan Hayal Kurucular Derneği’nin asil
üyeleridir, diyor, demeye getiriyor. Onlar cömert düşünürler. Her güne
dünyada hiçbir endişeleri olmadan başlarlar. Alışverişlerinde önü, ardı;
peşini, veresiyeyi hesap etmezler. İnsan fanatiği oldukları için, fanatik
İnsandırlar; kendiliğinden, öyle olmaları gerektiği için, başka türlüsü
olamazmış duygusuyla ve farkında olmadan: Doğalı bu!
Özgürlük, İnsan fanatizmini korumaya muktedir olan
tek şeydir ve Çocuklar özgürdür.
*
Nadja karakteri, Nadja kitabının 50.
sayfasında doğuyor. Demek, 49 sayfalık bir gebelik dönemi geçirdikten sonra.
“... yoksulca giyinmiş genç
bir kadın gördüm... başı dimdik yürüyordu. Öylesine ince, çıtkırıldımdı ki,
ayakları yere basıyor mu basmıyor mu belli değildi. Yüzünde belki de belli
belirsiz bir gülümseme geziniyordu.”
Tanımlanan, bir suda süzülme hali, bir akıp gitme
seansı.
Hayatın sunduğu nesnelerle, şeylerle; insanlarla ve
onların davranış biçimleriyle, insanlara ve nesnelere değer biçme süreciyle
yüz yüze gelmemiş bir Nadja bu. Ruhunu ve bedenini Sahte Hayatın emrine
uydurmamış biri; kendi kalabilmiş...
“Gözüne öyle ilginç bir biçimde sürme çekmişti ki,
sanki gözlerden başlamış da bitirememiş, gözünün kenarları bir sarışında
rastlanamayacak denli kapkara kalmıştı. Ama sadece kenarları...,
gözkapakları hiç mi hiç...”
Gözkapaklarını kendine ayırmış, gözünü kenarına
çektiği çizgi ile “feri kaçmış yazgısı”sını dışarıda bırakmış.
“İddia ettiğine göre, Magenta Bulvarı’ndaki bir
kuaföre gidiyordu. / Belli bir ısrarla çekmekte olduğu maddi sıkıntılardan
söz açtı bana...”
Ruhunun, bedeninin yanında, hayal kurma gücünü de
Sahte Hayata esir düşürmemiş bir kahraman İnsan Nadja. Hayal kurabilen,
kurduğu hayallerin vahyi ile ân’ı yaşarken, bildiğimiz doğrulara aykırı
düşen şeyler söyleyen, yine de söyledikleri yalan olmayan, özgür ve çocuk
bir Nadja.
Öyleyse, yaşama koyduğumuz ve saygı duyulmasını
zorunlu kıldığımız yapay kurallara direnen biri. Yani, “normal” üzerinden
uygulanan yargılama şekillerine, biçilen cezalara karşı kayıtsız kalabilmeyi
başaran, özgür, çocuk ve bir de deli biri. Yani, İnsanın insanlığa karşı
işlediği kusura, dürüstlüğünü koruyarak ve de inatla insan kalarak ortak
olmaktan kaçınan, muhteşem ve tam bir hayalperest. Çünkü, deliler de tıpkı
çocuklar gibi. Sınır Tanımayan Hayal Kurucular Derneği’nin asil
üyeleridirler. Onlar, tıpkı çocukların çocukluğun keyfini çıkartmaları gibi,
hayalgüçlerinde büyük bir rahatlık ve teselli bularak deliliğin keyfini
çıkarırlar. Ve böylece, eksiksiz özgür olurlar.
Öyle olmalı: “Nadja, yaşamı, var olmayı hiç
hesaba katmamak gibi bir seçim yapmıştı.”
Akıl hastanesine kapatıldığına göre, öyle olmalı,
evet,: “Nadja için bir akıl hastanesinin içi ile dışı arasında büyük bir
fark olmadığını düşünüyorum, önemli olan da bu.”
Onu dışardan kuşatan ve içindeki “normal”le çatışıp
duran öteki “normal” neydi, peki?
Efendim, gerçek bilginin biricik kaynağı doğa
bilimleridir ve efendim, deney yoluyla kanıtlanamayan, çözülemeyen,
doğrulanamayan bütün kavramlar, bütün önermeler, yanıltıcı ve anlamsızdır.
Ve efendim, biz insanlar, gerçekleri deneyimlerimizle buluruz. Aklın
önderliğinde yaşar, mantığımızla yolumuzu aydınlatırız. Bu yüzden, efendim,
hayal ürünü olan her şeyi zihnimizden atmalıyız; ancak böylelikle
uygarlığımızı geliştirebiliriz. Tanrı, bizleri standart bir imalatın ürünü
olarak yaratmadı mı efendim, o halde bizim davranış kalıplarımızın dışına
çıkanlar ve ortak aklımızın yolundan şaşanlar, defolu insanlardır. Bizim
belirlediğimiz doğrunun dışında bir doğrunun aranması, yasaktır efendim,
bunu kabul edemeyiz. Olağandan daha olağan bir şey olabilir mi, efendim?
Dışarıdaki normalin seslerinden biri, işte bu!
Buna karşı olan şu ses de bir başka “normal”in
avazı: Siz var ya, siz, vasatlıktan, sıkıcı bir kibirden ve uslanmaz bir
nefretten ibaretsiniz. Zevklerin en düşüğünü pohpohlayarak hem sanatı hem de
bilimi aptallaştırırsınız. Bu yüzden siz, bütün ilerlemelere karşısınızdır.
Doğa, evet vardır, işte şuradadır. Önü ve sonu yoktur, tıpkı zaman gibi.
Tanrıyı bu işe karıştırıp duruyorsunuz, oysa, tanrının mekânla da, insanla
da bir ilgisi yoktur. Doğa dediğimiz bu dış dünya bize yansır ve bilincimizi
oluşturur. Biz bir maddeyiz, bilincimiz de maddenin bir ürünüdür. Bu bilinci
kuşanan insanın biricik görevi doğaya üstünlük sağlamanın yollarını
aramaktır.
Bazen bu, bazen o, çoğu zaman ikisinin korosu. Ve bu
koronun dışında kalmış, kalmayı başarmış,“var olmayı hiç hesaba katmamak
gibi bir seçim yapan” Çocuk, Deli, İnsan Nadja.
Bu sırada Freud, hayalgücünün, olağanüstünün
varlığını farkediyor ve bu gücün inkâr edilen haklarını iade etmek için,
koltuğunun altına rüyaları sıkıştırarak çıkıp geliyor. Geliyor ve işe
karışıyor; hatta, el koyuyor.
Bu, bir başlangıcı sürdürmenin yolunu açacaktır:
Zihnimizin derinliklerinde olan şeyler, yüzeyde olan şeylere karşı savaş
başlatacaktır. Ve bir çelişki gibi görünen hal; rüya ve gerçeklik, mutlak
gerçeklik olan sürreellikte bütünleşecektir.
Olağandan şaşmayanlara karşı, “Oysa olağanüstü,
her zaman güzeldir. Olağanüstü olan her şey güzeldir. Aslında, sadece
olağanüstü güzeldir.” denebilecektir. Fantezilerimizi özgür
bıraktığımızda onlarla yaşamamızın mümkün olduğu söylenebilecektir.
Ve yeni bir tanım yapılacaktır: İnsanın, bilinen
hayattan ek almamış yalın hali, gerçeküstü insandır
Nadja mı?
Kim var orada? Siz misiniz oradaki, Nadja? Öte
tarafın, tüm öte tarafın bu yaşamın içinde yer aldığı doğru mu? Duymuyorum
sizi. Kim var orada? Ben miyim oradaki? Sadece ben mi?
Breton o!
Sadece o!
Olduğu gibi...
Kitaplık Sayı: 78 / Aralık 2004
Birinci Sürrealist Manifesto
(1929), André Breton, Altıkırkbeş Yayın,
İstanbul, Eylül 2003
Nadja,
André Breton, Mitos Yayınları, İstanbul, Aralık 1996
GÜNEYİN GÜNEYİ: ABŞALOM, ABŞALOM!
İtalyanların ürettiği
makarna-kovboyları konu alan filmlerde esas-oğlanlar, belli bir kalıba göre
biçilmiş kişilik kostümlerini giyinmek ve şablon hayatlar yaşamak zorunda
bırakılırlardı: Çift tabancalı bu âdemler, günün ilk saatlerinde ya da akşam
çökerken, kişiliklerine uygun, halden anlar atlarla bir kasabaya gelirler,
kasabada bir düzen tutturarak yaşayan yerleşiklerin meraklı bakışlarını
üstlerine yapıştırarak atlarından inerler, kalacakları yeri ayarlamadan önce
bara uğrar ve sadece bardakla, masayla ya da başlarından çıkarıp masaya
yatırdıkları şapkalarıyla ilgilenerek, parasını peşin ödedikleri yorgunluk
viskilerini içerlerdi. İnanılmayacak kadar sakin ve suskun olurlardı.
İçlerini yakıp kavuran bir dertleri varmış gibi içlerine eğik, içlerini
bastırarak otururlardı ve bir kibrit çöpünü çiğneyerek, alınlarına,
burunlarına ve çene uçlarına vuran ay ışığının altında, kalplerindeki
boşluğu doldurmaya aday olan filmin esas-kızına açılacakları an için,
sabırla filmin sonunu beklerlerdi. Bu sırada, ister istemez kendileriyle
meşgul olurlar, bu yüzden dış dünyaya kapanırlar, bu yüzden ilgisiz ve bu
yüzden yabancı davranışlar geliştirirlerdi. Onların bu hallerini sünepelik,
hatta korkaklık olarak değerlendirme yanılgısına düşen kasabanın haylaz ve
bıçkın yerleşik delikanlıları, ağzı burnu düzgün bu âdemlerin
yakışıklılıklarını bozmak için türlü çeşitli düzenler kurarlar, onları
oyunlarına katmak için olur olmaz zamanlarda ve mekân tanımadan önlerine
dikilirler; kışkırtırlar, sataşırlar ve onların, akıllı uslu yürüdükleri
yoldan çıkmalarına neden olurlardı. Filmin yönetmeni, oluk gibi akan kanla,
mermilerin kevgire çevirdiği gövdelerle zengin kılınmış bir son sahnede, bu
zalim kasabalılara, yabancıların ne kadar mahir, gözü pek ve cesur civanlar
olduklarını bildirirdi. Sonrası, esas-kızla esas-oğlanın çiftlik hayatıdır:
Damgalı inekleri ve boneli çocukları içine alan çitler, mısır ve pamuk
tarlaları; anlatılmaya değmediği için orada kesilen bir hayatın
başlangıcı...
O dönemde yeni bir moda yaratan bu Romalı
kovboylarının (ve elbette Amerikan malı olan birçok filmin de) çıkış
noktası, acaba Faulkner’in romanları / bu ruhu yazılan Faulkner senaryoları
mıydı?
Faulkner, hemen bütün kitaplarında, romanın ana
ekseninde ya da ana eksenle bir biçimde kesişen yan eksenlerde hep bir
yabancının; sessiz, sakin, içini yakıp kavuran bir iç dertle, diyelim,
gerçekleşmesi imkânsıza yakın bir hayalle yanıp tutuşan, sonunu baştan
bildiğimiz bir yabancının izini sürer. Bu izi sürmez göründüğü
zamanlardaysa, sessiz, sakin, kopuk, aykırı, ilgisizliği yüz edinmiş ya da
yüzü olmayan bir ‘yabancılığın’ peşindedir.
Filmlerde, bu yabancıların bugünü, güya sırla örtülü
çoğu kez mutlu yarınlara doğru sarılırken, Faulkner, yabancıların sır ipiyle
yumaklanmış bugününü geçmişe doğru; tersine sarar: Sondan başa, sökülerek
tamamlanan bir tablodur bu.
Abşalom Abşalom’daki
Sutpen de böyle biridir: O, yabancılığın ne olduğunu bilmeyen bir yeryüzü
yabancısıdır. Bize bir iblis olarak tanıtıldığı sırada, karşımızda
gördüğümüz, engel tanımayan takıntılarını baskın içgüdüleriyle (cesaret,
kurnazlık) bileyerek toplumun kumaşına saplanan ve onu boydan boya yırtan,
altmış yaşında, çırılçıplak, keskin bir kılıçtır. Herkes bu kumaşın bir
ilmeği, bir deseni, havı, tüyü, tozu olabilmek derdinde iken; bu kadarını
yeterli görürken, Sutpen, böyle bir hayata özenmek, buna eklenmek bir yana,
bu koşullarda sürdürülecek bir hayatın olabilirliğini bile kavrayamayan
biridir. Çünkü onu biçimleyen takıntıları ve içgüdüleri, başka bir yaşamın:
Kabul görmüş kalıpların dışına taşan bir yaşamın tanımını yapmaktadır.
Bir at ve iki tabancayla geldiği kasabada Sutpen’i
önemli biri yapacak olan takıntıları alt alta sıralanacak kadar
çoğaltılabilir belki ama, öncelik, büyük beyaz bir evde, aralarında mutlaka
erkek çocukların olduğu bir ailede ve hamağını sallayacak, yüzünü
yelpazeleyecek, mutfakta yemek buharlarında boğulacak, tarlasını ekip
biçecek, melez çocuklara gebe kalacak zencilerdedir.
Geriye doğru sökülen yumak bizi, yılların
sayılmasını gereksiz kılan bir hayatı yaşadığı için yaşını bile bilmeyen bir
çocuğun, kavranamamış bir dünyada şaşkınlığıyla kalakalmış yabancılığına
götürür. Babasının küçültülmüş giysilerini giyen dünya yabancısı bu çocuk,
beyaz bir ailenin oturduğu büyük beyaz evin ön kapısından, keten pantolon
giyinmesine izin verilmiş bir zenci tarafından kovulduğu gün, böyle evlerin
ve de dünyanın bir de arka kapısı olduğunu öğrenecek; bu hor görülmüşlüğün
etkisiyle o günden başlayarak kendine hedefler koymaya başlayacak ve bu
hedefe varabilmek için iblisleşmeyi göze alacaktır. Ön kapısından kovulduğu
eve benzeyen; hayır benzemeyen: Ondan daha büyük ve daha beyaz bir eve sahip
olma takıntısı, bu büyük beyaz evi dolduracak bir aile kurma gerekliliğine
ulanacak ve bu büyük beyaz evde yaşayanların hizmetinde koşturacak, bu evin
içinde bulunduğu yüz kilometrekarelik toprakta çalışacak zencilere sahip
olma takıntısını peşi sıra dolaştıracaktır. (Sutpen, kendisini ön kapıdan
kovan keten pantolon giyinmiş zenciyi asla unutmayacak, birlikte içki içecek
kadar yakınlaştığı zenci kâhya Wash Jones’un, evinin arka kapısına
yanaşmasına bile izin vermeyecektir.)
Kitabın başlangıç noktasında durup geriye
bakıldığında görünen, hem bireysel bir iç savaş, hem de bir aile içi
savaştır ki, iç içe geçmiş bu savaşlar, tarihin kaydına geçmiş Amerika İç
Savaşı’yla büyük benzerlikler gösterir, ona paralel gelişir ve onu fonunda
tutarak benzer biçimde sonuçlanırlar. Faulkner’in bilinçli kurgusudur bu.
Sutpen, içindeki Güney’le, bir yandan Amerika’nın Güney’ini; bu bölgenin
kabul görmüş, yerleşmiş değerlerini temsil eder; bir yandan da ailesinin
Güney’inde durarak kendini var eden değerlerin (ya da takıntıların)
temsilciliğini sürdürür.
Sutpen, bir başka şeyin daha temsilcisidir:
Amerika’daki Avrupa’nın. Babası İngiliz, annesi İskoç kökenlidir. İlk
evliliğini, Haiti’de şekerkamışı ticareti yapan bir Fransız tüccarın
İspanyol melezi kızıyla yapar; bu kadından olan ve ilerleyen bölümlerde,
“Fransız tarzını andıran pelerini ve şapkasıyla” ortalıkta dolaşacak olan
oğluna kendi adını vermez, ona bir Fransız adı kor; evini bir Fransız mimara
yaptırır; aile mezarlığına dikeceği taşların mermerini İtalya’dan getirir.
Geniş arazilere ve bu arazilerde çalışan çok sayıda zenci kölelere sahibi
olan, üretim için gerekli olan insan gücünü boğaz tokluğuyla karşılayarak
zenginleşen Güneyli beyazların, o yıllardaki tipik davranışıdır bu:
Uygarlığın eşiti olarak kabul ettikleri Avrupa’yı, yaşama biçimiyle, düşünce
tarzıyla, orada üretilmiş eşyalarıyla Amerika’nın Güney’ine taşımak; onlar
gibi yaşamak, onlar gibi olmak; olacağını sanmak! “Seneler önce biz
Güneyliler hanımlarımızı leydilere dönüştürmüştük. Sonra savaş çıktı ve
leydileri hortlağa dönüştürdü.” diyen ses, bu anlayışın ve de taşıma
suyla dönen değirmenin sesidir.
Güney diye tanımlanan bir yer varsa, mutlaka bir de
Kuzey vardır.
Sutpen’in bireysel iç savaşında Kuzey, silmek için
yıllarca uğraştığı geçmişidir. Öncelikle dünyanın uzağında geçen
çocukluğudur unutmak istediği. Ama, çocukluğunun daha kuzeyinde duran biri
daha vardır: Terk edilmiş olmasının acısını, öç alma tutkusuyla sürekli
ateşleyerek hiçbir zaman unutmayan, bu nedenle Haiti’den New Orleans’a göçen
ve tuttuğu bir avukat aracılığıyla Sutpen’in izini süren, ilk çocuğunun
annesi olan kadın.
Kuzeydeki kadından olan oğul, ayarlanmış bir
rastlantıyla aileye sızdırılmasa, Güney’deki kızla, kız kardeşiyle bir araya
getirilmese ve ona âşık edilmeseydi eğer, bir Kuzeylinin tek başına, tek
cephede açtığı savaşı, Sutpen kolaylıkla kazanabilir, para ya da güç
kullanarak bu sorunu çözebilirdi. Ancak, Kuzeydeki kadın, cepheyi
genişletecek, Sutpen’in bireysel iç savaşını aile içi bir iç savaşa
dönüştürmeyi başaracaktır. Gelinen noktada Sutpen’in Kuzey cephesinde artık
sadece eski karısı yoktur; ona, yeni karısı, ilk ve ikinci oğlu ile kızı da
eklenmiştir. Bu beşli, birbirlerini tanımadan, kim olduklarını bilmeden,
birlikte Sutpen’e karşı saf tutacak, onunla adı konulmamış savaşı
sürdürecektir.
Aile bütünlüğünün bozulmaması ve daha önemlisi, iki
kardeşin evliliğine engel olmak için, ailesini kaybetmek riskini göze alan
Sutpen, böyle çelişik bir savaşın içindedir. Çelişki şu: Ailenin
devamlılığını sağlamak için ailenin yok olmasını göze almak!
Yeryüzünde olagelmiş ve olacak olan bütün iç
savaşların temelinde var olan bu çelişki, Amerika İç Savaşı’nda da vardır:
Ülkenin vazgeçilmezi olan insanlar, ülkeleri uğruna birbirlerini yok etmeyi
göze alırlar. İşte Sutpen, ülkenin düze çıkarılması için farklı düşünen iki
taraf arasında çıkan savaşta, lacivert Kuzeylilerin karşısında gri
üniformalı Güneyli bir komutan olarak çıkar. Bu, onun dış savaşıdır. Kurmuş
olduğu aileyi, yüz kilometrekarelik çiftliğini ve beyaz büyük evini,
özgürlüklerine kavuşacakları için elinden uçup gidecek olan zenci
kölelerini; yani, hayatının amacı ve anlamı olan şeyleri korumak için
katıldığı, toplu, tüfekli, kılıçlı, süngülü, gerçek savaş.
Sonuçta, Güneyi temsil eden Sutpen, gerçek savaşta
da, iç savaşlarında da yenilecek, ama yine de, içgüdülerinin ve
takıntılarının ateşlediği son bir ümitle, henüz evi, toprağı ve zencileri
varken, yeni bir aile kurmayı deneyecektir.
Abşalom Abşalom
için, sınırları çizilmiş, yaşayanları ve yaşananları belirlenmiş hayali
Faulkner Ülkesi üzerine yazılan tipik bir Faulkner romanı ya da öteki
kitaplarının fonunu da oluşturan Faulkner Film Seti’nde çekimi yapılan tipik
bir Faulkner senaryosu diyebiliriz. Bu kitabında da Faulkner, öteki
kitaplarıyla köprüler kurmakta, tanışı olduğumuz sürekliliği ve bütünlüğü
aynı atmosferde yürütmekte ve inşa ettiği maket ülkeye yeni eklemeler
yaparken o ülkenin oluşan görüntüsüne başka bir açıdan bir kez daha
bakmaktadır. Irklar, ırkların karışımı, melezler ve zenciler sorunu; bu
soruna bağlı olarak gelişen efendilik-kölelik sistemi; bu sistemin sonucu
ortaya çıkan toplum yapısı, bu kitabın da ana izleğidir. Daha önce Ses ve
Öfke’de karşılaştığımız Quentin’le ve onun intiharına neden olan ensest
sorunuyla bu kitapta da karşılaşırız.
Faulkner için şu son söz söylenebilir: Görülüyor ki,
Faulkner’in kurduğu ülke, metal insanların ve metalik olayların ortasına
kondurulmuş bir mıknatıs ülkedir ve biz okurlar, kapağını açtığımız her
Faulkner romanında, topuzunu, sivri ucunu birbirine karıştıran telaşlı
topluiğneler gibi, bu ülkeye doğru koşturmak zorunda kalırız.
Bu akıntı iyidir, çok iyidir.
Kitaplık Sayı: 86 / Eylül 2005
PARİS NE YANA DÜŞER USTA
Ecekent’te(1),
yerleşik yabancılıkla yabancı yerleşiklik duygularını harmanlaya harmanlaya
yürürken, uzaktan uzağa kendini hatırlatan başka bir
yazı, yoklayıp duruyordu beni.
(Son yıllarda, ağustos ayının on gününü
Karadenizdeki babaevinde geçiriyorum; alışkanlığa dönüştü bu. Orada günler
uzun: Zaman, bir ucunda dokunması süren bir top aydınlık kumaş. Saatim,
sadece oradaki alçakgönüllü kitaplıkta çalışıyor. Küçük boyutlu bir sözcük
mabedi: Altları çizilmiş cümleler, derkenarlar, içinden çizgiler geçen
kırmızı yıldızlar, sağdan sola yazılmış notlar...)
Doğu klasiklerinin ağırlıkta olduğu rafın altında,
kirli sarı ve kurt yeniklerine direnerek rafa doğru uzayan dergilerden
birinde görmüş, başlığını okuyup geçmiştim: Bir “Paris” yazısı; ama ne, ama
nasıl?
O duyguyu bilenler bilir, okurken, bazen bir sözcük
dikiliverir önünüze, bazen bir çağrışım, bazen de böyle bir yazı;
kalakalırsınız: Barajın kapaklarını açmanız, suya yol vermeniz gerekir.
Merak kurdunu bırakmış bulundum kafatasımdan içeri.
Baktım ki, Enis Batur’la sokaklardan sokaklara
geçerken, kafamdaki kurt da adımlarını adımlarıma uyduruyor; baktım ki,
yürümem geriye döne döne sürüyor: Çaresiz, telefon!
Neredeyse yüze yakın
Resimli Tarih Mecmuası, nasıl
bilebilirim, nasıl bilsinler hangisinde? Bu, bir de, “biri”nin gitmeye yakın
ettiği sözlerin, kalanlar için bir başka anlama bürünmesi, nerdeyse
kutsallaşması var. ”Bu kitaplık bozulmasın istiyorum” denmişti, “İsteyen
gelsin okusun, ama burada okusun.”
Sonunda gözümü karartıp, “kargo” diyorum, “hepsini.”
Hepsi geliyor.
Aradığım yazıyı 72. sayıda buluyorum. “Eski Paris’te
Sokak, Su ve Aydınlatma”. Yazan: Jak İyyere.(*)
Sayı 72’nin yanında yazılanlar şunlar: Aralık 1955,
Cilt:6, Fiyatı 100 Kr. Her ayın başında çıkar. Sahibi ve umumi neşriyatı
fiilen idare eden: Server R. İskit.
Ecekent ve
Resimli Tarih Mecmuası’nın
4226-4227. sayfaları önümde, yan yana.
Kurda yol veriyorum.
*
Okuyorum: Eski Paris’te sokakların özel adları
yokmuş. Eski Paris, dediği 18. yüzyılın ilk çeyreğindeki Paris. Adı konmuş
bir semte doğru giden adsız sokağa, “... semtine giden sokak” deniyormuş,
örneğin. Adı olmayan bir semtten adı olmayan başka bir semte açılan bir
sokak söz konusu olduğundaysa, o sokakta oturan ün yapmışlardan birisi
bulunuyor, adı, sokağın tarifinde kullanılıyormuş.
Olmaz değil ya, olur; sokaklardan bir sokakta, ve
dahi şu, şu, şu sokaklarda eyleşen, adı maruf ve meşhur olmuş bir tek
ademoğlu bulunamamış ise; demek, parmaklarının üstünde yükselse de adını
ötekilerin üstüne çıkartamayanların oturduğu; demek, kıyıda köşede kalmış
bir arazi parçasında gide gele kendiliğinden açılmışlardan; demek, eni
boyuna denk gelen sokaklardan bir sokaksa o, tıpkı şu, şu ve de şu sokak
gibi, böylelerinin tarifi için, bir alamet bulunur, (diyelim, yıldırım yemiş
söğütlü sokak), bir özellik yakıştırılır (diyelim, fareli sokak) da adres
öyle bildirilirmiş.
Bunlar da olmadı mı, mesleğini icra eden biri,
birileri bulunur, sokağın tarifi bunlara göre yapılırmış.
18. yüzyılın ilk çeyreğinden sonraymış, sokak
başındaki ve sonundaki evlerin duvarlarına sokak adlarının yazılıp
çakılmasını bildiren emirnamelerin çıkarılması ve uygulanması. Ve o tarihte
başlıyormuş ev sahiplerinin bu uygulamaya engel oluşları, tabelaları
duvardan söküp söküp kaldırımlara atarak bu uygulamaya direnişleri.
Enis Batur örneklerini görmüş olmalıdır: O
tarihtedir, emirnameleri çıkaranların işi inada bindirmeleri, sokak adlarını
taşlara hâkkedip duvarlara ya da sokağın zeminine muhkemce yerleştirmeleri.
Şu işe bakın: Eski Paris’te sokakların adları yokmuş
ama, en eski Paris’te, evlerin tabelaları varmış. En eski Paris dediği de
13. yüzyılın başları. Giriş kapısının üstüne asılan, kesme cam, alçı ya da
yumuşak taşlardan yapılmış bu tabelalarda hane bilgileri veya resimler
bulunurmuş ve üstelik bir de, bir ışıkla aydınlatılırlarmış. Bu alışkanlığın
sıradan evlerden hanlara, misafirhanelere, dükkânlara geçmesi bir yüzyıl,
bütün Paris’te yaygınlaşması ise, bir yüzyıl daha almış.
Sonrası curcuna... Zaten dar, zaten karanlık olan
sokakların, müşteri çekmek için devasa boyutlarda hazırlanan tabelalarla
istila edilmesinin başlangıcını 17. yüzyıl olarak kayıtlara geçirmiş İyyere.
Ağırlığına dayanamayarak kendini koyveren, rüzgârın
gücüne direnemeyerek yerini terk eden tabelaların yol açtığı kazalara, bir
de önüne bakmayan atlıların uğradıkları eklenince, Paris Belediyesi, ilk
tabela önlemlerini bu yüzyılın sonunda uygulamaya koymuş: “Tabelaların
cesameti, en 90 santim / boy dörtbuçuk metre olarak tahditlendirilmiştir.”
Bu tarihten 50 yıl sonra denilense şu: “Tabelaların
sokağa çıkma yapacak biçimde asılması yasaktır.”
Evlere kapı numarası koyma hamlesi 18. yüzyılda
başlamış ama, bu işin ucu vara vara tam bir çıkmaza varmış. Bir caddeyi
izleyen numaralar sokak içlerine dönerek öteki uçtan çıkar, sonraki sokaktan
geri gelir, caddede devam edermiş. Sonunda numaraların hiçbir ayırıcı
özelliği kalmamış; adresler, kısalacağına yeni tariflerle, yeni izahlarla
uzadıkça uzamış. Tekli çiftli, sağlı sollu, belli yönde ilerleyen
numaralamanın Paris’te uygulanması, 19. yüzyılın başında gerçekleşebilmiş.
O en eski Paris’te sokakların darlığı, insanları da
daraltırmış. Bir de buna, her mevsimin malı olan tozu ve çamuru eklerseniz,
Jak İyyere nam yazarın tıpkı deyişine göre, “üstelik
bir de gecelerin yenilmemiş zifiri karanlığını da hesaba katmaya
kalkışırsanız, o devrin insanlarına ancak acırsınız.”
Ekliyor:
Yayalar hiç düşünülmemiş olmalıydı ki, kaldırım gibi, onları koruyacak
imkânların izine rastlanmazdı. Yayalar yolların orta yerindeki bir
çıkıntıdan geçerlerdi.
On dört – yirmi metre genişliğindeki büyük; altı –
on metre genişliğindeki orta ve iki- altı metre genişliğindeki küçük
sokakların imarı, ancak 17. yüzyılda mümkün olmuşmuş.
Paris’in karanlıkla savaşmasının başlangıç tarihi
14. yüzyıl olarak bildirilmiş.
Yazanı da nerede yazdığı da belli olmayan
‘biri’nden, İyyere’nin alıntıladığı bilgiye göre, 1314 yılında, Paris
şehrinde geceleri sadece üç ışıklı mekân varmış; ama nereleri, bunları
yazmıyor.
Aydınlanma isteğinin kökünde, ışıl ışıl bir şehir
isteğinden çok, asayişin sağlanması varmış. Cinayetler ve vurgunlar ahaliyi
yıldırmış besbelli, asayişi sağlamakla görevli olanları da. Bu yüzden, her
evin bir penceresinde sokağa aksedecek şekilde bir ışık yakılması
mecburiyeti konmuş. Yetmemiş. Bu kez, geceleri köşe başlarına, yol
ağızlarına “seyyar ışık” görevi gören zabıtalar dikilmiş.
Kör kör de olsa Paris’in ışığa kavuşmasının tarihi
1667. Bu tarihte, Paris polis müdürü olan Mösyö Reynie, stratejik noktalarda
seçtiği evlere, pencerelere asılmak üzere altı bin şamdan fener dağıtmış. Bu
fenerlerin mehtaplı gecelerde yakılması yasaklanmış. Bozulurlarmış, rüzgâr
söndürürmüş, camları islenirmiş ama, yine de işe yararlarmış. Öyle ki, Madam
dö Sevinye, 4 Ocak 1672 tarihli
mektubunda şunları yazmış bir dostuna:
“Madam Scarron’u gece yarısı hayli
uzaktaki evine kadar götürmek o kadar zevkli oldu ki, fenerlerin ışığı
altında, hırsızlardan korku duymadan güle oynaya döndük.”
Aynalı, fitilli yağ fenerlerinin yaygınlaştığı
tarih, onsekizinci yüzyılın son çeyreği. Bu fenerler, evlerin duvarına
değil, altmışar metre arayla ve beş metre yükseğe, sokakların orta yerindeki
direklere asılırmış.
Olmaz olur mu, bu fenerlerden de yakınılıyormuş:
“Uzaktan ışığı göz kamaştırıyor,
yakınlarına az ışık veriyor. Altına gelince de karanlığa gömülüyorsunuz.”
Mösyö Lebon 1791’de odunu damıtarak havagazını
buluyor, Paris’in sokakları havagazıyla aydınlatılıyor da ne oluyor:
1804’te, Paris’te, havagazı ışığının değmediği bir sokakta vurularak
öldürülüyor.
Enis Batur, o sokağın Paris’in neresine düştüğünü
biliyordur belki.
*
Sokaklar ve aydınlatma böyle; suya
gelince: Nehirlerden ve göllerden alınan su, çeşitli yerlerdeki sarnıçlarda
toplanıp dağıtılırmış Paris’e. Kuyuların açılması sonraki yıllarda akıl
edilmiş. 1351 tarihli bir emirnamede, Seine nehrinin suyunu kirletmemek
için, yağmurlardan sonra sokakların çamurunun nehre süpürülmemesi
bildirilmiş halka. Pompa yardımıyla su çekme ve suları havuzlarda
dinlendirdikten sonra kullanma işi, ancak 17. yüzyılda başarılabilmiş.
Yazıdan son bir not: İhtilal yıllarında kişi başına
düşen su miktarı günde bir litre imiş. Tarihin kaydına geçen salgınların
nedenini ve o günlerin sağlık koşullarını açıklayan bir saptama bu.
Parislilere hoş görünmek için Paris valisine ne yapması gerektiğini soran
Napolyon’a valinin yanıtı şu: “Onlara su temin ediniz, haşmetmeab.”
Paris’in çeşmeleri işliyor,
diyor Batur, Dikkat etmeyen, Paris’te
çok sayıda çeşme olduğunu farketmez, diyor,
Gösterişsiz, fırıltılı bir sesi var
Paris çeşmelerinin. Boş yere, gürül gürül akmazlar. Önce muslukla konuşmanız
gerekir, diyor. Eh, öyledir mutlak; dememiş miydi, “Paris
kadar şehircilik dinamizminin değişimlerine açık pek az şehir olsa gerektir.”
diye, günde bir litre suya talim edildiğini unutmak ve unutturmak yakışır
Paris’in Parisliğine.
*
Enis Batur’un,
Bir kente girip çıktıysanız, onunla
tanışacak vakit genellikle bulamazsınız dediğini;
Bir kentin içeriden görünüşü vakit,
emek, tutku üçgeninde usul usul biçimlenir dediğini;
Bir kenti gezmen kimliğiyle hiç kimse tanıyamaz, içinde olmak şarttır
dediğini ve de kentin içinde
yaşamakla üstünde yaşamanın aynı şey olmadığını bildirerek
Öteki’nin görmüş olduğu nedir?
sorusunu sorduğunu okumasaydım, dönüp, İlhan Berk’in,
El Yazılarına Vuruyor Güneş(2)
kitabının ‘Paris, 1964’ başlıklı bölümüne bir kez daha göz atmayacaktım.
Berk’in Paris günlükleri 20 Ocak-26 Temmuz
tarihlerini kapsıyor. Yedi ay boyunca tutulan Paris notlarında, Enis
Batur’la ortaklaştıkları tek sevgi yeri Saint Louis Adası.
Yeryüzünün en güzel adası diye
düşünüyorum, diyor Berk, Paris’in
burnunda, ama ondan o denli de uzak. Bir bırakılmışlığı var, en çok onu
seviyorum. Batur’un adayla birlikte andığı “büyü” sözcüğünün, bu
bırakılmışlığı işaretlediğini düşünüyorum.
Bir de “nefret”te ortaklaştıkları yer var: Camondo
Müzesi... Handiyse öğürtü duyduğum bu
estetik yaklaşımın ürünlerini birarada görmenin benim için herhangi bir
çekici yanı yoktu diyen Batur’a,
Zevksiz. Bayağı dolaplar, dolaplar. Sonra resimler, resimler. Musee Nissim
de Camondo’yu küçük bir evin avlusuyla rahatça değişebilirim. diyerek
katılıyor İlhan Berk.
Bu iki ortaklığın dışında,
Berk’in Paris’e ve Fransızlara bakışı, Batur’la karşılaştırıldığında tam bir
“öteki” bakış: 22 Ocak’ta, Paris
demek metro demek diyen Berk, bu indirgemeci tavrını sonraki günlerde de
sürdürüyor: 7 Şubat: Paris’in bir
güzelliği varsa, hiçbir anlamı olmaması.. Parisli sevişmeye kapalı.. 23
Şubat: Fransız yorgun. Fransız pis...
24 Şubat: Paris’te güzel kadına
rastlanmıyor. Çirkin Fransız... 26 Şubat:
Metrolarda Fransızları içine kapanık gördüm. 27 Şubat:
Paris moda çıkarıyor, kendini bilmiyor. Paris pis... 28 Şubat:
Hiçbir şey yok: Bütün kahveler birbirine benziyor.. 15 Mart:
Fransız besili bir domuza benziyor... 28 Mart:
Paris’te gökyüzü yok... 27 Mayıs:
Paris yorgun. Büyük çoğunluk sevincini yitirmiş. Sıkıntılı. Salt karnı
doyuyor. Ama yorgun... 4 Haziran:
Dünya ihtiyarlarla dolu. Paris’se bunun başında geliyor... 13 Temmuz:
Sanki sevinmiyor Fransız... 14 Temmuz:
Fransa yalnız kendine bakıyor.
Berk’in,
Paris’te kimse görmemiştir, diyerek hayran kaldığı Eglise Suedoise’ı ve
Paris’in en güzel sokağı olarak nitelediği Xavier-Privas’ı Batur’un anmayışı
da ilginç.
İlhan Berk, 18 Şubatta günlüğüne, Paris’in Ferit
Edgü için ne ifade ettiğini de yazmış:
Ferit için Paris, Le Monde, pipoları,
kitapları demek.
Bu ayaküstü karşılaştırmadan sonra, galiba en iyisi,
sözü Enis Batur’la bitirmek: Herkesin
Paris’i kendine...
Kitaplık
Sayı: 72 / Mayıs 2004
(*) Özel adların yazılışı, yazıdaki biçimiyle
aktarılmıştır.
(1) Paris,
Ecekent- Enis Batur, YKY, Kasım 2003
(2) El
Yazılarına Vuruyor Güneş- İlhan Berk, YKY, Haziran 1997
FARE VARDİYASI
Larousse’a
ve Britannica’ya baktım ve
aradığımı, Wolfgang Borchert’i yani, buldum. Bulamasaydım şaşırmazdım; dünya
bu, derdim, dünya bu: Aptal sinek.
İki ansiklopedinin birinde 8, ötekinde 46 satır
ayrılmış Borchert’e. Oysa Hitler, bütün bıyıklarıyla, birinde üç, ötekinde
dört buçuk sütuna yerleştirilmiş. Sanki, dünya tapınağını ayakta tutan,
onun, beli dört parmak eninde meşin kemerle sıkılmış, Germen başlıklı
sütunlarıdır. Kim bilir, öyledir belki de; savaşı bir tür ibadet sayanların
kurdukları tapınaklar için, Hitler’den daha inanmış bir sütunun bulunması
zordur. Biraz daha sıskası, büzülmüşü, dar çaplısı Bush olabilir belki.
Diyorlar ki, o 8 ve 46 satırda: Borchert, şurada
doğdu, şunları yazdı, şurada da öldü. Hepsi hepsi, Necatigil’in tiresi. İşte
o kaç milimse, Borchert de o kadar uzatmış boyunu; hayatın içinden hayata
doğru.
Oysa o, bir omlet; öyle iştah açıcı, öyle çıtır
çıtır değil, hiç değil; kara tavada sarı ve yamyassı bir omlet. Karaciğeri
gergin bir futbol topu, başı akkor bir çaydanlık, vücudunun geri kalanıysa,
şişmiş bir körbağırsak. Bazen, yazamadığındaysa, karaciğeri zeplin, başı
türbin; geri kalanıysa, yine şişmiş bir körbağırsak.
*
Dünya, tuzak kurmuş Borchert’e, onu oyuna getirmiş;
işin aslı bu.
Şöyle olmuş: Borchert, bir tek sinema biletine
alınacak bir kitaba biriktirmiş kendini ve mürekkeple ıslanmış gövdesini,
bir mandalla dünyanın çamaşır ipine tutturmuş. İnsandan yana esen bir
rüzgârla, kendi “doğru”suna, kendi “gerçek”ine doğru kuruyabilmekmiş
istediği. Ama, Borchert, dünyanın inandığı “doğru” ile dünyaya biçimini
veren “gerçek”in kendi “doğru”larıyla, kendi “gerçek”leriyle hiçbir koşulda
buluşamayacağını kestirememiş. Sonuçta, dünyanın bu iki dominant geni,
Borchert’in tutunduğu mandalın gökyüzüne bakan iki ucunda bir araya gelmiş
ve Borchert’in gövdesini, açılmayan bir paraşüt gibi boşluğa
bırakıvermişler.
Düşerken iki
soru varmış Borchert’in avucunda:
Kim düşerken tutar bizi? Tanrı mı?
İkinci sorunun öznesi birinci sorunun yanıtı
değilmiş, Borchert için. Ya da o düşerken tanrı başka tarafa bakıyormuş.
Belki de tanrının gözü bir çorba kâsesinin içindeymiş de, o kâseyi
ittiğinde, kayıp gitmiş ve hiçbir şey göremeyeceği bir yere düşmüş. Sorulan
sorulara yanıt veremeyen bir tanrının gözü ne işe yarar ki!
Peki, göz kusurlarından muaf olan bir Tanrı, bir cam
tüp gibi parçalanmaya düşen Borchert’in sesini, sorduğu soruları da mı
duymamış?
“O,
bu ufak, bu çirkin gürültüyü işitmedi. İster kırılan bir cam tüp, ister bir
kalp olsun; böyle şeyleri duymazdı tanrı. Kulakları yoktu da. Ondan.
Kulakları yoktu da.”
Dünya bu! İnsan! Ve Tanrı!
İki asker konuşuyor. Şöyle diyor biri: “Ama
Tanrı böyle yaratmış bizi.”
Öteki, “Ama
Tanrının bir özrü var.” diyor, “Tanrı
yoktur.”
“Tanrı
yok mu?”
diye soruyor birincisi.
Öteki, “O
bunun tek özrü” diyor.
“-Ama biz, biz varız.”
“-Evet, biz varız.”
İki adam kalkıyor ve tüfeğe sarılıyordu. Ve ne
zaman bir insan görseler ateş ediyorlardı. Hep de tanımadıkları bir insan
oluyordu bu. Kendilerine bir kötülük yapmamış bir insan. Ama ateş
ediyorlardı.
Savaş bu!
*
Bir tek sinema biletine alınacak bir kitap yazmış
Borchert, kitaptan önce de, savaşın saçmalığına Hitler’in saçmalığını
ekleyen mektuplar. Bu yüzden, numarası 432 olan bir kapı kapatılmış üstüne;
kendi haline, kendisiyle başbaşa ve kendi insafına bırakılmış. Yani,
“Çıplak, çaresizlik içinde tüm
dikkati kendisine yönelmiş, ayırıcı özellikten, avuntudan yoksun, her türlü
eylem olanağından uzak”, “insanın kendisiyle yüz yüze getiren”,“bu
dünyada yaşadığımız en akıl almaz serüven”e terk edilmiş.
“Asıl kendisi, insan için pek katlanılacak birisi
değil.”
Yirmi yaşında ve öldürüleceğini bilerek; kabuğunu,
bir sabah bir başçavuşun kıracağı bir fındığın içinde altı hafta beklemek.
Sadece, evet, sadece savaşa karşı olduğu için.
“Güneş pencerenin parmaklıklarından
çekildiğinde ve gece hücrenin bütün köşelerinden çıkıp geldiğinde,
karanlıkta bir şey bana doğru yaklaşıyordu ve ben sanıyordum ki Tanrı’dır
bu.”... “Hücredeki varlık senin korkun, başka bir şey değil. Korku ve
gece.”... ”Çatılar üzerinden yuvarlana yuvarlana yaklaşan ay hücrenin
duvarlarını aydınlattı. Ne aptal şeymişsin meğer! Duvarlar eski yerlerinde,
hücre de bir portakal gibi boş. Aziz Tanrı dedikleri varlık yok ortada.”
Tanrı’nın tek özrü bu!
Zaman, düzenli ve hızlı temposuyla üzerine damlamış
ve sonra, kurmay haritasına batırılan bir topluiğne, savaşa sürülmesi
gereken onbin kişinin içine katmış onu; hayatını bağışlamış, daha gençtir,
savaşabilir, öleceğine, gitsin adam öldürsün diye cepheye yollamış.
Stalingrad!
“Aziz Tanrım! Stalingrad’da sevecenlik gösterdin
mi bize? Aziz Tanrı, nasıl, orda bize sevecenlik gösterdin mi? Evet mi?
Acaba ne zaman gösterdin bize bu sevecenliği?”
Sarılık, difteri!
Karaciğerindeki futbol topuna pompalanan hava,
başındaki çaydanlığın altında yakılan ateş!
Yine hücre! Dokuz ay!
1945 Mayıs’ında biten savaş!
1945 Mayıs’ında başlayan yeni savaş: Açlık ve
hastalık!
Ve yaşama acıkmış harabe bir gövdenin kıyısına
iliştiği sofra: Elbe, Hamburg!
İki yıla sığdırılan yazarlık; iki yılda kazanılan,
ansiklopedilerde bir madde olabilme hakkı!
İsviçre ve ölüm! 1947, Kasım 26... 26 yaşında...
Siz “Ama
Fareler Uyurlar Gece” deseniz de, farelerin vardiyası sürüyor.
*
Dipnot olmayan bir dipnot: Necatigil’in Knut
Hamsun’u önce kendi dilinde yeniden yazması ve sonra Türkçeye çevirmesine
benziyor, Kâmuran Şipal’in Borchert çevirisi. Öğrencisi iken, büyük bir
aymazlıkla, değerini kavrayamadığım Şipal Hocam beni affetsin!
Kitaplık
Sayı: 74 / Temmuz-Ağustos 2004
ORTAYA KARIŞIK
Kitap okumanın kuralı mı var!
Bir şehre birden çok giriş olmalıdır, olabilmelidir.
Aynı seansta birden çok kitap okunmaz diye bir kural
da yok. Karalahana sarması çatalınızdayken bir kaşık yoğurdu dudaklarınızla
sıyırmanıza kim, neden engel olsun ki?
Bir mekânın nesnesiyken başka bir mekânın düşünsel
nesnesi olabiliyorsak, kitaptan kitaba geçerek yer değiştirmemiz; birinde
kuşluk kekini ısırılmış bırakarak bir başkasında beş çayı içmemiz, ötekinde
yatıya kalabilmemiz de mümkündür, mümkün olabilmelidir.
Dört ayrı mekânda dört ayrı kitap bulundurmamın ve o
kitapları, bitene kadar o mekânlara ait kılmamın nedeni bu.
Zor, yürümez gibi görünse de, hayır, kısa
koridorlara bölünmüş bir evi dolaşarak evi tanımak; o koridora açılan
kapılardan odalara girip, pencerelere sığdırılmış farklı görüntülere göz
atmak gibi bir şey bu.
Yıllar yılı, çocukluk işte, işaret parmağını
ıslatmışsa sayfayı altından, başparmağını ıslatmışsa üstünden çevirerek, hep
aynı beyaz karton kapaklı, sırtı kalın, dar, tıknaz kitabı okuduğunu sandım
babamın. Değilmiş. Gülistan, Babalar ve Oğullar, Mesnevi,
Dünya Nimeti; MEB Yayınları’nın klasikleriymiş onlar. Sonraları,
parmak izlerini takip ederek aynı kitapları okuduğumda, onun, burnunun ucu
gözlükten yorulunca sırtı da yorulmuş olarak gerindiğini, gözlüğünü
kitap-arası-kâğıt gibi kullandığını, ayağıyla terliğinin öteki tekini arayıp
bulduğunu, balkona çıkıp Rus malı dürbününü gözüne uydurarak yakın mekândan
uzak mekânlara, karşı dağlara taşındığını hatırladım. Kimileri bulundukları
mekânı yolculuklarla, kimileri kitaptan kitaba geçerek, kimileri de dürbünle
yolculuk ederek değiştiriyor işte.
*
Roger Vailland, Leyla ya da Açgözlü Genç
Kızlar kitabının bir yerinde: “Eski dinler kadınları her yerde
birbirine benzeyen ama yine de farklı olan yeryüzüyle bir tutmuşlardır.
Kadın gövdesi yurdunun en kusursuz simgesidir. Eti ise en mahrem maddesi
anlamına gelir.” der. Bu cümle, dört mekândan biri olan koltuktan
kalkılacağını, bir başka mekâna; masaya geçileceğini ve Enis Batur’un
Gövde’m’ini kalındığı yerden okunmaya devam edileceğini bildiren
cümledir.
Ayfer Tunç, “Son
kitabınızda, birçok kitabınızda var olan şey yine var. Büyük bir kavrama
arzusu ve şaşırtıcı bir merak. Siz, vaktiyle bir merak böceğinden söz
etmiştiniz. Çok akılda kalıcı bir imgeydi. Sizdeki merak böceğinin daha da
büyüdüğü ortada” diyerek başlamıştı Enis Batur’la söyleşisine. Karşılığı
Enis Batur’caydı: “Kendimi kaptırıp derede çöp gibi sürüklenmek hoşuma
gitmediği için duracağım yeri tayin etmeye çalışırım, başkalarının
meraklarından yararlanmayı da öğrendim. Merak böceği herhalde ölmez.
Evrensel ve zaman ötesi olduğunu düşünüyorum.”
Jiletin köpüğü sıyırırken ağzımızın iki yanında
beliren engebeleri sıyıramayışına biraz da kederle baktığımız; gözlerimizin
kıyısından şakaklarımıza doğru çizilen haritaya eklenen izlerin yıl hesabını
yaptığımız yerdir baş-boyun aynaları ve evlerin bu değişmez demirbaşları
yüzünden, yüzümüz, lavabonun üstünde ya da holde, her daim gözümüzün
önündedir.
Peki, kaç evde boy aynası vardır? Varsa, etek boyu
bakmaktan, gömlek-kravat- kemer uyumunu denetlemekten başka, örneğin, yana
ve aşağıya doğru hacim kazanan memelerimizi, kaburgalarımızı derinde bırakan
yağ tabakasının giderek bel vermesini, orada burada beliren yağ topaklarının
gövdemizi istila etmesini, coğrafyamızda yerçekiminin varlığının ispat
edildiğini gösterir mi –görmek ister miyiz?
Bırakın boy aynasını, gövde aynası gibi yanımızda
taşıdığımız ayak parmaklarımızın bozulan hizasına, el üstlerimizin hücre
sınırları belirgin kaplumbağa gıdısına benzemesine kör bakmaz mıyız?
İçinde
birçok merak böceği besleyen Enis Batur’un,
Gövde’m’i,
gövdeler için bir boy aynasıdır.
Gövde söz konusu olunca, kitapta açıkça görülüyor,
ister istemez, hem uzun hem de kısa devre olarak da sağlık-sağlıksızlık söze
katılıyor. İki Çağcıl Masal olarak seçilen iki olayın ikisinin de, bir
ucuyla gövdeye bir ucuyla sağlığa tutunması, bu yüzden, tesadüf değil. Lâle
ile Ladan’ın birbirine, Karel ile Terri’nin makinelere yapışık olması
mesel(es)inden çıkarılacak kıssadan hisse, gövdenin sağlığı – sağlıklı
gövde.
İki olayda da görülen, gösterilen, bir bakıma
gövdenin çaresizliği. Bu çaresizliği, bir de ameliyat masalarına uzatılmış
gövdelerde görmez miyiz?
Gördüm: Bir tarihte, maskemle, eldivenlerimle
tepeden yağan ışığın altına girerek, o ışık sağanağında bembeyaz ıslanan,
(sadece upuzun yatan, sadece upuzun bekleyen; razı gelmiş, itirazı unutmuş)
gövdelere uygulanan iki “kesme” olayına katıldıydım. İlkinde, kesik batın’ın
içindeki işini bitiren cerrah, “açmışken, ne var ne yok, bakalım” demiş ve
bir eliyle genişlettiği yarığın içinde öteki eliyle bir tur atmıştı:
“Karaciğer büyümemiş, dalak iyidir, midede sarkma yok” Şöyle gibi: “Şuraya
sıva yapalım, buraya astar çekilsin, bu bölümü de gülkurusu boyayalım”
Gövde, “tamam”, der.
İkincisinde enine kesilen bir boyun vardı. Çok
değil, iki-üç santim aşağıda hayat duruyordu; hayatı bitirilebilecek bir
“boğazlama” eylemi duruyordu. Oraya inilse, gövdeyi çürümeye götürecek yola
da inilmiş olacaktı.
Boyun kıldan inceydi.
Galiba cerrahlar, dikkatlerini bir bölgeye toplamak
için, evet, ama asıl gövdenin çaresizliğini görmemek için örtü kullanıyorlar
ve özellikle hastalarının yüzünü kapatıyorlar. Ne de olsa onların da bir
gövdeleri var.
Bir üçüncüsünden, dahil olduğum bir sezaryen
ameliyatından da bahsetmeliyim: Tamponlar çekildikten sonra ortaya çıkan
beyazlığa neşterin sapıyla dokunan cerrah: “Bu omuzu” dediydi. Omuzuydu,
sonra ensesiydi, sonra ıslak saçlarıydı; gövdenin içindeki gövdeydi. Akıl
alacak gibi değil, bir gövdeden bir başka gövdenin ‘vücûd’a gelmesi.
*
Kitap trafiğinin son etabına yakın, okuduğum kitabı
başucuma koyup, uykuya geçmek üzere tüyleşen gövdemi cenin konumuna
getirmeye hazırlanırken, Jeanette Winterson’un Vişnenin Cinsiyeti
kitabında rastladığım şu cümleyle yüzümü bir daha Gövde’m’e
döndürüyorum: “Oysa biz zamanın içinde hareket etmiyoruz, zaman bizim
içimizde hareket ediyor. Neden derseniz, bedenlerimizin doğal bir çürüme
süreci var. Yalnızca bir kez kullanılmak üzere yapılmış birimler göz göre
göre yıkıma uğruyorlar. Nedense herkesi şaşırtıyor bu. Babamızda,
tanıdıklarımızda olayı gözlemliyoruz ama sıra kendimize geldiğinde hayretler
içinde kalıyoruz. En maddiyatçı kişi bile “Ben” yerine “bedenim” dediği
anda, iç yaşamın varlığına inandığını ele veriyor. Bedenimizi kesinlikle bir
parçamız olarak duyumsuyoruz ama benliğimizin bir parçası olarak değil.”
Şeytantırnağı her zaman tırnağımızın yanağında
bitmiyor, bazen bir kitabın içinde, bazen de ne yana yatıyorsak o tarafın
şakağında uç veriyor ki, ne dişe geçiyor, ne tırnak makasına geliyor;
uyutmuyor da…
*
Bertrand Boreilles 1912’de yaptığı İstanbul gezisini
anlattığı İstanbul ve Levantenler kitabında: “Doğuda güzel kadınlar
boldur, ama bazı hoş istisnalar dışında bu kadınları Yahudi mahallesinde
aramamak gerekir. Bozulmuş Rebeka’lar, ve Raşel’ler arasında sadece kara
kuru, utangaç, soluk tenli, çıkık elmacık kemikli, kısık gözlü yaratıklara
rastlayabilirsiniz.” diye yazar.
Bu saptamadan 20 yıl sonra, 1932’de Roger Vailland,
Leyla ya da Açgözlü Genç Kızlar kitabında, İstanbul’daki Yahudi
kadınlarla ilgili farklı bir saptamada bulunur: “Genç Yahudi kızları,
dörderli beşerli gruplar halinde kol kola cıvıldaşarak geçiyorlar.
Kahkahalar atıyorlar. Meme uçları bluzlarını dışarı doğru itiyor. Yağlı,
tombul anneleri, Doğululaşmış bir İspanyolca konuşarak arkalarından
sürükleniyorlar.”
20 yıl sonra, 1952’de, bu defa Oktay Akbal, ‘Ester
ve Roza’ adlı öyküsünde şöyle diyecektir: “ Haliç kıyısına giden sokaklar
vardı. Hep Musevi sokakları, Musevi mahalleleriydi. Adım başında insanın
ağzını açık bırakan, Amerikan filmlerindeki gibi ıslık çalma hevesi veren,
bir Dorothy Lamour bacağı, bir Ava Gardner profili, o yıkık, harap evlerin
kapısından, bacasından taşıp karşımıza çıkıverirdi.”
Bu kadınlar, bizim kadınlarımız. Anlatanlar, onları
bizim kadınlarımız olarak anlatmış, dışarıdan getirip topluma yamamamışlar.
Kendini ‘Türkleşmemiş, asimile olmamış, askeri imha ve dayatma
politikalarına direnmiş Türkiyeli bir Yahudi’ olarak kabul eden ve tanıtan
Roni Margulies, Bugün Pazar Yahudiler Azar adlı kitabında, bu
kadınları ve bu cemaati, dik bir yokuşun eteğine bırakıp o yokuşu
tırmandırmaya zorluyor. Zorlama var, evet, çünkü onunla İstanbul’un aynı
dönemlerini yaşamışız. O Avrupa yakasında, ben Asya yakasında: Pendik’te.
“Yazlık” kavramını, sahilde piyasa yapmayı, seçim yapabilme, istekte bulunma
gibi bir hakkın var olduğunu, hatta çocukların şımarabildiklerini, biz
“onlar”dan öğrendiydik o zamanlar. Öğrettiklerimiz de olmuştur belki, yani
paylaşmışızdır. Öğrenir, öğretir, paylaşırken kimse kimseye şaşı bakmıyordu,
kimliğini kurcalamıyordu. Bu yüzden, zorlama, evet; çünkü Margulies’in kendi
çocukluğu da o günkü ve bugünkü cemaat yaşamı da inşasına giriştiği yapıya
sığmıyor.
“Yabancılık, Türkiye devletinin ve bu devletin
temel, “asli” unsurunun kendisini Türk ve Müslüman olarak tanımlamasından,
görmesinden, hissetmesinden kaynaklanıyor. Evet, Türkiye Cumhuriyeti
Anayasası sadece ‘vatandaşlık bağı’ tanır, ne dinden, ne etnik kökenden söz
eder; ama pek çok konuda olduğu gibi, bu konuda da Anayasa bir kâğıt
parçasından ibarettir, aslolan hayattır.”
Yokuşun dibine getirip bırakması yetmiyor, bir de
sırtlarına fuzuli yükler bindiriyor ki, Margulies’in kaleminin ucunda
bitiveren şeytantırnağı koparmak, onu rahatlatmak istiyorum ve ister istemez
başka bir kitabı, Velibor Çoliç’in Bosnalılar’ını anımsıyorum.
Bosna Hersek’teki Müslümanları, Bosna Hersek’teki Sırpları, Bosna
Hersek’teki Hırvatları; yok olmuş şehirleri, dikenli telleri, kol gezen
ölümü; adı soykırım olarak tescil edilmiş, failsiz büyük kıyımı düşünüyorum.
Ne dediğimizin farkında mıyız?
Olmalıyız!
*
Arka kapağına ulaştığım ilk kitap olduğuna göre
Gövde’m’le bitirmeliyim:
Ayfer
Tunç, Enis Batur söyleşisinin başlangıcına koyduğu giriş yazısında diyor ki:
“Enis Batur benim için şair midir, denemeci mi, romancı mı, kültür insanı
mı? Bu sorunun cevabını o sırada okumakta olduğum E.B kitabı belirler.
'Ağırlaştırıcı Sebepler Divânı'nı okuyorsam E.B bir şairdir, 'Başkalaşımlar'ı
elimdeyse kültür ve sanat insanı olduğunu tartışmam. 'Mürekkep Zaman'ı
okuyorsam 'romancı' olduğunda ısrar ederim. En son 'E.B Özel Ansiklopedisi'
serisinin son kitabı 'Gövde'm'i okuduğuma göre, önce denemeci
olduğunu söylemeliyim.”
Ben Enis Batur’un ne yazdığına bakmıyorum, nasıl
yazdığına bakıyorum. Şiirlerinin düzyazıya, düzyazılarının şiire yakınlığı;
denemelerinin romana, romanlarının denemeye olan komşuluğu da beni
doğruluyor. Sözcük seçimi, sözcük sıralaması ile oluşan biçemi, biçimi, türü
de, arkaya itiyor. Kitap okumak başka şey oluyor, bu durumda, Batur okumak
başka şey.
*
Evimizi gövdeleştirmemiz söz konusu olabilir mi?
Şu sıralar, Malaparte Evi’ni okurken,
sorduğum soru bu. Ev midir, adanın burnunda çıkan sivilce midir, yoksa taşın
betonla savaşında gövdenin harç olarak kullanılması mıdır; bakalım,
anlayacağız.
Gövde’m-
Enis Batur- Sel Yayıncılık- İstanbul Ocak 2007
Leyla ya da Açgözlü Genç
Kızlar- Roger Vailland- YKY – İstanbul
Aralık 1998- Çeviren:
Feridun Aksın
Bosnalılar-
Velibor Çoliç- YKY – İstanbul Ağustos 1996- Çeviren: Esin Talî
Çelikkan
Bugün Pazar Yahudiler Azar-
Roni Margulies- Kanat Y. İstanbul- Ocak 2007
Vişnenin Cinsiyeti-
Jeanette Winterson- İletişim- İstanbul, 2000- Çeviren: Pınar Kür
ULYSSES’İN
KİLİDİ İÇİN BİR ANAHTAR DENEMESİ
Önce bilineni tekrar etmeli:
Ulysses, birçok eleştirmenin, birçok yazarın ve bu arada kimi
ruhbilimcinin arka bahçesindeki İngiliz siciminden çamaşır ipine asılmış, ne
kadar sopalanırsa sopalansın üstündeki tozlarından bir türlü
arındırılamayan, Dublin desenli bir İrlanda halısıdır. Yüz yıla yakın bir
süredir dövülmesi kesilmeyen bu halı-kitap üzerine yazılan ve yayımlanan
eleştiri yazılarının yanında, bunların onlarca katı tutarında yayımlanmamış
ya da yayımlanamamış birçok yazının yazıldığını, yazı biçimine dönüşmemiş
tomarla notun karalandığını; yazarın ve kitabın sağlığına ilişkin, tedavisi
olanaksız bir yığın teşhisin konduğunu biliyoruz.
Doğrusu, yazıya takılanlar için, böyle bir kitap
hakkında yazma düşüncesi, hem kışkırtıcı hem de cesaret kırıcıdır.
Kışkırtılmış biri olarak ben, yazmayanların ya da yazıp yayımlamayanların
tavrını, yanılma olasılığının doğurduğu endişeye karşı geliştirilen
içgüdüsel bir korunma tavrı, bir çekingenlik olarak nitelendiriyorum. Bu
çekingenlik anlaşılabilir bir tavırdır. Çünkü doğamız bize, bildiğimize
yakın durmayı ve anladığımızı sevmeyi emreder. "Meçhul" karanlıktır,
karanlıktadır; bilinmezliği çekicidir ama, tedirgin eder, hatta biraz da
korkutur. Ulysses’in “meçhul”lüğüne, sanırım kimsenin bir itirazı
yoktur ve bu kadar hırpalanması da bu yüzdendir.
Ulysses
üzerine bazı çıkarımlarım var:
İlk gördüğüm şu: Ulysses bize flu
fotoğraflardan bir dizi sunar ve bunu üç kamera hareketiyle yapar. İlkinde
(ilk üç bölüm) ekrana genel bir İrlanda görüntüsü yansıtır. İkincisinde
(sonraki on iki bölüm) bir Dublin gününe, bir Dublin gününü yaşayanlara;
genele yayılırsa, İrlandalılara zoom yapar. Ve üç (son üç bölüm), ikinci
zooma ek bir zoom daha yaptığı görülür: Detay çekim: Bloom'un, Stephen'in ve
Molly'nin içine birer mini kamera sarkıtır.
Kanıtlarımdan ilki kitabın "İçindekiler" bölümünde
de görünüyor olmalı; tercih edilen bu bölümleme ve bölümlerin içerikleri,
düşüncemi doğruluyor.
Dedim ki, ilk üç alt-bölümün ekranında İrlanda
vardır.
Vardır'ı açıklamadan önce genel kabul görmüş iki
konuya itirazımı bildirmeliyim. Evet, Joyce bilinç-akışı tekniğini
kullanmıştır ama, akıştan çok bilinci öne çıkarmıştır. Yani, kitap boyunca
rastlantıya yer vermemiştir; yani, kalem-tabancasıyla gelişigüzel ateş etmek
yerine, hedefini saptayarak nokta atışı yapmaya özen göstermiştir. Bir yani
daha: Yani, kafasındakileri boca ettiği huninin kâğıda açılan deliğinin
çapını bildiği gibi ayarlamış, hunideki akışa bilinciyle yön ve hız
vermiştir. Evet, üç zamanı iç içe kullanmış, evet, geçmişle geleceği şimdide
harmanlamıştır ama, bu da rastlantısal değildir. İşaretler içeren,
göndermelerin adresini doğru saptayan bilinçli seçimlerdir hepsi.
İkinci itirazım C.H.Jung'a: "İçtenlikle umut
etmekteyim ki, simgesel bir yapıt değildir Ulysses, eğer olsaydı, amacına
ulaşamazdı. ./.. Gerçekten de, yapıtın ardında simgesel hiçbir şey
olmamalı."
Joyce'un simgeciliği benimsemiş bir edebiyat adamı
olduğu söylenemez elbette ama, bana göre Ulysses bir simge ormanıdır.
Örneklemektense, Ulysses'in Homeros'un Odysseia destanıyla
olan simgesel paralelliğini anmak, Fransız eleştirmen Valery Larbaud'un "Her
bölüm belirli bir sanat ya da bilimle ilgilidir, belirli bir simge içerir,
insan vücudunun belirli bir organını temsil eder" sözlerine kulak vermek
ya da Joyce'un İngiliz yazar ve ressam Frank Bugden'e Paris'ten yazdığı 16
Ağustos 1921 tarihli mektupta, kitabın son bölümüyle ilgili söylediklerini
anımsamak yeterli olacaktır sanırım: "Penelope kitabın clou'sudur(çivi).
İlk tümce 2500 sözcüktür. Bu bölümde 8 tümce var. Dişi sözcük evet'le başlar
ve biter. Koca dünya top gibi yavaşça, emniyetle döner ve yansızca dönerken,
göğüsler, popo, rahim ve dişilik organı, dört ana dişi vardır, çünkü dip
(her anlamda dip, düğme, aşağı sınıf, denizin dibi, yüreğin derinliği)
kadın, evet sözcüğüyle anlatılmış, muhtemelen herhangi izleyen bölümden daha
açık saçık olmakla birlikte, bana mükemmel, makul, tam ahlaksız,
tohumlanabilir, güvenilmez, birleşme, akıllı, sınırlı, basiretsiz, farksız
Weib(kadın) gibi görünüyor."
Aslında, simgelerin, daha ilk bölümde seçilen
mekânla ve seçilen kişilerle başladığı görülüyor. Buradan başlayarak anahtar
kalıbının, hiç değilse ebatlarını belirlemeye başlayabiliriz:
Tıp Fakültesi öğrencisi Buck Mulligan,-ki gerçek
hayatta Joyce'un sınıf arkadaşı olan, Oliver St. John Gogarty'dir;
doktordur, yazardır ve daha sonra İrlanda Senatosu’na seçilecektir- alttan
alta İrlanda'yı Yeni Hellenizm'in kurulacağı yer olarak hayal etse de
hayalini eyleme dönüştürmeyi pek de aklına getirmeyen, o günün yaşantısına
ayak uydurmuş, İrlanda’nın o günkü halini içine sindiremeden kabullenmiş
biridir ve bana göre, ikinci bölümdeki insan manzaralarını düşünerek
söylüyorum, İrlanda halkının çoğunluğunun temsilcisidir.
Haines, İrlanda üzerine yazılmış kitabın hem de
başlangıcında kendine yer bulabilen; bu kitapta ya da bu mekânda bulunmaya
hakkı olduğuna inanmış, işin tuhafı İrlandalılar tarafından buna
inandırılmış bir İngilizdir ve İrlanda'da, bir kaderin temsilcisi imiş gibi,
İngiltere'yi ve İngilizleri temsil eder.
Stephen Dedalus'a gelince; Joyce'un bir sureti
olarak daha önce Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi'nde de aynı
ad ve sanda boy gösteren Stephen Dedalus, eniyle, boyuyla ve geçmişinin
bütün tortusuyla gelmiş, Joyce'un baktığı bir ayna olarak Ulysses'in
duvarlarından birine asılmıştır. Dedalus'un da tıpkı Joyce gibi İrlanda
hakkında kaygıları vardır. İrlanda'yı İrlanda yapan değerlerin yok olup
gittiğini, inanılmaz bir aymazlığın topluma egemen olduğunu ve bu çürümenin
önlenemez bir biçimde yayıldığını hisseder. Daha sonraki satırlarda
değineceğim gibi, İrlanda'nın, gözünün önünde "Boğulan Adam" figürüne
dönüştüğünü görür. Ne ki, "Gerçeği itiraf et. Kurtarmak isterdim.
Denerdim bunu. Güçlü bir yüzücü sayılmam. Su soğuk yumuşak."(I/3/401)
diyecek ve kaygılı ama eylemsiz İrlandalıların bir temsilcisi olarak kitapta
yer alacaktır.
Hayatta karşılıkları olan bu üç simge kişi, birkaç
veya birçok noktada İrlanda ile ilişki kurarlar ve neredeyse bütün sözleri,
davranışları ve düşünceleri ile İrlanda'ya ya da İrlandalılara ulaşan
iletiler sunarlar. Bu iletilerin ya da göndermelerin kendilerine özgü dilini
ve yöntemini kavrayabilmek için, Enis Batur'un kitabın önsözünde
yazdıklarına bir göz atmak ve buradan, hem kitabın yazılış şifresine hem de
okunma kılavuzuna dil olacak bazı alıntılar yapmak gerekir:
Şunları yazıyor Batur: "Joyce'un Raskin'den bir
hayli etkilendiği, gençlik yıllarında onun mimari ağırlıklı sanat tarihi
okuyuşuna öykündüğü biliniyor. Raskin'in bir kitabı bina okur gibi okumalı,
bir binayı kitap gibi okumalıyız sözü Joyce'un zihnine kalıcı damgasını
vurmuştu."
Bu açıklama nedensiz değil: Demek ki Ulysses,
"taş üstüne taş", "harf üstüne harf" konarak örülmüş bir kuledir ve de bu
kule, ancak harfleri harflerden, taşları taşlardan sökerek dolaşılırsa
gezilmiş: Anlaşılabilmiş sayılır. Enis Batur'un, Ulysses'in önsözüne,
önsöz yerine geçeceğini düşündüğü bir kule denemesi koymasının nedeni de bu
olmalıdır: "Ulysses'in bir kule olduğunu görmemek elde mi?"
"Kule"ye uğrayacağım elbette, ama önce şu "mimari"
okumanın önüne üst üste iki nokta koymak isterim:
Stephen'in soyadını dolaylı olarak kendine de
eklemiş olan Joyce, bu adı rastgele seçmemiştir. Mitolojideki Daidalos'tur
Stephen'e ismini veren: Şu, Kral Minos'un, Minotaurus'u hapsetmek için
Girit'te yaptırdığı, içinden çıkılmaz Labyrinthos'u inşa eden ünlü ve akıllı
mimar. Şu, kendi yaptığı Labyrinthos'a oğlu İkaros'la hapsedilen; iki çift
kanat yapan, tüyleri birbirine ve oğluyla kendisinin gövdesine balmumuyla
yapıştıran ve "kendi" mekânından uçarak kaçan mimar.
Mimar Joyce üzerinden kitabın yazılış mantığına ve
biçimine gidilebilir elbette. Ama, bir yere daha gidilebilir galiba;
Labyrinthos'a benzer bir mekâna: İrlanda'ya. Bu soyadının, bu mesleğin ve bu
mekânın birlikteliğini düşününce, ben, İrlandalıların dilinden bir, kendim
ettim kendim buldum, türküsü dinliyor gibi oluyorum. Biz bir ülke kurduk ve
kendimize bir hapishane inşa etmiş olduk, sözü de çalınıyor kulağıma.
Harbiye Nazırlığı'ndan on iki sterline kiralanmış, "Dublin'de
sessiz bir söz yumağı gibi dikili duran" "Kule"ye gelince:
Kule dediğimiz mekânı bir sığınma yeri olarak
alırsak eğer, böyle bir mekâna, koruma-korunma duygusunun yanı sıra, geri
çekilme, geride durma hallerini; biraz zorlayarak itilmiş-kakılmışlığı ya da
akla hemen geliveren inziva halini yerleştirebiliriz. Orası bir tecrit yeri
ise, bu kez yasaklamaları, kısıtlanmış özgürlükleri, kapatılmaları,
mahpuslukları düşünmeliyiz. Ben, bütün bu halleri İrlanda ile
bütünleştiriyorum. Çünkü İrlanda tarihi, Avrupa kıtasının batısındaki
Adalar'a ve hatta bir dönem Batı Avrupa'nın bir bölümüne hakim olan
Keltlerden, sonunda küçük bir Ada toprağı ile yetinen, yetinmek zorunda
kalan İrlandalılara doğru akan bir tarihtir ve bu tarih, 16 Haziran 1904
günü de, koşulları kabullenmiş bir İrlandalı (ki, orada yaşamayı
sürdürecektir), dayatılan koşullardan kanatlanarak kaçmayı düşünen bir başka
İrlandalı (ki, bu koşullarda bıraktığı kuleye bir daha dönmemeyi
düşünmektir) ve orada olması -artık- yadırganmayan bir İngilizle (ki, o da
İngiltere'ye dönse de hep orada kalacağını duyurmaktadır) bir ülke-kulede
akışını sürdürmektedir.
Bu kulenin İrlanda tarihiyle hem simgesel hem de
fiziki bağlantısı var ve Joyce, andığı kimi özel adlarla bizi, bu
bağlantıları kurmaya zorluyor. Martello Kulesi, benzer amaçla yapılmış 73
kuleden biri. "Billy Pitt yaptırmış bunları, diye karşılık verdi Buck
Mulligan, Fransızlar denizden kuşatınca."(I/1/613)
Denizden kuşatmış olanlar Fransızlardı, evet, ama
amaçları neydi?
"Mon
fils, Fransızın askeri. Ona Kilkenny'nin dadaşları kükreyen yiğitler
aslan gibi türküsünü öğretmiştim. Eski bir türküdür, bildin mi? Patrice'e
onu öğrettim. Ey Kilkenny, ey: Eren Candice, Nore kıyısındaki Strongbow'un
şatosu. Şöyle başlar, O, O Napper Tandy elimden tutuyor."(I/3/318)
Bu araya birkaç ansiklopedik bilgi sıkıştırmalıyım:
James Napper Tandy (I/3/323), İrlandalı bir siyaset
adamı, bir devrimcidir. İrlanda Gönüllüleri adlı askeri radikal eğilimli
örgütün topçu komutanıydı ve Birleşik İrlanda Derneği'nin Dublin'deki
kurucusuydu. İngilizler tarafından sürgüne gönderildi. Önce Amerika'ya,
sonra Fransa'ya gitti, Fransız hükümeti tarafından generalliğe getirildi ve
İngiltere'ye karşı bir ordu oluşturması için İrlanda'ya gönderildi.
Kilkenny, Nore Irmağı'nın kıyısında bir kenttir.
İrlanda dilindeki adı, Cill Chainnigh'dir. 12. yüzyılda İrlanda'yı ele
geçiren İngiliz komutanı Strongbow'un bu kentte bir şatosu vardı.
Kule, yukarıda sıraladığımız çağrışımları içerir,
ama asıl varlık nedeni, bir gözlem yeri olmasıdır. Martello Kulesi'nin ve
bunu gibi daha 73 adet kulenin, İngiltere ve İrlanda sahillerine, bu
sahilleri güya Fransız gemilerinden kollamak için, gözetleme yerleri olarak
1800'lerde inşa edildiğini söylemiştik. Peki, 1904 Haziranında, Fransız
gemileri bu kadar uzakta iken, bu kulelere tırmanarak hangi düşmanı
gözetlenecektir? Amaç, ülkenin ve o ülke insanlarının gözetlenmesi,
gözlemlenmesi olabilir mi? İster istemez bir soru daha: Yoksa bu ülkenin
düşmanları, bu ülkede yaşamayı sürdüren insanlar mıdır? Soruların
yanıtlarını kitapta buluyoruz: Dublin'e bakacağız; Dublin'e ve boş vermiş,
ipin ucunu bırakmış, vurdumduymaz Dublinlilere! Bu kule onun için
Ulysses'tedir ve Ulysses, bu nedenle bu kulede başlar.
Joyce, Dublin'e ve Dublinlilerden bakmadan önce, üç
ara bölümden oluşan I. bölümde, genel olarak İrlanda'yı gözleyecek,
gözetleyecek ve bir "son durum raporu" sunacaktır bize.
Bu raporun ayrıntıları, kitabın başlangıcına
yerleştirilen üç kişinin: Stephen, Mulligan ve İngiliz Haines'in
birbirleriyle olan diyaloglarında, ilişkilerinde; birbirlerini kabul veya
reddedişlerinde; birbirlerine bakışlarında ve birbirlerini
konumlandırışlarında gizlidir. Bu yolla ortaya, belki biraz bulanık, bir
İrlanda fotoğrafı konur.
Örneklemek gerekirse:
"Baksana"
diyor Stephen, Mulligan'a, "Haines bu kulede daha ne kadar kalacak?"(I/1/53-55),
"Ama, benim kahramanlığım yok. O burada kalırsa ben çeker giderim."(I/1/72)
Buck Mulligan'ın İngiliz için düşünceleri:
"Tanrım felaket herif, değil mi?","İç karartıcı bir Saksonyalı", "Tanrım, şu
Allahın cezası İngilizler. Para sıçıyor kabız herifler."(I/1/57), "
Para içinde yüzüyor ./ .. Babası küpünü Zululara müshil otu satarak ya da
bin türlü pis numara çekerek doldurmuş.(I/1/175)
"Boğanın boynuzu, atın
çiftesi, Saksonyalının gülücüğü."(I/1/835)(Joyce)
İrlandalı-İngiliz bakışmasını şu alıntılar
açıklayacaktır:
"- İki efendiye hizmet
ediyorum" dedi Stephen, "biri İngiliz öteki İtalyan."
"- İtalyan mı?" dedi Haines.
Stephen, şöyle açıklıyor: Britanya İmparatorluğu
ve kutsal Roma Katolik ve Papalık Kilisesi.(I/1/735)
Efendilerden birinin Britanya İmparatorluğu olması
doğaldır Heines için, şaşkınlığına neden olan şey, bir ikincinin de
olabilmesi, olma olasılığıdır. Haines'in bu açıklama karşısındaki hali ve
kafasından geçen dilek, Joyce tarafından şöyle işaretlenecektir: Çılgın
bir kraliçe, yaşlı ve kıskanç. Diz çök önümde.(I/1/731)
Joyce'un,
andığı kimi özel adlarla bizi bazı bağlantılar kurmaya zorladığını
söylemiştim. İrlandalıların İngilizlere bakışını bir İngilizin ağzından
anlatmak için de bu yolu kullanıyor Joyce. "Önlüklü, hık demiş Matthew
Arnold'un burnundan düşmüş sağır bir bahçıvan..."(I/1/196)
Matthew Arnold, İngilizleri şöyle sınıflandıran bir
İngiliz şairi: 1-İyimser, huzurlu, görgülü ama, düşüncelere kapalı
barbarlar. 2- Kiliseye karşı, enerji ve ahlak dolu ama, tat ve parıltıdan
yoksun dar kafalı para düşkünleri ve 3- Hâlâ ham ve kör olan halk.
Duyguları ve düşünceleri farklı olan iki
İrlandalının da birbirleriyle anlaştıkları söylenemez. İlişkileri,
İrlanda'yı simgeleyen Ada'yı kucağına alan ve "Engin, güzel bir anne."(I/1/89),
"Kudretli anamız bizim."(I/1/96) diye nitelendirilen bir "Anne
Deniz"in ölümü çerçevesinde gelişerek karşılıklı suçlamalarla ve bir çeşit
iç çatışmalarla belirginlik kazanıyor. Mulligan, Stephen'in "anne"sini
öldürdüğü kanısındadır: "Ama ananın son nefesinde sana diz çöküp onun
için yalvardığını düşününce. Senin kılın bile kıpırdamıyor. Sende uğursuz
bir şey var."(I/1/105)
Stephen, "öldürülmüş anne" gerçeğini kabul eder,
ancak suçu üstlenmez: "Birisi öldürdü onu"(I/1/101)
Anne: Deniz özdeşleştirmesi, şu cümlelerde oldukça
belirgindir: "Körfezle ufkun çizdiği halka donuk yeşil bir sıvı kütlesini
çeviriyordu. Annesi ölüm döşeğindeyken başucunda, bağrını yırtarcasına öğüre
öğüre çırpınmalarla çürüyen karaciğerinden kopara kopara kustuğu yeşil,
bulanık safranın durduğu beyaz bir porselen kâse vardı."(I/1/121)
Mulligan'ın "Anan ölüm
döşeğindeyken dua etmeni istediğinde diz çöküverseydin ya, Allahın cezası"(I/1/102)
diyerek çıkıştığı Stephen'in annesinin, aynı "Anne İrlanda"nın çocukları
olduğu halde Mulligan'ın "hala"sı olarak anılması da, farklı düşünen ve
duyan bu iki İrlandalının İrlanda karşısındaki konumlarını ortaya koyuyor.
Joyce'un aktardığı İrlanda raporunun özetini,
Stephen'e hitaben bütün İrlandalılara söylediği şu cümlede bulmak mümkün:
Senin G.D.F'ye yakalandığını söylemişti: Genel Delilik Felci.(I/1/145)
Joyce’un Grant Richards’a Trieste’den yazdığı 5
Mayıs 1906 tarihli mektupta da benzer bir saptama vardır: “Amacım ülkenin
ahlak tarihi ile ilgili bir bölüm yaratmaktı ve Dublin’i seçtim. Çünkü bu
kent bana felcin merkezi gibi geldi.”
Bu saptamanın ışığında, İrlanda ve İrlandalılar, üç
bölümlük "Birinci Kamera Hareketi"nin içinden, şimdi sıralayacağım
maddebaşlarının altında akmayı sürdürürler:
İrlanda halkıyla:
Şayet biz böyle sağlıklı
gıdalarla beslenseydik, dedi kadına sesini hafifçe yükselterek, o zaman
memleket çürük dişlilerle, kokuşmuş bağırsaklılarla dolmazdı. Yaşadığımız
yer pis bir bataklık, yediğimiz şeyler çöpten farksız, sokaklarımız dize
kadar tozla, at tersiyle, veremlilerin balgamlarıyla kaplı.(I/1/463)
İrlanda diliyle:
"Fransızca
mı konuştuğunuz, beyim?" dedi yaşlı kadın Haines'e. ./..
"İrlanda dili, dedi Buck Mulligan. Galce bilir
misin?
"İrlandaca olduğunu anlamıştım, dedi kadın. Siz
batılı mısınız, beyim?
"Ben İngilizim, yanıtını verdi Haines.
"İngiliz o, dedi Buck
Mulligan, İrlanda'da İrlanda dilini konuşmamız gerektiği kanısında o."(I/1/479)
İrlanda sanatıyla:
"Bak
şu haline, dedi, ozan bozuntusu sen de."
Stephen öne eğilerek ona
tutulan, kavisli bir çatlakla ikiye ayrılmış aynaya dikkatle baktı, tüyleri
diken diken oldu. O da, başkaları da böyle görüyor beni. Kim seçti bu yüzü
bana? Bu kurtulunası tiksinç çömez. O da sormakta bana.
(I/1/152)
Stephen geriye yaslanırken
parmağını uzattı, acı acı dedi ki: "İrlanda sanatının simgesi bu. Bir
hizmetçi kadının çatlak aynası."(I/1/165)
./..
"Bir
hizmetçi kadının çatlak aynası İrlanda sanatının simgesi, demiştin ya, çok
tuttum bunu."
diyen Haines'e Mulligan, İrlandalı ozanların İrlanda'ya olan yakınlığını(!)
şu sözlerle aktarıyor: "Sen onu bir de Hamlet'ten döktürürken
dinlemelisin, Haines."(I/1/546)./.. "Adam, Hamlet'in torununun
Shakespeare'ın büyükbabası olduğunu, kendisinin de kendi babasının hayaleti
olduğunu cebirsel yolla kanıtlıyor. (I/1/427)
Haines, "İzin verirseniz, sizin bu özlü
sözlerinizi bir defterde derleyeceğim." diyor. Stephen'in tepkisi şu: "Para
kazandırır mı bu bana?"(I/1/551)
İrlanda eğitimiyle:
Öğretmen Stephen:
"Armstrong, Pyrrhus hakkında bildiğin bir şey var
mı?"
Armstrong'un çantasında bir torba incir turtası paşa
paşa kurulmuş duruyordu. Arada bir, oğlan, bir parçasını ayalarının arasında
topaklıyor ve sessizce yutuyordu. Kırıntılar dudaklarına yapışmıştı. Bir
oğlanın tatlılaşmış nefesi.(...)
"Pyrrhus mu, efendim? Pyrrhus, bir iskeledir."
Evet. Biliyorlardı: Hiç
öğrenmeksizin ve akılları ermediği halde. Hepsi.
(I/2/43)
Özet: İşitecek kimse yok burada. (I/2/52)
Ve İrlanda tarihiyle:
Efendisinin sarayında bir
soytarı, hoşgörüyle karşılanan ve küçümsenen, merhametli efendisinin
övgüsüne mazhar olmuş. Niçin hepsi de bu rolü seçmişti? Sırf tatlı
okşayışlar için değil. Onlar için de tarih, sık sık anlatılan herhangi bir
masaldan farklı bir şey değildi, ülkeleriyse bir tefeci dükkânı.
(I/2/59)
Tarih, dedi Stephen,
uyanarak kurtulmaya çalıştığım bir karabasandır benim.
(I/2/433)
Tarih noktasında, Joyce'un andığı özel adlara ve bu
adların İrlanda bağlantılarına ansiklopedik de olsa, açıklamalar getirmemiz
ve Joyce'un bu adları anmaktaki amacını anlamamız gerekir.
Yukarıda, James Napper Tandy'nin (I/3/323),
İrlandalı bir siyaset adamı ve bir devrimci olduğunu söylemiş ve onun
İrlanda Gönüllüleri adlı askeri radikal eğilimli örgütün bir elemanı ve
Birleşik İrlanda Derneği'nin Dublin'deki kurucusu olduğunu belirtmiştim.
Daniel O'connell (I/2/301), İngiliz Avam Kamarası'na
seçilen ilk İrlandalı önderdir. Birleşik İrlandalılar Derneği'nin üyesidir.
Britanya ve İrlanda parlamentolarının ayrılması gerektiğine inandığı için,
bu uğurda kitle gösterileri düzenlemiş, çeşitli kampanyalar başlatmış,
Katoliklerin siyasal haklar kazanması için çalışmıştır. Bu çabalara bakarak
adının başına İrlandalı Kurtarıcı lakabı konmuştur.
Charles Stewart Parnell (II/8/555), Parlamentoya
seçilmiş, İrlanda Yönetsel Özerklik Birliği'nin, İrlanda Toprak Birliği'nin
kurucu üyelerinden bir İrlanda milliyetçisidir.
Arthur Griffith (I/3/281), İrlanda'nın
bağımsızlığını amaçlayan Sinn Fein örgütünü kurmuş olan İrlandalı milliyetçi
siyaset adamı ve gazeteci. İngiltere’ye karşı yasal mücadele ile başarı
kazanmayacağını anlayınca pasif direnişler örgütledi, gazetesinde İngiliz
aleyhtarı yazılar yazdı; bu nedenle tutuklandı. Serbest İrlanda Devleti'nin
kurulmasını öngören İngiltere-İrlanda antlaşmasını imzaladı ve üç yıllık bir
yardımcılık döneminden sonra bu Cumhuriyetin cumhurbaşkanı oldu.
Kurmuş olduğu, "Biz Kendimiz", "Kendi Gücümüzle" ya
da "Yalnızca Biz" anlamlarına gelebilen Sinn Fein örgütü, antikapitalist ve
sosyalist görüşler savunan bir örgüttü ve zaman içinde milliyetçi bir
siyasal partiye dönüştü ve İRA'nın siyasal kanadı olarak faaliyet gösterdi.
Maud Gonne(I/3/287), Yeats'ın sevgilisi olan bu
güzel kadın ateşli bir İrlanda milliyetçisiydi.
Kevin Egan (I/3/267), gerçek adı Joseph Casey'dir.
İrlanda'nın bağımsızlığı için çalışmış, Sinn Fein örgütünün Londra'daki
bombalama eylemlerine katıldığı için Fransa'ya kaçmak ve orada yaşamak
zorunda kalmıştır.
Bütün bu adların ortak kapısının, bağımsız bir
İrlanda bahçesine açıldığı görülüyor. Çok açıktır ki, Joyce'un özlediği bir
ülkenin oluşması yolunda çaba gösteren bu adlar özellikle seçilmiş ve genel
İrlanda fotoğrafını oluşturan I. bölüme özenle yerleştirilmişlerdir.
*
Ulysses’in üçüncü alt-bölümü, savladığımın aksine,
genel İrlanda görüntüsü ile ilgisi olmayan, “insan”, “şeyler” ve “algı”
üçgeninin köşeleri arasında gidip gelen; bu köşelerin yerini değiştirerek
yeni üçgenler, yeni açılar yakalayan ve de sanki bu üçgenin tam ortasında,
kenarlara teğet oturtulmuş bir dairenin kavsi içinde “Yaradılış”ın mistik
tarafını kurcalayan bir bölüm olarak dikkati çekiyor. ...sa da, diye devam
etmem gerekiyor: Çünkü, Yaradılış sorunsalını dine başvurmadan açıklamak
eksik kalır. Din dediğinizdeyse, Stephen’in diliyle söylersek, İrlanda’nın
hizmetine girdiği “İkinci Efendi” ile karşılaşırız. Gerçekten de din,
İrlanda’nın hem tarihi gelişimini hem de o coğrafyada yaşayan insanların
dünyaya bakış örgüsünü etkilemiş; ülkenin ve insanların ufuk çizgisinin
rotasında önemli, belirleyici ve hatta nerdeyse genetik bir faktör olarak
rol oynamıştır. (Bugün de böyle olduğu söylenebilir: İrlanda-İngiltere
çatışmasının bir nedeni bağımsızlık isteği ise, öteki de mezhep
uyuşmazlığıdır.)
Bu yüzden, bu bölümdeki figürler din ağırlıklıdır.
Yaradılışını sorgulayan Stephen’in, bir kangal et kordonu diye tanımladığı
göbek kordonunun öteki ucunda, insan soyunu başlatan Adem ve doğmadığı için
göbeksiz olan, ölümsüz buğday tenli, üretken Havva vardır: Günah doğuran
rahim. Bu kordon bir telefon kablosudur aynı zamanda ve Cennet Bahçesi’nin
telefon numarası Alef, Alfa, sıfır sıfır bir’dir.(I/3/47)
Tanrıdan aldığı emre uygun olarak evreni oluşturan
ve yarattığı “şey”lere imzasını atan Los Demiurgos(I/3/20), bahtı kara bir
din sapkını olarak tanımlanan, 336 yılında İstanbul’da bir helada ölü
bulunan Arius(I/3/59), XII.yüzyılda İtalya’da yaşamış olan Florisli Kâhin
Abot Joahim(I/3/123), XIV.yüzyılda yaşamış olan ve aklını insanın özüne,
cevhere takmış bir İngiliz din adamı olan William of Occam(I/3/143),
Heptaplsus adlı kitabında yaradılışın öyküsünü anlatan Pico della
Mirando(I/3/170), İsa’nın Yaşamı adlı kitabında, Meryem’in bir
güvercinden hamile kaldığını yazan, ateist Leo Taxil(I/3/198), VI. Yüzyılda
yaşamış İrlandalı misyoner Columbanus(I/3/238), aynı dönemin İrlandalı
ermişi Fiacre(I/3/239), XII.yüzyılda yaşayan filozof ve tanrıbilimci Duns
Scotus(I/3/239) ve bunların yanında, farklı bir iklim oluşturan katedraller,
din adamları, ermişler, kutsal ekmekler, kutsal kitaplar... Anılan bu
adlarla ve seçilen figürlerle, sonuçta İrlanda’ya bir başka tanımlama
getirilir: İnsula Sanctorum: Ermişler ya da Azizler Adası(I/3/150).
Bütün bu anmalar, dini ululamak adına değildir; tam
aksine, “görünen”le “olan” arasındaki ayrım vurgulanarak din yoluyla İrlanda
toplumunun uyuşturulmuş olduğuna işaret edilir. Stephen’e, aslında kendine
ve İrlandalılara seslenen Joyce’un şu sözleri, “görünen”le “olan” farklılığı
üzerinden yozlaşmış İrlandalılara ulaşır:
“Sen son derecede mübarek bir insandın, değil mi?
Burnun kırmızılaşmasın diye yakarırdın Meryem Ana'ya. Serpentin Avenue'da
şeytana dua ederdin, önünde yürüyen tombul dul, sokaktaki su birikintisinden
geçerken eteklerini daha da kaldırsın diye. O si, certo! (Ha evet, kuşkusuz)
Sat ruhunu sat, bir karının sarındığı renkli cafcaflı çaputların uğruna.
Anlat daha, anlat anlat! Howth tramvayın üst katından bir başına yağmura
karşı bağırışın: Çıplak kadınlar! Çıplak kadınlar! Buna ne dersin, ha?
Ne demem lazımmış? Başka ne için icat edilmiş ki
onlar?
Ya, her gece yedi kitabın
her birinden ikişer sayfa okuyorsun? Aynada kendi önünde reverans yapar,
yüzünde romantik ifadeler, alkışlayanlarına doğru vakarlı ilerlerdin.
Yaşasın, allahın cezası hıyar! Y'şşa! Kimse görmedi: kimseye söyleme.”
(I/3/151-163)
İbadetlerinde kendi dillerini kullanmayanların garip
halini anlatan şu sözleri, Türkiye çağrışımı yaptığı için, alıntılamak
isterim:
Descende, calve, ut ne
amplius decalveris. (İn aşağı, kel kafa, yoksa büsbütün kel olursun)
Cehennemlik başında ağarmış saçlar çelenkvari, kusanmış ekmek kabını
kavramış, şahmarangözleriyle görüyorum onun ben sunağın son basamağını güç
bela inişini (descende!). İn aşşaa dazlakherif!
Sunağın iki yanında duran bir koro, kafalarının tepeleri kazınmış,
yağlanmış ve kırpılıp kuşa benzetilmiş, buğday kilyelerinin özüyle semirmiş,
beyaz cübbelerinin içinde ırgalanan irikıyım köypapazlarının hım hım
Latincesi, ilahilerini birbirlerine tehditkârane yankılamaktalar."(I/3/130-138)
Bu bölümün, Homeros'un Odysseia destanındaki Proteus
bölümüne paralel yazıldığı bilinir. Proteus’un şekil değiştirme yeteneğine
sahip Deniz Tanrısı olduğu göz önünde tutulursa, bu bölümde, hem
insan-şey-algı üçgeninin köşelerinin değişmesiyle oluşan yeni insan- yeni
şey- yeni algı konusu, hem de niçin baş izlek olarak Din'in yanı sıra,
Deniz'in seçildiği anlaşılabilir: Deniz Tanrısı ya da Tanrı Deniz.
Homeros’un Protues’una karşı, Joyce, Keltlerin deniz tanrısı Mananaan'ı
anar: Etrafında esintiler onu hırpalarcasına oynaşıyordu, ısırıcı,
sabırsız esintiler. Gelmekteler, dalgalar. Akyeleli denizatları, kemire
kopara yaldırakyeldizginli, Mananaan’ın küheylanları. (I/3/66)
Bölüm, denizle başlar denizle biter, tıpkı bir ada
ülkesi olan İrlanda gibi.
Kuşatıcı denizin cezir(çekilme) hali, İrlanda’yı,
üstünden sular sızan, kuma gömülmüş bir gemi kalıntısı (yenik bir armada)
gibi ortaya çıkarır: Stephen’in ayaklarını yutmaya hazır bekleyen korkunç
kumsal; "nefes nefese lağım soluyan, sönmüş bir ateşin külleri altında
kavrulmuş yosunlarla yer yer mezbeleliğe dönüşmüş tekinsiz kumsal." "Sakına
sakına onları kıyın kıyın geçti. Küspemsi kum hamuruna beline dek saplanmış
bir biraşişesi dimdik durmaktaydı. Bir gözcü: Ürkünç bir susuzluk adası.
Sahilde kırılmış çemberler; daha beride kirli şeytanişi bir ağlar dolangacı;
epey ötelerde tebeşirişaretli arkakapılar ve kumsalın yukarısında bir
çamaşır ipinde çarmıha gerilmiş iki gömlek. Ringsend: Yağız dümencilerle
usta denizcilerin alacıkları. İnsan kavkıları.”(I/3/176)
Denizin med (yükselme) halini İrlanda’yla
buluşturduğumuzdaysa, karşımıza Boğulan Adam imgesi çıkar: “Şu açıkta beş
kulaç derinlikte. Tam beş kulaç dibinde baban yatıyor senin. Saat birde,
dediler. Boğulmuş halde görmüşler. Dublin kumsalında yaman yükselir deniz.
Katar önüne öbek öbek moloz, sürüsepet balıkları, şaşkın
şavalakdenizkabuklarını, ha babam de babam sürükler. Anaforlardan kopup
gelen tuzbeyazı bir ceset, sanki domuzbalığı, bir inecik bir çıkacık karaya
doğru ilerliyor.”(I/3/589) ./..
"Kerih salamuraya
bastırılmış boklugaz tulumu. Galyanbalıklarının ifildemesi, ilik gibi aş
yağları, açık pantolonyırtmacının aralıklarından taşıyordu. Tanrı dönüşür
olur insan olur balık olur bernak kazı olur kuştüyü yatak. Yaşayan ben
soluyorum ölü nefeslerini, çiğniyorum ölü topraklarını, zıkkımlanıyorum her
cins ölünün idrarlı böbrekçiğerdalağını. Küpeşteye çekilmiş şallak mallak,
cüzzamlı burundeliği güneşe horlayadursun, yosunlu mezarın leşkokusunu
havaya salıyor.”(I/3/597)
Bu imgeyle, başka sayfalarda da karşılaşıyoruz.
Örneğin, “Kabaran suların hızla dört bir yana aktığını, kumsaldaki
düzlükleri hızla kavkıkahverengisine bürüdüğünü görmüyor musun? Ayaklarım
yere bassa, neyse. İsterdim ki onun yaşamı, onun olsun, benimki benim.
Boğulan bir insan. O insan gözleriyle haykırıyor bana ölümüyle yüz yüze
gelmenin dehşeti içinde. Ben... Onunla birlikte dibe... Kurtaramazdım onu.
Sular: Ölüm, tüyler ürpertici: Yitiş.”
(I/3/404-410)
Boğulan Adam imgesinden Boğulan Kadın imgesine
sıçrayışın nedeni, kitabın 1. bölümde anılan Anne: İrlanda eşitliğine bir
dönüş yapmanın yanı sıra, Deniz Tanrısı’nın şekil değiştirme özelliğine de
bir vurgudur. (Denizdönüşümü bu, kestane gözleri tuzmavi(I/3/605))
Burada bir başka ilişkilendirme de, kulede oturan
panterefendi-tazı(Haines-Mulligan) ikilisi ile kumsalda koşturup duran köpek
arasında kurulabilir. Bu köpek, olsa olsa çoğunluğu oluşturan ve de "kule"de
böylece kalmaya devam eden Buck Mulligan'da karşılığını bulan vurdumduymaz
ve boşvermiş İrlandalıların simgesi olabilir. Onu gören Stephen’in “hem de
canlı” diyerek şaşması nedensiz değildir. Çünkü az önce, çekilmiş denizin
geride bıraktığı, eski İrlanda’nın simgesi olan bir köpek leşi görmüştür: “Şişmiş
bir köpek leşi keselidenizyosunlarının üzerine serilmiş yalpalamakta.”
(I/3/352) “Buynuma biy İylandalının kan kokusuy geliyoy." (I/3/362)
"Geçmiş yaşamda yitirilmiş bir şeyleri
ararcasına.”(I/3/414) her yanı koklayarak dört dönen bu köpek, kitabın II.
Bölümünde, bir Dublin gününü yaşayanların ekrana aktarılan yüzlerinde de
"yaşa"yacak, onların davranışlarını kendi hareketleri üzerinden bize
aktaracaktır:
“Köpek
kesik kesik havlayarak onlara doğru koştu, şahlanarak önayaklarıyla onları
deşeledi, dört ayağı üzerine düşüp onların karşısında dilsiz patavatsız
kuyruk sallayarak yeniden sustaya kalktı.”
(I/3/427)
“O
leş, yolunun üzerindeydi. Durdu kokladı, çevresinde azametle dolandı,
kardeş, daha yakından kokladı, yine dolandı, ölü köpeğin şişmiş leşini
tepeden tırnağa hızlı hızlı kokladı bir köpek gibi. Köpekkellesi,
köpekkoklayan, gözler toprakta, bir ulu sona doğru gidiyor. Ah, zavallı
köpekölüsü. Burada yatmaktadır zavallı köpekölüsünün mevtası.”(I/3/439)
“...yavaşça vurulan pabuçsuz bir tekme onu,
yarasız beresiz bir kum kümesine yolladı, korkuyla sindi hayvan. Bir yay
çizerek sıvıştı. Beni gördüğü yok. Aylak aylak mendireğin kıyısını izledi,
oyalandı, bir kayayı kokladı ve artayaklarından birini kaldırıp o kayaya
işedi. Öne doğru fırladı, artayağını yeniden kaldırıp, koklamadığı bir
kayaya biraz çiş saldı. Yoksulların yalın zevkleri. Artayaklarıyla kumları
eşeledi: Ardından, önayaklarının kumları dağıttı, yeri oydu. Bir şey gömdü
oraya, büyükannesini.” (I/3/441)
Ve bu satırların ardından, "kule"dekilere gönderilen
örtülü bir ileti: "Bir loepar, zina ürünü bir panter, yırtıcı bir kuş
gibi ölüyü parçalıyor."(I/3/452)
*
Ulysses’i
yazmaya başladığı 1914’den çok önce bu kule için taş kesmeye, harç karmaya
başlamış olmalı James Joyce. Hiç değilse taslağının, planının, projesinin
notlarını çiziktirmiş olmalı. Çünkü, 1902'de Paris'te söylediği söz,
Joyce’un, Ulysses’in ve de üç alt bölümden oluşan birinci bölümün kılavuzu,
bana kalırsa:
"Tarihin kâbusundan uyanmak,
soyunun yaratılmamış bilincini oluşturmak."
Yani, bu kitap ve Joyce, "Dalgalar"ından
düşmüşlüğümüz, bilincinden akmışlığımız olan Virginia Woolf'ün kurduğu,
"Nefes almak için bütün pencereleri kırmak gereğini duyan tatminsiz bir
adamın işi" cümlesinin de, "sivilcelerini kaşıyan huzursuz bir öğrenci"
tanımının epey uzağında durmaktadır.
Ne ki, "Tarihin kâbusundan uyanmak, soyunun
yaratılmamış bilincini oluşturmak" sözünün ardına düşer ve bu sözü
Ulysses’le ilişkilendirirsek, şunu görürüz: Bu kitap, uzaktan uzağa bir
uyarma işlevi görüyor olsa bile, sadece bu bilinci oluşturmaya ayarlanmış,
bu anlamda yazılmış bir kitap değildir. Olsa olsa, son durumu hatırlatmak
amacıyla İrlanda’ya, ya da İrlanda’dan postalanmış bir kartpostal olarak
kabul edilebilir.
Açmak gerek: Kitap boyunca yürürken, sislerin içinde
yiten kulenin gölge hali cisimlenir ve böylece köşe taşlarının yeri
saptanır, taş örgüler çözülürken, işte, diyoruz, bu bir fotoğraf; işte,
arkada görünen de İrlanda’nın tarihi; yakasına yapışan tırnaklarsa, bu
tarihle taşınan kâbusun rozeti! İşte, diyoruz, bu fotoğrafın çekilmesine
neden olan üç kişi; ortadaki bir İngilizdir, iki yanındakiler de iki
İrlandalı. Biri, şu sağdaki, ince bir tebessümle bakmış objektife; nerdeyse
mutlu bir gülüşe dönüştürecek tebessümünü. Öteki, yarısıyla bakıyor bize,
tarihte bırakmış gözlerinden birini. Resmin sol yanında bir tenhalık var,
ortadan sağa doğru bir sürü cüce dolaşıyor ortalıkta. Bu resimde, diyoruz,
soy bilincine giden yollar görünmüyor; yol olmayınca, bir yolda nasıl
yürünür, bu da bildirilmiyor. Arkada duran tarih de kısmış sesini, bu yüzden
sağır sanılıyor, ya da gerçekten sağır, aşağıdaki cücelerin hepsi. Bakın,
diyoruz, Geçmişin üstüne basarak Şimdiye bakıyorlar; bu yüzden, geleceği
yansıtamayan bir kartpostalda kalmışlar.
Böyle: Bu kitapta, küçük değinmelerin dışında,
İrlanda’nın Gelecek Zamanına ilişkin yol haritalarına rastlanmaz. Belki
kaygılı bir umut:
“Göremezdim ki! Kim var
arkamda?” (I/3/403)
Belki biraz daha umuda benzer bir umut:
“Arkamda. Belki de birisi
var.”
“Yüzünü omzunun üzerinden
çevirip peşini nigâh eyledi. Yelkenleri gurcatalarına haçvari istinga
edilmiş, limana dönen, akıntıya karşı ağır ağır yol alan serenleri havayı
yara yara ilerleyen üçdirekli, sessiz bir gemi.”
(I/3/627)
Joyce'un
tutumu mu?
O, şöyle söylenecektir, Stephen’in ağzından:
"Kurtarmak isterdim.
Denerdim bunu. Güçlü bir yüzücü sayılmam. Su soğuk yumuşak.”
İrlanda'yı elbette; Boğulan Adamı, Boğulan Kadını,
Boğulan Anneyi, Boğulan Ülkeyi...
II. Bölümle başlayan yakın çekimlerde, Boğulan
Ülkede, ülkeyle boğulanların tek tek, ama topluca da görülebilecek resimler
sunulacaktır bize.
Çinikitap, Sayı: 1 Ocak-Şubat 2010
KAVŞAK, ISTAKA, TÜNEL
İhsan(Üren) Abi beni seviyor, bunu
hissediyorum; biliyorum hatta.
Altıparmak'ta oturduğu evin; o evin tam
karşısındaki, kitapları için satın aldığı dairenin kapısını kaç kişiye
açmıştır ki?
Kitaplığımda olmayan, arayıp bulamadığım, bulup
alamadığım, bir bahaneyle okumayı ertelediğim ve sonra varlıklarını
unuttuğum, bir hazine sabrıyla raflarda bulunmayı bekleyen kitaplarına
ulaşan kapıyı bana açtı; dahası, onları eşiğin dışına çıkarmama izin verdi;
üstelik, 'bunları da okumalısın' diyerek, kendi seçtiklerini de benim
seçtiklerimin üstüne ekledi.
Yaptı bunu, yapıyor da...
Her seferinde ben, kendimi harfler vadisine
yolculanan biri gibi hissediyorum; gönderilen, arkasından bir tas su
dökülerek esenlenen, geri gelmesi beklenen bir yolcu gibi...
Ona son uğradığımda Eylül sonunuydu. Dışardaki
küçük dişli serinliğin farkına bile değildi;
ayağında şortu, yine kâğıtlarına, kitaplarına, renkli kalemlerine
gömülmüş, çalışıyordu. Yerel ve genel birkaç edebiyat sözcüğünden sonra,
masasındaki kitabı uzattı bana:
'Senin için bazı kitaplar seçmiştim ama, boş ver onlara. Karşıya
geçmeyelim bugün; al sen bunu oku.'
Başka Yollar.
Peki...
İzdüşümler-Düş İzleri dikey başlığının
biraz berisinde duruyor Enis Batur'un adı, ki orası her kitapta, her yazar
ve şair için, her zaman bir kavşak olmuştur. Oradan dağılırlar çünkü
içerilere; labirentin dönemeçlerine.
Kavşaklar, başka başka yönlere ya da
kendinden kendine gidecek olanların düğümlerini çözdükleri, bağlarını
gevşettikleri yerdir; parçalanılır, bölünülür, dağılınır orada. Tersinden
bakınca, bir zaman sonra geriye döneceklerin kendilerine düğümlenecekleri
yerdir hem de; bütünleşilir, birleşilir, toplanılır kavşaklarda, bağlar
tazelenilir.
Kavşak demiş, hele bir de oraya 'durmayan
yan'ıyla Enis Batur'u eklemişseniz, hiç kaçınılmaz, yolcuyu ve yolculuğu
yanıbaşında ekleyerek yol'u da sokacaksınız işin içine. Hurufatla gösterilen
de odur:
Başka Yollar.
Aslında, "Yol'un, yolumun içinden öbür,
başka yollar geçiyor ve herşey harflerimin çizdiği tek bir yolun üzerinden
akıp gidiyor." diyen labirent adamının durduğu her yer, bir kitabın kapağı
olmasa da, bir kavşaktır.
Ben öyle okudum
Başka Yollar'ı; bana görünen odur
ki, bu kitapta anlatılan, fildişi bir bilardo topunun yolculuğudur. Çarpan,
çarptıkça dağıtan; dokunan, dokundukça dağılan, durduğunda bile kendi içinde
yuvarlanmasını sürdüren, bu anlarda kendine çarpan, kendine dokunan, kendini
dağıtan ve kendine dağılan, böylece 'yolunun üzerinde' yeni toplar, yeni
yollar yaratarak çoğalan bir bilardo topunun yolculuğu...
Istakanın tebeşir tozlu ucu, birikmiş,
yoğunlaşmış ve de yönünü çizmiş falsosuyla incitmeden dokunur Sarı topun
omzuna. Bu, birinci yolculuktur. Soru doludur, sorularıyla sorular
doğurmaya, şaşırtmaya gidiyordur. İçerlek paragraflarda sürer gider, oniki
punto ve gencecik.
Istaka vesiledir. Hareket, ıstakanın
içindedir; dönenir durur, akacak yer, bir çıkış arar. Çünkü ıstaka hızdır,
zaten akıştır. Boyuna, çapına, yuvarlak hatlarına bakarsanız, altı üstü bir
değnektir. Köşelerini hissettiğinizdeyse Zaman oluverir. Ucundaki tebeşir
tozu yüzünden, kimi zaman leke, hiç değilse iz bırakır; bunun için Zamandır.
"Bizi meyveler gibi şekerlendirdiğine ve
otlar gibi kuruttuğuna göre, zaman var"dır(*), gerçektir; gerçek olduğu
kadar yalandır. Elinizdeyken, ancak "şimdi"yken vardır; bir adım öncesinde
masal, bir adım sonrasında, bir adım sonrası olmayabilecek bir meçhul andır.
Istaka yolaçıcıdır; açar. Omzuna dokunulan
Sarı top, Benekli topun bekleyişine doğru süzülürken, gider, Kırmızı topun
"çekirdeğinde oturan zaman"ın pimini çeker ve onu bantlara, çeperlere, yeşil
çuhanın asude bir bahçe gibi örttüğü, aslı dikenli vadilere doğru infilakına
neden olur. İçinden falsolu Kırmızı top buna hazırdır, bunu bekliyordur
hatta, çünkü onu çağırmıştır. Sarı top, bu ikinci yolculuğa küçük bir
vesiledir. O yolculuk, içdökümü elyazılarıyla çoktan başlamış, epey de
ilerlemiştir. Şimdi olan, oldurulan, bir kavşakta topların buluşması,
buluşturulması, toplara yeni yönler çizdirilmesidir.
Masanın yeşil çuhası bir tuvaldir. Zamanın
boya kutusundan tek renge boyanmış gibi çıkan, öyle görünen, aslında her
biri ışık doldurulmuş bir prizma ve bir kristal ve bir tayf olan
ebruliliğini gizlemiş toplar, yakın tarihi imleyen yüzlerden, mimik yüklü bu
yüzlerin özne olduğu cümlelerin içinden geçerek, ışığı merkezden dışarı
yayan imgelerle dolaşmaya, mekân parçalarını boyamaya başlarlar.
Ben öyle gördüm; bilardo toplarının ortaya
koyduğu resim, bir ağaç labirentinin kuşbakışı görünüşüdür. Bana ilk
çağrıştırdığı da Marck Ernst'in Yankı'sıdır. Yankı, tuvali eninden boyuna
kateder, seslerin kaynağına doğru gider, geri döner, alçalır, yükselir,
derinleşir.
Fırçanın (topların) seslere doğru pike
yaptığı anlarda, eli belinde bir Rousseau yanaşır tuvale ve eğilir,
labirentin çıkışını gösteren kapıya bir yün yumağının ucunu bağlayacağına,
tutar, yolların kesiştiği yere, kapkara bir zenci ve bir de bir leopar
sureti boyar.
Olmadığında olduğu yere, genetik
tomurcuğuna doğru yolunu sürdüren Sarı top, leoparla zencinin yakınlaşmasına
bir vesiledir. O, içindeki hareketi, potasında erittiği yüzleri yeni
sahiplerine dağıtarak dışarı vurur. Oğul babayla yer değiştirir ve
çocukluğunu, şimdi baba olarak çağırdığı çocuğa emanet eder.
Bu çarpışmadan, bu dağılım ve dağıtımdan
payına düşen yüzle ortaya çıkan frére Claude da bir vesiledir. Hareket,
frére Claude'un, "kardeşlik"inden, "misyonerlik ruhu"ndan, "görev
yoldaşlığı"ndan çok, "ucu açık gurbet halini"nin, "dibi görünmeyen göçmenlik
hali"nin ulandığı, gidip yaslandığı "peder"liğindedir.
Frére Claude, koridorlarda, sınıflarda,
etüt salonlarında, öyle bakarsanız, altı üstü bir dil öğretmenidir.
Köşelerini yakalayabilirseniz, ki yakalanmıştır, "ev"sizliği evsizliğiniz,
gurbetçiliği gurbetçiliğiniz, göçmenliği göçmenliğiniz oluverir de daha
önemlisi, bir yanıyla yakıştırma, sanılma da olsa "peder"liği, hem kendi
"peder"liğinizi, hem de kendi "peder"inizi, yeni(ya da eski) yüzüyle aramak,
bulmak için, ileriye gibi görünen, aslında bir geri dönüşten başka birşey
olmayan yolculuğunuzun başlamasına "vesile" olur.
Arananın frére Claude olmadığı o kadar
belirgindir ki, bulunduğu an da, sonrası da nerdeyse ayrıntı bile olamadan
geçivermiştir kalemin ucundan. Elyazıları, bunun uçlarını taşıyan izler
olsun diye ordadırlar.
Kırmızı topu banttan banta oyalayan,
sözünü bulutlardan söküp dağlara yağdıran, dönüp varacağı Benekli toptan bir
süre olsun uzakta tutan, gönüllü itiraflar için uygun sözler arayışıdır ki,
bu da yolun içinden geçen bir başka yoldur.
Biliniyordur oysa, üstelik geç kalmaktan
da korkuluyordur; gidilmelidir: Hemen; ne söylenecekse söylenmelidir:
Şimdi... Çünkü düne ulaşılamaz, yarın olmayabilir; yalnız şimdi vardır. Yine
de oyalanılır, günün orta yerinde, yakmak için kandiller aranır.
Kandil!?
Negatif İmge'ye
konu olan resim, acaba bu kitabın, başı, sonu dahil, herhangi bir
sayfasına konulabilir miydi?
O resim, bir gece uçuşunun başlangıcında
olduğumuzu, bağıra bağıra az sonra günün akşamla yer değiştireceğini
söyleyen ve tıpkı 'farlarınızı yakınız' uyarısında olduğu gibi, derindeki
bir ülkeye doğru inen dikey bir tünelin ağzında olduğumuzu belirten ve
'kandillerinizi yakınız' diyen, antik, taş bir trafik işaret levhası değil
miydi?
...kandiller yakılır ve tam "şimdi" anında
vuruşa hazırlanan Istaka, geriye doğru çekilir.
Başka Yollar, bu geri
çekilişin kitabıdır; ben öyle okudum.
Akatalpa / Sayı 35 / Kasım 2002
(*) Marguerite Yourcenar,
Ateşler/ Phaidon ya da Başdönmesi
KENAR
Bu da sözcüklerin talihsizliği: Kolayca harcanmak!
Akla geliveren ilk anlamlarının bir adım ötesinde bir adım berisinde tebdil
gezen hallerine aldırılmadan, sadece bir işaret parmağı gibi
kullanılmaları... çokça kullanılıp yıpratılanlara, ‘dil’e düşürülenlere
maytaptan öte, diyelim bir işaret fişeğininki kadar bile bir işlev
yüklenilmemesi... mum ya da spot, yeni aydınlıklarına göz yumularak el
değmemişliklerine ulaşılmaması...
Seyrektir, değişebilirliklerinin, birbirleriyle
etkileştiklerinin; bağlandıklarının, ittiklerinin, çeliştiklerinin fark
edilmesi. Ne öteki hallerinin bir yankı, bir tokmak olarak beyinlerin çanına
dokunmalarına aldırılır, ne de zarını zorlayan bir cenin gibi ilk
tırnaklarıyla kulak zarlarına tırmanıp tırmanıp düşmelerine.
Kenar
da öyle bir sözcüktür, sözgelimi. Boz renkte oluşundan olmalı, sözlüklerin
sırat çizgisinde, gitmekle kalmak arası bir yerde göze çarpmadan, biraz
ürkek, biraz çekingen, sis gibi durur ve durduğu yerde kendini çoğaltır.
Bir şeyin yakınındadır. İçe dahil görünür ama, dışa
yatkınlığını belli eder. Bundandır, o şeye en uzak olan noktaları
birleştiren sınırdaki uçbeyliği. Kaçmaya hazırdır, terk etmeye, gitmeye,
bırakmaya, vazgeçmeye. Gelirken gitmeyi düşünür, giderken kalmaktan yana
olduğunu anlar. Kararsızdır yani, tedirgin; koptu kopacak...
Süstür bazen, şeylerin kıyısında gezinenler için.
Pervazdır örneğin, pencerelerin biçimini bir daha çizer. Değilse, patiska
perdelerin ucuna dantel oya olur, asılır.
Çizgili defterlerde, kırmızı çizgilerin dışına
taşmadan akarken de süslüğünü takınır.
Sınırdır ve bütün sınırlar gibi bölen, ayıran bir
yanı vardır; ‘ortay’lığı buradan gelir.
Suya bitişik durmaktan yanadır; bakmışsınız
nehirlere yanaşmış da söğütlere gölgelikler hazırlıyordur ya da denizle uç
ucaysa, çay bahçelerine masa yeri.
Şeylerin merkezi bir roman, dolayları öyküyse,
kenarları şiirdir; kalın gövdenin inceldiği, inceldikçe saydamlaştığı,
saydamlaştıkça kırılganlaştığı yerdir.
Olması gereken yerde olamayanların ‘çekildiği’,
kendilerine yakıştırdıkları yeri kaçıranların, tutunmayı beceremeyenlerin
‘kaldığı’ mekândır ki kendine sokulanlara, atılmışlara, görünür olmayı terk
edenlere ‘köşe’ olmaya uygundur.
Belki, ağzı çikletli, yapay benli, dudaklarını
olabildiğince kırmızıya boyayan, alt tarafları üst taraflarından daha çok
gelişmiş ‘dilber’leri ile övünmez ama, bu dilberlerin neonlardan sonra
buruşuk peçeteleriyle dönüp geldikleri ölü ışıklı ‘mahalle’lerini kendine
yakıştırır ve alttan alta o yerlerle gururlandığı da olur.
Kenar sözcüğünü bir şiirin omurgası olarak
kullanabilirsiniz; yakışır ve bu yükü kaldıracak gücü vardır.
‘Var’ oluşunu sorgulayarak ‘Öz’üne doğru bir
yolculuğa çıkmayı göze alır ve savrulmanız artsın diye merkezkaç kuvvetini
de çoğaltırsanız eğer, kenar sözcüğü size bir roman bile yazdırabilir.
Tıpkı “Kravat” sözcüğü gibi...
Yapyalın, nerdeyse tek anlamlı görünen, çoğunlukla
tek bir nesneyi ve o nesnenin tek bir işlevini işaretleyen, efendiden bir
sözcük olan “Kravat”...
(Bu da eşyaların yazgısı işte: ezbere kullanılmak!
Akla geliveren ilk işlevlerinin bir adım ötesinde bir adım berisinde tebdil
gezen hallerine aldırılmaması, sadece bir ‘şey’ gibi kullanılmaları...)
*
Bir filmden on beş-yirmi saniye: Sahnede “talk show”
yapan komedyen: “Polisin yakaladığı her yirmi kişiden on sekizinin kravat
taktığı belirlenmiş; yakalanmak istemiyorsanız kravat takmayın.” diyor ve
izleyenler, efekt gülüşler eşliğinde kahkahadan kırılıyorlar.
O yüksek kültürün geliştirdiği yüksek gülmece
anlayışa sahip olamadığım için herhal, ahalinin niçin güldüğünü pek
kavrayamadan ben de gülümsüyorum.
Efekt gülüşlerin kışkırtmasından değil; o sıralar
Enis Batur’un
Kravat romanındaki düğümlere
takılı oluşum ve bu monologla romanı çakıştıran rastlantı yüzünden...
Kravat takanlarla kravata takanların ‘polis’lik
oluşları!
Maktûlü kaybolmuş,
dolayısıyla faili meçhul bir cinayet anlatısı
mıydı
Kravat? Evet, ama, hayır. Diyeceklerini diyebilmek için bir “konuşma
balonu” gerekiyordu Batur’a, onu hazırladı: Bu, o.
Ortalama yüzyirmi
santim boyunda bir kumaş kesitinin anatomisi
olabilir mi? Evet, ama, hayır. Konuşma balonlarını dolduracak olan cümleleri
düzgün yazmak için hazırlanan çizgilerden biri / kumaşın dokularına inen
laboratuvar analizinin sonuç raporu / dokudan dokumaya, dokumadan takıya uzanan
koşunun bir etabı / kestirme asfalt yerine dolambaçlı patikayı seçen bir
yürüyüşçünün gezi notları... bu da o.
Hepsi ve bir şey daha; sanırım, asıl o: Eğer, “eş”lerin ilgilerini gösterme
seanslarını saymazsak, kravat takmak
zorunda
kalan her kişi,
kendi
elleriyle geçirir yakasının altına kravatın ip halini, düğümünü
kendi
atar ve düğümü, iki yakasının bir araya geldiği yere doğru
kendi
iter. Her sabah ve bazen günde birkaç kez tekrarlanan bu işlem, ‘bir şey’in
provası gibidir. O bir şey, erkeklerde Ademelması denen çıkıntının enseye
yanaşabilme mesafesini ölçmekle ilgilidir; kadınlardaysa, bir eksikliğin
giderilmesine ilişkin bir özlemle, o “çıkıntı”nın aranma anlarından biri, belki.
-‘Zorunlu olmak’ hayatın bize attığı bir düğümken bunu bir de bir vitrin
aracılığıyla ifşa etmek, çevreye sunmak, düğümü körleştirmekten, Ademelması’nı
biraz daha öteye itmekten başka ne olabilir ki?-
Bir de uzaktan uzağa şu mu: Kitapta anılmıyor; güreşte uygulanan bir
oyununun adı kravat. Bu ‘oyun’ tanımlanırken rakip, boyun ve tehlikeli
sözcükleri kullanılıyor: “Güreşte, rakibin boynunu kolla sıkarak uygulanan
ve tehlikeli olduğundan yasaklanan bir oyun.” İyi uygulanabilirse
kazandıran, iyi uygulanamazsa yenik düşüren bir oyun olmalı, bütün oyunlar
gibi.
Tehlikesi, rakibimizi aynada yakaladığımız anda ve
kol yerine kravat kullanma niyetinin uç verdiği noktada mı başlıyor?
*
Demem o ki: Son provanın yapılacağı o gün, düğüm, 30
derecelik bir açıyla Ademelması’nın gidebileceği son noktanın daha ötesine
itilir ve temsil başlar.
Roman da....
Kaynayan bir kazanın altına arka arkaya odunlar
atılmış ve üstelik kazanın dışa açılan tek noktası bir kravatın boğumuyla
tıkanmıştır. Artan iç basıncın isyanı başlattığı sırada, köşedeki kulübün
park yerinde görevli genç oğlanın duyduğu ses, bu isyanın patlamaya dönüşme
sesidir.
Olay yeri ekibinin düğüm
incelemesinden bir sonuç alamayışında bir gariplik yok; çünkü kravatların
ruhsatsız satıldığını biliyoruz.
*
Kravat
yapmak için biçilen kumaşta ne çok
kenar var!
Kat yerlerini sayarsak, hele...
Cumhuriyet Kitap / Sayı: 723
KUZEYİN GÜNEYİ: KÖY
Bir şeyin (şey: kavram,
sözcük...) tanımını yapabilmek, yani, o şeyin içeriğini, ayırt edici
özelliklerini bir parantezin içine hapsetmeye kalkışmak pek kolay bir iş
olmasa gerek; bunun için, (herhalde) bir mantık düzeni ve düzeyi tutturmak,
(herhalde) bu düzen ve düzey doğrultusunda kimi bilimsel sayılabilecek
çalışmalar yürütmek; bu yetkinliğe ulaşabilmek için (herhalde) deneyimler
edinmek ve gözlemler yapmak gerekir. Hemen her şeyin bir tanımı olsun
istendiğine ve de bu yapılageldiğine göre, bu işin birtakım bilimsel/pratik
yararları da vardır kuşkusuz, olmalıdır.
Bu arada birileri, bu dayanılmaz tanımlama
hafifliğinde “İlkel İnsan”ın da bir tanımını yapılmıştır elbet. Tanımlamam
gerekseydi, ilkel insanı ben, “içgüdülerinin emrettiği sınırlarının ötesine
geçmesini öğrenemeyen insan” olarak tanımlardım ve bu tanımı biraz da
şişman, tembel ve vahşi Amerikalıları paranteze alan yeme-içme, üreme ve
öldürme güdülerini düşünerek yapardım.
Çıkış noktam oralı birinin: Faulkner’in
romanlarıdır.
Murat Belge, Faulkner’den çevirdiği Ağustos Işığı
romanının önsözünde, “Amerikalılar, Faulkner gibi bir yazarın yurttaşı
olmaktan kıvanç duyarlar, ama eserlerini pek okumazlar. Amerika’nın eğitim
koşulları, genel olarak hayat koşulları, halkın Faulkner gibi üslubu güç
yazarları anlamasına, kolayca sökmesine yatkın değildir. Dolayısıyla
Faulkner kendi ülkesinden çok, yabancı ülkelerde sevilen bir yazar
olmuştur.” diye yazar. Belge’nin işaret ettiği özelliklerle donanmış
günümüz Amerikalılarının ataları, iki-üç kuşak önce, hiç kuşkusuz,
bugünkünden daha ağır seyreden bir ilkellik hastalığının etkisindeydiler ve
o insanlar, hayatın dayatmalarıyla biçimlenen ruhlarını okşayacak bir
sistemi geliştirmekle meşguldüler. Geliştirdiler ve bu sistemi, Amerika
denen ülkenin göğsüne, bir motor-kalp olarak monte ettiler.
Faulkner’ın yaptığı atalarının yaptığından farklı
değil: O, kurulmuş bu sistemi kendi ülkesine taşıdı ve onu ülkesinin göğsüne
bir stüdyo olarak monte etti; Amerika’nın Güney’indeki, Yoknapatawpha
ırmağıyla Tallahatchie ırmağı arasında Yoknapatawpha Ülkesi’ne bir film seti
kurdu. Buraya geniş ölçekli Mississippi eyaletini, uzak-çekim Jefferson
şehrini ve bu şehrin civarına kasabalarla köyleri yerleştirdi ve sonra, bu
kasaba ve köylerde işlemesini sürdüren sisteme bakarak yakın-plan çekimler
yaptı, bu çekimlerin seyriyle biçimlenen senaryo-romanlar yazmaya girişti.
Faulkner’in kitaplarını bir çerçeve içinde tutan
bütünlük duygusunun ve birbirine geçmişlikle sağlanan atmosfer birliğinin
nedeni, işte bu film platosudur. Okunan her Faulkner romanının, bir önce
okunan Faulkner romanının bittiği yerde başladığı ve bir sonraki Faulkner
romanının başlangıcında bittiği duygusu da bu yüzdendir. Dahası, bir roman
kişisi, bir başka romanın orta yerinde adsız, sansız ya da başka bir adla,
şöyle bir görünebilir, elinin kolunu sallayarak dolaşabilir. Bu, ne çekim
saatlerinin karışmasıdır, ne çekim yanlışlığıdır ne de eleman yetersizliği:
Başka karakterler yaratamama sorunudur. Bu, senaryonun bir parçasıdır, ortak
atmosferi yaratma arzusu ve ustalığıdır; dolayısıyla Faulkner romanının en
belirgin özelliğidir.
Örneğin, Ağustos Işığı’nda kendisini hamile
bırakan adamı arayan kadın(Lena), Köy romanında, yanındaki çocukla
bir kasabaya uğrayan ve okulda öğretmenlik yapan adamı soran adsız kadına
dönüşebilir. Faulkner için, bu iki kadının tek bir kadın olarak algılanıp
algılanmadığı önemli değildir; o, bir sürekliliğin peşindedir: Bir romandan
çıkıp gelen herhangi bir kişi, bir başka romanın herhangi bir yerinde,
herhangi bir zamanda, kendisine yer bulabilmelidir. Böyle olmasını istediği
içindir ki, Ses ve Öfke’nin Quentin’ine, Absalom Absalom’un
daha ilk satırlarında kendini cümle içinde kullandırma iznini verir. Çünkü,
her şey o film setinde, o dekorun önünde ve oradakiler arasında olup
bitmekte ya da sürüp gitmektedir, başka başka sahneler çekiliyor olsa da.
Bu genel bütünlüğü sağlayan Faulkner’in külliyatında
Köy romanı, birbirlerine uzak-ara ulanan uzun öykülerden oluşturulmuş
bir kitap gibi duruyor. Dört bölüme ayrılmış olması ve her bir bölümün
“kitap” olarak adlandırılması da bunun bir işareti sayılabilir. Böyle de
olsa, sonuçta her bölüm bir şemsiyenin altında: Snopes Ailesi’nin çevresinde
toplanacaktır.
İlk “kitap”a adını veren Flem, bu ailenin tipik bir
örneğidir: Elle tutulur hiçbir olumlu özelliği olmayan bir gençtir Flem;
kurnazdır, çıkarcıdır; cahildir ve bu yüzden cesurdur; ticari ve pratik
zekâsıyla, koşullar ne olursa olsun, her durumdan kazançlı çıkmayı becerir
ve bu haliyle, Ses ve Öfke’nin Jason’unu anımsatır. Duygularını boğup
bir tarafa atmıştır: Bir duvarla konuştuğunu sanır, onunla konuşanlar; çünkü
o, afişsiz, boyasız, yazısız, tabelasız bir duvarmış gibi davranır
karşısındakilere: Tütün çiğner ve arada bir tükürür. Sevmek fiilinin etken
ve edilgen hallerinin bütün çekimlerini silip atmıştır sözlüğünden. Bu
zırhla kaplı sözlüğün içinde, hoşgörü gibi, alçakgönüllülük gibi,
yardımseverlik ya da acımak gibi duygu içeren sözcükler de yoktur. Bütün bu
hallerine ek olarak, bir de tepeden bakan ve burnundan kıl aldırmayan bir
tavrı vardır ki, sanki, her şeyini kaybetmesine rağmen asaletinden asla ödün
vermeyen bir asilzadedir karşımızdaki, asilliğin kıyısına bile uğramamışken.
İkinci “kitap” Eula’yı anlatır. O bir Snopes
değildir ama, Snopes ailesine hakim olan belirgin kimi özelliklerle
donatılmıştır: Vurdumduymazdır, boş vermişliğin doruklarında dolaşır,
ilgisizliğin en has örneklerini sergiler. Kasabaya yön veren, kasabanın
patronu olan zengin bir ailenin kızıdır o. Ne ki, bir eşyadan fazla bir şey
değildir; yemek yiyen, uyuyan, bıraktığınız yerde kalakalan, tozunu
almazsanız tozlanıp duran, tozlanıp duracak olan bir eşyadır: İlkel insan
tanımına uyan, tam bir içgüdü yumağı. En belirgin özelliği,
Faulkner’in o müthiş betimlemesiyle anlatılan, her yanından fışkıran
cinselliğidir. Çocukluktan genç kızlığa geçiş döneminde, hatta öncesinde ve
elbette sonrasında da, hantal ama hantallığıyla bile dayanılmaz çekiciliğe
sahip bir cinsel objedir Eula. Herkesin aklını çeler, herkesin düşüne girer
ama, onun vurdumduymazlığı, boş vermişliği, ilgisizliği öyle bir boyuttadır
ki, hamile kaldığında bile, bir farkında ol(a)mama halini yaşar: Hamile
kalmamış, hamile bırakılmıştır.
Eula bir eşyadır evet, ama, aynı zamanda hamiline
yazılmış bir tapudur da: Bu tapu karşılığı Flem’le evlendirilir ve o da bir
Snopes olur. Böylece Flem, iki dolarlık bir nikah belgesi ile hem bir
araziye, hem bir kadına hem de bir hazır çocuğa sahip olur.
O Uzun Yaz başlığını taşıyan üçüncü “kitap”ta,
Ses ve Öfke’deki Benjy’ye benzeyen bir Snopes’in: Aptal Ike’ın bir ineğe
karşı duyduğu aşk ile bir başka Snopes’in: Mink’in işlediği cinayet
anlatılır. Kitap-lık dergisinin Nisan sayısında yayımlanan sürpriz
söyleşinin bir yerinde Freud’u hiç okumadığını söyleyen Faulkner, bu iki
temel içgüdünün: Cinselliğin ve cinayetin ruhsal çözümlemesini yapar. Bu
ayrıntılı ve muhteşem analiz, bir yandan, içgüdülerinin emrine girmiş
insanların zayıflıklarını ortaya koyarken bir yandan da aynı içgüdülerin
onları nasıl güçlü kılabildiğini anlatır; bu çelişkiyi ortaya koyar.
Köylüler başlığını taşıyan dördüncü “kitap”,
sinemayla aşinalığı bilinen Faulkner’in yarattığı, görselliği elle
tutulabilen bir yazı şöleni ile başlar: Coşkulu, abartılı ve fantastik bir
at müzayedesi sahnesidir bu ve kitabın geneline bir şekilde bağlansa da, tek
başına okunabilecek bağımsız bir öyküdür. Tıpkı, sonraki bölümde anlatılan
define öyküsü gibi. Her iki öykü de kendi içinde bütündür; bir taraflarıyla
kitaba tutunsalar da farklı bir zamanda ve farklı bir mekânda yazılarak
kitaba eklenmiş izlenimi verirler.
Her iki öykünün de arka planında, çıkarından başka
bir şey düşünmeyen bir Snopes vardır. Ses ve Öfke’de Jason’un
kişiliğini oluşturan, para-mal-mülk edinmek uğruna, yasal ya da vicdani
olsun olmasın, her yolu kullanmayı hak gören; kazanç için kendi ailesi de
dahil, herkesin harcanabilmesini doğru bulan, bireysel boyuttaki Amerikan
kapitalist anlayışı, Köy romanında, bireysel boyuttan aile boyutuna
genişlemiş olarak, bütün acımasızlığı ve vahşiliği ile yine karşımıza çıkar
ve bu anlayışın giderek genişleyeceğinin, sistemleşeceğinin ipuçlarını
verir.
Bu bölümde, Amerikalıların adalet anlayışını
irdeleyen bir mahkeme ‘sahne’si vardır ki, orada, yasaların güçlüler
tarafından hazırlanmış, güçlülerden yana kullanılan metinler olduğu; hak ile
paranın yakın ilişkisi çerçevesinde, yasa uygulayıcılarının satın
alınabilirliği; adalet denilen ve yüce olduğu öne sürülen bir kavramın,
aslında kapitalist düzenin çarkına eklemlenmiş, bu düzenin daha iyi
çalışmasını sağlayan bir dişliden başka bir şey olmadığı vurgulanır.
Köy
romanını Faulkner’in diğer romanlarından farklı kılan önemli bir nokta da
şu: Hemen her kitabında zenci sorunu enine boyuna işleyen Faulkner, bu defa
zencilere, gölge figüranlığın ötesinde başka bir rol vermez.
Kim bilir, belki de Snopes ailesinin ‘kara’lığının
yanında zencilerin fazlaca ‘beyaz’ kalacaklarını düşünmüştür.
Kitaplık
Sayı: 85 / Temmuz-Ağustos 2005
MALİNA / ANİLAM
Son notlar: Bir okumayla, bazı kitapların röntgenini
çekebilirsiniz. Bu kitapların içinde yeni cepheler açarak savaş çıkarırsanız
eğer ya da başka anlamlar yakalamak için kazılar yaparsanız, sözcük
tümseklerinden ve hurufat çukurlarından başka bir şey geçmez elinize.
Bazı kitaplarıysa, bir tam bir de çeyrek okumadıkça
bitiremezsiniz; o çeyrek okuma: o çeyrek yay tamamlar çemberi, anlamı ancak
böyle bütünleyebilirsiniz.
Bazı kitaplarda da, ortasında ya da sonlarına yakın,
bir kırılma noktası vardır. O noktaya kadar X diye okuduğunuz her şeyin, o
noktadan sonra koskoca bir Y’ye dönüştüğünü görürsünüz. Bu durumlarda geriye
dönme zorunluluğu yapışır eteğinize. Bu, bir tam bir de yarım okuma
demektir.
İki kez okunan kitaplar da vardır elbette ve bu
kitapların okunma sayısı ikide kalmaz.
Malina,
bir kez ve tek katlı okunacak bir kitap değil. Bir kitabı bir kez okuyup
geçmek alışkanlığınız varsa, tarihi romanları okuyacaksınız; haremi, sultan
sultalarını, padişah gevezeliklerini, Battal Gazi Destanı’nı falan.
Malina’daki bodrumu görmek istiyorsanız bu kitabı, en az bir tam, bir
çeyrek okumalısınız. Çatı katına çıkmak içinse, bir tam okuyuşun ardından,
merdivenleri tırmanan bir yarım okuma daha gerekir. Ama, bakın, bana öyle
geliyor ki, bu kitapta sürüp giden bir inşaat var: Çakılmış kalıpların,
örülmüş duvarların; kiremitlerin, tuğlaların, çivilerin, tahtaların
karmaşasında, kapı şurasıdır, pencere burada; oradaki olsa olsa bir odadır,
şurası da balkon çıkıntısı, denemiyor pek. Seçilemeyeni bulmak için
paftalara eğilmek gerekiyor, çok katlı bir okuma istiyor yani, yani en az
iki tam tur.
İlk not:
Malina bir kadın adı değil mi? Kitabın birinci katında dolaşan, bu adı
taşıyan bir erkek oysa.
“Ben”in itirafı:
Gecenin ikinci bölümünün, gecenin birinci bölümüyle hiçbir ilintisi yoktur,
iki ayrı gece, bir tek gecenin çatısı altına yerleşmiştir.
İlk alıntı:
Bir aşağılamanın sonucunda bana
yabancılaşmış olan bedenimle, sonunda kendi etimin derinliklerine de
iniyorum, her şeyin nasıl içe yöneldiğini, adalelerin sürekli kasılma
durumundan sıyrılışını, düz ve çapraz sistemlerin çözülüşünü, her iki sinir
sisteminin eşzamanlı olarak nasıl değişime uğradığını duyumsuyorum, çünkü bu
değişimden daha belirgin bir olay yok şu anda; bu, bir iyileşme süreci, bir
tür arındırma.
“Ben”in itirafı:
Gece olduğunu, ancak ikinci gece fark edersin.
Birinci tanım:
Frenas düşüncedir, skhizein yarmak.
Şizofreni, düşüncenin yarılması, kişiliğin parçalanması, dış dünyayla olan
bağların kopması ve içe yönelik düşünce yapısının yerleşmesiyle kendini
belli eden psikozdur.
“Ben”in itirafı:
Sabah saat yedide ayrılırken birbirimizle selamlaşmazdık bile.
İkinci not:
“Savaş sonrası” dönemde kişilerin yaşadıkları, savaş sırasında cephelerde
yaşananlardan daha korkunç olmalı. Adını değiştiren savaş, mekân da
değiştiriyor, dış dünyadan insanların iç dünyasına sızıyor. Ve bu yeni
savaş, insanların iç dünyasını yıkmayı hedefliyor. İnsanlar arasında sürüp
giden ilişkileri, öyle olduğunu bile bile, “gündelik cinayetler” diye
tanımlayamıyoruz bir türlü.
“Ben” ve “Öteki”lerin savaşının yanında “Ben” ve
“Benim Gövdem”in savaşı.
“Ben”in itirafı:
Ayak sesleri duyduğum yerde gerçekte ayaklar falan bulunmazdı.
İlk kuşku:
Kim bunlar? İvan ve çocukları: Béla, Andras. / Malina / Ben... İlk dördü,
beşincinin içinde savaşan cengâverler olmasın? Beşin bire eşitliği,
matematiğin dışında, nasıl kanıtlanır?
Malina, şu Malina, kim?
“Ben”in itirafı:
Benim için, düşüncelerimin sahnesi dışında ölen
kimse yok, yaşayanlar ise ender oluyor.
“Ben”in itirafı:
Ben hep her şeyi çok açık biçimde gözümün önümde görüyorum, hani hep derler
ya, kafamda canlandırıyorum.
İkinci alıntı:
Malina’yla ilişkim yıllar boyu sonuç
vermeyen karşılaşmalardan, düşünülebilecek en büyük yanlış anlamalardan ve
birkaç budalaca düşten ibaret kaldı. / Ama şu da var ki, daha başlangıçtan
onun egemenliği altına girmiştim; benim felaketim olacağını, Malina’nın
yerinin, o daha hayatıma girmezden önce Malina tarafından alındığını erken
anlamış olmalıyım. / yerinde sessiz oturmaya ve dinlediklerinden etkilenmeye
yargılı bu kitle içersinde sürekli Malina’yı aradım. / Yalnızca benim
açımdan ve bir gazete aracılığıyla kurulan bu nahoş bağıntı üzerine hiç
konuşmadık; sanki bu olayın onunla ilintili hiçbir yanı olmamıştı; dahası,
sanki ben de hiç yaşamamıştım. / Malina’ya kızdığım zamanları düşündükçe
gülmekten kendimi alamıyorum; Malina’yı bu öfkeden ötürü Belgrad’dan sürdüm,
adını elinden aldım, hakkında esrarlı öyküler uydurdum, şarlatan, göçmen,
casus yaptım; keyfim olduğu zamanlar da onu gerçeklerin dünyasından alıp
bazı masallara ve destanlara yerleştirdim. / Aramızda her şey şimdiki gibi
olalı beri kendime sorabileceğim tek soru, Malina’nın ve benim birbirimiz
için ne olabileceğimiz, çünkü hiç benzeşen yanımız yok, çok ayrıyız ve bu,
cinsiyetten, türden, onun kişiliğinin oturmuşluğundan, benim kişiliğimin
oturmamışlığından kaynaklanan bir soru değil. / Malina huzurlu, çünkü ben
onun için çok önemsiz, artık çok bilinen bir “ben”im -
Neler oluyor? “Ben”le “Benim Gövdem”in savaşı,
“Ben”le “Öteki”nin savaşına mı dönüşüyor?
İkinci tanım:
Birbiriyle bağdaşmayan eşdeğerdeki iki karşıt güdülenimin, organizmayı aynı
zamanda etkilemesiyle ortaya çıkan duruma Çatışma denir. “İç ben”
itkileriyle “Ben” savunması arasındaki çatışmalar, Nevroz’u oluşturur.
“Ben”in itirafı:
Belleğimde salt bozukluktan da öte bir şeyler var.
“Ben”in itirafı:
Belleğimde, anılarımda bir bozukluk var.
İç içe iki ipucu:
“Macar Sokağı 6 ve 9 numaralar arasında, acılar ve ağrılar giderek
hafiflemekte”
6 ve 9... Biri, ötekinin ucu yukarı kalkmışı; öteki,
berikinin ucu aşağı sarkmışı. Birinden türetilen öteki.
“Bu kente ve büyük bir olasılıkla her yere egemen
olan o sinirli titreşimler, o büyük gerilim de bu bölgede neredeyse yok
gibi, ve dünyadaki şizofreni eğilimi, yoğunluğunu giderek artıran o çılgınca
ruhsal parçalanma, burada farkına bile varmadan ortadan kalkıyor.”, “Bilim
adamlarını bu basit çareden haberdar etmek görevim değil mi?”
Parola: İvan! 6 numaradaki “Ben”in yanı başında
oturan, 9 numaradaki İvan!
Üçüncü alıntı:
İvan her ne kadar hiç kuşkusuz benim
için yaratılmışsa da, onun üzerinde asla tek başıma hak ileri süremem. Çünkü
o, sessiz harfleri yeniden sabit ve anlaşılır kılmak, sesli harfleri,
eksiksiz yankılanabilmeleri için, yeniden açmak, sözcüklerin yeniden
dudaklarıma yükselmesini sağlamak, parçalanmış ilk bağlamları yeniden kurmak
ve problemleri çözmek için geldi. / Ama İvan beni iyileştirmeye başladığı
için, artık dünya, çok kötü bir dünya olamaz.
Üçüncü not:
İvan’ı düşünmek, aşkı düşünmektir.
“Ben”in itirafı:
İvan artık İvan değil.
İkinci kuşku ve bir ipucu:
“Ben”in, öldürülmüş kız çocuklar mezarlığında işi ne?
“Babam ortadan kaybolmuş; kapının yerini biliyordu
ve bana göstermedi ve ben ölürken içimde bir istek de ölüyor.”
“Kana karşı işlenmiş bir günah vardı ortada.”
Dördüncü not:
Babalar faşisttir.
“Ben”in itirafı:
Meçhul bir katilin öldürdüğü meçhul bir kadın.
Bachmann’ın notu:
Toplum düşünülebilecek en kanlı arenadır. Evet, yoksa kuşku mu duyuyorsunuz
bundan? Bu sözde uygar dünyada, görünüşte uygar davranan insanlar arasında,
gerçekte sürekli bir savaşın egemenliğinden kuşku mu duyuyorsunuz?
İnsanların birbirlerini ağır ağır öldürmekte olduklarına inanmıyor
musunuz?// İnsanın gerçek ölümü hastalıklardan değildir, insanın insana
yaptıklarındandır.
“Ben”in itirafı:
Bu akşam için Malina’dan kurtulmam gerek
Ahmet Cemal’in notu:
Dış görünüş bakımından, roman olaysızdır; çünkü her şey “iç dünyanın
alanlarında” olup biter.
“Ben”in itirafı:
Cinayetti.
Özet:
Bir gün gazetede bir haber okudum, bütün
dünyam değişti.
Kitaplık
Sayı: 76 / Ekim 2004
SESİ DUYUN, ÖFKEYİ DE...
Malina’nın Son Notlar’ında, bazı
kitapların röntgeninin bir okuyuşta çekilebileceğini yazmıştım: “Bu
kitapların içinde yeni cepheler açarak savaşı genişletirseniz eğer ya da
başka anlamlar yakalamak için kazılar yaparsanız, sözcük tümseklerinden ve
hurufat çukurlarından başka bir şey geçmez elinize.”
Böyle demiş ve Malina’nın bu kitaplardan
olmadığını eklemiştim
Faulkner’in Ses ve Öfke’si de onlardan değil.
Bu kitabı okurken yeni cepheler açmak, kazılar yapmak gerekmiyor. Çünkü,
doğrudan, apaçık ve düpedüz bir kazı ve savaş alanına çekiliyorsunuz:
Kapağın altında o var: Kazı yapılmış, yapılmakta; sesin ve öfkenin egemen
olduğu muharebeler, gördüğü kadarıyla dört, görünmeyenleriyle kırk cephede
çoktandır başlamış, sürüp gitmekte.
O yazıda, bazı kitapların bir tam bir de yarım okuma
istediğini; Malina’nın da bunu dayattığını yazmıştım; Ses ve Öfke
de tam böyle bir kitap.
İlk iki bölüm, iki ayrı kıyamet, iki iç savaş:
Dışardaki olayları kesen iç konuşmalarla, iç konuşmalara sızan dış olaylarla
örülmüş, içinden zor çıkılır iki ayrı labirent. Yolumuza çıkmış, yolumuzu
kesmiş labirentler değil bunlar; vazgeçip geri dönme şansımız yok; çünkü
yolumuzun başladığı yer bu labirentlerin içinde. Ayrıca, klasik roman
diliyle ve klasik Faulkner anlatımıyla yapılanan son iki bölüme ulaşmak için
bu labirenti geçmek zorunluluğu da var; çünkü, bu bölümlerin taşları,
tuğlaları, keresteleri ve harcı bu labirentler üzerinden taşınıyor romana.
Bu yüzden, hangi malzemenin nerede kullanılacağını bulup çıkarmamız, ancak
geriye dönerek ilk iki bölüme gizlenmiş kullanma kılavuzunu okuduktan sonra
mümkün olabiliyor. Ve yine bu yüzden, kitabın son bölümünde kayda alınan 8
Nisan 1928 gününün “organ”larını 7 Nisan 1928 gününün “gövde”sine
yerleştirebilmek için, ilk bölüme: “Parmaklığın arkasında, sarmaşıkların
arasında” kıstırılmış dün’e dönmek, o günü yeniden anımsamak gereği
kendini duyuruyor.
Birinci bölümü Benjy anlatıyor. İyi de, Benjy ne
anlıyor ki ne anlatıyor? Üstelik o, tek düze bir sesten: ağlama ve uğultu
sesinden ibarettir: konuşmasını bilmez. Üstelik o, sadece kokuları duyar,
seslerin anlamını mimiklere bakarak çözmeye çalışır: işitmesini bilmez.
Üstelik o, Faulkner söylemekten kaçınsa da beynini kullanmayı bilmeyen bir
“aptal”dır.
Öyleyse bir kez daha sormalı soruyu: Benjy ne
anlıyor ki ne anlatıyor?
Şunları: Bakıyor, baktıklarını. Dokunuyor,
dokunduklarını. Kokluyor, kokladıklarını. Bakıyor: Her şeye: Ateşe, aynaya,
golf oynayanlara, bahçeye, bahçeyi sınırlayan çitlere, çitlerin ötesindeki
bir zamanlar kendinin olan çayırlara...
Dokunuyor: Çiçeklere, ablasına, ateşe...
Kokluyor: Çiçekleri, ablasını.
Ve zamanı kaydırıyor Benjy: Bugün neye dokunmuşsa,
onu otuz yıl önce kokladığı şeylerin arasına katıyor; ona orada da dokunmak
istiyor. On yıl önce dokunduğu şeyi bugün kokladıklarının içinde arıyor,
bulup dokunmak istiyor. Yetmiyor, dün baktığı yeri peşinden sürükleyip bugün
dokunduğu yere yerleştiriyor. Baktıklarını, dokunduklarını, kokladıklarını
birbirinin içine taşıyor.
Kız kardeş Caddy diyor ki: “Ona ne söylersem onun
kokusunu alıyor.”
Abi Quentin diyor ki:”Büyükanne öldüğü zaman
Benjy anlamıştı bunu. Bağırmıştı. Kokusunu aldı, kokusunu aldı.”
Ve hiçbir şey yerine oturmuyor elbette. Ağlıyor
Benjy, uğulduyor ve öfkeleniyor. “Sus” diyorlar ona, sadece “sus.” Bütün bir
kitap boyunca tek sözcük söylemeyen birine “sus” diyorlar.
Ses öfkeye dönüşüyor.
(Bütün romanlarında din kurumuna göndermeler yapan
Faulkner, bu kitabında da Benjy üzerinden (tam adı Benjamin, ilk adı Maury)
bu kurumu hoyrat okşamalarla sarsmayı sürdürüyor. Doğumundan sonra Maury
diye çağrılan çocuğun dil, kulak ve akıl eksikliğini farkeden annesi, bu
durumundan kurtulacağını umarak ona İncil’den bir ad seçiyor: Benjamin.
Versh diyor ki Benjy’ye: “Sana neden Benjamin
adını taktılar biliyor musun? Seni büyücü yapmak için.” Ve sonra diyor
ki: “Adın neden Benjamin oldu biliyor musun, annen seni onuruna
yediremiyormuş.”
Quentin’in dedikleri de şunlar:”Yeni
taktıkları bu adın da kokusunu alabilir mi? Talihsizliğin kokusunu alabilir
mi? Talihine bir yardımı olmayacaktı da ne diye değiştirdiler adını?”
İkinci bölümün sonunda, bu kurumun
hırpalanması Quentin üzerinden de yapılacak, “paraların yaraları İsa’dan
daha çok iyi ettiği” söylenecektir.)
Benjy, evet dilsiz, evet sağır ve evet
aptaldır ama, bütün bunlar bir yana, bir tarafında içgüdüleri doğal ritminde
çalışmakta ve ona bir “karşı cins”in varlığını duyurmaktadır. 18 yaşında,
bir gün bahçe kapısını açmasının, kendisine yasak edilen çitlerin dışına
çıkmasının ve okuldan dönen kızlardan birine saldırmasının nedeni,
vazgeçmesini bilmeyen içgüdüleridir. Bu tarihte, lal, sağır, aptal
sıfatlarından sonra yeni bir sıfata kavuşturuyorlar Benjy’yi: Hadım:“Elbiselerimi
çıkardım, kendime baktım ve ağlamaya başladım. Sus dedi Luster, ne bakıp
duruyorsun onlara, işe yaramaz onlar artık. Gitti işte. Artık böyle
kalacaksın ve biz de sana artık doğum günü yapmayacağız.”
Böyle biri Benjy, bakan, koklayan, dokunan; abla
aşığı, çayır aşığı, ateş aşığı; ki ablası evlenip gitmiş, çayır satılmış ve
o dokunmaktan kendini alıkoyamadığı ateş onu yakmıştır.
Böyle biri: sonunda Devlet Akıl Hastanesi’ne
gönderilecektir ama, bu hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Çünkü, parlak bir
biçim olarak alev, golf oynayanların dolandığı çayır ve kayıp kız kardeş de
onunla gönderilmiştir oraya.
(Bu noktada, Breton ve Nadya çıkıp geliyor: akıl
hastanesine kapatılmış Nadya için Breton’un yazdıkları: “Nadja için bir
akıl hastanesinin içi ile dışı arasında büyük bir fark olmadığını
düşünüyorum, önemli olan da bu.”)
Kitabın ikinci bölümü, Quentin’in cehennemine
ayrılmıştır ki, onun cehennemi, bildik tanımıyla anlatılan temiz alevli
cehennemden çok daha kötü bir cehennemdir: Ayıpla korkunun arasında, ölüden
beter iki kişiden: o ve kız kardeşinden oluşan bir cehennem.
Quentin’in cehennemine ilk ateş, ona büyükbabasının
saatini verirken babasının söylediği sözlerle düşmüştür: “Sana bütün
umutların ve özlemlerin mezarını veriyorum.”
Önce bu mezarı kolunda taşıyacak Quentin, sonra da
bu mezarın içinde yaşayacak
Sadece bu söz değil, babasının diğer söyledikleri
Quentin için kuşatıcı, yapışkan, yokuş yukarı anlamlar taşıyor; Benjy için
çayırların, alevin, kız kardeşin taşıdığı anlama benzer anlamlar.
Diyor ki, örneğin, kadınların kötülükten kötülükte
bulunmayanı bulup çıkarmaktan yana bir eğilimleri vardır ./.. içgüdüsel
olarak zihnimizi döllerler
Diyor ki, sen daha kızoğlankızsın, kadınlar hiçbir
zaman kızoğlankız olmazlar.
Diyor ki, saflık olumsuz bir durumdur ve bu yüzden
doğaya aykırıdır.
Diyor ki, kadınlar çok nazik ve çok sırlı
yaratıklardır. İki ay arasındaki peryodik pisliğin nazik düzeni.
Diyor ki, insan kendi iklim deneylerinin tutarıdır;
insan elinde olanların tutarı.
Diyor ki, bir insan kendi talihsizliklerinin
toplamıdır. Bir gün gelir talihsizlik de yorulur sanırsın sen ama zaten
senin talihsizliğin zamanın kendisi olur.
Diyor ve bütün bu sözler, Quentin’de bir yansıma,
bir karşılık buluyor:
“Ben babamın yaratıcısıyım ben icat ettim onu ben
yarattım onu kendim için.”
Cehennemine atılan ilk ateş babasının
sözleridir, doğru ama, Quentin’in bu cehenneme çoktandır tutuşmaya can atan
odunlar istiflemekte olduğu da doğrudur.
Doğuştan aptal, dilsiz ve sağır bir erkek kardeşin
karşılığı bir kucak odundur.
Okul masraflarını karşılasın diye satılan çayırın
karşılığı da öyle.
Bunlardan da önemlisi, kız kardeşinin vücuduna karşı
duyduğu sevginin karşılığı bir araba dolusu odundur.
Ve Quentin yasak olanla yatmanın karşılığı olan
ebedi cezaya inanıyordu ki bu da bir dünya dolusu çıradır.
O, kendi adını haykırmış ve bu öfkeli sesi kız
kardeşinin içine bırakmıştı. Kız kardeşi kız kardeşi olmamış, kendi adını
taşıyan bir çocuğun annesi olmuştu.
Bu yüzden bu bölüm, içindeki sesleri ve bu seslerle
yürüyen zamanı yok etmek için kendini yok etmekten başka çaresi olmayan
Quentin’in, babasının “Sana bütün umutların ve özlemlerin mezarını
veriyorum.”sözünü anımsayarak saatini kırması ile başlar ve
yakalanamayan o büyük alabalığın, o sonsuz huzurun yanında, nehrin sularında
biter.
İlk
iki bölümde hem birbirine benzeyen hem de birbirine ters gelen iki anlatım
yolunu izler Faulkner. Benzerlik, iki iç savaşın, iki kıyametin, iki
cehennemin, geçmişle bugünün iç içe sokulduğu bir eksende anlatılışındadır.
Bilinç akımı tekniğini oluşturan kuralların tam bir uygulamasıdır bu; yani,
olay örgüsü bozulmuş, zaman düzeni yıkılmış ve dolayısıyla zaman-mekân
karmaşasına bağlı olarak gelişen kaotik bir anlatı biçemi bu bölümlere
egemen kılınmıştır. Farklılıksa, mantıktadır. Benjy, düşünmeyen,
düşünemeyen; bugünü geçmişe, geçmişi bugüne taşırken ‘şey’leri birbirinden
ayırmakta güçlük çeken kafa yapısıyla, olayların içinde yüzen, ayırımcı ve
müdahaleci olamayan bir planktondur ve Faulkner bu yapıya uygun bir anlatımı
seçer. Bu anlatımda açıklama yoktur, sadece izlenimlerin aktarımı vardır.
Oysa Quentin akıllıdır. Duyarlılığı bir yana, ‘normal’ bir insanın düşünce
ve davranışlarıyla donanmıştır. Ne ki, intihar edeceği 7 Haziran 1910 günü,
‘normal’i belirleyen sınırların dışında durmaktadır: ölümü gündemine
almıştır. Doğal olarak, hayat muhasebesinin tam orta yerindedir ve kafası
karışıktır. İster istemez olayları ve kişileri bu ruh durumuyla
değerlendirecek, geçmişin olaylarını belli bir sıra gözetmeksizin bugüne;
bugünü de, yerli yersiz, zamanlı zamansız geçmişine taşıyacaktır. Bu da,
bilinç akımı yönteminin içinde kalarak, birinci bölümdekinden farklı, yeni
bir anlatım yolunun aranmasını gerekli kılacaktır ki Faulkner’in yaptığı da
budur.
Üçüncü ve dördüncü bölüm, bilinegelen Faulkner
tekniğine ve diline çok yakın bir dil ve teknikle yazılmıştır. Bilinç akımı
tekniği bu bölümlerde de uygulanmıştır ama, çok daha basitleştirilmiş,
yalıtılmış biçimde: karmaşa sona ermiştir artık, dün-bugün ilişkisi daha
yalın geri-dönüşlerle ve daha çok bugünde kalınarak aktarılır.
Bu bölümlerde Jason, Mis Quentin ve zenciler
anlatılır.
Jason, tipik bir kapitalist Amerikalı minyatürü
olarak resmedilir. Çocukluğunda, yere düşerken bile, olmayan parasını
kaptırmaktan korkarak ellerini ceplerinden çıkartmayan, iş bilir, pratik
zekâlı, her koşulda para kazanma olanaklarını kollayan ve bunu
gerçekleştiren biridir Jason. O kadar ki, ablası Caddy’nin yasa ve ahlak
dışı konumundan bile yararlanır; kızı için gönderdiği paraları kendisi için
biriktirir. Tanrıyla bir alışverişi yoktur, kıble olarak parayı seçmiştir.
Ayyaş babasının ve hastalık hastası annesinin ölümünden sonra yaptığı ilk
iş, beslediği boğazları azaltmak olur; kardeşi Benjy’yi Devlet Akıl
Hastanesi’ne gönderir, ev işlerini gören zencilerden kurtulur.
Paranın yanında sorun ettiği tek konu, parayla ve
ahlakla ilintili olarak, yeğeni Quentin’dir ki, onun parayla iki türlü
bağlantısı vardır: Onun adına gelen ve ona ulaşmayan paralar ve Jason’un
teneke kutusundan çaldığı; evi terk ederken yanında götürdüğü paralar. Ahlak
konusundaysa, “Quentin, annesinin kızıdır” ifadesi yeterince açıklayıcı
değilse eğer, Jason’un sözü tamamlayıcı olarak bu cümleye eklenebilir:
“Bir kız bir kere azmayagörsün.”
Ses ve Öfke
bir ailenin çözülüş ve çöküş romanı değildir sadece, sosyal düzeni de
sorgulayan bir romandır.
Hayır, doğrusu bunların ikisi de değildir; bu kitap,
bir dil, bir edebiyat, bir roman anıtı dikmek için bir ailenin ya da sosyal
düzenin malzeme olarak ustaca kullanılmasıdır; çünkü öyledir.
Kitaplık
Sayı: 83 / Mayıs 2005
ŞAİR DERSEM ÇIK, ŞİİR DERSEM YİNE ÇIK
Yıllar önce, Kadıköy’deki Reks Sineması’nda
seyretmiştim, ortaokul yıllarında romanını okuduğum, Dr. Jivago filmini.
Romanlardan uyarlanarak çekilen filmlerin kitaplarla karşılaştırılması
yapıldığında, ki nedense hep yapılır, bu kıyaslamadan genellikle romanlar
üstün çıkar. Bu filmi seyrettiğimde böyle bir kıyaslama yaptığımı
sanmıyorum. Yalnızca, gerçekte de filmlerde de görmeye katlanamadığım karlı
görüntüleri, bu filmde, (daha sonra Stalingrad’da ve Uzak’ta)
hep böyle olsun, böyle kalsın duygusuyla seyrettiğimi anımsıyorum.
Bir roman yazarı olarak kendime yakın hissettiğim
Boris Pasternak’ın şairliğini öğrenmem o günlerden epey sonradır. Ne ki, bu
bilgi, Pasternak’ın bendeki yerini değiştirmedi ve o, benim için yine roman
yazarı Pasternak olarak kaldı.
Mehmet
H. Doğan’ın çevirip hazırladığı
Yalvaçlar ve Biliciler adlı kitapta, önsözden sonra ilk okuduğum
yazı, İlya Ehrenburg’un Pasternak’ın şairliği üzerine yazdığı yazı oldu.
Önce, bu kitapla pekişen toptancı düşüncemi
yazmalıyım: İlginin altındaki ateşe odun atmadan olmuyor; yazılmadan
bilinmiyor, okunmadan öğrenilmiyor!
Tanışmadığımız, resmini görmediğimiz, sadece
okuduğumuz yazılarıyla, şiirleriyle bağ kurduğumuz yazar ve şairlerin
resmini oluşturmak hakkı bizimdir. Onların kaşlarını, gözlerini, ağızlarını,
burunlarını; sakallarını, rujlarını, yüzlerinin yerine koyduğumuz oval
düzleme, gönlümüz nasıl istiyorsa öyle yerleştiririz. Hırçın bakışlar,
haylaz gülüşler, kırılgan mimikler mi, her ne aktarmışsa bize, onları alır,
algılarımızın işaret ettiği yere koyarız. Bildiğimiz ya da bize bildirilen
fiziğin yanına ruhu ekleriz; kimyayı, kişiliği de...Yanılabiliriz elbette.
Bu hak da bizimdir.
Örneğin, şu satırlarla çizilen Pasternak portresi,
benim için şaşırtıcıdır: “Capcanlı,
sağlam, zamanının bir çocuğu, sonbahardan, günbatımından ya da çekici ama
dayanılmaz öbür şeylerden eser yok onda.”
Ehrenburg’un yarattığı şaşkınlığı Soklovski, şu
sözcüklerle sürdürüyor:”Ne mutlu
adam. Hiç çökmez, yaşlanmaz böyleleri.
Hayatının sonuna kadar aşk ve bolluk içinde, büyük yaşayacaktır.”
Pasternak’ı Dr. Jivago ile üst üste çakıştırıyorum
ya, bu tanımlanan kişi, benim yazarım değil!
Bilmediğim şairliği üzerine yapılan şu saptama bana
ne kadar uzaksa, “Önceleri, yabancı
şiir hayranlarını, Pasternak’ın büyük bir şair olduğuna inandıramazdım bir
türlü.” , yazarlığıyla ilgili yazılan şu satırlar da bir o kadar yakın:
“İlk kitaplarından söz açılınca duymazlıktan gelmeye çalıştığını, daha önce
yazmış olduğu şeylerin bir sürü çalışmadan başka bir şey olmadığı, yeni
yazmış olduğu tek değerli esere. Dr. Jivago’ya bir hazırlık olduğu
düşüncesine inatla sarıldığını söylediler”
Ehrenburg’un metninde yer alan ve Afinogenov’dan
alıntılanan şu satırlar, genel olarak sanat kavramına ve sanat yapma
eylemine değindiği için önemli: “Bir
yazarın sanatı, yalnızca insanları gözleme kabiliyetinden ibaret olsaydı, en
iyi yazarlar, doktorlar, polis memurları, öğretmenler, idareciler, Parti
Komitesi sekreterleri ve generallerden olurdu. Oysa öyle değil işin aslı.
Çünkü yazarın sanatı, kendi kendini gözleme kabiliyetinde yatmaktadır.”
Kitabın
ilerdeki bölümlerinden birinde, Oktavio Paz’ın, Louis Cernuda için benzer
şeyler söylediğini; tuttuğu yolun bu çizgiye yakın bir çizgi olduğunu
saptadığını okuyacağız: “Cernuda’nın
yapıtı bir kendini keşiftir; son çözümlemede, yadsınamaz farklılığının
alçakgönüllülüğüyle de olsa gururlu bir olumlama.”
Şu
söz ise Cernuda’ya aittir:
“Her insan gibi ben de kendi hakikatimi, başkalarınınkinden ne daha iyi, ne
daha kötü, sadece farklı olacak kendi hakikatimi bulmaya çalıştım yalnızca.”
Sanatın geneli hakkında ileri sürülen bu görüş
Pasternak’la ilişkilendirildiğinde acımasız bir yargı çıkıyor ortaya:
“Zamanımızın en lirik şairlerinden
biri olan Boris Pasternak, kendi yaradılışı ile sınırlı herhangi bir başka
sanatçı gibiydi; bir romanda düzinelerle başka insan yaratmaya, bütün bir
devri canlandırıp İç Savaş’ın havasını duyurmaya, bir trende geçen
konuşmaları yeniden yaratmaya kalkışınca acınacak derecede başarısız kaldı.”
Onun, sevdiği kadını anlatan şu cümlesi de kafamdaki
Pasternak’a çok yakışıyor: ”Bir
sandalyeyle geldin odama, bir raftan indirdin hayatımı ve tozlarını
üfürdün.”
*
Kitapta yer alan bir başka yazısında Ehrenburg’un,
Mayakovski üzerine söyledikleri ise, kafamdaki resimle bire bir örtüşüyor:
“Uzun boylu, iri çeneli, gözleri
bazen üzgün bazen sert, yüksek sesle konuşan, kaba ve her an kavgaya hazır
bir insan – sporcu ve hayalperest, dua etmek için tepe üstü duran bir
ortaçağ cambazı ile, uzlaşmaz bir put kırıcı karışımı bir insan.”
“Ölen çocukları seyretmeye bayılıyorum...”
diyen, ama bir atın kırbaçlanmasına bile dayanamayan; kendine “öküz”,
şiirine “su aygırı” diyen; “fil
derisi” taşıdığı için kendisine kurşun işlemeyeceğini söyleyen biri o.
Yıllarca şiirle savaşan, şiiri şiirle yıkmaya
çalışan bir şair. “Fikirsiz, idealsiz
şair ise gelmemiştir yeryüzüne. Neyim ben -bir papağan mı, bir erkek hindi
mi?”
Besbelli, Mayakovski dünyanın bir çıkıntısıydı.
Kendini törpüleyen, çelişik heyecanlarla çalkalanarak kabını eriten,
biçimiyle kavga eden bir çıkıntı. O, tabancasının mermi yatağına kurşun
sürerken, son sivriliğini de yok etmeyi amaçlamıştı. Ne ki, yaşadığı sürece
yakasını bırakmayan çelişkiler, ölümünden sonra da onunla kaldı: Dikilmiş
heykellere karşı savaş açmıştı; sonunda, heykeli, Nastaniski Caddesi
yakınlarında bir yere dikildi: Yıkmak istediği öteki putların yanına...
*
Bu ateş topundan sonra, Mehmet H. Doğan’ın seçtiği
şair, tam bir pamuk tarlası: Jose Marti’nin kaleminden Walt Whitman.
Kadife bir koltukta oturmuş, dağınık gür beyaz
saçları, göğsüne inen sakalı, ormanlar kadar sık kaşları, bastonuna dayalı
eliyle bir tanrıya benzeyen şair.
“Doğal kişiliği”, “yaratıcı gücünü dizginsiz
salıveren doğa”sıyla, “on bin genciyle, güzel, dev gibi”, ”en küçük bir
filizin gerçekten ölümün olmadığını gösterdiğine” olan inancıyla, halkları
ve ırkları heybetle harmanlayan, “her şeydeki düzeni ve dinginliği görünce,
onlar tartışırken ben sesimi çıkarmam, giderim, yıkanırım ve kendime hayran
olurum” diyen, “koltuğu, kilisesi, felsefesi olmayan”, çağının en zarif i
olmasa da en korkusuz, en kapsamlı, en kendiliğinden şairi.
Şıngır mıngır uyaklarla, dile gelmez aşklarla,
vefasız hanımlarla, kısır yakınmalarla, korkaklığa varan sakınmalarla,
kameriyelerdeki iç çekmelerle ilgilenmeyen, kendini ve şiirini bir çağın
doğuşuna, şaşmaz bir dinin şafağına ve insanın yenilenmesine adayan bir
şair.
Onun şiirinin, “gelecek için yol gösterici bir iki
söz” söyleyen “yalvaçça haykırışlar” olarak nitelenmesi, bu yüzden olmalı.
*
Yalvaçlar ve Biliciler
kitabının en ilginç deneme-incelemesini, Cynthia Ozick yazmış: “T.S. Eliot
101 yaşında”
Bu iddialı yazının temel iletisi, şiirlerinin
kapıları kolay kolay açılamayan, dizeleri ve izlekleri kolay kolay
anlaşılamayan bu şairin, kişiliğinin ve gerçek yüzünün de yeterince ortaya
konmadığı, gizli kalması sağlandığı ya da bilerek gizlendiği, şeklinde
özetlenebilir.
Bu savın satır başlarından her biri, Eliot’un, göğün
en yüce katında, güneş ve ay gibi gök kubbeye çakılı, sürgit ışık saçan dev
heykelinin dibine konan dinamit lokumları gibi. “Mezardan gelen ahenkli
sesi, kendisi gibi papazcaydı: bomboş, robotumsu bir keder ipliği gibi
ülkenin bütün kampüslerini bir uçtan öbürüne sarıp duran kişiliksiz bir
sesti bu.”
Döneminde bu sesin rüzgâr, döl yatağı, düşünce ve
dil, yüzyılların külü ve yaşamın temel gizi gibi yakıştırmalarla
nitelenmesini korkunç ve dalkavukça bulan Ozick, Eliot’u, sürekli arayan,
değişen, dönüşen biri olarak tanımladıktan sonra, “hiç kuşkusuz Eliot’un
aşırı değişmeleri, sıradan hileler olarak gözden kaçırılmamalıdır –özellikle
de dinsel yanda. Kişilik kazanmakla dönmelik arasında bir ayrım vardır.
Böylesine katışıksız bir kendi kendine değişim, ilk kalıptan nefreti de akla
getiriyor.” diyor.
Ozick’e göre, Eliot bir bağnazdı ve onun, bu türden
bir nitelendirmeye hiçbir itirazı yoktu:“Eğer Hristiyanlık giderse tüm
kültürümüz de gider.” dediğinde
ya da “Yahudilerin Hristiyan inancına sahip kimselerin arasına
serpiştirilmesinin hem bu halklar için hem de Yahudilerin kendileri için
şanssızlık olabileceği”ni yazdığında ve bunu “din olmadan
kültür olabileceği yanılsamasını güçlendirici bir etkisinin olabileceği”
düşüncesine bağladığında, bu yönünü ortaya çıkarıyordu zaten. Ayrıca, 1910
yılında kaçıp geldiği Paris’te etkisine kapıldığı Maurras’ın “klasik,
katolik ve monarşik” olarak özetlenebilecek fikirlerini hemen benimsemesi de
bunun başka bir kanıtı. Bu fikirler hayatı boyunca Eliot’u terk etmedi.
Edebiyatta klasikçi, politikada kralcı, dinde Anglo-Katolik olarak kaldı ve
bu fikirleri, zaman içinde kendi fikirlerine dönüştürdü ve öyle sundu.
Bu “dönüştürme” ve “sahiplenme” savı bu kadarla
kalmıyor: Eliot’un bir eleştirmen olarak tanınmasına neden olan ve bir
papalık fermanı gibi yayılan Yeni Eleştiri kuramının, çıkış noktasının Henry
James’in fikirleri olduğu da söyleniyor. Bunun yanında başka başka
kurnazlıkları da: Bertrand Russell’ı, Ezra Pound’u, önlenemez yükselişinde
basamak olarak kullanması; kardeşine yazdığı bir mektupla, Boston ve
Newyork’taki dergi editörleriyle konuşarak onlarla kendi adına ilişki
kurmasını ve onlardan “kendilerininkinden daha yüksek sosyal konumdaki
kişilerden aracılar bulmayı” istemesi, ve de bunu Pound’un fikriymiş gibi
sunması; kendi çıkarlarını ustaca kollamak için, çekingen yapısını
kurnazlıkla kullanması gibi...
Eliot, bu sayılanları gerçekleştirirken kendi
sesinin yanında, yapay onlarca ses üretmiş. Ozick, “İlk mektupları bir
vantriloğun el kitabıdır” diyor. Para konusunda babasına, çamaşır ve giysi
konularında annesine yazar; sanat koruyucularına, peşlerinden koşuyormuş
izlenimini vermekten kaçınarak kadirbilir bir tonda dostça bir soylulukla
yaltaklanır, koruyucularına minnettarlığını titizlikle bildirir.
Ve daha neler... Gerçekten çok şaşırtıcı!
*
Yalvaçlar ve Biliciler
kitabında, değindiklerimin dışında, C.M.Bowra’nın, kitaba adını veren
“Yalvaçlar ve Biliciler” başlıklı yazısını; Roger Garaudy’nin “Saint-John
Perse” yazısını ve Octavio Paz’ın “Luis Cernuda: Öğretici Sözcük” adlı
incelemesini de bulacaksınız.
Bir şairin içinde kaç kişi yaşar acaba?
Demiştim: Yazılmadan bilinmiyor, okunmadan
öğrenilmiyor.
Kitaplık
Sayı: 77 / Kasım 2004
KAFKAPRAGBABELODESSA
Bunca yılın alışkanlığıydı, son yıllarda, iyiden iyiye takıntıya dönüştü.
Okuduğum kitabın yazarını, yaşadığı dönemi; o yılların olaylarını, yazarın
olaylara yaklaşımını, yazdığı insanların düşünce biçimini, kitap boyunca ve
sonrasında, o dönemin yazarlarıyla karşılaştırıyor, bu kıyaslamadan sonuçlar
çıkarmaya çabalıyorum. Buna okuma mı denir yoksa kitaplarla cebelleşme mi,
tam kestiremiyorum.
Birbirine ulanan bu farklı okumalar, son zamanlarda sıkça bir araya
geldiğimiz Ergin Altay ağbinin armağan ettiği, o kıvrak Türkçesiyle sanki
yeniden yazarak çevirdiği Rus klasikleriyle, daha da yoğunlaştı. Şimdilerde,
Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e uzanan zaman diliminde, kuyruğunu
yakalamaya çalışan kedi gibi, oradan oraya dolanıp duruyorum.
Bu yazıyı yazmaya koyulduğumda aynı yörüngeyi bir daha yürüdüm: Aleksey
Feofilaktoviç Pisemski’yi duymuşluğunuz var mıdır bilmem; onun
Girdap adlı romanını, “kırk yıl
önce çevirmiştim, yeniden basmışlar” diyerek bana imzaladığında, Ergin
ağbiye bu adla hiç karşılaşmadığımı itiraf etmiştim. O da “bizde pek
bilinmez” diyerek beni bir bakıma teselli etmişti.
Kitap, arka kapağında yazdığı gibi, ihtilal arifesindeki Rusya’da,
aristokrat aydınların tedirginliklerini, kararsızlıklarını ve birbirleriyle
olan ilişkilerini anlatıyor. İhtilalin hangi ihtilal olduğu sorusunu bir
yana bırakıp, o sıra Osmanlı’da ve Rusya’da hangi yazarlar yaşıyor ve neler
yazıyorlar sorusuna yöneliyorum.
Pisemski, 1821 doğumlu; öldüğü yılsa 1881; tıpkı Dostoyevski gibi. Yani onun
bire bir çağdaşı. Pisemski’nin şanssızlığı buradan başlamış ve orda
kalmamış: O, Girdap’la
uğraşırken, bu kuşağın en eskisi olan 1809 doğumlu Gogol 1842’de
Palto’yu ve aynı yıl
Ölü Canlar’ı yayımlamış;
-kendilerinin de kabul ettiği gibi- Dostoyevski, Turgenyev ve Tolstoy gibi
yazarları “Palto”sunun cebinden çıkarmış;1852’de öldüğünde de Rus
edebiyatını bu üç yazarın egemenliğine bırakmış. Bu üç dev yazarın
karşısında, ne Piemki’nin ne de
Oblomov ve Yamaç gibi iki
tuğla kitap yazan ve Oblomov’la Rayski gibi iki önemli tipi yaratan, 1812
doğumlu Gonçarov’un öne çıkma şansı olamamış.
O yılları bir düşünün: 1854-55’de Tolstoy,
Çocukluk Gençlik Yılları’nı,
Tipi’yi,
İki Süvari Subayı’nı, 1862’de
Savaş ve Barış’ı yazmış; aynı yıl
Turgenyev Babalar ve Oğulları
yayımlamış. 1846’da Öteki,
1847’de Ev Sahibesi ve 1848’de
Beyaz Geceler’le dudak uçuklatan
Dostoyevski, Suç ve Ceza’nın,
Budala’nın
Cinler’in,
Karamazof Kardeşler’in hazırlığı
içindedir. Daha “yeni”lerden sayılan Çehov ise, yirmili yaşlarında bu
kitapları okumakta, kendisiyle başlayacak kuşağın temellerini atmakta.
O dönemin Osmanlı’sına bakmadan olmaz! İnternetin güvenilmezliğini hesaba
katarak Vasfi Mahir Kocatürk’ün Türk Edebiyat Tarihi’ne kapanıyorum:
O zamana kadar roman ve hikâyeye ilgi göstermeyen kalem erbapları,
Fransızcadan çevrilmiş kıratı düşük romanların etkisiyle bu türe
yönelivermişler. 1844 doğumlu Ahmet Mithat Efendi 1870’den itibaren 25
kitaplık Letaif-i Rivayat
serisini yazmış, 1875’te Felatun Bey
ile Rakım Efendi romanını yayımlamış. Onun öncesinde Şemsettin Sami’nin
1872 tarihinde çıkan Taaşşuk-ı Talat
u Fıtnat romanı var. Onları
İntibah (1876) ve Cezmi
(1880) adlı romanlarıyla, 1840 doğumlu Namık Kemal izlemiş. İlk gerçekçi
romanımız olarak anılan Araba Sevdası’nın
yayımlanma tarihi 1896, yazarı da Recaizade Mahmut Ekrem.
Batılı anlamda hikâye ve romanımızın başlangıcında yer alan isim, çoğu
edebiyat tarihçilerine göre Samipaşazade Sezai’dir. 1859 doğumludur ve ilk
romanı Sergüzeşt’in basılma
tarihi 1888’dir. 1862’de doğan Nabizade Nâzım’sa 24 yaşındayken
Yadigârlarım’ı bastırmış. İki yıl
sonra doğan Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın ilk kitabı
Şık’ın basım tarihi 1888. 1865
doğumlu Ahmet Rasim ilk kitabı İlk
Sevgi’nin basım tarihi ise1891. Bu kuşağı belki 1868 doğumlu Halit Ziya
Uşaklıgil’le ve onun 1885 yılında basılan ilk kitabı
Sefile ile tamamlayabiliriz.
Çehov 20. yüzyıl Rus edebiyatının öncülüğünü yaparken, bu çıkışın bir
benzerini de bizde Sait Faik Abasıyanık, Sabahattin Ali ve İlhan Tarus
yapmış. 1906’da doğan Sait Faik 1936’da
Semaver’i, 1907’de doğan
Sabahattin Ali, 1935’te Değirmen’i,
aynı yıl doğan İlhan Tarus Doktor
Moro’nun Mektubu’nu yayımlamış.
Sonrası artık bugündür.
*
Pisemski’nin
Girdap’ında, şöyle bir cümle geçiyor:
“Avrupa şehirlerini andıran
Odessa’mız gerçekte Yahudi ve Rusların yurdu.” Bu cümle, Rus-Yahudi
yazarları kurcalatıyor bana. Ulaştığım tek bir isim var: İzak Babel.
Ergin ağbinin çevirisiyle ilk defa Türkçeye çevrilmiş olan
Odessa Öyküleri, daha Giriş
yazısıyla buradan Kafka’ya gitmem gerektiğine işaret ediyor: Çünkü Cynthia
Ozick imzalı bu yazı, Babel’in Kafka’ya ne kadar benzemediğini arka arkaya
sıraladıktan sonra “kendi aralarında gerilmedik sinir bırakmamaları için”
neden beraber anılmaları gerektiğini söylüyor. Kafka içedönük, kendine
küskün, iç dünyasının çerçevesi dar, politikaya kayıtsız, diline sahip
çıkmaya cesaret edemeyen, verdiği sözleri tutamayan ve bu yüzden acılar
çeken, tek başına iken kendine yetmediğinin farkında olan, buna rağmen yine
de evine kapanmayı tercih eden ve sonuçta yatağında ölen bir dahi.
Babel ise, güçlü, kuvvetli, pervasız, aldırmaz, hergele, alaycı, dik başlı
âşık, düşüncesiz sahtekâr, kadın düşkünü, serseri, devasa iştahıyla her şeyi
kapsamak isteyen, Ozick’in tarifiyle “canlıların yarattığı her türlü
titreşime açık hassas bir zardır”. Ölümü de sıradan değil: Suç işleyen bir
devletin suç işleyen gizli servisi tarafından kurşuna dizilerek öldürülmüş.
Görülüyor ki mizaçları taban tabana zıt. Bu ister istemez dillerine ve
tarzlarına da yansıyacaktır.
Bir fark daha: Kafka, yazdıklarının yok edilmesini istemişti, Babel’in son
isteği ise eserini tamamlamasına izin verilmesiydi. Kafka’nın nerdeyse
yazdığı her satır yayımlandı; Babel’in yayımlananlar dışında tek bir
satırına ulaşılmadı.
Sırt sırta vermiş, ayrı ufukları seyreden bu iki yazarın ortaklaştıkları ilk
nokta, bilinçli birer Yahudi oluşlarıdır. Biri Prag’da öteki Çarlık Rusya’da
uygulanan katı kısıtlamalarla, genç yaşlarında, iki ayrı kanalda çalışan
acımasız soykırıma tanıklık ettiler. Bu dayanılmaz baskı altında, Kafka,
sanal sanrılarını gerçeğe yamayarak dünyasını “sömürge”leştirdi, nedeni
belli olmayan mahkemelerde kendini yargıladı, akıldışı bir sosyal düzende
“değişti”, “başkalaştı”, mizacına uygun yepyeni, taklit edilmesi zor bir
akım oluşturdu.
Babel ise, yazılarını yazarken ayaklarını dünyadan hiç ayırmadı, bastığı
yeri bildi. Sevecendi, neşeliydi, insanları olduğu gibi kabul etti, onlara
dürüst yaklaştı. Köylülerin, askerlerin, rahiplerin, hahamların, çocukların,
sanatçıların, fahişelerin, taksi şoförlerinin arkadaşı olarak, onların kafa
karışıklıklarını, inatçılıklarını, sevgilerini, yalnızlıklarını, alaycılığı
ve aşağılamayı hiç aklına getirmeden, sevimli şakacılığıyla anlattı ve tıpkı
Kafka gibi yeni ve taklidi zor bir akım oluşturdu. Onun biçemini anlamak
bakımından, kitabın giriş bölümüne alınan ve yaşadığı şehri ve içinden
çıktığı insanları anlatan şu satırlar iyi bir seçim sayılabilir:
Rusya
İmparatorluğu’nun en çekici şehridir. Düşünecek olursanız, özgür ve kolay
yaşayacağınız bir kenttir. Nüfusunun yarısı Yahudilerden oluşur ve Yahudiler
kat ettikleri yol boyunca birkaç basit gerçeği öğrenmiş bir halktır.
Yahudiler yalnız kalmamak için evlenirler, asırlar boyu yaşamak için
severler, evler alabilsinler ve karılarına astragan mantolar verebilsinler
diye para biriktirirler, çocukları severler, çünkü, kabul edelim, insanın
çocuklarını sevmesi iyidir ve önemlidir. İş resmi işlemlere ve düzenlemelere
gelince fakir Odessa Yahudilerinin kafası karışır; ama fikirlerini, o antika
fikirlerini değiştirmek o kadar da kolay değildir. Bu Yahudileri
değiştirmeyi beceremeyebilirsiniz, ama onlardan öğreneceğiniz çok şey
vardır. Odessa’nın bu hafif ve basit atmosfere sahip olmasının nedeni büyük
ölçüde onlardır.
Burada anlatılan şehirde yaşayan insanlar, Kafka’nın
Fare Ulusu’nda anlattığı,
“Değer”lerle, “Önem”lilerle, “Var oluş”la dalga geçen ve bu tutumlarıyla,
Prag’ı biraz daha Prag yapan insanlarla dünyaya bakış noktasında yan
yanadır.
Kafka ile Babel, sayılan benzerlik ve farklarıyla, bana göre tek bir zeytin
tanesinde buluşurlar. Çekirdek Kafka’dır, kapalı ve kaskatı. Yenilebilir
kısım ise Babel’dir. Yanına kızarmış bir ekmek dilimi ile sıcak bir bardak
çay eklensin ister ki, hayatı bazen sadece bunun için yaşanmaya değer bulur.
*
Sözü bir defa daha Ergin ağbiye getireceğim: Bu
yazının orta yerindeyken çıkageldi ve beni, bir yanımda İzak Babel’in
Odessa Öyküleri, bir yanımda
Kafka’nın Şarkıcı Josefine ya da Fare
Ulusu kitabıyla boğuşurken yakaladı. Babel’i işaret ederek, “Bu nasıl
bir yazar, bu nasıl bir kitap, bu nasıl bir çeviri ağbi” diye sordum. Cevap
vermek yerine “Ohh, beyefendi, oturmuş şıkır şıkır okuyor. Bunu soruyor da
nasıl çevirdiğimi, çevirirken neler çektiğimi sormuyor bile” diye şaka yollu
çıkıştı bana. Açıkladı sonra: Dostoyevki’den günde dört sayfa çevirirken
Babel’den bir günde ancak yarı sayfa çevirebildiğini; çünkü “adam”ın şair
olduğunu, hiçbir şeyi doğrudan söylemediğini, imgeli ve dolambaçlı
anlatımını kavrayabilmek için, nerdeyse kaldırıp her sözcüğün altına
baktığını anlattı. Ve bu arada Dostoyevki’nin
Budala’sını çevirdiğinin,
Babel’in Odessa Öyküleri’nin
ikinci bölümüyle boğuştuğunun haberini de verdi. Demek, yine şenlik var!
*
Sözün sonu:
Odessa Öyküleri’ni okuyun. Sonra oturur, şöyle enine boyuna dil’den
biçem’den, ironi’den bahsederiz. Konuşmamızın sonunda sözü Sait Faik’e
bağlayacağımızı şimdiden biliyorum.
Kuyudaki Koro Sayı: 2 Bahar 2012
EYLÜL AVLUSU
Akatalpa
grubunun dergi toplantılarında yapılan bir espridir: Öteki şiirler Serdar'ın
attığı / ayıkladığı sözcüklerle yazılır, deriz biz. Bu, şu demektir:
Serdar'ın şiiri incedir. Kısa görünse de uzundur. İnce uzun saydam bir
kuyudur yani. Dibi şu kadar yakınınızdadır; dalıp birkaç çakıl, bir avuç kum
çıkarasınız gelir ki, bu kırda gezinmek kadar kolay bir şeydir. Eh, dağa
dolanan dikenli patikanın peşinden gitmez, gördüğünüz çiçekleri toplayarak
toprağın yüzünde oyalanmayı seçerseniz, evet, öyledir. Yok eğer, birkaç
çakıl, bir avuç kumun ötesine geçip dipteki sesi de duymak isterseniz, sizi
kaldıran suya epeyce bir direnmeniz gerekir.
Ses dedim ya, Serdar'ın şiirine kulak verdiğinizde, oradaki sese,
kestirmeden ses deyip öyle kolayca geçemezsiniz.
Duydum o tınıyı güz günüydü
Nasıl bir yağmur bilemezsiniz
./..
Nasıl da bir gül diner dinmez
Yağmur ki duldamda güz günüydü
dizelerindeki yağmuru duymanız gerekir, yağmurun
ritmini yakalamanız, sözcüklerin ağır ağır yağışını ve teninize damlayışını
hissetmeniz gerekir. Çünkü, Serdar'ın şiirini okuma konusu olarak
seçmişseniz eğer, orada ses ve ritim, konunun kendisi olur. Şiir, biraz da
sözün müziği değil midir; Serdar, bunu bilir.
Sözün müziği dedim ya, bu, ölçü gerektirir. Kuşlar Kanadı'yla
başlayan Arkası Dün'le süren ölçülü söyleyişi Eylül Avlusu'nda
da duyar oluşumuz, yağmuru besteleyen bir besteciye ait nota defterinin
üçüncü sayfasında olduğumuzu gösterir. Hece sayan parmaklarınızın temposunu
bir trampetin üstüne taşırsanız, duyacağınız ses, saçağınıza vuran
damlaların sesidir. Uyumlu, düzenli, ölçülü göğün, yeryüzüne doğru uyumlu,
düzenli, ölçülü akışıdır bu. Şiirler tespih taneleri gibi geçer, kimi zaman
yedi, kimi zaman da dört boğumlu parmaklarınızdan. Sözcükler, ait oldukları
yeri, gelir bu ölçünün içinde bulurlar. Uyak dediğiniz şey kendiliğindendir,
yalındır, orada olması gerektiği için oradadır.
Bildim nedir zamanı
Kurmak zaman dışına
Ve çağıl akışına
Açık etmek dört yanı
Çünkü böyle geçilir
Ölüm öte engebe
Ya da vurmak en dibe
Ne yok orda seçilir
Zaman zaman şiirlerde (--), ( / ), (...) işaretlerini görürsünüz,
Değer--değmez güneşe, Öte kendi/ne seçik, Şayet...sesimi gibi. Bunlar,
Serdar'ın söze döktüğü müzikteki diyezleri, bemolleri, gösterir ki, bu
işaretler sizi iki şeye götürür. Bir, bir çeşit gırtlak nağmesi
diyebileceğimiz anlam nağmelerine; iki, Serdar'ın çokça başvurduğu,
eğitimini gördüğü için çok iyi bildiği Divan Edebiyatı'ndaki söz
sanatlarının örneklerine. Başınızı saçağınızdan dışarı çıkararak, anlamı
dalgalandıran, bu yüzden dönüp bir daha okumayı gerektiren bu tevriyelerle,
istiarelerle, hüsn-ü talillerle... saçınızı ıslatırsanız, yağmuru daha iyi
kavrar, ıslak bir ritimle kıvrılan, kıvranan, bükülüp açılan sözcüklerin
dansıyla tanışırsınız. Bakın Mavicik şiirinin ilk dizesine:
Göğe döndüm, gündüzün
Bu dizeyi okuyunca, yüzünüzü göğe mi çevirdiniz ya da gökten ayrılıp
gitmiştiniz de göğe geri mi döndünüz, yoksa göğe mi benzediniz? Hangisi?
Şiirin devamını okurken, belirleyeceğiniz okuma yönünü, eşlik edeceğiniz
dansın çeşidini, verdiğiniz anlamdan yola çıkarak siz seçeceksiniz.
Bu noktada, Divan Edebiyatı'nın Osmanlıcanın çatısı altında topladığı Arapça
ve Farsça lügatların geniş olanağından yararlandığını, çatısını çatacağı
evin ağacını bu sözcük ormanından seçtiğini; yapacağı söz sanatlarının
kalıbını kurarken anahtarını boynunda taşıdığı bu malzeme deposunu
kullandığını söylemeli ve bu sözün arkasına, Serdar'ın şiirini tertemiz,
katışıksız bir Türkçe ile yazdığını eklemeliyim. Bu saptama gözden
kaçırılmamalıdır. Eylül Avlusu'nda bağdaş kurup eyleşen 60 şiirin
tamamındaki sözcük sayısı, diyelim bin ise, kitabın genelinde sarkık duran,
göze batan Arapça-Farsça sözcük sayısı on'u geçmez. Bunlar vakit'tir,
zaman'dır, hüzün'dür, zifir'dir, rüzgâr'dır ve onlar artık bütünüyle
bizimdir, bizdendir. Türkçenin bu halinden yana tavır alan kaç şair var Türk
edebiyatında? Galiba, Fazıl Hüsnü Dağlarca'dan başka bir ad bulmakta epey
zorlanırız. Hele, yeşile bulanmış hurufatın bayrak açtığı şiirlerle ve
bunların yazarı olan şairlerle karşılaştırırsanız, başlangıçta uzun ince bir
kuyu olarak tanımladığım Serdar Ünver'in şiirini neden ayrıca bir de saydam
şiir olarak nitelediğimi anlarsınız.
Bu saydamlığın başka bir nedeni daha var. Serdar'ın şiirindeki gerek
manzarada, gerek felsefede, gerekse düşte, düşüncede ve duyguda bir
imgesizlik hali hakimdir. Anlamı zenginleştirirken, katmanlaştırıken imgeden
çok söz oyunlarına-söz sanatlarına yaslanır, imgeyi kullanmaz. Şiirin
imgesiz yazılamayacağını düşünenlere göre bu bir eksiklik sayılabilir.
Doğrusu, ben de, imgesiz şiirin aksak olduğunu düşünenlerdenim. Ne var ki,
Serdar'ın şiirini, şiirin imgesiz yazılabileceğinin bir örneği olarak
görüyorum.
Acı sözüm, derinde
Ne çok beni bekledin
./..
Acı sözüm, acımı
Senden iyi kim desin
diyebilen bir şairin imgeye gereksinimi yok, değil
mi?
Akatalpa grubunun dergi
toplantılarında sorulan bir sorudur: Acaba Serdar'ın şiiri, bu akışıyla,
giderek bir barajda mı birikmektedir? Suyun önünü kesen duvarın arkasında
bir tıkanma, bir tıknefeslik, bir biçime hapsolma tehlikesi olabilir mi?
Bu soruların yanıtı, Eylül Avlusu'nun son sayfasındaki, durup durup
okuduğum O Şiiri Yazmadım şiirinde var zaten.
O şiiri yazmadım
Geldi gitti yazmadım
Besbelli, Serdar'ın devamı var!
Bekleyeceğiz!
Varlık
/
KIZ İLMİ / SALYANGOZ İLMİ
Daha da incelen, kendine kalan şiir
ve geriye döndüğüm fabrika ayarları
ve de zatımın
cürufu…
Yani nedir?
Bir potadır, isten kararmış bir kap.
Yani nedir?
Altında yanan ateştir, içinde kaynayandır. Hem… hem
de…
Bir de muhasebe defteridir.
Gelir hanelerini gider hanelerine denk getirme
meselesinin halli için hesap dökümüdür.
Bir de uzaklar için yol hazırlığıdır. Bunun için
kapağı açılan bavulun içine kıymet ile ziynet çiçeği, kurdu ile elma, yeşil
pardösü, kekre çay, ıslak hırka, oralardan gidip ötelerde esecek rüzgârın
nefesi konur.
Bir de yola çıkmışlara, kaydı silinenlere, nüfus
kütüğünde yer açma telaşıdır, gittikleri yerde kaybolmasınlar diye.
Bir de,
“Gözün
sakın çıkmasın;
iki gözünle birden—
gidesin, Tayyip!”
rahatlamasıdır ki, eh, rahatlatmıştır da…
Bir de… bir de… bir de… dir, hepsidir de, asıl, bir
de yolcu uğurlamadır ki, işte, sebeb-i kitap budur.
İki zariften ikincisinin ağır bavulu kendi bavuluna
yerleştirilmiştir de taşınırken, yan yana yazılmış dörtten çok dört çığlık
atılmıştır. Öyle bir atılmıştır ki, kitap orada cümle hurufata el sallayıp
çığlık olarak kalmıştır.
Dört çığlık
I
Kızım nerede—
diye sordum, içime.
Çıt, dedi içim.
II
Kızım uzakta—
diye vursam uzağı
döner mi kurşun?
III
Çilleri kadim—
kızımı, ben ne yaptım..
uğurladım.
IV
Gayret; çiviye—
çekiç vurdum; mor yazsın
diye parmağım.
Dut’un “pıt”ından içinin “çıt”ına geçilmiştir ki,
dut da iç de dalına veda etmiştir.
Bavula bir de evlatsız kahvaltı eklenir.
Kız vermek
I
Çillerini anlatsaydım
katmerli güller
açardı bahçenizde.
II
Alıp gitti
çillerini
bebeğine
götürdü.
III
Akşam olsun
sofrasını kuracak;
ilk yemeği
babasının
ciğeri.
Salyangozdur, ardında, -gözyaşı mı ne- ıslak bir iz,
tenha iki “biz” ve hareli bir ev ile çengeli ipsiz bir tığ bırakıp yurdunu
terk etmiştir.
Ağzın eksik sefasıdır.
Bavul, kendini içine kor ve kapatır kapağını.
Burnu vardır ve düşer elli ikinci gecesinde.
Hamiş 1:
Sina: Ar.
has isim. Müselles bir çöl.
Hamiş 2:
Adı Sina olan
başka şair yok.
Hamiş 3:
Madem çöl,
Onun ’çün vaha dilerim.
BİRKAÇ YAZAR, BİRKAÇ GAZETECİ, YAZ SONUNA BİRKAÇ NOT
"Mevsimlik kitap" diye bir şey var mıdır?
Vardır!
Karanlık göğün yere değdiği kış mevsiminde okunan kitaplar, güneşe ve kuma
bulanmış sahillerin sıcağına serilip yatılırken okunabilir mi?
Diyelim Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sı... Denizi ve göğü saran mavi
ormana ve bu ormanı kuşatan sonsuz özgürlüğün cıvıldayışına aldırmadan,
maddi karşılığını bulmamış suçlar ve manevi cezalar, güneşyağı bulaşmış
parmakların çevirdiği sayfalarda değerlendirilebilir mi?
İzak Babel'in Yahudi Odessa'sı Ege kıyılarında bir yere taşınabilir mi?
Kafka'nın buz tutmuş karanlık Prag'ı yaz sıcağının aydınlığına taşınırsa
neye dönüşür?
Evet, mevsimine göre okuma diye bir şey var!
Yaz mekânlarına, mesela bir Agatha Christie kitabı çok yakışır. Biraz daha
seçkin olunacaksa, Georges Simenon ya da Dürrenmatt tercih edilebilir.
Seçenekler, hele yerli yazarları düşündüğünüzde, o kadar çok ki!
Özellikle dikkat ettiğim için biliyorum:
Sahil şeritlerini istila etmeye başlayan büyük markalı alış-veriş
merkezlerinde yer bulan kitap reyonları, satın alma aşkıyla yanıp tutuşan
müşterilerine yazın okunacak kitaplar konusunda yol gösterici oluyor. Kitap
seçiminde pazarlama yöntemlerinin mi, çok satanlar listesinin mi, yazar
adlarının mı etkili olduğunu bilmiyorum; oralarda, bu tür kitapları ayrı bir
sepetin içine doldurarak okumaya meraklı olanların dikkatine sunuyorlar.
O sepetlere bakarak öğrendiğim şu: 2012 yazının "moda" yazarları: Elif
Şafak, Ayşe Kulin, İskender Pala ve Ahmet Ümit.
Bu "moda"nın, gerçek okurlar için sabır zorlayıcı olduğu ortada. Kendi adıma
konuşacak olursam:
Adından çokça bahsedilmesine kanarak Elif Şafak'ın Kara Süt kitabını
almıştım yıllar önce ve sadece birkaç sayfa okuyabilmiştim. Reklam
aracılığıyla peynir, sucuk, makarna ve gazlı içecek satılıyorsa kitap da
satılabilir mantığının "yazan"ları yazar yapamayacağını ıspatlamıştı o kitap
ve bir daha Elif Şafak adını duymak bile istememiştim.
Ayşe Kulin'in güncel olayların-kişilerin peşinde koştuğu belli. Bana
tanıdığım bir yazar arkadaşımı hatırlatıyor: Bu yazar arkadaşım, yaşadığı
şehrin öne çıkan ve şehirle özdeşleşmiş isimleriyle görüşerek onların aile
romanlarını yazmayı iş edinmişti; bir tür 'secere-roman'dı yazdıkları.
Sonunda ortaya, bol fotoğraflı, kuşe kâğıtlı, özenli basılmış kalın ciltli
kitaplar çıkardı. Bu kitapları kitapçı raflarında göremezdiniz. İki taraf da
aklına edebiyatı getirmez; yazdıran kişi manevi memnuniyetiyle, yazan maddi
kazancıyla durumdan hoşnut olurdu. Vali, Türkân gibi kitaplar
da biraz böyleymiş gibi gelir bana. Bu bir seçimdir elbet, yazanı bağlar da
son zamanlarda bir de şiir kitabı yayınladı Kulin. Bahçesindeki ağaca konan
kuşları odasını süsleyen kafese kapatmaya çalışıyordu sanki. Bu son
hamlesini, onu okumamak için iyi bir neden saydım.
Kulin, nasıl günceli kovalıyorsa, İskender Pala da tarihin rantını yeme
peşinde koşuyor. Pala, baygın sesi ve dalgın gözleriyle iyi bir Divan
Edebiyatı yorumcusu olarak kalsaydı, dediği dinlenen bir akademisyen olarak
kabul görmeye devam ederdi. Oysa o şöhretini parayla birleştirmek için alan
değiştirdi. Benimle kesişmeyecek olan yolu açık olsun.
Ahmet Ümit mi?
Hele şu yaz ve sonbahar ve kış biraz daha yürüsün bakalım...
*
Peki, evin en serin odasında ya da balkonda ben hangi "okuma moda"sını takip
ediyorum?
Tatile çıkarken yanımda getirdiğim kitaplara el sürmedim henüz. Yargının
paketleniyor olmasından ve de 3. Yargı Paketi'nin piyasaya sürülmesinin
dürtüklemesiyle olsa gerek, Soner Yalçın'ın Samizdat'ına başladım ve
sayfalar boyu süren insan paketleme öyküleri okudum. Rastlantıya bakın ki,
tatile çıkmadan önce, yine Soner Yalçın'ın Doğan Yurdakul ile birlikte
yazdıkları Reis / Gladio'nun Türk Tetikçisi kitabını okumuştum.
Oradaki Türkiye resmi bu kitaptaki resimle bütünlendi.
Samizdat'ın
neresini anlatmalı?
Neresini anlatmamalı ki!
Harcanan insanlığı mı, öldürülen vicdanı mı, dini referans alanların
tanrıdan rol kapmalarını mı, cemaat şemsiyesi altına sinen karanlık ruhlu
ademlerin, cihat psikozuyla ve gönül rahatlığıyla ruhsal cinayetler
işlemelerini mi?
Her biri bir başka yazının konusu...
Kitabın ana eksenini, sahte belge üretim merkezlerinin marifetiyle
gerçekleştirilen trajik tutuklama öyküleri oluşturuyor. Bunlar tarihe
düşülen önemli notlar. Onlar kadar önemli olan bir şey daha var: Olan
bitenlerin gazeteler aracılığıyla halka aktarılış biçimi ki, beni en çok bu
bölümler ilgilendirdi. Ergenekon konusunda ve özellikle Oda tv hakkında
yazılan, okumadığım ya da ayrı ayrı okuduğum için bütünleştiremediğim gazete
yazılarını toplu olarak okumuş ve bu yazılara bakarak, gazetecilik denen
mesleğin nasıl bir "iş"e dönüştüğünü görmüş oldum.
İş, evet:
Bu davanın gönüllü savcılığını üstlenen gazetecilerinden Şamil Tayyar ve
Mehmet Metiner, bu "iş"i iş edinmeselerdi milletvekili seçilebilirler miydi?
(Çok çabaladı, çok konuştu, ama ne dediği yakınları tarafından bile pek
anlaşılamadı ki Fikri Akyüz adaylıktan öteye geçemedi.) (Sanırım, "iş"lerini
iyi yapan Mehmet Baransu, Faruk Mercan, Adem Yavuz Arslan gibi gazeteciler,
daha şimdiden önümüzdeki ilk genel seçimde cemaat kontenjanından liste
garantisi sağlamışlardır.)
İş, evet:
Ne zaman adlarını duysam / okusam Çehov'un kaneviçe işleyen kızlarını
hatırlatan Nazlı Ilıcak, Sevilay Yükselir ve Nagehan Alçı, bu bağlamda,
gazeteciden çok, üç muhteşem iş kadını değil midir?
Nazlı Ilıcak'ın bendeki imgesi dut ağacıyla özdeşleşir. Birileri silkelemek
için dut ağacına çıkmıştır, birileri ağacın altına çarşaf germiştir. Dut
silkelenir, çarşafa dut yağmuru yağar, Nazlı Ilıcak da gelir dutları yer! 12
Eylül'den önce de sonra da böyle olmuştur bu, bugün de böyle olmaktadır.
Sevilay Yükselir, altın günü yapan ev kadınlarını hatırlatır bana. O, böyle
günlerde çantasından bir yazı çıkarır ve kurabiyesinin beğenilmesini isteyen
hamarat kadınların edasıyla, "kızlar, bakın bakalım nasıl olmuş" der
gibidir. Dedikodunun sığ sularında mavna yüzdürerek emin kıyılar araması
boşunadır; ne herhangi bir köye ulaşma ihtimali vardır ne de herhangi bir
kasabaya.
Nagehan Alçı için düşündüklerimi İngilizce mi yazsam yoksa ek ders olarak
aldığı İspanyolca mı? Neyi nasıl yazarsam yazayım, fark etmeyecek; o, sadece
kendine öğretileni okuyacak. Bu yüzden ben, tavanımı süsleyen, bir bakıma
odamın vitrini olan kartonpiyerlere bakarak düşüncelerimi kendime saklamayı
seçiyorum.
(Bir öngörüm var: Bu devran elbet bir gün dönecek ve birçok değişimi de
beraberinde getirecek. Adını andığım bu üç iş kadınından ikisi, bu değişime
çabucak uyum sağlayacak. Örneğin Ilıcak, her mevsim meyve veren yeni bir dut
ağacı keşfedecek ve ağacı silkeleyenlerle çarşaf gerenlerin yanına dut
yemeye koşacak.
Alçı, "Ben zaten eleştirdiğimi söylemiştim" demek
için televizyon kanallarını tavaf etmeyi sürdürerek semazenliği deneyecek.
Yükselir ise, değişmeyecek, hayır, hiçbir köye ya da
kasabaya uğramadan sığ sularda mavna yüzdürmeye devam edecek.)
Kitaptaki bir fıkrayı alıntılayarak Samizdat'a dönüyorum:
"Fransız General d'Esperey İstanbul'u işgal ettikten sonra İstiklal
Caddesi'nde boy gösterirken, otellerde davetlere katılırken; mütareke basını
peşinden hiç ayrılmadı. Bu iğrenç hali eleştirip yazan Süleyman Nazif için
mahkeme gıyabında ağır ceza verdi. Süleyman Nazif kaçak oldu. Böyle bir
dönemde karşılaştığı bir gazeteci arkadaşına, "Hele şu dilini uzat" dedi,
yalaka gazeteci boş bulunup dilini çıkarınca, Süleyman Nazif sözünü söyledi:
"Hayret, o kadar gâvur kıçı yalıyorsun, ama boyası hâlâ diline çıkmamış!"
Kimi Ankaralılar için Transilvanya'dakiler(?!), kimi Transilvanyalılar için
de Amerikalılar yabancıdır!
*
Gazetecilerden kurtulup bir türlü Samizdat'a geçemediğime göre son
iki söz:
Kitabı okurken bitsin dediğim ya da keşke hiç yazılmasaydı dediğim bölümler
oldu. Soner Yalçın'ın çocuğuyla olan ilişkisini anlattığı satırlardı bunlar.
Aykırı kaçıyordu, çünkü baba-oğulun bu yakınlığı son derece insaniydi ve bu
kitapta anlatılanların insanlıkla hiçbir ilgisi yoktu; bu bir.
İki: Mevsimlik kitaplar gibi dönemsel kitaplar da vardır ve onlar bir bakıma
tarih kitabıdır. Samizdat da Gazete / Gazeteci Tarihi'nin
Türkiye-2012 bölümünde önemli paragraflar ekleyecek bir tarih kitabıdır.
Yarını görmek isteyenler bugünün tarihini iyi okumalıdırlar.
METAFOR, METAFİZİK, METAZORİ
Sözü sonunda İhsan Oktay Anar’ın
Yedinci Gün kitabına getireceğim
ama, bu geniş avluya varmadan önce lafı biraz dolaştıracak, sağ kulağımı sol
elimle tutacağım.
Zamanla oluşan bir alışkanlık ya da
takıntı da denebilir, bir yazarın-şairin dünyasını bütünüyle tanıma-anlama
merakı da: Yeni şeyler söyleyen ya da bilinenleri farklı söyleyen, bir
eksiği tamamladığına inandığım şair ve yazarların bütün kitaplarının elimin
altında olmasını isterim. Merkezden uzakta yaşadığım, kitaplara kolay
ulaşamadığım yıllarda, “her yer”e yakın olduklarına inandığım dostlarıma
yazarak “takıldığım” bazı yazarların-şairlerin kitaplarını sipariş etmem bu
isteğin sonucuydu. Şuarayla, örneğin Edip Cansever’le, Cemal Süreya’yla,
Turgut Uyar’la, Ece Ayhan’la başlayan bu bütünleme merakı giderek diğer
şairlere ve sonunda roman yazarlarına sirayet etti. Orhan Kemal’i, Kemal
Tahir’i, Attilâ İlhan’ı, Fakir Baykurt’u o yıllarda “bütünlemeye” başladım.
Bilge Karasu’yu keşfederek külliyatını elde etmem merkeze göçüşümden
sonradır. “Biz”den Hasan Ali Toptaş’ı, “dışarı”lıklardan Gabriel Garcia
Marquez’i biriktirmem de öyle…
Rus klasikleri kitaplığımda epey bir yeri kaplardı.
Ergin Altay’la tanıştıktan ve onun çevirileriyle çevirinin önemini
kavradıktan sonra, şimdi Ergin Ağbi’nin çevirilerini biriktiriyorum ve artık
çevirdikleriyle birlikte çevireceklerini de takip ediyorum.
O günden bugüne arkasına bir türlü düşemediklerimin
yanı sıra peşini bıraktıklarım da olmuştur.
İnce Memet’ten sonra Yaşar
Kemal’i, Cevdet Bey ve Oğullarından
sonra Orhan Pamuk’u takip etmek için hiçbir istek duymadım. Yutarcasına
okuduğum onca kitabından sonra, sanırım politik denge kaybına bağlı olarak
uç veren edebi aşınması yüzünden Adalet Ağaoğlu’nun izini sürmekten
vazgeçtim.
Bir de kitaplarından birini sindiremeden bir
sonrakinin çıktığını duyduğum-okuduğum bu yüzden kitap yayımlama hızına
yetişemediklerim var ki, bu şair-yazarların ilk sırasında Enis Batur durur.
Gündelik işlerden sıyrıldığımda ve okuma inzivasına çekildiğim günlerde
yapacağım ilk işlerden biri onu da bütünlemek olacaktır.
Yedinci Gün’e
geçmeden, şimdi sol kulağımı sağ elimle tutuyorum:
Bir şair dostum var; yirmi yılı aşkın bir süredir
bir aradayız. Bu uzun süreli birliktelik, dizelerinin enini ve boyunu bir
türlü kısaltamayışına bakarak, ona, “şu sözcükleri tepeleme yığmaktan
vazgeç, biraz seyrelt” deme hakkını tanımıştır bana. Böyle diyerek belki de
onun yalvaç sabrını zorlamış olurum ama o, zaten oralı değildir, “ne
yapayım, sözcükleri atmaya bir türlü kıyamıyorum” der kalenderliğini
bozmadan. Söz cimriliğiyle bilinen ortak şair arkadaşımızdan birinin, “benim
attıklarımı da kullanıyor” demesine de ses çıkarmaz. Yolda bulduğu ekmek
parçasını ayakaltından kaldırıp duvar üstüne koyan birinin tavrıdır
sözcüklere yaklaşımı; sözlük sayfalarında küflenmelerine razı gelmez,
işlerlik kazanmalarını ister.
Buraya kadar olan cümleleri,
Bir: İhsan Oktay Anar’ın “biriktirdiğim” yazarlardan
olduğunu, son yıllarda biriktirmeye değer bulduğum yazarların başında
geldiğini; Puslu Kıtalar Atlası’ndan
Kitab-ül Hiyel’e,
Efrasiyâb’ın Hikâyeleri’nden
Amat’a ve
Suskunlara geçerek izini
sürdüğümü belirtmek;
İki: İhsan Oktay Anar’ın yakaladığı bir konuya
ilişkin ne bulursa toplayan, bunun için bilgi peşinde koşan, edindiklerini
hiçbirine kıyamadan olduğu gibi kitaplarına boca eden bir yazar olduğunu
vurgulamak için kurdum.
Amat’ı
okurken denizcilikle ilintili bu kadar bilginin bir arada bulunmasına ve
bunca teknik ayrıntının bir kurguya bağlı olarak romana yedirilmesine
şaşırmış, ustaca bulduğumu bir kenara not ederken, büyüyeceğini hissettiğim,
“bir şekilde ulaşılan bilgiler, biraz da kolaycılığa kaçarak toptan
aktarılıyor mu” sorusunun ilk işaret çizgisini çizmiştim. (Anar’ın
Amat’ı yazarken, 1700’lü yılların
sonunda yayımlanan Fransızca bir gemicilik - denizcilik sözlüğünden ya da
ansiklopedisinden yararlandığını söylenir.)
Yedinci Gün’e,
biraz da, kitabın kapağındaki çizimlerin ve cebir formüllerinin etkisiyle ve
de Amat deneyimiyle “bakalım bu
defa hangi konuda, hangi teknik ayrıntıları öğreneceğiz” peşin hükmüyle
başladım.
Baba adını taşıyan ilk bölümde sorumun cevabını var:
19. Yüzyılın sonlarında Osmanlı’ya henüz yabancı alet edevatın kullanıldığı
bir mekân. Camiye çevrilmiş bir hangar ya da depo irisi. Buhar makinesinin
döndürdüğü dökme demirden bir “münevvebe”nin ürettiği elektrik, bilek
kalınlığında kablolar, kalayla kaplı bakırdan mamul meksefeler, irili ufaklı
bobinler, pirinç sürgülü reostalar, ibreleri kıpırdaşan ampermetreler,
voltmetreler, şalterler; makine telgrafları, konik ağızlı, ikaz düdüklü
muhabere boruları ve mikrofonlar… Bütün bu aletler, ses dalgaları toplamak
ve yaymak amacıyla bir araya getirilmiş. Bir de elektrikli sandalye var:
Oraya oturanın kafasına geçirilen demir tasa ve ıslak süngere verilen
elektrik ile Allah’la iletişim kurma deneyleri yapılıyor. Bir tür vahiy
makinesidir bu ki, İstanbul sokaklarında bulunan kafası yanık din
adamlarının durumlarını açıklar bize.
Besbelli başarılı olamayan bu deneyler, el
değiştiren hangarın yeni sahibi tarafından, Allah’la iletişim kurmak yerine
zamanda yolculuk yapmak amacıyla yön değiştirir ve bizi başka teknik
bilgilere ve ayrıntılarına taşır. Yeni cihazlarımız bir uçak ve bir
zeplindir; uzay araçlarından alınan ilhamla, içinde astronot bulunan asıl
kapsülü taşıyan fırlatıcı misali, üzerine uçak monte edilmiş bir zeplin. Bu
da Allah’a ulaşmanın bir yolu olarak seçilmiş olabilir.
İhsan Oktay Anar’a yakışan, bilim-kurgudan esinlenen
bu buluş, dönemin diliyle, din anlayışıyla ve toplum yapısıyla
harmanlanarak, masal havasında anlatılmış ki, pek keyifli okunuyor.
Bu bölümü yazarken, teknik ayrıntılar için
yararlandığı kaynakları bilemem, ama dil konusunda Ferit Develioğlu’nun
Osmanlıca-Türkçe Lügat’ını ve
Türk Argo Sözlüğü’nü epey
yıprattığını söyleyebilirim.
Oğul adını taşıyan 2. Bölüm tam bir destandır. Diğer
iki bölümden ayrı olarak, onlardan birkaç defa daha fazla okunmalıdır.
Sarıkamış’ta soğuktan kırılan askerlerden ilham alınarak çizilmiş mükemmel
bir tablodur okuduğumuz-seyrettiğimiz. (Bu bölümdeki Rusça cümlelerde Ergin
Ağbi’nin emeği vardır.)
Üçüncü bölüm, Hayalet, evet, biraz da günümüze
yapılan göndermelerin desteğinde ve kitabı tamamlamak adına, okunabilir.
Bana sorarsanız,
Yedinci Gün, tek kitap biçiminde
bütünlenmiş üç ayrı kitaptır; üç bölüm üç ayrı kitap gibi okunmalıdır. Biraz
da zorlamayla bölümler arasında bağlantılar kurulmuşsa da, hayır, Anar, uzun
hikâye yazarı sıfatından kaçınmak için üç hikâyesini kopmaya hazır bir
iplikle teyelleyerek bir araya getirmiş ve yeni romanını böyle
oluşturmuştur.
Kulaklarımla oynamaktan vazgeçerek sonucu
bildiriyorum: Bütününe baktığımda
Yedinci Gün kabul edilebilir bir “kaza”dır.
Anar’ın Nobel Edebiyat Ödülü’nü almasını
istemiyorum. O bizimdir, bizdendir, bizde kalmalıdır; onu izlemeyi
sürdüreceğim. Yeni romanlarını sabırsızlıkla bekleyeceğim. Bizleri Pamuk
Şafaklara Kiremitçi Tanlara bırakmayacağını biliyorum.
GECİKMİŞ BİR GÖKDELEN DEĞERLENDİRMESİ
“Gökdelen'i okudum.” diye başlayan bu yazının yazılma tarihi oldukça eski.
Devamında “Geçtiğimiz günlerde,
dokuz yıl aradan sonra, Düşlem dergisinin yazı kurulu üyeleri olarak,
Halûk Cengiz ve Nahit Kayabaşı'yla Uludağ'ın eteklerinde buluşup hasret
giderdik, edebiyat konuştuk. Bir ara, o kitaptan bu kitaba, o şairden bu
yazara seken söz, geldi, Tahsin Yücel'e ve onun son romanı Gökdelen'e
dayandı. Meğer, Cengiz ve Kayabaşı, bu kitapla ilgili ortak bir
okuma-eleştirme-değerlendirme sürecini yaşarlarmış. Elektronik posta
aracılığıyla gidip gelen notlardan Halûk'unkiler 23 sayfalık bir toplam
olarak bana ulaştığında ben de okumamı bitirmiştim” dediğime göre,
demek şöyle böyle,
7-8 yıllık bir yazı. Gönderdiğim, dönemin iki “baba” dergisinden de, “Tahsin
Yücel’i darıltamayız, kusura bakmayın” reddiyesiyle karşılaşınca bir tarafa
koymuş, varlığını unutmuşum. Kısmet bu güneymiş…
Yıl: 17 Şubat 2073
Tahsin Yücel,
Erdem Öztop’la yaptığı söyleşide, romanının bilimkurgu romanı olmadığını,
bunun için yeterli donanımı bulunmadığını söylüyor
ve
kitabında
tamamen bugünden yola çıkarak geleceği tasarlamaya çalıştığı söylüyor.
Halûk Cengiz:
Tamamen doğru; çünkü, günümüzden 67 yıl sonrası için yazdığı romanın
çerçevesi içinde yenilik, teknolojik değişim adına,
havada gezinen mekikler dışında,
yaratıcılık gerektiren hiçbir şey yok. Zaten, Tahsin Yücel’in böyle bir
niyeti de yok.
Tahsin Yücel,
Yelda Sönmez’le söyleşirken,
romanın kendi doğumunda yüz yıl sonra, 2033’te başlamasını düşündüğünü ama,
tasarladığı olaylar için bu sürenin erken olduğunu düşündüğü için, buna bir
40 yıl eklediğini belirtiyor.
Bu arada, yapılan söyleşilerde romanın geldiği konum üzerine başka
düşüncelerini de açıklıyor Tahsin Yücel.
Efnan Atmaca ile söyleşisinde, günümüzde yayımlanan roman sayısında bir
artış olduğunu belirtiyor,
bunun aynı oranda niteliğe yansımadığını söylüyor; “Özellikle
de dilimizin kullanımı, yazınsal dil oluşturma açısından zayıf kaldığımızı
ve gittikçe zayıfladığımızı düşünüyorum” diyor.
Filiz Aygündüz’le söyleşisinde ise, pek çok konuya değinen Tahsin Yücel
şunları söylüyor: “73 yıldır bu toplumun içinde yaşıyorum. Olan biteni
yakından izliyorum. O yüzden birilerine danışmaya ya da hukuk kitapları
okumaya gereksinim duymadım./
(Roman kişilerinden)
Cüneyt
Ender, biçim olarak yararlanıyor ‘Suçluyorum’dan. Üslup anlamında
oradaki bazı şeylerden esinleniyor. Yoksa Zola’nın yorumuyla adaletin
özelleştirilmesi arasında herhangi bir mantıksal bağlantı yok.
/
Bütün edebiyatçılar arasında bir edebiyatçıyım ben de. Farklı bir yazma
biçimim var. Türkçe’yi birçok kişiden daha iyi kullandığımı sanıyorum. Ama
kararı başkaları verecek./
Bugün de Orhan Pamuk’un iyi bir yazar olduğuna inanmıyorum ben. Edebiyat
öncelikle bir dildir. Pamuk’un yazık ki bu
konuda pek yeteneği yok. Cümleleri yer yer yanlış kuruyor, en basit şeyde
aksıyor. Bu, kendi dilini oluşturmak gibi bir şey değil.”
Kitap bugünü yarına taşıyor; olaylarıyla, kişileriyle, kişilerin
kişilikleriyle.
Örneğin,
14
Nisan 2073’te, başbakan
olan
Mevlüt Doğan,
birinci olarak Amerika Birleşik Devletler’ine bağlılığı, ikinci olarak
hiçbir cumayı kaçırmaması, üçüncü olarak sabah verdiği demeci akşam
yalanlamasıyla ünlüdür.
Ülkemizde
1968-1980 arasında yaşananlar, hiçbir değişiklik göstermeden, 2040-2050’li
yıllarda da yaşanmış.
Yine sağ-sol; yine Marksistler, onlara karşı olanlar…
Özelleştirmelerin ucu kaçmış:
“Evet, buğday serada yetişiyor, seralar da yabancıların elinde.”
Romandan: "Can
Tezcan bir gökdelenin yüz yirmi yedinci katındaki evinin penceresinden
denize bakmasını söylüyor Rıza Koç’a. Rıza Koç şöyle cevap veriyor:
“Denizden de tiksiniyorum artık.
Şu
salak Yankee’nin eline geçeli beri.”
Can Tezcan, “Bir Yankee’nin eline geçmiş olması güzelliğini değiştirmiyor ki.”
diyor. “Daha da kötüsüne yol açıyor: içeriğini değiştiriyor. Ülkenin tüm
karasularının Amerikalı bir hıyarın elinde bulunduğunu, doğal yapısının yok
edilip uçsuz bucaksız bir balık çiftliğine dönüştürüldüğünü ve kimi
yerlerine yaklaşmaya kalktığın zaman izbandut gibi zencilerin bellerinde
tabancalar ve ellerinde coplarla üzerine geleceğin bildin mi güzelliği on
para etmiyor” diyor Rıza Koç cevap olarak.
Özelleştirmelerin ucu kaçmış evet, sıra yargının özelleştirilmesine
gelmiştir; yani, romanın omurga konusuna.
Turgay Fişekçi,
(yerinde
bir tanımlamayla)
edebiyatımızın yaşayan anıtlarından bir olarak nitelediği Tahsin Yücel’in
son kitabı Gökdelen’i “bütünüyle bir kara mizah denemesi” olarak
değerlendirmiş.
Efnan Atmaca, “Türk edebiyatının ironi ustası Tahsin Yücel’in bu kitabı da
diğerleri gibi günümüze yönelik bir taşlama” diyor.
Halûk Cengiz: Efnan Atmaca,
Tahsin Yücel’in “diğer” sözcüğünü kullanmadığına hiç dikkat etmemiş.
Metin Celal, Cumhuriyet Kitap’ın
877. sayısındaki yazısında, “Can Tezcan, güçlü ve zenginlerin avukatı
olmasına rağmen bir yanıyla gençlik günlerinden kalma sosyalistliğinin
etkisi altındadır” diye tanıtıyor ana karakteri.
Halûk Cengiz:
Ne
ki, Tahsin Yücel kitabında bir kez bile “sosyalist” sözcüğünü kullanmıyor;
yerine “Marksçı”, “Marksist” diyor.
Böyle demesinde
bir bildiği
yok mudur?
Ayrıntı gibi görünen bu fark, kavramları bilenler için, önemlidir.
Yazısında, Metin Celal de genel olarak romanı özetleyip ardından birkaç
satırla görüşlerini dile getirmiş: “Tahsin Yücel, Gökdelen’de bir kara mizah
örneği yaratmış… Romanın kolay okunmasını sağlamak amacıyla diyaloglarla
gelişen bir anlatım seçmiş ve olguları, vurgulamaları bu diyaloglarda birkaç
kez tekrar ederek okurun aklında yer etmesini sağlamaya çalışmıştır.
Karakterlerde, olaylarda derinleşilmemiş…”
Eser Demirkan’ın
Cumhuriyet Kitap’ın
878. sayısındaki yazısında söylediklerinden birkaçı da şöyle: “Komikten çok
trajikomiğe yakın, bir kara güldürü. Bu kitabında da yazarın, yeni
sözcükleri dile yerleştirme çabasına ve dildeki ustalığına şapka çıkarmak
gerek.”
Ferit Edgü, Gökdelen’in bir anti-ütopya olduğunu öne sürüyor.
Ahmet Oktay da,
Gökdelen’in ironi sınırlarını zorlayan bir anlatı, bir siyasal yergi, satir
olduğunu söylüyor.
Yargı özelleşmeli çünkü:
“Bugün yargı ne özel, ne kamusal. Daha doğrusu, kimi zaman özel gibi
görünüyor, kimi zaman kamusal. Ama daha çok özel. Her şey yönetimin,
yönetimin bile değil, hükümetin başındaki adamın iki dudağı arasında. Yani
kamusal görüntüsü altında özel, özelden de öte, bireysel. Yani yargının en
kötü, en yoz biçimi...
Bir
ülkede akşam sabah yeni yasalar çıkarılıyorsa, yargı ve yönetim çoktan
özelleştirilmiş demektir...
Bizdeki durum da bu: her özel durum için özel yasa çıkarılmakta, hem de kaç
yıldır.
Çelişki
kalkacak ortadan, yani her şey gibi yargı da özel kurumların elinde olacak.
Daha iyi işlemese bile tutarsızlık kalkacak ortadan.”
Diyorum ki:
Romanın konusu,
gerçekten iyi seçilmiş. Her şeyin özelleştirildiği bir dönemde, devletin
devletliğini işaret eden tek kurum olarak kalmış olan yargının da
özelleştirilerek devletin
devlet kavramından
tümüyle
soyutlandırılması;
bireyselliğin
ve keyfiliğin sakat özgürlüğü ile davranan devlet yöneticilerinin,
kapitalist anlayışın küreselleşme adı altında sunduğu tek dünya hükümetine
eklemlenmesi; para gücüyle iktidar gücünün birbirini desteklenmesiyle ortaya
çıkan egemenliğin mutlak ve başıbozuk hakimiyeti; bu arada
demokrasi, hak, özgürlük kavramlarının çıkar grupları elinde yozlaştırılması,
roman konusu olmasının ötesinde, yakınımızda duran bir tehlikeye bugünden
dikkat çekiyor. Bu önemli bir uyarıdır ve yedeğinde başka önemli uyarıları
da taşıyor: Doğanın eksi bir değer haline getirilmesi,
insan ilişkilerinin
karşılıklı çıkar düzeyinde ve dengesinde tutularak sürdürülmesi gibi.
Reddedilen doğayla reddedilen insanın yılkı atlarına benzer gözden
çıkartılmışlıkları kitabın son sayfasında başkaldıran bir güç olarak
birleşerek yeni bir devlet anlayışının doğru yürüyüşe geçtiği görülse de,
bunun ütopik bir umuttan öte bir anlam taşıyıp taşımadığı tartışılır.
Konu seçimi tamam!
Özellikle takıldığım konu diyaloglar!
2073 yılında insan ilişkileri böyle bir
konuşma biçimi yaratır mı bilmiyorum ama, romanı sürükleyen diyaloglar,
okuru rahatsız edecek kadar yapay, bugünkü dille kıyaslandığında bile,
oldukça sıradan. Üstelik, bıktırıcı tekrarlar okuma hızının da hazzının da
önünü kesiyor.
“Siz hep söylersiniz ya, efendim: burası Türkiye…”; “Burası Türkiye,
efendim, sizin de sık sık söylediğiniz gibi.”
Onuncu sayfadaki “Sonra, hangi tansıkla, bilinmez, sert bir tekmenin
etkisiyle havalanıverdi.”
On
sekizinci sayfada “Hangi tansıkla, bilinmez, yabancı ortaklara gereksinim
duymamaları.”
Türk Dil Kurumu Sözlüğü, “tansık” sözcüğünü, “İnsan
aklının alamayacağı, şaşırtıcı, olağanüstü olay, mucize” olarak açıklıyor.
Halûk Cengiz:
Doğrusu, ben bu sözcüğü Tahsin Yücel’in kullandığı biçimlerde bir yere
oturtamadım; ne anlama gelmesi gerektiğini tam olarak anlayamadım. Kaldı ki,
bir kalıp olarak sık aralıkla iki kez kullanılmış olmasını yadırgadım.
On üçüncü sayfada yine Gül Tezcan şöyle diyor eşine: “Dert etme,
nasıl olsa, gün boyunca on kez, yirmi kez, elli kez anımsayacaksın Varol’u.”
Halûk
Cengiz:
Yazı ile konuşma dili arasında fark olması doğaldır, dahası, belki de
gereklidir ama, bana göre, hiç kimse bir başkasıyla böyle konuşmaz;
konuşursa, doğallık kaybolur. Yani, “on kez, yirmi kez” demeye ne gerek var;
“Dert etme, nasıl olsa, gün boyunca elli kez anımsayacaksın Varol’u” dense,
bir şey eksiliyor mu? Üstelik, böylesi daha doğal değil mi?
On
sekizinci sayfada, Can Tezcan’la mahkeme başkanının tartışmalı konuşmaları
var. Burada Can Tezcan, üzerinde görüşülmekte olan davanın sonu konusunda
kafasını karıştıran bir sorun olduğunu, bunu belirtmek istediğini söylüyor.
Ortam gergin. Mahkeme başkanının Can Tezcan’a konuşması için izin verdiği
cümle şöyle: “Söyle de içinde kalmasın, ama fazla uzatma"
Halûk
Cengiz:
Ortamın gerginliğini anlarım, insanların bozulan
sinirlerini anlarım, ama bu üslubu, bir mahkeme başkanının ağzından çıkan bu
gayri ciddi, sokak bıçkını konuşmasını da yadırgadım, doğru bulmadım; başka
türlü de söylenebilirdi, diye düşünüyorum.
Başbakanı beklerken Can Tezcan’ın
özel kalem müdürü Hasan Berberoğlu’na “Hasan bey, izniniz olursa, size çok
kişisel bir soru soracağım” diyerek sorduğu bir soru
şu:
“Siz sayın başbakanımızı beğeniyor musunuz, beğenmiyor musunuz?”
Halûk Cengiz:
Pes!.. Bugün on dört yaşında olan küçük oğlum, bundan altı yıl önce
başbakanın özel kalem müdürüyle karşılaşsaydı, sanırım, en azından
alabileceği cevabı kestirebileceğinden, böyle bir soruyu ona sormazdı. Oysa,
romandaki ellili yaşlarının başında olduğunu sandığım Can Tezcan, bu yaşına,
bu geçmişine, onca deneyimine karşın böyle abes bir soruyu hiç düşünmeden
sorabiliyor. “Laf kıtlığında asma budamak” diye buna denir. Üstelik, bu
adamı biz şu ana kadar akıllı, zeki, uyanık, bilgili, tuttuğunu koparan
biri, müthiş bir avukat olarak tanıdık. Yargı özelleşecek, başında da bu
adam bulunacak, diye umutlanıyoruz. Oysa bu adam ya saf, ya patavatsız, ya
da ağzından çıkanın nereye varacağını kestiremeyen bir boşboğaz.
Romandaki bir başka sıkıntı da hem sık sık
ansiklopedik bilgilerin verilmiş olması
hem de bunların
veriliş biçimi:
"Bilirsin,
New York limanının girişindeki Özgürlük Anıtı yıllar süren çalışmalardan
sonra, 1886’da tamamlanmıştı."
"Evet,
heykeltıraş… Heykeltıraş, hani şu Bertholdi dedikleri uşak…",
"Kadına,
hani şu meşaleyi tutana, kendi anasının yüzünü vermiş."
"Montesquieu’nün
ünlü yasa tanımını bilirsin… Yasalar olguların doğasından kaynaklanan
zorunlu bağlantılardır."
Halûk Cengiz:
Gerçek şu ki, Tahsin Yücel okurları,
bence elittir, farklıdır. Ne ki, bazı bölümlerde verilen bilgiler o denli
basit, o denli herkes tarafından bilinmesi gereken şeyler ki, bir ara,
“Acaba, Tahsin Yücel, kendi okur düzeyinin farkında değil mi” diye bile
düşündüm. Sonra, Tahsin Yücel’in daha geniş okur kitlesine seslenmek istemiş
olabileceği aklıma geldi. Ama, bu gerekçeyle olsa bile, sözünü ettiğim kimi
basit bilgilerin, sözgelimi Karamazof Kardeşler’i Dostoyevski’nin, Don
Kişot’u Cervantes’in yazmış olduğunun bu denli üstüne basa basa verilmiş
olmasını doğru bulmadım. Ben olsam, bunları bilmeyen romanımı okumayıversin,
derdim."
Halûk Cengiz titiz çalışır ve "çalışma" eyleminin hakkını verir. Takıntıları
vardır. Bu takıntıları gittiği yere kadar kovalar. Örneğin,
romandaki soyadlarıyla birlikte verilen özel isimlerin çokluğuna
takılmış ve üşenmemiş,
Dostoyevski, Cervantes, Kafka, Montesquieu, Thomas More, Saint Just, Danton,
Freud, Emile Zola, Che Guevara; Dostoyevski’nin roman kahramanları,
özellikle elliden fazla tekrarlanan Smerdiakof dışında, yazarın kendi
yarattığı adları
saymış:
Can Tezcan adı,
Can, Cancığım, Can bey, Can aga, Can baba, Tezcan biçimindeki
kullanımların dışında,
670
kez tekrarlanıyormuş
romanda. “Can Tezcan” geçmeyen sayfa sayısı otuz yediymiş.
Roman iki yüz seksen yedi sayfa sürdüğüne göre, iki yüz elli sayfada 670 kez
“Can Tezcan” deniyormuş;
demek, sayfa başına 2,68 kez...
Hadi, demiş
bir de öbür belirgin karakterleri sayıvereyim:
“Gül Tezcan”: 125, “Sabri Serin”: 218, “Rıza Koç”: 88, “Mevlüt Doğan”: 107,
“Temel Diker” veya “Niyorklu Temel”: 271, “Cüneyt Ender”: 73… Bunların da ad
ya da soyadları tek başına geçiyorsa, dikkate almamış;
ad-soyad birlikte anılanları saymış.
Toplamda, Can Tezcan dahil, 1552 sayısına ulaşmış.
Bunu romanın sayfa sayısına bölersek, romanın yedi ana karakterinin
ad-soyadına her sayfada 5,4 kez rastladığımız ortaya çıkıyor. Bir de her
biri iki sözcük olduğunu düşünürsek, demek, yaklaşık 11 özel ada rastlıyoruz
her sayfada. Bu da demektir ki, her sayfada yazılanların yaklaşık yüzde
beşi, özel ad-soyad.
Saydıklarının
dışında ad-soyadı verilen,
yaklaşık
elli kişi daha
olduğu düşünülürse...
Bunlar böyle..
Son söze yaklaşırken, yukarıda adları anılan yazar ve eleştirmenlere adsız
birini ekliyor Halûk Cengiz:
"Kimin
tarafından yazıldığını bilmediğim, kanımca genç bir okuma meraklısı
tarafından kaleme alınmış,
bir yazıyla karşılaştım
internette:
' Kitabın
yazım dilinin oldukça kötü olduğuyla başlamak istiyorum. Karakterlerin
adları neredeyse her cümlede tekrar tekrar kullanılıyor.
Metin,
okuyucuya sanki okumayı yeni sökmüş gibi davranıyor.
Kitaptaki tüm ana karakterler neredeyse hastalık derecesinde bir konuya
saplantılı ve bu ilgi duydukları konu dışında tek bir kelime etmiyorlar.
Dolayısıyla kitapta geçen karakterlerin hiçbiri derinleşemiyor, kitap
boyunca aynı fikirleri birbirinden farklı cümlelerle defalarca
tekrarlıyorlar. Bunun üstüne bir de her bir karaktere mesaj verme görevi
yüklenmiş gibi olduğu için
../
sonunda da ucuz bir Hollywood filmi gibi nereden çıktığı anlaşılamayan bir
sürprizle bitiyor.'
Kim
ne derse desin, ben bu son alıntıladığım yazıdaki içtenlikli “saf” okur
görüşlerine yakınım."
diyor ve sürdürüyor:
"Adı
sanı bilinen yazar, eleştirmenler, nedense, kitabın tanıtımı gibi ele
aldıkları yazılarında kitabın özetini vermekten başka şey yapmıyorlar.
Tamam, Tahsin Yücel çok iyi insan, iyi yazar; anladık, konu da güzel, çok
iyi, mükemmel… Peki ama, içi nasıl kitabın, roman dili, üslubu, kurgusu
nasıl? Yahu, beğendin mi-beğenmedin mi, Allah rızası için bir de şunu söyle!
Keyifli bir roman okudum, diyecek durumda mıydın bitirdiğinde? Okurken,
bitmese diye ağırdan aldın mı, yoksa, bitse de kurtulsam mı dedin kendi
kendine? Bu kitabı bir kez daha eline alıp okur musun yeniden? Bize bunları
söylesene!
Yok, bizde bunlar söylenmez. Zirt pırt eleştirmen yokluğundan yakınılır ama,
eleştiri adına tek söz edilmez, edilirse, kavga çıkarılır. Bu yüzden, bu
kitap için de “Toplumsal-siyasal yergi” denir, parantez içinde “satir”
yazılır, “kara mizah” denir;
“kara mizah” çok söylenmişse, “kara gülmece” denir; en çok da biz gerizekâlı
okurlarız, okuduğumuzu anlayamayız diye roman özetlenir; romanda olup
bitenler yazılarak görev tamamlanır, yazı baskıya verilir ya da çıkılıp bir
yerlerde okunur. Ondan sonra, memleketteki okur azlığından şikayet edilir,
okurun niteliksizliğinden yakınılır; yeri gelince yazarın, edebiyatçının
sorumluluğundan söz edilir. Aslında, körlerle sağırlar birbirlerini
ağırlamaktadırlar.
Okur,
çoktan bir yana itilmiştir. O, sadece yazılanları satın alan, kitaba para
veren biridir. Ne ki, beğenisinden kuşku duyulur. Eleştirisi kulakardı
edilir. Bilen, bildiğini yapmayı, yazmayı sürdürür.
Ben, Tahsin Yücel’i beğenirim. Duruşunu, ciddiyetini, tavrını, yönünü,
bakışını... ama bu, her yazdığını ille de beğeneceğim anlamına gelmez.
Gökdelen, roman olarak bir rezalet, evet, rezalet. Bir okur olarak
beğenim bu yöndedir. Hayatım boyunca en zor okuduğum kitaplardan, ömrüm
boyunca didiştiğim üç beş kitaptan biri olduğunu söylemezsem, gerçek
düşüncelerimi gizlemiş, bir bakıma yalan söylemiş, kendi felsefemi reddetmiş
olurum. Tahsin Yücel’in Orhan Pamuk’la ilgili düşüncelerine de katılırım;
görüşlerim, üç aşağı beş yukarı aynı yöndedir. Ama, onu eleştiren birinden,
onunkilerden iyi bir roman yazmasını beklemek hakkımdır. Gökdelen, işte bu
anlamda doğru bir örnek değil bana göre, söylemek istediğim budur. Kaldı ki,
bunları söylemiş olmam, tekrar ediyorum, Tahsin Yücel’in Tahsin Yücel olduğu
gerçeğini değiştirmez, ona değerini kaybettirmez, onun kötü bir yazar
olduğunu asla göstermez. Çünkü, tek şeyi işaret ediyorum ben, Tahsin Yücel’i
değil, Tahsin Yücel’in son romanı Gökdelen’i beğenmediğimi. Bunda,
açıkça söylediğim bu sözden öte, ne kötülük olabilir ki?"
BİR SİNA AKYOL, BİR SİNA AKYOL'A
MEĞER SÖZ BAKİR, DEMİŞ
(Meğer Söz Bakır – Şiir Yasakmeyve Yayınarı- 2006)
Meğer söz bakîr.
İ'nin üstü şapkalıdır.
Meğer Söz Bakır'a
şapka çıkararak ulaşılır.
Övdüm mü şimdi ben Sina Akyol'un kitabını?
İşte yergisi: Meğer Söz Bakır yanıltıcı bir
kitaptır.
Yanıltıcıdır: bir kulaçta kitabın öte kıyısına
varılacak sanılır. İnce uzundur çünkü, daracık bir boğazdır, vadisini
saklamıştır.
Yanıltıcıdır: enini ipe dizsen imameye gelmeden
tespihin biter; -dilinde kuru söz varsa eğer.
Yanıltıcıdır: zemberektir çünkü, taşzamanın
başladığı yerde boşalır, gider. Taşzamanın taşı çölde sutaşına, taşzamanın
zamanı kasıktaki billura çarpa çapra söner gider.
Yanıltıcıdır: yorulmadan gelinmiştir güya kitabın
son kıyısına. Kıyıdır diye atılan adım, daha ilk adımdır. Meğer bu, bakir
söz denizinin ortasına taştan bir anıt dikmenin ilk adımıymış; anlaşılır.
Taş anıt, gecenin şiiridir; uzun
gecenin, en uzun gecenin. Beni aydınlığa gömün diyen gecenin
şiiridir.
Taş anıt, sonsuz uykunun şiiridir. Zamana dair bir
sonuç çıkarmak için, aziz belleği yastık yaparak yatılan aziz uykunun
şiiridir. İçinin söküğünü diken uykunun, rüya ile aldatıldığını bile bile
uyunan uykunun şiiridir.
Taş anıt, "uzun zaman"ın keskisiyle "an zaman"ın
sertliğinin oyulmasının; taş anıt, "an zaman"ın keskisiyle "uzun zaman"ın
sertliğini yontarak hiçlik taşına ulaşılmanın şiiridir.
Taş anıt, zamanın taşa dönüşmesinin şiiridir.
Taş anıt, mutlak inzivanın şiiridir. Anıtın
susmasının, etrafındaki çelengin kurumasının şiiridir.
Yine de, bir tutunma çabası vardır, çaresizliğin
çengelini çareye takma çabası vardır ki, bu kalma ihtimalidir; ağaca ömrünü
sordurtur. Taş anıt, sorunun yanıtını bilirmiş gibi susan ağacın şiiridir.
Taş anıt, gümüşten bakıra dönen sözün, bakırdan
taşa, taştan toprağa dönüşmesinin şiiridir.
Taş anıt, elleri arkasında bağlı,
yonttuğu taşzamana bakan kalem erbabı için bir de soru üretir:
Yedi kulaç derinde, be hey kardeş, ey şair, ne
duydun da duymadan, ne gördün de görmeden; daha çarşafın yırtığını dikmeden,
daha kalan ömrü biten ömre vermeden, daha dağın derinine inmeden, daha
burnun yerinde iken, nasıl ekledin seni sana; ekledin de nasıl böyle
eksildin, eksildin de nasıl vardırdın kendini hiçe?
Yanıtı var:
Mermerin şiiriydi:
damar
damar
bitirdim.
Bir daha var:
evlat, bunca şiiri
içim azalsın
diye yazdım
zaten
Biri daha:
Çünkü mermer-
dir ölüm.
Aşınmaz
Daha
Daha
Altında eskidiğim
taşa bak
Ben..
ve taşım..
Sina, yukarıdan aşağıya, yani taştan aşağıya, yani
gökten yere doğru bir hayreti indirir:
Ey solucan, ey böcek, ey kurdum...
Sorduydum, bu nasıl didişmek
Bu hayret biraz da aşağıdan yukarıya, yani topraktan taşa, yani yerden göğe
doğrudur. Soyunmuş anlamdan soyulmaya çalışılan anlama doğrudur. Altta ve
üstte süren nafile didişmeye doğrudur.
Didişmek: dil ile, anlam ile, şiir ile..
Bu didişmek yukarıdan aşağıya itirazdır; yukarıda
kalmanın bahanesidir, yani biraz da direnmedir; birazdan çok tutunmadır.
Yani, altın çölde sutaşının aranmasıdır. Sutaşı, anlamdır. Sutaşı, anlamın
şiiridir. Sutaşı, anlamanın, anlam vermenin şiiridir. Sutaşı, bu didişmenin
şiiridir. Amma, sutaşı, bu didişmenin üstüne örtülecek serin tülbenttir de,
ıslaklığı taştaki su kadardır.
Çünkü,
Zaman!.. O korkunç-
bellek!.. O korkunç-
kuyu!.. O korkunç-
ziyan!..
Fakat ömür
onda saklı;
o zavallı mahpusta.
İmkânsızı anlatmanın
imkânı yoktu
diye bitti
sözüm.
Demek sözüm
bana kaldı.
Zamanın anlamı püskürtmesinden, anlamaya zamanın yetmemesinden ürkülmez mi?
Ürkülür:
Dinledim
sağır
sultan
içimi
Ödümün
koptuğunu
duydum
Peki, zamanı zamanla teselli etmek diye bir şey var
mıdır? Yani, zamanı billurlaştırdığımız bir yer?
Yüzüne sürdüğün bir yüz; ağzınla aradığın, ağzınla
bulduğun, sana memleket olmuş bir ağız; doymamış kasığınla konuştuğun bir
kasık; ağzın iriyken yangın yerine dönen bir göğüs, didişilen zamanı
götürebilir mi zamandan sıyrılmış elma ülkesine?
Etimizdir; etimizden
kıymetle kopar,
kıyametle!
Billur zaman bu kıymetin, bu kıyametin şiiridir.
Demek, 26 yıldır kazıyor Sina; gümüşten bakıra,
bakırdan taşa, taştan toprağa..
Pes, be zaman!
Pes, be şair!
İ'ler, şapkanızı çıkarın!
GECEDE SESSİZLİK İZLERİ' NİN
YALNIZLIĞI
(Sessizlik
İzleri - Bahri Çokkardeş - Yom Yayınları - İstanbul 2006 Temmuz)
Kıyıda kalanlar.
Kıyıda kaldıkça ruhlarının kanlarına karıştığını bilerek kanlarıyla
yazanlar.
Gün gelir alınır kanınızın kokusu ve anlaşılır düşlerinizden dışarı sızan
ruhunuzla konuştuğunuz.
işte
mevsimler değişmekte
düşlerin gizli rüzgârları
ve gece karanlığının
sessiz duasıyla
Gölgede gölge olanlar.
Gölgede gölge olduğunu bilmenin uzaklığıyla yazanlar.
Birgün karaağaçların içine sızan güneş aydınlatır yazdıklarınızı.
Ve gölgelenen mavi yağmurların içinden biriniz; hiç değilse biriniz, çıkar
gelir,
o uzaktaki
antikacı dükkânından
Gelir, koltuğunun altında fırtınalar, tarantula defterleri, dolunay
bakirelerinin gül gölgesi, mağara yazgıları, ay ayini, ıstakozların güneşi,
bir sarkaç ve bir kadife bıçak.
Gelir ve bir daha tekrarlanmayacak şeyler adına sorar: Nerde oturuyor ay
ışığı?
Ay ışığı: Karanlık gecede kör düşlerin bekçisi için açılan, yarasalı evin
kırmızı penceresi.
Bahri Çokkardeş, kıyıda kalanların içinden geliyor. Gölgede gölge olanların
içinden ve Gecenin Kalbinde Unutulmuş Şiirler' i bıraktığı yerden
geliyor.
Demiş işte,
Bir defa unuttuğun
Senin değildir artık
Unutulmamak için, 'biz'e dahil olmak için geliyor.
Gelirken, bıçakla kesilecek kadar katı bir yalnızlığı da beraberinde
getiriyor. Kan tutan kunduzun tutunduğu yalnızlığı. Düşlerini yitirmiş
odaların yalnızlığını. Uçurum sessizliğini kuşanmış kusursuz yalnızlığı.
Kişiyi düelloya davet eden yalnızlığı.
Dolaşırken irinli
Çürümüş ruhlarıyla
Yalnızlık leşleri
Bu yalnızlık başlayan günle gelir onun kapısına ve bir daha gitmez:
Sabah rüzgârının sessizliğinde
Sonsuz yalnızlık şarkısı
Günden akşama ulaşır:
Mavi saraylar dökülür bulutlardan
Yalnızlığın akşam sularına
Akşamdan geceye:
Gecelere düşer yalnızların
Mahzun gölgeleri
O, bu yalnızlığı, bazen isyandan uzak bir razı oluşla kabul eder:
Acılardan acı beğen
Sonsuz yalnızlık büyüsüyle
Yaralı yüreğim
Bazen, çaresizce katlanmanın ince sitemiyle karşılar:
Yalnızlıklarım kâbus dostlarım
Sevdim sizleri ölümden çok
Sonra, kendini olduğundan farklı gösteren, gizlenmiş yalnızlığının
bilinmesini ister:
Yüzüm yok yüzümde
Umarım kesin yalnızlığımı
Fısıldar zamana rüzgâr
Bu baskın duyguyla, Dünya adına, ancak şöyle bir istekte bulunabilir:
Benzemesin yeryüzü
Soluk resmine yalnızlığın
Ve bu kara kuşatmanın ortasında, yine de yalnızlığına değer verir:
Bir tek
Yalnızlığım
Bekletmedi beni
Bahri Çokkardeş, Sessizlik İzleri'nde, yalnızlığının yanında,
yalnızlıktan beter cinnet gecelerini de getirir. Kitaba sinen atmosferin
şemsiyesidir gece. Öyle bir gece ki, içinde ay, ay ışığı, derin sessizlik,
düşler ve de güneş vardır. Güneş gecenin kendisidir sanki ve bu haliyle
Bahri'nin aydınlatıcısıdır. Onu var kılandır. Bütün varlıkların gölge olduğu
saatlerde Bahri'nin gölgede gölge oluşunu gizleyendir.
Gizlice geceye girdiğimde
Yağmur durmuştu güneş yağıyordu
Dokundum düşüme sessizlikle
Bu ortamda, kendi konumunu şöyle tanımlar:
Düşten gece
Başı gövdesinden ayrılmış gölge
Hiyeroglif sayıklamalar
Kör karanlıkta kerberus
Bahri'yi hayata bağlayan, düğüm olmuş iptir, gece. Aydan dökülen eski
düşlerin, ay ışığının izinde yürüyen, kalbi sonsuza kadar kırık kalacak
adamın, uykusuz gece süvarilerinin, köpek seslenişlerinin, uzak kıyıların,
mevsimsiz adaların ve sislerin, düş kokulu oyuncakların dolaştığı bir gece
mahallesi kurmuştur, orada yaşar.
Mavi bulutlara
Açıyor rüzgâr
Gecenin penceresini
./..
Ay düştü durgun saat
Yaşama odası
Aralık pencere
Bahri için gece, hayatın cılız koluna serum takma saatidir. Günü, güneşi,
anılarını oraya sağar. Tenha Gece Kurtları'nı, Gece Kızı'nı, Gece
Düellosu'nu, Düşten Kalan'ı, Yakın Düşler Uzak Uykular'ı, Cehennemin Düş
Saati'ni, Ay Masalı'nı, Ay Ayini'ni, Düşlerin Kanı'nı ve bütün Gece
Tutulmaları'nı oraya yığar:
Düşler duvarlar
Dolaşırken odamda
Gece gözlüğü takmış
Duruyor anılar
Ve seruma kattığı zehiri damarlarında dolaştırır:
Acı çeken tin
Lanetli gece çiçekçisi
Bahri Çokkardeş, geceye ve yalnızlığa, ister istemez, koyu bir sessizliği,
uykuyla uyanıklık arasında bir yerde tuttuğu düşlerini, düşlerinin büyük bir
bölümünü istila eden kâbuslarını başat figürler olarak ekler ve bize,
yeryüzüne abanmış, alçalmış, karanlık, ufuksuz bir gökyüzü manzarası sunar.
İçine gömüldüğü bu atmosferdeki sabit yolculuğu kendine doğrudur:
Yürüdüm seslerle
Konuştum kendi kendimce
Ağaçtan ormana geçtim
Kendi yüzünü aradı yüzüm
Bu yolculuğunda sık sık anılarıyla çarpışır. Bir de belki hiç olmamış,
olmayacak hayalet aşklarla; gövdesi hayal olan aşkın tokatlayan eliyle.. Hem
bu eli yakalamayı ister hem de yakalamaktan korkar:
Aşk
Cehenneme ortak olmaktır çünkü
Bahri'nin gecesine, yalnızlığına ve düşlerine sızan bir önemli figür de
hayvanlardır. Nar yüzleri yeşil kediler, dans eden güz kelebekleri, boyalı
kuşlar, siyah gözlü güvercinler, serseri kırlangıçlar, kuzgunlar, kırmızı
kanatlı tavşanlar, ekmek ve su verilmiş karıncalar, rüzgâra gizlenmiş
yarasalar, sürüngenler, tarantulalar, siyah örümcekler, kızarmış ıstakozlar,
leş kargaları, mavi atlar, fareler, bitler, köpek sürüleri, sofra kurmuş
çakallar, sansarlar, üç dilli yılanlar, ateşböcekleri, atsinekleri ve zaman
yiyen ejderler..
Görünen odur ki, Bahri bir karabasanın içinden geçmektedir ve şiirini bu
karabasana bakarak yazmaktadır. Gördüğü kâbusları defterine kaydetmekte,
sonra Sessizlik İzleri diye kendi gerçeğine uygun bir ad seçerek,
kitap biçiminde önümüze koymaktadır.
Son söz: Bahri Çokkardeş, Sessizlik İzleri'nde, kendi düşüne ağlayan
bir ishaktır.
Varlık /
|