DERGİLERDEKİ
YAZILARI- 4
İZ/DÜŞÜM I
Anahtar sözcükler:
Tarih, Hafıza, Pıt.
Tarihe Giriş:
Edremit Körfezi’yle vatandaş olan Ahmet Uysal ve Bülent Güldal iyi bilir,
Akçay’dan sonra Altınoluk’a varmadan Güre diye bir yer vardır. Bir kıyıcığa
çömelmiş, yüzünü denize vermiştir; iğde ve zeytin ağaçlarıyla iç içe,
körfeze bakınır.
Orayı gördüm, sahiline indim ve dedim ki: İyidir.
Burada ölünebilir.
Bir de not düştüydüm defterime:
Ayak bastık
Ve bir tarihi oldu kumsalın
İda’nın zirvesindeki yazlığına giderken Zeus da
basmıştı bastığım yerlere ve kendi tarihiyle kumsalın tarihini
buluşturmuştu.
Bahçesinden topladığı marulları pazara götüren
Romangillerden Avaze kadın da tarihinin çamurlu topuklarıyla basmıştı aynı
kumsala ve pazar tezgâhının arkasına kesişen iki tarihi taşımıştı.
Ve Güreli esnaf da…
Ve çarşı ahalisi de…
Ve Fenerli balıkçılar da…
Kişisel tarihimizi başka tarihlerle kesiştirerek
kuruyoruz hayatımızı.
Böyle böyle yeşerdiğimizi sanarak kuruyoruz.
Hafıza:
Çatlak sarnıç.
Dışarı sızıyoruz.
Unutuyoruz.
Pıt: Sina
Akyol’un şiirine düşen dut tanesinin çıkardığı sese benzer bir ses.
Bursa için pıt:
Elizedebiyat.
Nedir: Tarihimizi tarihinizle kesiştiriyoruz. Size
dahil oluyoruz. Sizi dahil ediyoruz.
Böyle böyle iç içe geçecek, böyle böyle yeşereceğiz.
Çünkü pıt: Tomurcuk!
Hafıza çatlak sarnıç ya. Unutuyoruz ya. Böyle
sızarak kuruyoruz ya.
Unutmayalım diye bunlar:
Elizedebiyat’ın
pıt sesi alttan alta birikiyordu, desem, hayır, yoktu böyle bir şey. Ama
birden, ama mecburen; infilâk eder gibi, yine de usulca…
Oluru, olmazı… Görüşmeleri… Yazışmaları…
Söylenenleri… Söylenmeyenleri…
Tarihlerini tarihimize katmak için bizden istekli
olanlar…
Kıyıda kalarak başka tarihlere göre tarihlerine yön
verenler…
Boş vererek ıska geçenler…
Önemseyerek omuzlarımıza omuzlarıyla destek olanlar…
…ler, ….lar…
Meğer ne çokmuş sırtımızı dayayabileceğimiz güneşe
duran dost kayalar; sıcak, ısısını paylaşmaya hazır.
Aklımızda tutuyoruz hepsini.
Unutmayalım diye not düşeceğiz buraya.
Neleri?
İçerdeki haberleri:
Örneğin, Halûk Cengiz’in epey zamandır arkasında
dolaşan gölgeyle bir gün yüz yüze gelmesini.
Şöyle olduğunu: Hani bakmadan görme hallerimiz
vardır. Görme menzilimizin kıyısındadır; hissedersiniz, kımıldandığını, size
doğru süzüldüğünü sezersiniz ama dönüp bakmak istemezsiniz. Belki yüzleşme
çekingenliğidir, belki uzak durma isteği. İşte öyle bir gölge, nereye gitse,
ne yapsa Halûk’un omuz başında, onunla dolaşır dururmuş. Bir ara, galiba
sırtımda bir var ve bu gölge pelerinin yakası, diye düşünmüş. Bunu, ömrü
hayatında pelerin giymemiş biri olarak düşünmesi garip elbette. Yine de öyle
olsun istemiş olmalı. Ne ki, artık işin çekilir yanı kalmayınca, bir
boşluğunu yakalamış ve pıt diye dönüp bakmış ve yer değiştirmeye hazırlanan
gölgesiyle yüz yüze gelivermiş. Kim, ne faslından sonra anlamış ki bu gölge,
ruhuna musallat olan edebi azabı dünyaya ifade edecek bir dil arayan Samim
Sadık Efendi imiş.
O dil şimdi
Elizedebiyat için dönüyor.
Dışarıdaki haberler:
Örneğin, Şükrü Erbaş’ın gitmediği bir yerde,
bilmediği bir dilde konuştuğu için 9 aya mahkûm olduğunu.
Erbaş’ın yüz yüze kaldığı hazin duruma gerçekten
şaşıran üzgünlerin ona bir biçimde ulaştığına ve duygularını ifade ettiğine;
fırsat bu fırsat diyerek adını Şükrü Erbaş üzerinden duyurmak isteyenlerin
de, aman be canım, kablolu kablosuz modemlerini devreye sokarak internet
sitelerinde ad sırasına girdiklerine, kişisel tarihlerini Erbaş’ın tarihine
benzetmelere kalktıklarına inandığımızı.
Ayıp ettiklerini.
Toptancılık yapacağımız sanılmasın diye de, örneğin,
Hicri İzgören’in şu sözlerini ayrı tuttuğumuzu yazacağız:
”Evet, Şükrü Kürt değil ve Kürtçe bilmiyor ama bu
mazlum dil üzerindeki baskılara karşı hem şiiriyle hem aydın duruşuyla nasıl
bir duyarlılık gösterdiğini onu tanıyan herkes bilir. Yani gitmediği bir
yerde bilmediği bir dilde değil, gittiği her yerde ve kendi anadilinde
işliyor tüm güzel ‘suç’larını.”
Örneğin, yazmazsak eksikliğini duyacağımız şu
kanaatimizi:
Halk şiiri, elbette daha çok kötü uygulayıcıları
yüzünden, aynı yerden bakan sözcüklerle ezber kalıp, kaba mazmun, tekrar
ayak, benzer uyak kıskacında üveyleşti, edebiyatın kıyısına çekildi. Halk
şairlerinin birçoğu da mazmun-perdaz, mazmun-tıraz bile olamadan yirmi beş
kuruşluk çayın iki buçuk liraya satıldığı kahvehanelerde tel döver oldular.
Biri var(dı): Erkan Ocaklı. Tarihini ölümün
tarihiyle kesiştirdi ve gitti. Yöresel kaldı belki, ama kaldı.
Onun şu iki dizesindeki hıçkırığa benzer pıt sesini
bir yerlere kaydetmemiz gerekir:
Verme beni ellere
Görür dayanamazsın
Diyeceğim, bu sayfa, çatlak sarnıca sıva, yandan
yırtığa yama.
Görüşeceğiz…
Elizedebiyat,
Sayı: 1 Ocak 2009
İZ/DÜŞÜM II
Anahtar sözcükler:
Tabu, Put, Gazel
Hariçten Gazel:
Yazılan her dizenin, kurulan her cümlenin, bakılan
yerle ve görmek istenilen şeyle ilgisi ve ilintisi vardır. Bu hal, ister
istemez şaire ve yazara bir ideoloji yükler. İdeolojilerin en bilinen ve
rağbet gören yürütme yöntemi siyasettir. Ne ki, edebiyatı bir araç olarak
kullananların dışında, şair ve yazarların pek çoğu, ideolojilerini saklı
tutarak siyasetten uzak durmaya çalışırlar. Edebiyat dergileri de çoğunlukla
böyledir.
Elizedebiyat’ın
hiç değilse bu sayfası siyaset koksun istemezdim. Ne ki, gazetecilerden,
akademisyenlerden, kimi hukukçulardan oluşan bir koro ve hep aynı koro, epey
zamandan beri, ideolojik bir tavır takınmadan ya da ideolojilerini
gizleyerek boyunlarına kadar siyasetin içine daldılar. Özgürlük, hoşgörü,
iyi niyet yaveleriyle, bir ülkenin olmazsa olmaz değerleriyle oynamayı
marifet bellediler, pervasız eylemlerle bu marifetlerini uygulamaya koydular
ve sonunda işe edebiyatı da karıştırdılar.
Buna “tabulara dokunmak” diyorlar.
Bu modanın, ayak bileğinde halhal, kol bileğinde
burma bilezik, boyunda salip kolye olarak seçilen gözde takılarının genel
adı da “putları yıkmak”.
Kıbrıs’ta, Irak’ın kuzeyinde, Patriğin
ekümenliğinde, Ermenilerden özürde arz-ı endam eyleyen bu yüzlerin
paralelinde çalışan bir grup da işi şiirin omurgasını törpülemeye noktasına
getirdi ve dedi ki:
İkinci Yeni, modern "Türk" şiirinin "dönüm noktası"dır. Türk şiiri, İkinci
Yeni şiiriyle birlikte
büyük bir "dönüşüm" geçirmiştir. Ancak bu dönüşüm, esas itibariyle, Türk
şiirine yeni koridorlar açan aç/tır/an yaratıcı bir dönüşüm değil; aksine,
bizim medeniyet tarihimiz koyunca ortaya koyduğumuz şiire, dünyanın en
muhteşem, en derinlikli, en esaslı şiir geleneklerinden birine, bizim
medeniyetimizin şiir medeniyeti olarak adlandırılmasını mümkün kılacak kadar
büyük bir şiir geleneğine ölümcül darbeyi vuran yıkıcı bir dönüşümdür: Bu
dönüşüm, Türk şiirinin, bugünkü ve yarınki yaratıcı ruhunu, kaynaklarını,
damarlarını ve imkânlarını da berhava etmiş, kurutmuş, hatta yok etmiştir.
(Yusuf
Kaplan
/Yeni Şafak)
Günaydın!
Mehmet H. Doğan,
“1950'lerin ortasından bugüne, İkinci
Yeni Şiiri üzerine söylenmemiş söz, yapılmamış inceleme kalmış mıdır,
bilemiyorum” saptamasını yaparken ve
“İkinci Yeni, Türk şiirinin gelişimi
içinde en son modernist atılım, yeri hiçbir zaman tartışılamayacak tarihsel
bir olgudur” yargısına varırken, demek yanılıyordu.
Eser Günson da,
Edebiyattan Yana adlı kitabında
"Günümüzde yazılan şiir, büyük bir
ölçüde kendini İkinci Yeni'ye
borçludur. Şiirinin bilincine varan şair, bu gerçeği kolayca görebilir”
derken, demek kaidesine oturtulmuş bir putun cilasını parlatıyordu.
Kendilerini farklı bir damar olarak tanımlama
gayreti içindeki 80 kuşağı şiirini de dahil ederek söylemek gerekir: Yarım
asırdır Türk şiirinin yelkenini dolduran 2. Yeni Şiiri’nin rüzgârıdır ve
hâlâ yerine koyacağımız, onu aşacak bir şiir hareketi ufukta
görülmemektedir.
Peki, 2. Yeni putunu kırmayı hedefleyen beyler,
Sezai Karakoç’u, İsmet Özel’i, Nuri Pakdil’i nereye koyuyorlar?
Öyle “Sezai
Karakoç'un şiiri, İkinci Yeni epistemolojik ve ontolojik "sapma"sıyla
özdeşleştirilemeyecek kadar derin nefes alabilen, kökleri sağlam, geleceği
muazzam bir şiirdir” diyerek kolaycılığa kaçmak yok!
Ece Ayhan’a, İlhan Berk’e, Turgut Uyar’a, Edip
Cansever’e, Cemal Süreya’ya, birikimden yoksun, şiirin tarihinden habersiz,
aklına eseni kâğıda geçiren şiir yıkıcıları gibi gösterenlere, onları
altında yumurta olmadan kuluçkaya yatan tavuklar olarak tanıtmaya
çalışanlara söyleyeceğim şudur:
Aman dikkat! Yıktığınızı sandığınız puttan kopardığınız parçalar, yaratmaya
çalıştığınız yeni putların kaidesini acıtmasın.
Türkiye’yi ve siyaseti son kez konuşuyor olmayı
umarak da diyeceğim şu: Görünen o ki, sağ tarafına felç inmediği sürece
Türkiye sol elini kullanmayı öğrenemeyecektir.
*
Bana göre, 2008 yılının en kolay okunan dergileri,
Abdülkadir Budak’ın Sincan İstasyonu
ile Gülümser Çankaya’nın Etken
dergisini kapattıktan sonra Alanya’da çıkarmaya başladığı
Şiirsaati dergisiydi. Kolay
okunmanın ürünlerin niteliğiyle de hacimle de bir ilgisi yok. Dergilerin de
bir dili ve biçemi vardır ve bu dergilerin editörleri bu dili
yakalamışlardır.
*
Harice Gazel:
Derginin yazı diliyle baskı yapan makinelerin dili
birbirini tutmadığında, ne kadar titizlenirseniz titizlenin, bu
uyumsuzluktan doğan hatalara engel olamıyorsunuz. Örneğin, 1. sayımızda Ogün
Kaymak’ın Yakınlıklar şiirinden bir dizeyi makinelere kurban verdik.
Örneğin, İz/düşüm I yazısında olmayan paragraflar belirdi, var olanlardan
bazıları da yerini kaybetti. Bu yüzden makinelerin dilini öğrenmeye
başladık. Bu sayıdan itibaren sıfır hatalı sayfalarla karşınıza çıkmayı
amaçlıyoruz.
Şimdi, lütfen Ogün Kaymak’ın şiirinin sonuna, el
yazınızla,
……………..
dizesini ekleyerek hatamızı telafi ediniz.
Görüşeceğiz…
Elizedebiyat,
Sayı: 2 / Şubat 2009
İZ/DÜŞÜM III
(Melih
Elal İçin Bir Savrulma Denemesi)
Biz, üç kişi, elimizde düğünçiçekleri, her zaman
hatırlayacağımız bir günün içine yürüdük.
Dedik, ışıklarını açık bırakmış bir gülümseme
yakışır bu güne. Hadi, yaptığı şakanın arkasına gizlenen Melih’e gidelim.
Saklandığı yerden çıksın, hayat ağacına dokunsun ve “sobe” desin. Ve
yuvarlasın üstümüze güneşini, eskisi gibi.
Ev: Yatıya kalmış, sonra gitmeyi unutmuş kuyu
loşluğu.
Hayır, diyoruz, başka bir güne geldiydik biz.
Lavanta kokan bir kalbin sevincine…
Dediler, o zaman güneş gören odaya götürelim sizi.
Belki orayı arıyorsunuz, belki oradakini…
Biz, üç kişi, beyaz kapının önünde üç milyon parça
ya da üç milyon hiç, durduk, bekledik.
Dediler, burası işte, güneş içerde.
Biz, üç kişi, üç yılgın gölge, kalakaldık geriye
dönmenin eşiğinde.
Menteşelerini kalbimize takan kapı duvara doğru
gerindi ve bir oda bıraktı önümüze.
Oda: Hep bileceğimiz ve kalbimizin sol kulakçığında
saklayacağımız dağınık prizma.
Camlardan geri dönen güneş…
Pencerenin dışında, bildiği gibi dolaşıp duran gün…
Arkasını dönerek uzaklaşan hayat…
Oda, hayatın peşinde… Akıp gidiyor dışarı doğru, hiç
birikmeden.
Adam odada birikiyor.
Biz, gözlerini yitirmiş üç kişi, bakışıyoruz.
Kimi arıyorduk?
Bulduğumuz kim?
Dediler, bu, o işte.
Bu, o…
İki yanında diz boyu iki tekerlek, lacivert
muşambadan bir sandalye…
Oturuyor.
Kahverengi paltosunun yakasında kırlaşmış iki tel
saç.
Kucağında kanlı mendiller.
Avucunda kanayacak mendiller.
Lacivert eldivenlerin içine saklamış, veda etmeye
hazırlanan parmaklarını.
Görmeden bakıyor.
Görüyorsa, üşüyor.
Görmeyince üşüyor.
Yanı başında bir yatak, yatakta sığlaşmış bir sırt
çukuru.
Diyoruz, çoğaltmış kanatlarını, her gün bir
parçasını uçurmuş. Önce harflerini bırakmış havaya, sonra satırlarını. Şimdi
sayfaları havalanıyor.
Diyoruz, ucu içine kaçmış kalemiyle rüzgârdan korkan
bir bulut hikâyesi yazıyor gökyüzüne.
Yüzüne baktıkça gözlerinin önemi artan bir kadını
yazıyor.
Biri taze gelin, öteki çırpınan kuş; iki kızı
yazıyor.
Şimdi mart, şimdi siyah bulutlar, şimdi fırtına…
Okunmayacak yazdıkları.
Saklandığı yeri unutacak ve biz onu asla
bulamayacağız.
Biz, üç kişi, parçalanmış ve parçalarından biri
eksik, üç yalnız…
Yalnızlığa alışamıyoruz.
*
Aşağıda bir kutucuk var; kutuda özetlenmiş bir
hayat.
Aşağıda bir kutucuk var: Birbirini eksilten ve
tamamlayan, yıpratan ve besleyen, var kılan ve yok eden; iki çelişik akışla
biçimlenen tuhaf bir buluşma, acı bir tesadüf, ironik bir tarih kesişmesi.
Melih Elal, 1 Mayıs’ta doğdu. Emek bayramında,
emekçilerin gününde. Yaşadığı zamanın her ânında devrimin ve devrimcilerin
ayak izlerine basarak, devrimin iktidarına yürüdü.
Birgün, 12 Mart’ta, karanlık apoletli bir
tırpanlının darbesiyle iktidarı yıkıldı.
Ve mekânı Bursa oldu.
Elizedebiyat,
Sayı: 3 / Mart 2009
İZ/DÜŞÜM IV
“Yazılış
koşulları en iyi bilinen kutsal kitap Kuran’dır. Bütün ile kitap arasında en
azından iki aracı vardı: Muhammed, Allah’ın sözünü dinliyor, yazıcılarına
yazdırıyordu. Bir keresinde –Peygamber’in yaşam öyküsünü yazanların
söylediğine göre- Muhammed, yazıcı Abdullah’a sözleri yazdırırken bir
cümleyi yarım bırakmış. Yazıcı, içgüdüsel bir biçimde cümlenin devamını
fısıldamış ona. Dalgınlığa kapılmış olan Peygamber, Abdullah’ın ağzından
çıkanı ilahi bir kelam gibi kabul etmiş. Bu olay yazıcıyı öylesine
öfkelendirmiş ki Peygamber’i terk etmiş ve imandan çıkmış.
Yanılıyordu. Sonuç olarak cümlenin düzenlenişi ona düşen bir sorumluluktu;
yazılı dilin iç tutarlılığıyla, dilbilgisi ve sözdizimi kurallarıyla
hesaplaşması; her dilin sözcük haline gelmeden dışına taşan bir düşüncenin
ve Peygamber’e ait olan özellikle akıcı bir sözcüğün akıcılığını yakalaması
gereken oydu. Allah’ın kendini yazılı bir metinle ifade etmeye gerektiğine
karar verdiği andan itibaren yazıcının işbirliği şarttı. Muhammed bunu
biliyordu ve cümleleri sonlandırma ayrıcalığını yazıcıya bırakıyordu; ne var
ki Abdullah donandığı gücün bilincinde değildi. Allah’a inancını yitirdi,
çünkü yazıya ve yazının aracı olarak kendine inancı eksikti.”
(İtalo Calvino
Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu
YKY Şubat 2008 Çeviren: Eren Yücesan Cendey)
Bu alıntıyı, 7. Bursa Kitap Fuarı etkinliklerinde,
Türkiye Yazarlar Sendikası’nın düzenlediği; Mustafa Köz’ün yönettiği, Emre
Gümüşdoğan’la birlikte katıldığımız, “Edebiyatta İnternetin Gölgesi” konulu
panelde okudum.
Nedenini açıklayacağım.
Edebiyatta internetin gölgesi, evet, ilk bakışta
kabul edilebilir, hiç değilse enine, boyuna, derinliğine tartışılabilir gibi
duran bir konuydu ve bu konuda, ardında sorular bırakacağı bilinerek,
eksiden artıya çok geniş bir aralıkta analizler ve değerlendirmeler
yapılabilirdi. Hele, Emre Gümüşdoğan gibi, yıllardır Şiir Akademisi’nin
yöneticiliğini yapan, iyisiyle kötüsüyle internetin omurgasını ezbere
çizebilen, bu konuda sakal uzatmış bir arkadaşın birikiminden destek alarak
ve bu birikimde çoğalarak birçok şey söylenebilirdi, söylendi.
Yukarıdaki alıntıyı okuyarak işin başka bir yönünü
vurgulamak; sözü, edebiyattan yola çıkarak internete doğru yürüyenlerin;
yani, internetle edebiyatın arasında duran ve bir bakıma internet
tutulmasına -ya da tersi: edebiyat tutulmasına-
neden olan edebiyatçılara getirmek istiyordum. Çünkü konuştuğumuz
konunun asıl öznesi edebiyat ve internetten çok, bana göre edebiyatçının
kendisiydi.
Şair, yazar, denemeci, eleştirmen; eli kalem tutan
bir kısım zevat, dergilerde farklı, şiir ve edebiyat sitelerindeki
forumlarda farklı cümleler kuruyorlar; dergilerde, haza edebiyatçı
görünürlerken internete dahil olur olmaz sanki Kamberler mahallesine
taşınıyor, göbeklerini Tophane’de kaşımaya başlayarak Yahudilik’e iniyor,
daha oraya varmadan ağızlarına külhanbey dilini alıyor ve o ağızla konuşup
yazmaya başlıyorlar.
Bu hal, ya interneti önemsemeyişin, hatta
küçümseyişin bir işaretidir; ya dergi ortamında bastırılmış kimi duyguların
-örneğin, üç artı bir mekânlarda ya da bodrum katlarında iç donuyla sere
serpe dolaşarak yazma arzusunun- bulduğu ilk sanal delikten dışarı
fışkırmasıdır ya da denge sorunu yaşayanlarda görünen kişilik bölünmesi
halidir ki, uğurludergiböceği gibi görünenlerin internetyarasası biçimine
dönüşmelerinin açıklaması budur.
Örnekler de verdim: Başkalarının yazılarındaki
eklere, büklere, ince bellere, kalın bileklere mim koyan; sözcüklerin omuz
atkısından şapkasına, bastonundan ayakkabısına kadar cümle ayrıntısına
dikkat kesilen bazı rivayet m’adamlar, iş internete geldiğinde öznelerine
yabancı yüklemler kullanmaya, on beş satırda on beş yanlış yapmaya,
dergilerde yarattıkları imajı ters yüz ederek salya sümük ağlamaya,
kendilerini hiç umursamayan kişilerden düşman yaratarak gölge boksunda gol
hesabıyla galip gelmeye başlıyorlar, dedim. Bu bir kişilik bölünmesidir,
dedim. Bu bir huy değiştirme seansıdır, dedim. Bu bir ruh kaymasıdır, dedim.
Böylelerinin varlığı söz konusuyken, internetin edebiyata bıraktığı gölgeden
çok edebiyatçının edebiyata ve internete bıraktığı gölgeden bahsedilmelidir,
dedim.
Alıntıya bağlayacak olursak: Yazıya, yazdığına,
edebiyata inancı olmayanların uzayan gölgeleri, ister edebiyatın isterse
internetin üstüne düşsün; sonuçta o gölge kendi üstüne düşüyordur. Bu türden
vakalar “edebiyatçı tutulması” olarak açıklanabilir ancak.
*
Elizedebiyat, 16 sayfa olarak
tasarlanmıştı, 24 sayfaya çoğaldı. Bu akış, bu güven
Elizedebiyat ekibine
yenilikler düşünmeyi dayatıyor. Mart sayımızda Kadın imzalar ağırlıktaydı.
Mayıs sayımız Genç imzalara ayrılacak. Haziran ayında Deneysel çalışmalara
bakacağız.
Elizedebiyat, farkındasınızdır,
Mudanya çıkışlı bir dergi ve Mudanya’nın ilk edebiyat dergisi. Böyle tarihi
bir konuma sahip olması sorumluluğunu da arttırıyor.
Şu sıralarda sorduğumuz soru şu: Edebiyat ve Mudanya
nasıl bir araya getirilir?
Yerel seçim karmaşası bittikten sonra, Mudanya
Belediyesi, İhsan Üren Evi, Türkiye Yazarlar Sendikası ve başkanlığını Şaban
Akbaba’nın yürüttüğü Bursa Yazın ve Sanat Derneği ile birlikte, ilk
görüşmelerini yaptığımız “neler yapılabilir”i detaylandırarak konuşacağız.
*
Sav söz: Yamadan ibaret olanların yırtığına yama
bulunmaz.
Görüşeceğiz.
Elizedebiyat,
Sayı: 4 / Nisan 2009
İZ/DÜŞÜM V
Bir kitabı, içinde bulunduğumuz cümlenin dört bir
yanında dolaşarak ve sonraki cümlenin vereceği derin hazzı bekleyerek ve
hatta biraz da geciktirerek okumak diye bir şey vardır. İdeal okuma budur,
böyle olmalıdır ya da ideal okuma diye bir eyleme vesile olan kitaplar,
sadece onlar, has kitaplardır, demek istemiyorum. Çünkü, o zaman
yazdıklarıma bir de ideal okuru eklemem; ardından, adıyla, yazarıyla, dahası
kapağıyla bağ kurarak okumaya karar verdiğimiz kitaplardan, bu kitapların
içlerinde barındırdıkları hayal kırıklıklarından; daha ilk cümlelerde,
ilmeğini hazırladığımız, hatta kıyımızdaki bir çengele iliştirdiğimiz
bağların öteki uçlarının boşlukta sallandığından, kitaba tutunamayışımızdan
da bahsetmem gerekir ki, söylemek isteğim söze açılan kapı bu duvarda değil.
Ben, okurunu sevindiren kitaplar olduğunu ve bu
sevincin hem fizikle hem de kimyayla ilintili olduğunu söylemek için kurdum
yukarıdaki cümleleri. Kitaplar bize bir şeyler fısıldar. Kimi, evet, varım,
şimdi buradayım ama sonuçta ben kıyıda kalmayı göze almış bir tomar kâğıdım,
der ve siz bu alçakgönüllü sözlerden duyduğunuz sevinçle kitabı öpüp
başınıza koyarsınız.
Bazı
kitaplarsa, dik başlıdır ve kendine fazlaca güvenir. Yine de bunu acemice
gizlemeye çalışırlar ve kendilerini öyle bir sevimli kılarlar ki, kitapları
göğsünüze bastırma isteğini duyarsınız.
Yazının bu noktasında, belki birbirlerine hiç
benzemeyen ve belki böyle oldukları için birbirlerini tamamlayan üç
sevindirici kitabı anmak istiyorum.
Kitaplardan ilki, adı konulmamış bir dosya
halindeyken okuduğum Pelin Yılmaz’ın
Her Kadın Başka Türlü Ölüyor
adlı öykü kitabıydı. Bazen boğulduğu içinden dışarıya seslenen, bazen
kendinden sıyrılarak dışarıya kaçan ve içeri doğru konuşan Pelin Yılmaz’ın
kitabı körlere nirengi olsun diye, kıyıda kalacak; ama mutlaka kalacak
kitaplardan. (Cinius Yayınları, İstanbul, Eylül 2008)
İkinci kitabı bana, askerliğini tamam ettikten sonra
ilk sivil soluklarını almak için baba evine uğrayan genç şair kardeşim Harun
Balcı Maraş’tan getirmişti: Bünyamin K.’nın
Bak Anne Geliyor Bir Kara Tren
adlı şiir kitabı. Bu kitapla göz göze geldiğimde içimden geçen sözcük
hep “günaydın” oluyor. Çünkü taze bir sabahla yüz yüze getiriyor beni.
Geceden güne indiriyor, paçalarımı kıvırıyor ve çıplak ayak aydınlığa
sokuyor. Yani öyle duru, yani öyle dibi görünen, yani öyle hayata basan,
yani şiire yolculuk nasıl olmalıysa işte öyle bir şiir yolculuğuna
çıkarıyor. (Kaknüs Yayınları, İstanbul 2008)
Beni sevindiren üçüncü kitabı, Dünya Şiir Günü ve
Homeros Şiir Ödülü için Veysel Çolak’ın davetine uyarak gittiğim İzmir’de
edindim. Ogün Kaymak’ın
Gayb Suyu adlı kitabı,
kaldığımız otelin lobisinde, üstünde taşıdığı matbaa kokusuyla Murat
Karacan’ın çantasından benim çantama geçiverdi ve İzmir’de kaldığım iki gün
boyunca benimle dolaştı. Hayalle hayatın kesiştiği yerlere uğradık. O kutsal
metinlerin diliyle kulağıma hikâyesini fısıldadı, ben,
Şair dediğin nedir ki / Şair sıska bir gavvas / Gayb suyunda incisine uzanan’da
kalakaldım, başka söz duyamadım. Ogün’e “nerelerde saklandın bunca zaman”
diye soruşum Bursa’ya geldikten sonradır. (Mühür Kitaplığı, İstanbul, Şubat
2009)
*
Elizedebiyat’ın
bu sayısında, ağırlıklı olarak, 2008 Homeros Şiir Ödülü’ne katılan ve derece
alan gençlerin şiirlerini bulacaksınız. Bu yarışmanın seçici kurul üyeliğim
sırasında, sona kalan 20 kadar dosyayla oldukça sıkıntılı saatler
geçirdiğimi ve bu dosyaları sıralamakta epey zorlandığımı itiraf etmeliyim.
Sonuçta, şiir can çekişiyor; gitti gider, dahi gider daha da gelmez; yandı
bitti kül oldu tekerlemelerine inat bu genç ankalarla şiirin, nerede
kalmışsa oradan uçmaya devam edeceğine yürekten inandım.
Bakın, mayıs sayısında
Elizedebiyat genç şairlerle nasıl
gençleşti. Belki birçok okurumuz, birçok şairimiz, birçok dergi yöneten
edebiyat m’adamımız, bu genç kardeşlerimizin adını ilk kez burada duyuyor,
şiirleriyle ilk kez bu dergide yüz yüze geliyordur. Not alınsın: Onlar
sürdürdükleri, direndikleri sürece, gençlerin dergisi olmayı sürdürecek
Elizedebiyat. Ustalarla gençlerin
harmanı bu sayfalarda yapılacak. Bir edebiyat dergisinin ilk görevlerinden
biri, edebiyata yeni isimler kazandırmak olmalıdır, ilkesiyle diyorum ki, bu
sayının devamı vardır, olmalıdır, olacaktır. Çünkü bu sayıda yer alan genç
şairler, bütünün çok küçük bir bölümü. Daha yüzlerce genç kardeşimizi
edebiyatla bu sayfalarda buluşturacağız.
Elizedebiyat’ı
onların adresi haline dönüştürme işi boynumuza borç olsun.
Bu işin sakıncalı bir tarafı var, gençlere onu da
söylemeliyim: 21. yüzyıl Türk Edebiyatı’nı bir köşesinden ördüğümüz şu
günlerde, şu ya da bu nedenle varlıklarından rahatsız oldukları dergilerde
şiir yayımlayan şairlerin kendi dergilerinde asla şiir yayımlatamayacağını
bildiren bazı edebiyat magandası m’adamlar türemiştir.
Edebiyatımızı bir köşesinden çürüten bu zevat, sadece gençlere değil,
adı sanı bilinen, şiiriyle yol almış kimi şairlere de tehdit mektupları
göndererek magandalıklarını tekelleştirmek çabasındadırlar.
Bu sakıncayı bildirdikten sonra, özellikle gençlere
bu konuda söyleyeceğim söz şudur: Tarihe güvenin ve işinize bakın!
*
Şiir yıllıkları çıkmaya devam ediyor ama, Mehmet H.
Doğan zamanında yaşanan ve çoğu kez zeminini kaybeden tartışmalar pek
yaşanmıyor. Bu yılın yıllıkları, internet ortamında yaranın kabuğunu
kaldırmayan kuru sözlerle geçiştirildi. Dergilerdeyse bir iki laf ola beri
gele değiniyle yasak savıldı. Demek herkes memnun, demek her şey yolunda…
Bu sayımızda yer alan Şeref Bilsel’in yazısı ortamı
özetleyen bir yazı olarak kabul edilebilir.
Bu konuda ilginç olarak anılacak tek şey belki de
yıllık yapmaya istekli olduklarını dolaylı olarak bildiren ve kendilerini
pazarlayanların ortalıkta dolaşmalarıydı.
Ne denir?
Herkesin yamasını yırtığına denk getiriyor.
Görüşeceğiz.
Elizedebiyat,
Sayı: 5 / Mayıs 2009
İZ/DÜŞÜM VI
Okur sıralarından kalkıp edebiyat bahçesinin
şimşirli yoluna girdiğimden bu yana, korkudan çok endişe diyebileceğim o
yapışkan duyguyla pek sık yüz yüze geldiğim söylenemez. Hatırladıklarımın,
unuttuklarımın, unutmak istediklerimin sayısı iki elin parmaklarını geçmez.
Hatırladıklarımdan ilki oldukça eskidir. Sonuncusu
ise birkaç yıldır yokluyor beni.
Eskimişliğini yüzüne vurmaktan çekinmediğim eski
endişem, edebiyat parkına anıtları dikilmiş yazar ve şairlerle bir vesileyle
karşılaşma, tanışma anlarıyla ilgiliydi. Bir yanda, edebiyata, yazıya,
yazara duyduğum saygı vardı -ne de olsa bu saygıyla büyümüş bir kuşağın
devamıydık- öte yanda da, içinde çekingenliği, horlanma ihtimalinin devasa
gölgesini ve birçok adı konmamış ruh kamaşmasını taşısa da, en çok hayal
kırıklığıyla ve onun yaratacağı bozgunla biçimlenen kocaman bir acaba
duruyordu. Adını andığımızda eğilerek tarihe bir şeyler söylüyormuş gibi
olduğumuz, adını duyduğumuzda tarihin sesini duymuş gibi kulak kesildiğimiz;
dizelerini, sözlerini not defterlerimize geçirdiğimiz kişileri, isimlerinin
arkasına sinmiş birer cüce olarak görmenin tedirginliğiydi bu. Kitaplar
neredeyse kutsaldı; o kitapların üzerinde yazılı adlarsa irili ufaklı
ilahlar… Edebiyata inanıyorduk, sözün özü; onu farklı bir mekâna oturtmuş,
önümüzü ilikleyerek gelmiş kapısında durmuştuk. İçeri girmek kadar içeride
ne bulacağımız da önemliydi elbette. İnandığımız değerleri yaratanların adım
atışları, kollarını kavuşturmaları, gözlerine yerleştirdikleri bakışları,
dalıp gitmeleri, varla yok arası gülümsemeleri; bildiklerini bilmez gibi
söylemeleri, söylediklerini yakıştırmaları önemliydi. Bir bakıma hayatın
uçurumuna atlamadan önce tutunacağımız dalları yerlerine yerleştiriyorduk.
Sadece adı anıtlaşmış olanlarla değil, onların
yolunda yürümeye çabalayan, harcı taze yoğrulmuş yeni yolcularla
karşılaşmalarımda da aynı tedirginliği duydum hep.
Bugün, edebiyatın bir kıyısında duruyor, sözcük
duvarına harf üretmeye çabalıyorsam, bu, tanımış olmayı şansla açıkladığım,
aynı çağı paylaşmaktan kıvandığım, varlıklarıyla huzur bulduğum adam gibi
edebiyat adamları sayesindedir. İnsanı önceleyen, bu yüzden insanlığa değer
veren ve yine bu yüzden edebiyatı ikinci sıraya atmakta hiçbir sakınca
görmeyen kişilerle bakışarak edebiyata dahil olmanın anlamını, insansız bir
edebiyatın hiçliğini öğrendim.
Edebiyatı hırslarının, adlarını öne çıkarma
ihtirasının paspası olarak kullananlarsa, kaygılarımda ne kadar haklı
olduğumu ispatlayıp durdular bunca zaman.
Şimdilerde, bu eski endişemle yüzleşmelerim artık
yalama olmuş cıvata-somun ilişkisine döndü. Hangimiz cıvata hangimiz somun,
onu bile karıştırıyorum bazen. Bunun bir önemi de yok. Çünkü, hangi iki
parçayı bir araya getirdiğimiz, hangi dağılmışlığa çeki düzen verdiğimiz
bile belli değil artık.
Attilâ İlhan’la yaptığım ilk telefon görüşmesinde,
onun yüksekten konuşan sesini duyar duymaz ayağa kalkıp hazırol’a geçtiğimi
dün gibi hatırlıyorum. İlk cümlelerden sonra, az önce ayrılmış iki
arkadaşmışız da söylemeyi unuttuğumuz şeyler için tekrar bir araya gelmişiz
gibi tepeden düze inen alçakgönüllü sözlerini duydukça hazırol halimin nasıl
daha da katılaşarak sürdüğünü de…
Attilâ İlhan da, dergi kapağında alfabetik
sıralanmış adlar listesinde, soyadının ilk harfi yüzünden gerilerde yer
aldığı için sitem eden, şu kadar kitabım, şu kadar zamanlık şiir geçmişim
var, ben artık alfabetik sıralamayı çoktan aştım, diyebilme cüretini
gösterenler de, yalanı gerçeğin önünde tutan kışkırtıcı maganda ajanlar da
bu âlemin m’adamları.
Yozlaşma sınır tanımıyor ne yazık ki.
İkinci endişemi, birkaç yıl önce, bir İzmir
buluşmasında Sina Akyol’la paylaşmıştım. Yine bir Dünya Şiir Günü
kutlamaları sırasında, söz dönmüş dolaşmış emekliliğe, emeklilikte var
olacağını sandığımız geniş zamanlardaki okuma seanslarına gelmişti de o
zaman, daha ortaokul, lise yıllarındayken okuduğumuz ve bir daha elimize
almadığımız kitapları yeniden okumak istediğimizden bahsetmiştik. Sina’ya,
“istiyorum ama büyünün bozulmasından da korkuyorum” dediğimi hatırlıyorum.
Meğer aynı hayali kurarmışız, aynı endişeyle. Ben
Nobel kazanmış yazarlarla başlamayı tasarlarken Sina, Rus klasiklerini
yazmış aklındaki okunacaklar listesinin başına. “Suç ve Ceza’dan, Savaş ve
Barış’tan ne anlamışım, merak ediyorum doğrusu” demişti bana.
Şu günlerde, endişemin üstüne yürüyorum: Tolstoy’un
Gençlik adlı romanıyla
Dostoyevski’nin
İnsancıklar romanını yan yana
okumaya başladım. Neyse ki, ilkinin yarattığı hayal kırıklığını ikincisi
gideriyor.
Çeviri… Bütün mesele burada.
Eski-yeni okuma faslına dair aldığım ilk not şu: Biz
bu kitapları okurken çeviriyi hiç önemsememiş, önemsemek ne demek, kâle bile
almamışız.
Demek sadece okuma açlığını gidermişiz, üstüne tatlı
yiyebileceğimiz ihtimalini aklımıza getirmemişiz. Knut Hamsun’u Behçet
Necatigil çevirisiyle okuyana kadar böyle sürmüş bu.
*
Elizedebiyat’ın mayıs sayısı çok
sevildi. Gelen telefonların ve gönderilen iletilerin ortaklaştığı cümle şu:
Bu kadar güzel şiiri bir arada okumamıştık.
Şiirin öldüğünü söyleyenleri cevaplayan gençlere
çağrımızı yeniliyoruz.
Kervan yürüyor.
Görüşeceğiz.
Elizedebiyat,
Sayı: 6 / Haziran 2009
İZ/DÜŞÜM: VII
Merak işte, sonu gelmiyor: Rus klasikleri, çeviri
sorunları, dil derken, yeni notlar birikti:
Bir Rus romanını Osmanlıca’ya kazandıran ilk
çevirmen olarak Ali Nusret adına ulaştım. 1908 yılında Maksim Gorki’nin bir
romanını
Bir Sergüzeşt-i Hunin adıyla
çevirmiş. Bir sonraki “eski” çeviri, yine Gorki’den:
Ana. Çevirenler, Müştak
Mayakon ve Muhittin Birgen, çeviri tarihi 1911.
Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında Rus edebiyatını
Türkçeleştirenlerin başta gelen adları Hasan Âli Ediz, Vâlâ Nurettin, Nihal
Yalaza Taluy, Leyla Soykut. İngilizce ve Fransızca üzerinden çevirenlerin
dışında, Rusça asıllarından çeviri yapanlara 1960’lardan sonra Ergin Altay
ve Mehmet Özgül katılıyor.
Kıyıda kalmayı tercih edenleri, kıyıda kalarak
önemli işler yapanları her zaman çok sevdim. Türkiye’de edebiyat çevrelerine
haber uçurulsa ve Rus klasikleri ve çeviri konusunda kimden bilgi alırız,
kime danışırız diye sorulsa, ilgili olanların aklına gelecek ilk ve ortak
isim, hiç kuşkusuz Ergin Altay olacaktır. Bu böyledir de Bursa’da
yaşayanların yüzde biri bile onun Bursa’da yaşadığını ve edebiyatımıza
yaptığı önemli katkıyı bilmez. Çünkü o da kıyıda kalmaktan yana
olanlardandır.
Ergin Altay’ın 1986 yılında Altın Kitaplar / Altın
Klasikler Dizisi için çevirdiği Dostoyevski’nin
Ezilenler’ini okuyorken,
Haziran başında bir gün, kitap arası kırmızı iple kaldığım yeri işaretledim
ve onunla görüşmeye gittim. Onu sahibi olduğu Adım Kitapçılık’ın serinliğine
kurduğu masada, yazarkasası, bilgisayar ekranı, kum saatine benzeyen ispirto
ocağı ve ocağın üstüne yerleştirilmiş porselen demliği; cam bardağındaki
yeşil çayı ve Slav alfabesiyle yazılmış bir sayfayla baş başayken buldum.
Ortak dostumuz Halûk Cengiz’le,
Eliz Edebiyat dergisiye
başlayan konuşmamız sonunda Rus edebiyatına, çeviriye; çeviri zorluklarına,
çeviri yanlışlarına hatta çeviri cambazlıklarına doğru genişledi. Yaklaşık
50 yıl süren ve hâlâ devam eden bir sürece sığdırılmış, anlatılmaz ya da
yazılmazsa yazık olacak yüzlerce sayfalık anı, deneyim, çeviri dünyasına ait
ipuçları… Önemli birikimlerden çıkarılacak önemli dersler…
1961 yılında, okuldan yeni mezun olmuş gencecik
Ergin Altay’ın, Tolstoy’dan çevirdiği bir hikâye ile
(Falşivıy Kupon - Sahte Kupon)
Yaşar Nabi’nin
Varlık
dergisine gidişi, sürecin başlangıcı. Dosyanı bırak, bir hafta sonra
gel, demiş ona Yaşar Nabi. Bir hafta sonra görüşmeye gittiğinde, masasına
yığılmış dosyaların arasından çıkardığı Tolstoy hikâyesini Ergin Altay’ın
önüne atmış Yaşar Nabi ve “Bu ne biçim Türkçe” diye azarlamış onu.
“İyi bir dersti” diyor Altay, “Rusça’ma söz
söylemedi ama Türkçe’yi iyi bilmediğimi yüzüme vurdu.”
Rus Dili ve Edebiyatı’ndan sonra Türk Dili ve
Edebiyatı’nı öğrenmeye bu olaydan sonra başlamış Ergin Altay, işittiği
azarın içinde kalan tortusunu büyüterek.
Daha sonraları Yaşar Nabi ile birçok kez
karşılaşacaklardır. Bunlardan birini: İçindeki tortuyu hafifleteni şöyle
anlatıyor Ergin Altay: Sağda solda çevirilerim yayınlanmaya başlamış ve
bunların eli yüzü düzgün çeviriler olduğu kabul edilmiş. Yaşar Nabi
Varlık’a çağırdı beni.
Dostoyevski’nin
(Besi) Cinler’ini çevirmemi
istedi. Çeviririm ama 10.000 lira isterim, dedim. Bir fikrin olsun diye
söylüyorum, o sırada çalıştığım kurumdan aldığım aylık 350 lira. “Delirdin
mi sen, ben o paranın üçte birini verir, Milli Eğitim Bakanlığı’nın
çevirisiyle basarım o kitabı” demiş Yaşar Nabi, ama sonunda kabul etmiş. Yıl
1969 olmalı. Çünkü, yanılmıyorsam,
Cinler’in Türkçede ilk
yayınlanış tarihi bu. Kitabın yayınlanmasından sonraki görüşmelerinde Yaşar
Nabi, “Kitabın bir bölümünü yanlış çevirmişsin” diye karşılamış Ergin
Altay’ı. Kendine olan güvenini, “Eğer dediğiniz gibiyse aldığım ücreti iade
ederim” diyerek ortaya koymuş Altay, “bana o bölümü gösterir misiniz?” Yaşar
Nabi, bir dil komisyonu tarafından Fransızca’ya çevrilmiş olan kitabın o
bölümünü Fransızca’sından okumuş ve Ergin Altay’ın çevirisiyle
karşılaştırmış. Ergin Altay, ben onun çeyreği bile olamam diyerek
üstatlığına vurgu yaptığı Ediz’in hakemliğine başvurmayı önermiş ve “şimdi
lütfen Hasan Âli Ediz’e telefon ederek bu çevirilerden hangisinin doğru
olduğunu sorar mısınız? Hatalı olan bensem, sözümü tutacak, paranızı iade
edeceğim.” Yaşar Nabi aramamış Hasan Âli Ediz’i.
Buna benzer bir olayı Hasan Âli Ediz’le de
yaşayacaktır: Tolstoy’un
Anna Karenina’sını çevirmek
için Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları’na başvurur. Rusça bölüm başkanı olan
Dil Tarih Coğrafya Fakültesi profesörlerinden Hasan Eren “Hasan Âli Ediz’in
Anna Karenina çevirisi varken
kitapları depoda çürütmek için mi basacaksınız?” diyerek yayınevi
sekreterinin önerisini reddeder. Sipariş edilmemesine rağmen kitabı çevirir
Altay. Kitabın bir yerinde geçen bir sözcüğü yadırgar. Tolstoy, İtalya’ya
kaçan Anna Karenina ve Vronski’nin orada yaşadıklarını anlatırken
“İtalya’daki bütün çölleri gezdiler” anlamına da gelebilen bir cümle
kurmuştur ve bu Hasan Âli Ediz tarafından da böyle çevrilmiştir. İtalya ve
çöl uyuşmazlığına takılır Altay. Araştırır, sözlükler devirir ve sonunda
devasa bir Rusça sözlük olan
Talkonıy Slovar’da
pustinya sözcüğünün çölden
başka birçok anlamda kullanıldığını, bunlardan birinin de manastır olduğunu
keşfeder ve çevirisini böyle yapar.
Bu kitap Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları’ndan
çıkacak ve bölüm başkanı Hasan Eren, Ergin Altay’a “Milli Eğitim Bakanlığı
Çeviri Kurulu’nda Hasan Âli Ediz’in
Anna Karenina çevirisi varken
kitapları depoda çürütmek için mi basacaksınız, demiştim. Şimdi Ergin
Altay’ın çevirisi varken Hasan Âli Ediz’inki okunmaz, diyorum. Sakın
şımarma; bu söz sana ananın ak sütü gibi helaldir” diyecek; kitabı armağan
olarak alan Hasan Âli Ediz de “Bu çocuk çok iyi şeyler yapacak, ona dikkat
edin” diyerek bir bakıma bu sözü doğrulayacaktır.
Şu günlerde İletişim Yayınları ve İş Bankası Kültür
Yayınları için çeviriler yapan Ergin Altay’la ilgili, konuşmalarımız
sürdükçe başka şeyler de yazacağım.
Bir küçük not: Yaptığımız görüşmeleri anlattığım
Halûk Cengiz, “Ergin Ağbi’nin Gogol’den yaptığı
Masallar kitabı üzerine
çeviri tanımam” dedi ve oradaki dili muhteşem bulduğunu söyledi bana.
*
Konu dışı bir not daha: Bazı edebiyat m’adamlarının
emirerliğini yaparak edebiyata dahil olacaklarını sanan, başlığından son
satırına kadar ben bir mektubum diye haykıran bir metni “şiir diye” niteleme
cahilliğini gösteren kimi safdillere Sahibinin Sesi plaklarının tedavülden
kalktığını hatırlatırım.
Görüşeceğiz.
Elizedebiyat,
Sayı: 7 / Temmuz 2009
İZ/DÜŞÜM VIII
Şükrü Erbaş, Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin
çağrılısı olarak Bursa’daydı birkaç ay önce. Etkinlik öncesi, Hilmi Haşal ve
Nursel Aras’la birlikte sohbeti koyulaştırmış ve sözü şiirden türkülere,
türkü sözlerindeki akla ziyan derinliklere getirmiş; daha çok Erbaş’ın
örnekleriyle dudaklarımızı uçuklarla süslemiştik. Bir uçuk daha olsun diye
yazıyorum:
Dışındaki güçlerin etkisiyle içindeki güce inancını
yitiren ve giderek yılgınlaşan, yoksunlaşan, yoksullaşan insan teki, sonunda
dünya bataklığında umutsuz bir nilüfere dönüşüyor. Bataklık dediğim,
yüzölçümü belli, eni boyuna denk gibi görünse de boyu eninden küçük kirli
bir havuzdan başka bir şey değil. Zamansa, bu havuza eklemlenmiş, çapı ip
kalınlığından büyük olmayan, gittikçe plastikleşen bir boru; taşıdığı temiz
suyla havuzu da nilüferi de oyalıyor.
Havuzdur, nilüferdir, sudur, yosundur derken,
güçsüzlüğünü doğaüstü güçlere ihale eden insancıklar zihin odalarına kapanıp
dua üretmeye başlıyorlar. Duaları saydam bir su, uzun ışıklı bir güneş,
ortalıkta görünmeyen su sinekleri, gagasız ve tırnaksız kuşlar üzerinedir.
Ve her duanın arka sayfasında mutlaka bir beddua yazılıdır ki, beddualar
nilüferlerin kirli su paylaşım kavgalarından doğan çaresizliğin dışa
vurumudur.
Bakın şuna:
Kimse almasın seni
Yine bana kalasın
Bir beddua için ağızda dönüyor sayılabilir, bu iki
dizedeki dil. Çaresizliğini harç diye kullanan bir m’adamın, çıkmaz
sokağının ağzına duvar örerken attığı çığlıktır bu, sanki. Ama hayır çığlık
değil, incecik bir söylenmedir olsa olsa. Beddua gibidir de, öte yandan,
içinde taşıdığı kıl kalınlığındaki umuda bakarsak, duanın en hasıdır da.
İkinci dizedeki “yine” sözcüğü hem beter bir kaybetmişliği hem de o kıl
kalınlığındaki umudu öyle bir yüklenmiş ki, duayı bedduayla tamamlayan bu
m’adamı, sırtındaki haçla Golgota tepesine tırmanan bir n’İsa’ya
dönüştürmüştür.
*
Londra için:
“… bu büyük dekoru yaratan ruhun ne denli mağrur, ne denli güçlü olduğunu
görseydiniz bir… Utkusuna, üstünlüğüne ne denli gururla inandığına tanık
olsaydınız ürpertirdi sizi bu gurur, bu inat, bu körlük… Bu mağrur ruhun
tutsağı insanlar için yüreğiniz sızlardı. Böylesine bir büyüklüğün, egemen
ruhun böylesine sınırsız gururun, bu ruhun yarattıklarının böylesine
gösterişli doruğu karşısında aç bir ruh da donakalır çoğu zaman, durulur,
boyun eğer. Kurtuluşu içkide, uçarılıkta arar. Sonra da bunun olağan,
gerekli olduğuna inanmaya başlar. ./.. cumartesi geceleri yarım milyon işçi
çocuklarıyla birlikte sokaklara dökülür, kentin belli semtlerinde toplanıp
sabahın beşine kadar eğlenirlermiş. Yani hayvanlar gibi yer içer, çalışarak
geçirdikleri haftanın acısını çıkarırlarmış. Bütün bir hafta ağır koşullar
altında çalışarak, küfrederek biriktirdikleri paranın tümünü yutarmış bu
eğlenceler.”
Denis İvanoviç Fonvizin’in,
“Mantık yoktur Fransızda, olmasını da
kendisi için mutsuzlukların en büyüğü sayardı” sözünden hareketle Paris
için:
“Özgürlük,
Eşitlik, Kardeşlik
ilan ettiler. Çok hoş! Nedir
liberté? Özgürlük? Ne özgürlüğü? Herkese yasalar çerçevesi içinde her
istediğini yapabilme hakkı. Her istediğini ne zaman yapabilir insan?
Milyonları olunca. Herkese bir milyon veriyor mu özgürlük dedikleri? Hayır.
./.. Yasalar önünde eşitlik. Bu eşitlik üzerine söylenecek tek şey şudur: Bu
eşitliğin günümüzdeki durumu her Fransız için yüz karasıdır. Ne kalıyor
geriye? Kardeşlik. İşte bu çok önemlidir. Doğrusunu söylemek gerekirse,
Batıda karşılaşılan en büyük engel de budur. Batılı, insanlığı ileri götüren
en yüce, en büyük güç diye söz eder kardeşlikten. Etmesine eder ya, gerçekte
kardeşlik diye bir şey yoksa, onu hiçbir yerde bulamayacağını anlamıyor.
Fransızların, daha doğrusu genel olarak Batılının yaradılışında kardeşlik
duygusu yoktur. ./..
Sözün kısası, sosyalizm yeryüzünde bir gün
gerçekleşecekse, Fransa’dan başka bir ülkede gerçekleşecektir.”
Bu gözlem ve saptamaların, günümüzün gına getiren
bir televizyon tartışma programında, dinlemekten usandığımız ağızlar
tarafından söylendiğini sanmayın. Konuşan Dostoyevski’dir ve konuştuğu tarih
1863’tür. Sıkıntılı, hastalıklı, bunalımlı, yorgun, bıkkın insanların
trajedisini yazarken onlara benzediği düşünülen ya da zaten onlar gibi
olduğu için bu türden insanları romanlarında didiklediği sanılan
Dostoyevski, bu müthiş gözlemlerini,
Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları
adlı kitabında alaycı bir dille, dalgasını geçerek ve eminim büyük
bir keyifle yazmış. İlk bölümlerde Avrupa’ya özenen Rus burjuvasını, sonraki
bölümlerde, ilk kez gittiği Avrupa’da gördüğü Avrupalı yaşamı ve İngiliz /
Fransız burjuvasını hallaç pamuğu gibi tokmaklayan Dostoyevski, bu kitapta
cepheden ezberlettiği dehasını bir de profilden gösteriyor okurlarına.
Kitabı, gerçekten hakkını vererek çeviren Ergin
Altay, bu kitapla ilgili konuşurken alçakgönüllüğünü bir yana bırakıyor ve
en güvendiği, en sevdiği çevirilerden biri olduğunu söylüyor bana. 1972
yılında TDK Çeviri Ödülü’ne aday gösterilmiş. Yarışma sonunda Cemal Süreya
hakkı olduğu halde ödülü kazanamadığını bildirmiş Altay’a, “Melih Cevdet’e
vermek zorundaydık” demiş. “Zorundaydık” sözcünün gerekçesini de “10 yıldır
Şiir Ödülü için aday gösteriliyor, alamıyordu” diye açıklamış.
Bu kitabın çeviri dosyasını heyecanla karşılayan
Bilgi Yayınevi’nin sahibi Ahmet Küflü ve yayın danışmanı Attilâ İlhan, adını
değiştirerek basmayı önermişler Altay’a. Kitabın Türkçede ilk kez
Batı Batı Dedikleri adıyla
yayımlanmasının nedeni, bu önerinin kabul edilmiş olmasıdır.
Okumayanlara eksik kaldıklarını hatırlatırım.
Görüşeceğiz…
Elizedebiyat,
Sayı: 8 / Ağustos 2009
İZ/DÜŞÜM IX
İsimlerinin önü ve altı kalabalık tutulmuş akademi
küfü kokan toplumbilimcilerin ve köşe yazarlığını köşe kapmaca ve köşe
dönmece ile karıştıran, toplum mühendisliğine soyunmuş türedi gazeteci
m’adamların analitik zırvalarına boş verin. Değişen ve bu arada güya gelişen
toplum yapısının en başat göstergesi, bana göre, postacılardır.
Şarkılara konu olmuş eski postacılar belki biraz
kırık döküktüler, belki biraz sürüklenerek yürürlerdi ama, kasketleri
kaymış, üniformalarının rengi ihmal edilmiş bu insanlar sevindirici
insanlardı. Bir mabetten emanet alınmış, mistik kokulu meşin çantalarında,
insan elinden çıkmış, insana dair ‘şey’ler taşırlardı. Bu halleriyle, iyi
haberlerin müjdecisi, kötü haberlerin tesellisi idiler.
Şimdi PTT’ler, haberleşmeden çok parayla ilgilenen
PTT-BANK’lara, postacılar da sentetik çantalarında çoğu zaman resmi zarflar
taşıyan ve taşıdıklarından utanan görevlilere dönüştüler ne yazık ki. Artık
makinelere yazdırılmış, can sıkıcı ‘bildiri’leri, kapıları çalmadan, evlerin
ağzına çakılmış doymak bilmez kutulara atarak kimselere görünmeden ve belki
de parmak uçlarına basarak uzaklaşıp gidiyorlar.
Zarfını merakla, heyecanla, hatta özenle açtığınız
bir mektubu en son ne zaman aldığınızı hatırlıyor musunuz? Ya da
postacınızın yüzünü?
Dergilere gönderilen ürünler de yol, yöntem
değiştirdi. Artık postacılara elletmiyorlar kendilerini; elektronikleştiler.
Evet, belki daha kolay, daha zahmetsiz dergi hazırlamayı sağlayan bir yolu
yürüyorlar ama özlerinde, unutulmaya yüz tutmuş bir duygunun eksikliğini de
taşımıyorlar mı?
Şimdilerde eski postacıların yanı sıra yürüyen posta
heyecanı, pk diye kısalan posta kutularına sığınmış görünüyor. Akşamın
yorgunluğunda bakılamamışsa sabahın erken saatlerinde açılan o küçücük kutu,
kapağının arkasında hâlâ ve ne iyi ki, o eski meşin çanta kokusunu
barındırıyor.
Bursa’nın PTT’si de yenilendi. Posta kutuları,
bodrumun karanlığından 1.kata taşındı. Yerden tavana yükselen kutuların
sayısı arttı. Bu arada benim sevgili 27’imin de yeri değişti. Uzadı, belden
yukarımı kendime eklesem ancak ulaşabileceğim bir yere: tavan çizgisinin
kıyısına yerleşti. Yeni kutuların anahtarını veren görevli bayana bir de
merdiven vermeleri gerektiğini söylediğimde, üst iki sıranın
kullanılmadığını, 27 yerine aşağılardaki, numarasını verdiği başka bir
kutuya bakmamı söyledi bana. Şimdi PK 27 diye gönderilen postaları o kutuyu
açarak alıyorum.
Uçları kesik, üstünde ‘matbua’ yazan bazı zarfların
iç dökümü şöyle:
Ben diyeyim kaplumbağa hızıyla, siz deyin mehter
ritmiyle, geldiği günden beri ve hâlâ okuduğum ve epey daha da okuyacağım
Celal Soycan’ın
Âzâde’si... (Şiirden
Yayınları, İstanbul, Mayıs 2009)
Okumam uzuyor, çünkü Soycan, mistik tarafına pek
bulaşmadan, varlık’ı ve varoluşu sorguluyor şiirlerinde. Şey’lerin
değişebilirliğini, bu değişim içinde karşılıklı etkileşimlerini, oluşan
çeşitliliğin karmaşasında kaybolan insanın, bir yanıyla özüne, bir yanıyla
var olma nedenine ulaşma çabasını, kalıbını özenle hazırladığı şiirine
dökerek biçimliyor Soycan.
benzeterek ve benzeyerek
geçtim şuradan
oraya; boynumda muska, sırtımda sözlük-
ama buralarda görüldüğüme tanık yok…
yalanlıyor birbirini yol, yolcu, yolculuk
-
Ya da
kılık mı değiştiriyor ne
baktığım
söylenen eşya; baksam.. adından
bir çıplak denge umarak
Soldan sağa, yukarıdan aşağıya ve
çapraz... Zor belki, ama şiir…
*
Halim Yazıcı, 1982-2008
aralığında yazdığı şiirlerden seçtiklerini
Aşk Hâlim adıyla
kitaplaştırmış. (Şiirden Yayınları, İstanbul, Mayıs 2009)
Yazıcı’nın iki yönü beni sevindiriyor ve şaşırtıyor.
İlki saydamlığı, ikincisi de tutarlılığı. Saydamlık: Yazıcı, karakalem ve
gölge kullanmıyor. Çizgilerini bozmadan şiiri bu kadar net resmetmek kolay
iş değil. Bu köşeden baktırırken arkada kalan köşeyi de göstermek; ışık
altında ve ışık içinde; yaptığı bu.
Söylüyor zaten:
gece güzeldir
şiir de öyle
karanlığı kurtlar sevsin
şiiri dolunay
Tutarlılık: Şiiri şairin imzasıdır. Diliyle,
biçimiyle, dediğiyle, demediğiyle… Yaklaşık 25 yıl imzasını, tek bir
kıvrımını değiştirmeden kullanmak yaptığı işin sağlamlığına ve kendine
güvenin bir işaretidir. İşte Yazıcı, sanırım bu güveni okurlarına da
duyurmak için seçme şiirlerini, belki biraz da erken sayılacak bir zamanda
yayımlamış. Elbette iyi yapmış. Kimi şiirler bir tarafınız tutuşturur ve
siz, o yangından kurtulmaya çabalarken yorulursunuz. Yazıcı, sıçrattığı
kıvılcımları kendi söndürüyor. Söz sakin, imge uslu, dil uykudan yeni
uyanmış… Daha ne olsun?!
*
Hayat
Öpücüğü’ndeki (Şiirden Yayınları,
İstanbul, Mayıs 2009) şiirlerden çıkardığım o ki,
Ersan Erçelik, yakasına
yapıştığı gökyüzünü kendine çekmiş, onunla üzerini örtmüş, ortasına da bir
aşk güneşi çaktıktan sonra, bazen geniş bir çayırlığın ortasında uzanarak
bazen de bir ormanın kıyısına çekilerek şiirlerini yazmış. Tensel aşkla
ısınan, bir yanıyla masmavi bir yanıyla yemyeşil şiirler bunlar.
Islak otların ıslığını
dinledik akşamları-
Islak otlar, kasığının en güzel yeri
Üçer dizeden oluşan Bahar Dizeleri’ni “şekle boş
veren Erçelik Haikuları” olarak adlandırmak mümkün.
*
Devamı var…
Görüşeceğiz…
Elizedebiyat,
Sayı: 9 / Eylül 2009
İZ/DÜŞÜM X
Kimi edebiyat m’adamları internetteki edebiyat
sitelerinden bütünüyle uzak kalmayı yeğler, kimileri bu siteleri takip eder
ama tartışmalara bulaşmaktan özenle kaçınır, kimileri de, aksine, söyleyecek
sözü olsun olmasın, o ortamda bulunmayı, her tartışmanın ince kıyılmış
maydanozu olmayı varlık sebebi sayar.
İnternet ortamındaki tartışmaları oradaki sanal
dünyaya; sadece o dünyaya ait olduğunu kabul ederek bu tartışmaların
edebiyat dergilerine taşımasını sakıncalı bulanlar vardır. Tıpkı, dergilerde
yer alan çok uçlu, çetrefil, lastikli yazıları internet ortamına taşımaktan
ve tartışmaktan kaçınanlar olduğu gibi.
Bu ortama kuşbakışı baktığımda, can sıkıcı iki nokta
kaygılandırıyor beni. İlki, ülkemiz artık bölünmeye çalışılan bir ülke
olmaktan çıktığı, çoktan bölünmüş olduğunun apaçık görünmesidir. Bu kadar
dar bir çevrede bu kadar çok ve bu kadar hırçın düşünce ve görüş oluşmuş ise
ve bu görüş ve düşünceler birbirine fersah mesafesinde duran uçlarda
kümelenmişse, bunun çok renklilikle, zenginlikle, mozaikle bir ilgisi
kalmamıştır ve de haritalarda belirtilen sınırların şekilden başka bir
hükmünün olduğunu ileri sürmek zorlaşmıştır.
Bu durumu sağlamakla görevlendirilmiş bir iktidarın yönetiminde hangi
bütünlükten ve zaten lime lime olmuş “sınır iç”inin hangi bölünmesinden
konuşabiliriz ki artık?
Ulusların oluşma sürecinde ortaya çıkan ve
kapitalizmin kendine özgü yöntemlerle biçimlediği milliyetçiliği kesin
olarak reddeden kimi ağızların, çaktırmadan başka milliyetçiliklere arka
çıkmaları, bunu da demokrasinin gereği olarak göstermeleri, üstelik Marksist
geçinmeleri, riyakârlık değilse âlemi aptal, milleti kör yerine koymak
densizliğidir.
Sol ayakkabısını sağ ayağına giyinen bu taifenin
çarpık yürüyüşü, açılım, değişim, dönüşüm, gelişim olarak sunulan küresel
modanın bir gereğidir belki ama, ruh karartan, iç bayıldıran, giderek kusma
duygusu uyandıran bir başkalaşıma doğru yön değiştirdiği de bilinmelidir.
Bir başka nokta da şu: Sanal ortamın aynası olan
beyaz cam, giderek kâğıdın, kalemin, kitabın, derginin etki alanını işgal
ediyor, kutsal emanetler olarak devraldığımız bu değerlerin varlık sebebini
ortadan kaldırıyor. Artık yeni yayıncılık biçimleri tasarlanıyor. Kitabı ya
da dergiyi okumayacağız artık; ya seyredeceğiz ya da dinleyeceğiz. Bu
değişimin hazırlıkları başladı. Yolumuzu, yöntemimizi gözden geçireceğiz.
Bu salgının işaretlerinden biri şu: Edebiyat
dergilerindeki eleştirileri, dokundurmaları, sataşmaları, yazıya yazıyla ve
aynı ortamda cevap verme biçiminde özetleyebileceğimiz geleneksel yöntemi
kullanarak cevaplaması gerekenler, bu yöntemin yerine, sözün önünü arkasını
düşünmeden, alelacele, kestirmeden, tuşu kalemin, duyguyu düşüncenin önüne
koyarak yazılan uçucu yazılarla savuşturmayı, geçiştirmeyi tercih ediyorlar.
Tuhaf bir de gerekçesi var bu davranışlarının: Kimseye malzeme olmamak,
kimsenin eline koz vermemek.
Oysa suya yazmanın yeni biçimidir, ekrana yazmak.
Kâğıdın ve kalemin bugün ve biraz da yarına doğru uzanan bir zaman için
geçerliliği hâlâ sürüyor. İlgililere duyururum.
*
Posta kutuma bırakılan ve eski postacıların
çantalarına sinmiş meşin kokusunu taşıyan kitaplara devam:
Ersun Çıplak’ın
Eksik Emanet (Karayazı Şiir,
Mart 2009, Adana) adlı şiir kitabını, 2007 Homeros Ödülleri - Attilâ İlhan
Şiir Ödülü yarışmasına katılan dosyalardan biri iken okumuş ve sonuç
raporuma şu notları yazmıştım: “Ersun Çıplak’ın Eksik Emanet
adlı dosyasını çantamda taşıdım bir süre. Son kararı vermek için,
araya zaman koyarak birkaç kez okudum. Şiir kitaplarının bütünlük
taşımasından yanayım. Bu dosyada bu yakalanmış. Ayrıca, her kitap, sonuçta
bir tasarımdır;
Eksik Emanet ilk sayfasından
son sayfasına doğru yürürken, tasarlanan hedefi
gerçekleştirmek bilinciyle ilerleyerek bütünlüğüne ulaşıyor.
Fizikten kimyaya geçersek: Ersun, dili iyi
kullanıyor. Akıcı dizelerini imgelerle zenginleştirmiş. Ayrıca kendi dilini
oluşturma bâbında da epey yol almış. Bu nedenlerle, dosyanın bu yarışmaya
katılan dosyalar arasında farklı bir yere konulması gerektiği kanısındayım.”
Dosya halinden kitap biçime dönüşerek bana ulaşan
Eksik Emanet için bugün de
aynı şeyleri düşünüyorum ve o yarışmada seçici kurul olarak bu dosya için,
verdiğimiz birincilik kararının isabetli olduğunu görüyorum.
*
Kan kan dansı yapan dansçılar, dansın finalinde, tek
tek sahnenin önüne gelirler ve seyirciye son bir figürle veda ederler. Bu
hareketin aynısını, jimnastikle uğraşan atletlerde de görürüz. Dansçılar ve
jimnastikçiler, bacaklarından birini öne ötekini arkaya uzatarak, yani iki
bacak arasındaki açıyı 0 dereceden 180 dereceye kadar genişleterek, sahnenin
tozlanmış zeminine, yer minderine ya da denge tahtasının 10 santimlik
genişliğine oturuverirler. İzleyenler için bu hareket “şiir” gibidir; göze
hoş görünmesi bir yana, beceri ister, ileri aşamada esneklik ister ve
elbette sonuçları dikkate alındığında, cesaret de ister.
Hareketin “şiir”liğini kabullenirken, bana kalırsa,
bu kadarla yetinmemeli, eğilip bir de kalça eklemlerinin halinden hatırından
sual etmeliyiz. Çünkü “şiir” gibi olan bu hareketin dizeleri iki kalça
ekleminde yazılıdır. Oradaki lifler, oradaki liflerin gerginliği, oradaki
eklem oyukları, eklem oyuklarındaki uğultular, oradaki kemik uçları, kemik
uçlarının sürtünme katsayısı ve ortamın gerilimi ne der, ne söyler; bütün
bunlara kulak vermeliyiz. Acaba, “böyle iyiyiz; hatta biraz da yaylansan
daha iyi oluruz” mu derler yoksa “ey insanoğlu, insaf yahu” diye isyana mı
kalkışırlar.
Bu cümleleri Bülent Keçeli’nin
yazmaşiiri (Temmuz 2009, Konya) ve Osman Erkan’ın
Diltozu (Karayazı Şiir, Mart 2009, Adana) adlı şiir
kitaplarını okurken kurdum. İyi, kötü, güzel, çirkin sıfatlarının sığlığına
adım atmadan, bu iki kitaptaki şiirlerin bendeki etkisine vurgu yapmak
istedim. Bir derinliğe indirildim belki: Suyun ya da toprağın altına. Bu
koşullarda nefes alma talimleri yaptım. Burnuma dolan belki tertemiz, el
değmemiş bir havadır da farkına varamadım.
Görüşeceğiz.
Elizedebiyat,
Sayı: 10 / Ekim 2009
İZ/DÜŞÜM XI
Yalnızlık bu kadar mı sevilir ey kardeş, yalnızlıktan bu kadar mı nefret
edilir? Yalnızlık bahsine isyanla itaat bu kadar mı yakıştırılır? Bu
cendereyi nasıl bir gülistana döndürdün ki, ey kardeş, günlerin vidasını her
sıkışında yanan canını bir bahane bulup susturdun? Bu nasıl bir dirençti ki,
katlandın dayandın, dayandın katlandın?
Ama artık tamam, geçti, Bahri
kardeş, bitti. Sonunda, miladi 2009 yılının 28 Eylül’ünde,
yüzünde olmayan
yüzünü,
geride bıraktığı dünkü Eylüllere çevirdin.
Umarım kesin yalnızlığımı /
Fısıldar zamana rüzgâr dedin.
Yalnızlıklarım kâbus dostlarım /
sevdim sizleri ölümden çok dedin.
Acılardan acı beğen /
sonsuz yalnızlık büyüsüyle / yaralı yüreğim dedin ve
sabah rüzgârının sessizliğinde / sonsuz yalnızlık şarkısını
dinleyerek, yüzünde olan yüzünle Sarıkaya camisinin avlusundaki musalla
taşına uzandın. Her zaman sorduğun soruyu: Ay ışığının nerede
oturduğunu sordun bize ve cevabımızı beklemeden
sonsuz Eylüllere gittin.
Çünkü hepimizden iyi biliyordun ay ışığının, karanlık gecede kör düşlerin
bekçisi için açılan, yarasalı evin kırmızı penceresi olduğunu. Koltuğunun
altına fırtınaları, tarantula defterlerini, dolunay bakirelerinin gül
gölgelerini, mağara yazgılarını, ay ayinlerini, ıstakoz güneşlerini koydun,
bir sarkaç aldın eline bir de kadife bıçak, harfleri dökülmüş alfabenle kör
düşlerini anlata anlata yarasalı evin kırmızı penceresinden içeri girdin.
Mutlak gecenin içinde dolaşan
irinli / çürümüş ruhlarıyla / yalnızlık leşleri
her yanındadır şimdi.
Şiirle iş olsun diye uğraşanlardan değildin sen.
Sessizlik İzleri’nin basım aşamasında bir dizeyi, bir şiir adını,
hatta bir sözcüğü değiştirmek için Bursa’dan Mudanya’ya, kitabını yayına
hazırlayan Hilmi Haşal’a defalarca gittiğini biliyorum. Biliyorum çünkü
kaydettiğiniz her değişiklikten sonra gelir, dosyanın son olduğunu
söylediğin halini bana okuturdun.
Sessizlik İzleri’nin birden çok okuduğum kitapların en başında
olmasının nedeni, senin kılı kırk yaran titizliğindir.
Ah, nasıl unuturum, kutsal bir törenin bütün kurallarını uygular gibi mistik
bir havayı kuşandığımız dergilere şiir gönderme seanslarımızı. Ezberinde
tuttuğun şiirleri ekrana yazdırırken sol omzumun üstünden her bir dizeyi,
her bir sözcüğü, sözcüklerin her bir hecesini tek tek okuduğunu…
Böyle bir şeydi
sonu gelmez, ruhunu dışarı taşıran şiir heyecanın. Seni hayatın içine çeken
tek kuvvetti o.
Devlet
Hastanesi’nin psikiyatri koğuşunda yatarken, kaldığın odaya kapanır,
şiirden, edebiyattan konuşur, araladığımız camdan kış göğüne sigara
dumanları püskürtürdük. O günlerden birinde “Haydi” demiştim sana, “kafanda
dolaştırdığın şiirlerden birini
Akatalpa’nın yeni sayısı için tamamla; bir sonraki gelişimde
alacağım.” Körlerin Dansı’nı vermiştin bana birkaç gün sonra. O gün hayatla
daha uzun süre şakalaşacağına inanmıştım. Seni, derginin Mart sayısını, ilk
defa şiiri yayımlanacak genç şairlerin heyecanıyla beklerken bulduğum her
şubat gününde bu inancım katlanmıştı.
Aylar sonra, üstüne devrilecekmiş gibi duran evinin bahçesinde, sırtımızı
Uludağ’a ve sonbahar güneşine yaslayarak otururken sana
Eliz Edebiyat’ın
çıkacağını, ilk sayısında mutlaka yer alman gerektiğini, bunun bütün yayın
kurulu üyelerinin isteği olduğunu söylemiş ve sana “şiir ödevi” vermiştim.
Bir sonraki gelişimde, bütün sorularımı tek bir cevapla karşıladın:
Hastayım. O zaman “eyvah” dedim. “Senin için bu kadar önemli olan şiiri
nasıl unutursun” dedim;
“Bir defa unuttuğun / Senin
değildir artık
demiştin, şiiri unutunca Başı
gövdesinden ayrılmış gölge olmuyor musun” dedim; uzun konuştum
seninle. Bana sadece “hastayım” dedin. Sen sustukça ve sana baktıkça, çok
arandım ama eyvah’tan başka söz gelmedi aklıma.
Seni, can dostum Halûk Cengiz’le tanıştırmayı çok istedim, olmadı. Onun
sözcük sayılarına dayandırdığı şiir değerlendirme yöntemiyle
Sessizlik İzleri için yazdıklarını da okuyamadım sana. Şiirlerinin
atmosferini, senin soluğun havanın içindeki partiküllerin oranını şöyle
belirlemişti:
“Toplam 46 şiirde 66 sözcük 739 kez tekrarlanmış.
10'dan fazla tekrarlanan 28 sözcük var ve bunların yinelenme sayısı 543.
Birinci sırada gece/akşam
var: 41 kez. Evet, 46 şiirde 41 kez... Sonra Düş: 33; Yalnız/lık: 30;
Ses/siz/lik: 28; Aşk / Sevda: 26; Gün/eş: 24; Mavi: 24; Ay: 23; Zaman: 23;
Son/suz/luk: 22; Gölge: 20; Kalp / Yürek: 20; Kara/nlık: 19; Fırtına /
Rüzgâr: 17; Müzik / Şarkı: 15; Su: 15; Gül: 14; Öl/üm: 14; Göz: 13; Kendi:
12; Siyah: 12; Uyku: 12; Eski: 11; Umut/suzluk: 11; Unutmak: 11; Yağmur: 11;
Yüz: 11”
Bu sayısal saptamalar, kitabın için yazdığım, Varlık dergisinde
yayımlanan -ne sevinmiştin o yazının yayımlandığı gün; tıraş olmuş ve yeni
giysiler giyinerek gelmiştin bana-
Gecede Sessizlik İzleri'nin Yalnızlığı başlıklı yazıdaki sözlü saptamaların
başka bir ifadesiydi. Şöyle demiştim:
“Bahri Çokkardeş, geceye ve yalnızlığa, ister
istemez, koyu bir sessizliği, uykuyla uyanıklık arasında bir yerde tuttuğu
düşlerini, düşlerinin büyük bir bölümünü istila eden kâbuslarını başat
figürler olarak ekler ve bize, yeryüzüne abanmış, alçalmış, karanlık,
ufuksuz bir gökyüzü manzarası sunar. İçine gömüldüğü bu atmosferdeki sabit
yolculuğu kendine doğrudur. / Görünen odur ki, Bahri bir karabasanın içinden
geçmektedir ve şiirini bu karabasana bakarak yazmaktadır.
Son söz: Bahri Çokkardeş,
Sessizlik İzleri'nde, kendi düşüne ağlayan bir ishaktır.”
Demiştin ki,
Bir tek / Yalnızlığım / Bekletmedi beni
Sen de onu bekletmedin, kalktın mutlak yalnızlığına
gittin. Peki, git…
Son sözcüğüm değişmiyor: Görüşeceğiz…
Elizedebiyat,
Sayı: 11 / Kasım 2009
İZ/DÜŞÜM XII
İçerden haberler:
Bir yıl bitti; takvimler öyle söylüyor.
Eliz Edebiyat’ın da 1. yılı geride kaldı. Haşal’ın 12. sayıda
yazdığı gibi: “Bütün engelleme, çengelleme ve yok etme- yok sayma hallerine
rağmen.” Var olmak için benzerlerini / türdeşlerini yok etmeyi düstur
edinenlerin, varlıklarını yokluk üzerine kuranların fuzuli gayretleri
koltuklarını kabartıyor olabilir. Ama koltuk altlarında büyüyen olsa olsa
habis bir edebiyat tümörüdür ve bize şifa dilemek düşer. Yolları ve yolumuz
açık olsun.
Eliz Edebiyat
istediğimiz, düşündüğümüz yerde midir?
Bu yılsonu muhasebesine, Şeref Bilsel ve Cenk
Gündoğdu’dan izin isteyerek, 2010
Şiir Defteri için yazdığım yazıdan bir alıntı yaparak açıklık getirmek
isterim.
“Dergiler, dergiye ulaştırılan ürünlerin niteliğine ve niceliğine bağlı
olarak bir yol tuttururlar ve hareket alanlarını belirleyen çemberi, gelen
ürünlerin pergeliyle çizerler. Bu pergelin sivri ucunu hangi merkeze
yerleştireceğinize siz karar verirsiniz ama pergelin açısını her zaman siz
belirleyemezsiniz. Kalıcılığın, değerli olmanın ve edebiyata katkı
sağlamanın gereği ve şartı olarak hedeflenen çapın uzunluğunu, yayıncıdan
çok ürün sahiplerinin irade ve insafı belirler ve bu uzunluk her zaman ya da
çoğunlukla dergi çıkaranların idealindeki ölçüye uymaz.”
Eliz Edebiyat,
kaçınılmaz olarak, diğer dergiler gibi, bu noktadadır, bu sürecin içinden
geçmektedir. Elbette daha iyi olacak, elbette idealimizdeki dergiye her
sayıda biraz daha yaklaşacağız.
*
4. sayımızda şunları yazmıştım:
“Elizedebiyat,
farkındasınızdır, Mudanya çıkışlı bir dergi ve Mudanya’nın ilk edebiyat
dergisi. Böyle tarihi bir konuma sahip olması sorumluluğunu da arttırıyor.
Şu sıralarda sorduğumuz soru şu: Edebiyat ve
Mudanya nasıl bir araya getirilir?
Yerel seçim karmaşası bittikten sonra, Mudanya
Belediyesi, İhsan Üren Evi, Türkiye Yazarlar Sendikası ve başkanlığını Şaban
Akbaba’nın yürüttüğü Bursa Yazın ve Sanat Derneği ile birlikte, ilk
görüşmelerini yaptığımız “neler yapılabilir”i detaylandırarak konuşacağız.”
6 Aralık Pazar günü, edebiyatla Mudanya’yı bir araya
getirdik ve ilk etkinliğimizi gerçekleştirdik;
Eliz ekibi olarak, Mehrizat
Poyraz, Hüseyin Alemdar ve Onur Caymaz’ı, ilk kez geldikleri Mudanya’da
konuk eyledik.
Toplantı öncesi İhsan Üren’in, denize tepeden bakan
şahane evinde, konuklarımızla Edebiyat - İstanbul - Mudanya üçgeninin iç
açılarını hesaplamaya durduk. Daha sonra Uğur Mumcu Kültür Merkezi’ne
geçildi ve orada Mehrizat Poyraz’ın Okul ve Şiir, Hüseyin Alemdar’ın
Yeşilçam ve Şiir, Onur Caymaz’ın Sokak ve Şiir konulu konuşmaları ile konuk
şairlerin şiirleri dinlendi. Kitapların imzalanması, ayaküstü sohbetlerinin
yoğunlaşması, yağan yağmurun,
soğuyan havanın engellemesine aldırmadan, denize karşı çay eşliğinde
edebiyatın sözlü kısmının tadı çıkarılması, erken inen kış akşamının
karanlığına kadar sürdü. İyi bir gündü.
Mudanya Şiir Treni her yıl tekrarlanarak
gelenekselleşir mi? İlk etkinliğin ilgililerde yarattığı hevese ve isteğe
bakılırsa, yılda bir kez yapılması az bulunacak gibi ve evet, Tren,
Mudanya’dan hareket etmeye devam edecek.
*
18-19 Aralık tarihlerinde Bursa Edebiyat Günleri’nin
13.sü gerçekleştirildi. Sanırım iyi bir panayır oldu. Bir grup edebiyatçı
gönüllerini eğlendirdi, birbirlerinin sırtını sıvazladı, edebiyat adına
içlerindeki hırsı ve düşmanlığı mikrofonlara döktüler ve biz de varız; hatta
sadece biz varız demeye getirerek kürsü paylaştılar.
Sanırım, dedim, çünkü bu etkinliğe tahammülüm 5+5:10
dakika sürebildi.
İlk 5 dakikamı Şaban Abak adlı, adı edebiyat
hafızamda bulunmayan konuşmacı tüketti. “Göz Silahlı Kuvvetleri” Yönetime El
Koysun başlıklı bildirisinde, geleneksel şiirimizdeki aşk temasının günümüz
şiirinde nasıl yozlaştığını örneklerle anlatmaya ve aslında Cumhuriyet
dönemi ile başlayan ve gelişen şiiri Cumhuriyet üzerinden karalamaya
çalıştı. Verdiği şu örnek çarpıcıdır ve kayıtlara geçmelidir: Abak’a göre
Ahmet Muhip Dıranas, kendinden büyük bir kadına, hem de komşusu olan bir
kadına sapıkça düşünceler besleyen bir gencin şiirini yazmıştır Fahriye
Abla’da!
İyi mi?
İyidir, yakışır!
İkinci oturumda ikinci 5 dakikamı işgal eyleyen kişi
Metin Önal Mengüşoğlu oldu. Bu isim de edebiyat hafızamda yoktu. Çarşı İzni
Almadan Garnizon Dışına Çıkan Şiir gibi ilginç bir başlık altında ne
söyleyeceğini merak ederek dinlemeye hazırlanmıştım ki, ilk sözleri
konuşmanın bütününü ele verdi. Bay konuşmacı, Ergenekon davasıyla başladığı
sözlerini babasının 27 Mayıs ihtilali sırasında sadece dindar olduğu, namaz
kıldığı için alıp götürüldüğüyle sürdürüyordu salonu terk ettiğimde.
İyidir!
Edebiyat budur!
Yakışır!
Bu iki edebiyat(!) adamı yüzünden, cumartesi gününün
programında adları yazılı olan Gonca Özmen’i, Seyhan Erözçelik’i, Vural
Bahadır Bayrıl’ı, Hayriye Ünal’ı, Ömer Erdem’i ve Hüseyin Atlansoy’u
dinlemeye gitmedim. Ertesi akşam bu isimlerden Erözçelik ve Bayrıl’ın
gelmediğini öğrendim. Doğrusu, saydığım bu isimlerin bu anlayışın çatısı
altında bulunmalarını, şairliklerine bakarak anlayamıyorum ve bu isimlere
İhsan Deniz’le Hilmi Haşal’ı da ekliyorum.
13. Bursa Edebiyat Günleri, Türkiye’deki
bölünmüşlüğün tescilidir.
Son zamanlarda belli bir kesimin dilinden düşmeyen
“darbe” sözcüğü, o kesim tarafından, darbe korkusu yaratılarak uygulanmaya
konmuştur ve sivil darbenin edebiyat ayağı da gerçekleşmek üzerdir. Bursa’ya
da, Bursa’da daha önce yapılan Edebiyat Günleri’ne de yakışmayan bu etkinlik
bir edebiyat utancıdır bana göre.
*
Görüşeceğiz.
Elizedebiyat,
Sayı: 13 / Ocak 2010
İZ/DÜŞÜM XIII
Elizedebiyat’a geri dönen
haberlere bakılırsa, geride bıraktığımız yılda en çok genç şairlere
ayırdığımız sayılar sevilmiş. Bu iki şeyi gösterir: Bir: Tanıdığımız,
aşinası olduğumuz, sevdiğimiz imzaların yanında, önümüzdeki yıllarda
şiirimizin bayrağını teslim alacak olan genç şairlerin de görülmek ve
onların genel akış içinde seyir defterlerine hangi notları düşerek hangi
rotada ilerlediklerinin izlenmek istendiğini. Ve iki: Dergilerin asli görevi
olan edebiyatımıza yeni isimler kazandırmak bilincini ilke edinen
Elizedebiyat’ın bu tutumuyla
takdir gördüğünü.
12. sayıda yayımladığımız Dizin’e şöyle
bir bakıyorum, Barış Ağır, Tahir Akay, Duygu Kantaysın Aksoy, Nilüfer
Altınkaya, Serap Aslı Araklı, Deniz Aslan, Onur Aslan, Burcu Aşçı, Harun
Atak, Muammer Can, Engin Damcı, Dilek Değerli, Gökben Derviş, Petek Sinem
Dulun, Veli Düdükçü, Ersan Erçelik, Didem Gülçin Erdem, Başak Ergil, Mehmet
Ersoy, İlker Gören, Deniz İlgin, İlker İşgören, -artık yaşlandığını öne
sürse de- Murat Karacan, Neşe Karakoyun, Nurhak Kaya, Caner Ocak, Volkan
Odabaş, Seçil Özcan, Barış Özdemir, Sinan Özdemir, Serkan Özer, Özgür
Özmeral, Şakir Özüdoğru, Halil İbrahim Polat, Özkan Satılmış, Levent Sayım,
Şükrü Sever, Neslihan Su, Bülent Şanlı, Umut Taylan, İbrahim Topaz, Süleyman
Unutmaz, Müesser Yeniay, Ercan Y. Yılmaz, Kenan Yücel gibi rüştünü
kanıtlayan / kanıtlama yolunda olan adları görüyorum.
Bu isimlere Bursa’da yaşayan İlkay Aşık, Süreyya
Güven, Eray Korkmazer, Güney Özkılıç, Önder Sarıoğlu, Cihan Sönmez, Muharrem
Sönmez, Onur Tekin, Betül Yazıcı, Halime Yıldız’ı da ekleyince,
Elizedebiyat’ın yerelden ulusala
giden yolun kavşağında durduğu ve bu duruşuyla eklem işlevini
gerçekleştirdiği görülüyor.
Edebiyatımıza yerleşen / yerleştirilen
ödül kurumu tartışılır olsa da yukarıda andığım isimlerden bazıları, daha
şimdiden şiir dosyaları ya da kitaplarıyla çeşitli ödüller aldılar. Şiire
tutunmayı sürdürürlerse şiirin de onlara tutunduğunu görecekler. Dergimiz,
bu yolda yürüdükleri sürece, onlar için ön açıcı olmaya devam edecek.
2010 yılında önemli etkinliklere
hazırlanan Bursa Yazın ve Sanat Derneği’nin (Buyaz) Gemlik Belediyesi ile
Gemlik’e Doğru Edebiyat başlığı altında ortaklaşa düzenlediği etkinlikler
içinde yer alan ve 10/11/12 Nisan tarihlerinde gerçekleşecek olan Orhan Veli
Şiir Ödülü, 1975 Mart’ından sonra doğan genç şairler için bir fırsat
sayılabilir. Bu yıl ilk defa düzenleniyor olması ve “şiir alanında biçim ve
biçem olarak farklılık yaratan genç şairleri desteklemek, yüreklendirmek ve
başarılarını ödüllendirmek” gibi bir amaç taşıması ve de Ataol Behramoğlu,
Şeref Bilsel, Veysel Çolak, İhsan Üren, Ayten Mutlu, Emre Gümüşdoğan ve
Fikret Çolakoğlu’ndan oluşan seçici kurulun ‘onay’ının alınması önemlidir,
diye düşünüyorum.
*
Çalışmalarını Bursa’da yürüten ve işi-gücü
kitap olan Alp Dağıtım adlı şirketin sahibi Fehmi Enginalp, işi gereği iyi
bir edebiyat izleyicisidir; bunun yanı sıra, iyi bir okurdur. Bursa’daki
sanat haberlerini duyurduğu, bu duyuruları çeşitli ürünlerle süslediği
Bursa Kültür Bülteni adlı,
değişik periyotlarda yayımlanan dört sayfalık bir dergiciği yayımlıyordu ve
21. sayıya ulaşmıştı. Geçtiğimiz yılın sonlarında, artık bülten boyutundan
dergi boyutuna geçme zamanının geldiğine karar vermiş olmalı ki, Hilmi
Haşal’ı ve beni Şaban Akbaba, Halide Yıldırım ve Serap Gökalp ile buluşturdu
ve bu düşüncesini bizlerle paylaştı. Arka arkaya yapılan birkaç toplantıdan
sonra Bursa’ya, var olan edebiyat dergilerinden içerik olarak farklı, bir
kitap eleştiri, inceleme ve tanıtım dergisi kazandırma kararına ulaşıldı.
Bu kararın sonucu olan
Çinikitap adını bir yerlere
not edin lütfen.
*
Yazının tam burasında, 20 Ocak Çarşamba günü gelen
şu habere bakın: Dinçer Sezgin ağbi ‘yağmurların yavrusu’ ‘bırakıp
kaçmaların yavrusu’ ‘soyunmuş kadınların yavrusu’ sardunyaları bırakıp
gidivermiş.
Diyordu:
zamanla yan yana oturacağız
yargıcın
karşısına. orada anlaşılacak gerekçeli
kararı
yazılmamış aşkların akıbeti
inan bana
yalnızca sardunyalar kalacak geriye
bir de sardunyaların gece gezintileri
güllerle birlikte
Elizedebiyat’ı yayımlanmasına
karar verdiğimizde konuştuğumuz ve desteğini istediğimiz ilk kişilerdendi
Dinçer ağbi. 2. sayımızda el yazısıyla yayımladığımız
‘Suluboya Şiirler / Irmak I - Irmak II’ adlı şiiri, sezgi dolu bir iç
konuşmaymış meğer:
toprağın yoksul kiracısı
bu telaş neden?
toprağın akan düşü
varacağın denizde bulacaksın ölümü
öykün bitecek
hiç değilse sesinle çiz
ölümsüzlüğünü
anlat bana
yalnızlığa yazılan öykünü
Akatalpa’da yayımlanan ‘Küstüm
Otu’ adlı şiirimi okuduğu günün akşamı telefon etmiş ve “Bu şiirinin içinde
olacağı kitap hakkında yazacağım, sana söz!” demişti. Sözünü tutamadan
gitti.
İzmir’e her zaman büyük bir sevinçle koşup gitmemin
önemli nedenlerinden birini kaybettim. Çok üzgünüm.
Görüşeceğiz Dinçer ağbi.
Görüşeceğiz…
Elizedebiyat,
Sayı: 14 / Şubat 2010
İZ/DÜŞÜM XIV
Sevgili Melih, geçen yıl, doğum tarihin olan 1
Mayıs’ta Bursa Yazın ve Sanat Derneği (BUYAZ) bir anma gecesi düzenlemişti.
O tarihte şehir dışında olacağım için o anma toplantısına hiç değilse bir
mektupla katılmak istemiş ve yazdığım metni ilgililere teslim etmiştim.
O mektupta şunları yazdım sana:
“Her ölüm erken ölümdür diyen Cemal Süreya’ya hem
yürekten katılıyor hem de şiddetle itiraz ediyorum.
Bunda bir çelişki yok.
Sana örnekler vererek açıklayabilirim.
Bak, senin gittiğin yıl Fazıl Hüsnü Dağlarca da aynı
yolculuğa çıktı. Açıkça söylüyorum: Bu ölüm beni çok etkilemedi. Yine açıkça
söylüyorum: Ölümle pazarlık yapılmaz ama, Dağlarca’nın çok geç kaldığını
düşündüğüm zamanlar da olmuştur. Bunun 90 yıl, 100 yıl yaşamakla açıklanır
bir yanı yok. Öğrenciliğim sırasında, kapısının önünden biraz da korkuyla
geçtiğim kitapçı dükkânında, daha 40’lı yaşlarındayken pat diye gidiverseydi
de sanırım aynı şeyleri düşünürdüm Dağlarca için. Üstelik bunda bir kötülük
de yok. Onun ölümünü istemek başka şey, ölümünden etkilenmemek başka şey.
Oysa, bak, şimdi, “Mehmet H. Doğan” desem ve “o da
seninle aynı yıl uzun yolculuğuna başladı” desem, eminim içindeki kızgın
yağa soğuk sular dökülür, sen de benim gibi bu ölümün acı ağırlığını kuş
kadar hafiflemiş yüreğinde duyardın. Bu yazıklanma duygumuz,
Dağlarca’nın iki katı yaşamış olsaydı da değişmezdi, Mehmet ağbi
için. Çünkü geride bıraktığı boşluğu dolduracak kimsemiz yok. Çünkü onun
gözleriyle edebiyata bakanların, edebiyat adamlığını adam gibi taşıyanların
listesi boş. Bırak edebiyatı, eleştiriyi, şiiri bir yana sevgili Melih,
insanın ve insanlığın pazarda yok fiyatına satıldığı bir dönemden geçiyoruz
ve koluna gireceğimiz Mehmet ağbi gibi insanları bulabilme ihtimali gittikçe
azalıyor.
İşte erken ölüm bu!
Az önce gidenlerin ardında kalan boşluktan söz ettim
ya, burada sözü sana getirmek, senden sonrayı konuşmak istiyorum.
Gittiğin günün akşamında, seni anmak için kurduğumuz
masanın en büyük, en geniş, en yüksek sandalyesini sana ayırdık. Geldin,
muhteşem boşluğunla o sandalyeye oturdun. Ve oradan baktın bize, yani geride
kalanlara, edebiyat bulaşıklarına, parçalanmış cümlelere, dağılmış harflere.
Geldin oturdun o sandalyeye ve baktın masada oturanların, senden geriye
kalan havasız mağaraya doğru sürüklenmelerine.
Daha gittiğin günün akşamında senin varlığına
sığınarak kendi yokluklarını gizleyenlerin önünden çekiliverdin. Onları
çömeldikleri yerde, suçüstü yakalanmış çocuklar gibi gülmekle ağlamak
arasına sıkışmış çaresizlikleriyle bıraktın.
Daha gittiğin günün akşamında mermer yüzlülerle
balmumu yüzlüler belli olmaya başladı.
Sen çok iyi bilirsin, sevgili Melih, dünyanın tek
faşist demokrasisi bizim ülkemizde uygulanıyor. Demokrasi adına demokratik
katliamlar, özgürlük adına özgür işkenceler, insan hakları adına insanları
haklama hakkı kullanılıyor. Bütün bunlara sen de tanık olmuştun. Tanık
olamadığın şu: Bursa da ülkemize benzemeye başladı. Bursa’da da farklı
bağlamlarda faşizm uygulamak isteyenler türedi. Dostluktan, kardeşlikten,
arkadaşlıktan bahsedenlerin bu sözcükleri sadece sözlüklerdeki birer madde
olarak ezberledikleri ortaya çıktı. Şimdi onlar dostluk, kardeşlik ve
arkadaşlık adına dost, kardeş ve arkadaş avındalar. Yani sevgili Melih, daha
gittiğin günün akşamı Bursa’nın ortasında bir büyük yarık peydahlandı.
Bu yarık önce yarığı açanları yutacak ve olan Bursa’ya olacak.
Türkiye’nin çeşitli yerlerine gidiyor ve görüyoruz:
Daha şimdiden Bursa’nın haliyle ve bu hali yaratanlarla dalga geçiliyor,
alay ediliyor. Edebiyatın bu yüzüyle karşılaşmış olmaktan, hem Bursa için
hem de kendi adıma utanıyorum. Ahlaksızca, hileyle, çıkar hesabıyla elde
edilmiş bütün krallıkları ve insanlığını unutmuş bütün cüce kralları ve
kendini kral sananları reddediyorum.
İşte böyle, sevgili Melih!
Şimdi soracaksın bana: Ben erken mi gittim?
Açık yüreklilikle cevaplıyorum: Geride kalan çöplüğü
görmediğin için şanslısın. İyi ki gittin ve kurtuldun. Yoksa daha çok
ölecektin.
Açık yüreklilikle cevaplıyorum: Gitmeseydin, emek
vererek oluşturduğun derginin toplayıcı şemsiyesi altında, o sonsuz
kumsalda, kötüleri ve kötülükleri görmeden, devekuşu mutluluğuyla yaşıyor
olacaktık. Gözümüzdeki bağ bir gün çözülecekti elbet ama, kim bilir ne
zaman. O zamanı geciktirebilirdin; bu yüzden kalmalıydın. Kalıp edebiyatın
çirkin yüzünü gizlemeye bir süre daha devam etmeliydin.
Ardında bıraktığın bu kadar yaşayan ölüye bakarak
açık yüreklilikle cevaplıyorum: Sen onlardan daha canlısın! Nafile
yaşamanın, nafile krallığın, nafile hırsların anlamsızlığını ortaya koyan bu
kalıcılığınla, istesen de hiçbir yere gidemezsin.
Şimdi gel, otur şuradaki sandalyelerden birine ve
bak yine bize, yani geride kalanlara, yani edebiyat bulaşıklarına, yani
parçalanmış cümlelere, bir araya geldiklerinde anlamlı tek bir cümle
kuramayan dağılmış harflere.
Gönlün kalmaktan yana mı?
Hiç sanmıyorum!
Seni özlüyoruz, daha da özleyeceğiz.”
*
Sevgili Melih, sana bu mektubu bu yıl yazmış
olsaydım başka neler söylerdim, diye düşünüyorum. Belki şunları: Bursa
Edebiyat Günleri etkinliklerinin düştüğü zavallı durumu;
Elizedebiyat’ın ulaştığı
düzeyi;
Çinikitap’ın doğumunu ve
Bursa’daki kimi yüzlerin silinmeye başladığını, hatta yok olduğunu. Belki
bir de Cumhuriyet Kitap ekinin 1043. sayısında Mustafa Şerif Onaran’ın sana
adadığı Değinmeler başlıklı yazısından bahsederdim. Eminim, 1970’lerden bu
yana biriktirdiğin gazetenin bu ekini, bu kadar ezber, bu kadar temelsiz, bu
kadar kör yazılmış bu yazı yüzünden arşivine koymazdın.
Sevgili Melih, ne zaman, bilmiyorum, ama,
Görüşeceğiz.
Elizedebiyat,
Sayı: 15 / Mart 2010
İZ/DÜŞÜM: XV
İçerden haberler:
Farkındasınızdır: Ocak sayısıyla 2.
cildine başlayan
Elizedebiyat’ın artık
özellikli bir “orta sayfası” ile
özel bir “19. sayfa”sı var. Orta
sayfada, Hilmi Haşal, ön sayfaya el izlerini bırakan şairlerimizin şiirine
kuşbakışı bakıyor. 19. sayfayı da tek bir şairin, henüz kitaplaşmamış
dosyalarından alınmış şiirlere ayırıyoruz. Ayrıca, bu yıl da en az iki
sayımızda ağırlıklı olarak genç şairlerimizin şiirlerini yayımlamayı
sürdüreceğiz.
*
Posta kutusundan
haberler:
Bazı kitaplar:
Salim Nacar,
Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirmiş ‘okul’lu
bir şair. Nacar’ın
Aralık (Karahan Yayınları,
2010) adlı kitabını okurken, onun dün-bugün arasında salındırdığı sarkacın
rotasında yorulduğumu itiraf ediyorum. Bir süre, her bir şiiri dize
bütünlüğü içinde, sindirerek, çözümlemeye çalışarak okudum. Son dönem
şiirinde oldukça sık rastlanan ve divan şiirinde vezin denetimi için
uygulanan taktî’ye benzeyen dize bölünmelerinin varlığını görünce ve de
kitaptaki şiirlerde vezinden söz edemeyeceğimiz için, belki anlam denetimi
için kullanılmıştır diye, şiirleri düzyazı gibi okumaya başladım. Doğru
yapmışım.
Nacar, sarkacını tek bir düzlemde
salındırmıyor. Dün - bugün’ün yanı sıra dilde ve içerikte de bu salınım var.
Örneğin, bir uçta töhmet, vakıa, mazruf, şüreka, berzah sözcükleri, diğer
uçta skor, tribün, asosyal, romans, ajans, minör sözcükleri; bir uçta (s:69)
sakız çiğneyen kadını / pompalı
tüfekle vur emri! gibi hafif, diğer uçta (s:81)
ben tarihten kalmayı fikret’ten
kalmaya yeğlerim gibi ağır bir söyleyiş; bir uçta geleneğin yoğun
birikimi diğer uçta günümüz şiirine ayak uydurma çabası var.
Sonuçta Nacar, madem ki,
kırık maşrapasıyla geliyor çiçekleri sulamaya
dağınık uykusunu bir yolcuya toplatıyor
kupürlerinden bir olay geliştirirken siyah beyaz
fotoğrafın
sarışın olmak için durup bakıyor suya
dizelerinin şairidir, iyidir.
*
Murat Karacan,
Hükümsüz Hayatlar (Mühür
Kitaplığı, 2009) adlı kitabına, “girdabımın içinde benimle dolaşanlara”
ithafıyla başlamış ama gördüğüm odur ki, girdapsız, sakin, duru, kılçıksız
bir dilin uslu esintisiyle, girdapsız, sakin, duru, kılçıksız sulara açılmış
bir yelkenlide yolculuk yapmaktadır. Bu yelkenlinin kamarasında dünya için
bir sera kurmuş ve saksılara endişeler, kederler, acılar, hüzünler ve
çığlıklar dikmiştir belki ama saksıları sulama hakkını, biraz da ufka
bakarak, ertelemiş gibidir. Şiiri sudur ve suyunu daha güzel günlere, dünya
için yetiştireceği başka çiçeklere saklamaktadır.
Bir sana
bir
de ülkeme sırtımı döndüğüm zaman
sil gözlerinden beni
Beni ilk sen ağla
ve en son sen sil gözlerinden
*
Müesser Yeniay,
Dibine Düşüyor Karanlık Da
(Şiirden, 2009) adlı kitabıyla, günümüz edebiyatında bir yer edinmenin
tadını çıkarıyor sanki. Rahat, ne yaptığını bilen, doğaya sığınmış, içinde
kimi belirsizlikler taşısa da huzurlu bir söyleyişin diliyle kitabını
oluşturmuş. Doğaya sığınmış demem boşuna değil: Kitapta birbirine eklenen,
eklenmekten çok dokunup geçen iki öğe öne çıkıyor: Gök ve deniz. Deniz, su
ve kıyı ile; gök, bulut ve yağmurla; bir de ağaçları dolaşan rüzgârla
gezinip duruyor şiirlerde. Böyle olunca kitap, sağlam bir zemine basıyor ve
üstüne de gökyüzünü çekerek kendine ait bir atmosfer oluşturuyor.
Belki su / yere düşen göktür
demesi bu yüzdendir.
Kitabın tasarımında da bir farklılık var:
Çift sayılı sayfalar, sonraki tek sayılı sayfaların dip notları, ipuçları,
açıklamaları gibi. Örneğin, 8. sayfadaki
içime siyah kaçtı dizesi
kendim en eski ev dizesiyle biten
Şiir Evi başlıklı şiirin; 44. sayfadaki
burası bir kızın kasabası / o kız bir
lale gibi durur / ayakları üstünde dizeleri, 45. sayfadaki
ben yerimde durmayı / bir çiçekten
öğrendim diye başlayan Çiçek Köyü şiirinin giriş kapısıdır sanki.
Yeniay, iyi gidiyor.
*
Şiirlerini ses ve söz oyunlarına, şairler
üzerine kurduğu dizelere yoğunlaştırdığını gördükçe tıkanıp kalacağından
korktuğum Mustafa Ergin Kılıç’ın
Yer Yara Kabuğu
(yasakmeyve, 2009) adlı kitabı bana ulaştığında biraz da bu korkuyla
okudum şiirleri. Kimi şiirlerinde (s:7 / broş-bronş; s:15 /
calculus-alabulus; s:26 / mayhoş-nahoş; s:43 / bordro-bordo) sesini bozan bu
açmaza, kimi şiirlerinde şairlerden feylosoflara kaymış olsa da Kılıç bu
kitabında şiiri daha çok hedefine almış görünüyor ve kendi sesiyle
konuşuyor. Ve bu yüzden Bir ağaç
kendini asıyor bir adamda / unutma avuç içi neyse bir ele sen osun bana
ya da hadi abla beyaz bulmaca
oynayalım / birbirimizin saçında diyebiliyor.
*
Özcan Erdoğan’ın
Horozu Düşen Hayat (İkaros,
2009) kitabında şiirler boyunca kendimce okumalar geliştirdim. Sözcük attım,
ses ekledim, sözcüklere yer değiştirdim ve bir savruluşun ortasında sakin
saçak altları aradım. Aslında Erdoğan’ın başarmak istediği buydu belki:
Horozu düşen ve iğnesi mermiye dokunan silahın hayata yansıyan gerginliği…
Bunu duydum.
Bana sordurduğu soru şu: Acaba silahın
iğnesi kısa mı kaldı?
harcı kin harcı küfürle yükseliyor kubbesi
recim olan taş duvar
*
Bursalı iki şairin yeni çıkan iki kitabını
anarak bitirelim: Kısık sesle söylenmiş kısa şiirlerden oluşan
Cüneyt Özkurnaz’ın
Önce Kaldırımlar Ölür
(SiyahBeyaz, 2010) adlı ince uzun kitabı. Ve ne zamandır kimsenin el
atamadığı türde (hicivden çok hezel diyebileceğimiz) yazılmış insana ve
hayata kısaca dokunup / dokundurup geçen
Mehmet Kaplan’ın
Dil İzi (Alp, 2010) kitabı.
Görüşeceğiz.
Elizedebiyat,
Sayı: 16 / Nisan 2010
İZ/DÜŞÜM XVI
Gemlik, 9-10-11 Nisan günlerinde artık tarihe
karıştığı belli olan eski Bursa Edebiyat Günleri’ni hatırlatan önemli bir
etkinliğe ev sahipliği yaptı. PEN Türkiye Merkezi’nin, Edebiyatçılar
Derneği’nin, TSY Sendikası’nın ve BUYAZ’ın ortak çabasıyla ve de Gemlik
Belediyesi’nin katkılarıyla gerçekleşen etkinlikte bu dört edebiyat
kuruluşunun bir arada olması önemliydi.
Orhan Veli’nin
“Gemlik’e doğru denizi göreceksin,
sakın şaşırma” dizesinin verdiği ilhamla düzenlenen Zeytin Dalı Edebiyat
Günleri, Orhan Veli adına konulan şiir ödülüyle zenginleşti. Ataol
Behramoğlu başkanlığında oluşan ve İhsan Üren, Ayten Mutlu, Veysel Çolak,
Şeref Bilsel, Emre Gümüşdoğan ve Fikret Çolakoğlu’ndan oluşan seçici kurul,
ön elemesini Hilmi Haşal ve Şaban Akbaba ile birlikte yaptığımız 158
dosyadan öne çıkan 17 dosyayı değerlendirdi ve Engin Özmen’in
Bakarsan’ını birinci seçti.
Önümüzdeki günlerde dergi sayfalarında ve kitapçı
raflarında görmeyi umduğum bu 17 adı ve dosyalarını anmak isterim:
Engin Özmen – Bakarsan,
Gökhan Arslan – Babam Beni Niye
Öldürdü, Mustafa Ergin Kılıç –
Kara Kaplı Defter, Ersan Erçelik
– Ayrılık Semahı, İlker İşgören
– Bir Hayat Uzağa, Halil İbrahim
Polat – Eminönü 22.30, Ömür
Özçetin – Kırmızı Kanatlı Filler,
Seyyithan Kömürcü – Dünya
Lekesi, Elif Ağaçayak – Çöl,
Sinan Akçan – Mezar Sulayan
Çocuk ve Şairin Ölümü, Nilüfer
Altınkaya – Sınır İhlali, Hayati
Çitaklar – Efrasiyab’ın Şarkıları,
Nurşen Alıcıer – Deli Suların
Akıp Gittiği Terde Dicle’deydik, Nur
İper Önder – Zeytindağı Dilsizleri,
Atayıl Koyuncu – Meleği Ararken,
Büşra Demirağ – Şairin Şiiri,
Argun Çelik – Karınca Duası.
Güney Özkılınç’ın hazırladığı “Bursa’nın Nâzım’ı”
fotoğraf sergisiyle başlayan etkinliğin ilk gününde Ataol Behramoğlu’nun
yönettiği Edebiyat ve Zeytin Dalı başlıklı panele İnci Aral, Enver Ercan ve
Gökhan Cengizhan konuşmacı olarak katıldı. Etkinliğin 2. gününde Gökhan
Cengizhan’ın yönettiği Şiirimize Akademik Bakış konulu panele Mehmet Can
Doğan, Baki Ayhan T., ve Erdoğan Kul katıldı.
Sözün özü: İyi bir edebiyat buluşması idi. Bursa
merkezindeki, belli bir kesimi kayıran ve kollayan, edebiyatı onlardan
ibaretmiş gibi gösteren küf yeşili panayırlardan sonra, evet iyi idi…
*
Posta kutumu şenlendiren iki güzel kitap:
Mehmet Sadık Kırımlı,
şiirini şaşırtıcı biçimde geliştirdi. Sanki bütün birikimini önüne yığmış,
onlara bakarak ve seçerek, titizlenerek yazıyor şiirini. Titizlendiği,
Eliz’e gönderdiği şiirlerin
peşine düşmesinden ve bir sözcüğü, bir dizeyi telaş içinde değiştirmesinden
de anlaşılıyordu.
Mühür Kitaplığı’ndan Nisan ayında çıkan
Aşk Kapısı kitabı, bu dingin;
durmuş oturmuş zihnin ürünlerinden oluşuyor.
tersinden kurduğum cümleleri
siliyorum dilimden
alınıp da kırılmasın kimse
dizelerinden de anlaşıyor bu. Bir kendine varma
halinin tam ortasında sanki Kırımlı:
bu sabah kıyısız bir evin kıyısı oldum
sordum kendime sonra: balkonu
rüzgâr kokulu evlerin
neden hayata kapısı yoktu?
Dünyayı kavramışlıkla söylenen şu iki dizeyi de
anmalıyım:
bunları iyi tut aklında, belki
kocaman bir ırmak olursun azıcık suyla
*
Çoğumuzun yol kitapları vardır; kısa ya da uzun
yolculuklarda tanımızda taşırız. Zamanını içinden usul geçmemizi sağlarlar.
Halim Şafak’ın Karşı Yayınları’ndan çıkan
Yarım Gece’si işte bu
kitaplardan.
Şiirlerin sonundaki tarihler, son üç yılda
yazıldıklarını gösteriyor. Ama şiirler birbiriyle ilintili ve iç içe. Bu
demek oluyor ki bilinçle yaratılan bir dünyanın kıyısında durarak yazmış
şiirlerini Şafak. İlk şiirinden son şiirine o dünyanın atmosferinde
gezinmiş.
Şafak’ın şiirinde de Kırımlı’da görünen durmuş
oturmuşluk var. Ama bu olgunluk sadece dünyayı anlama / kavrama noktasında
ortak. Kırımlı bir kalenderse Halim Şafak tam bir asi.
yarım geceden ne kaldıysa denize attım
eski ev oda masa tek sandalye
./..
kimi sevdiysem kaldırdım onu da attım
./..
korsan miting yasal dünya faşist hayat
yaşamak böyle zordu kaldırdım hayatı attım
Victor Hugo’nun ölümünden önce söylediği “Işık,
biraz daha ışık” sözüne inat, Halim Şafak “Biraz daha karanlık” istiyor.
Ancak, Yarım Gece adına bakarak gecenin öteki yarısında bir aydınlık
beklentisi var mı sorusuna cevap arıyorsunuz. Hayır, bu aydınlıktan vazgeçiş
kitap boyu sürüyor.
elimdeki taşı öyle uzağa attım ki geri gelmez
deyişinden de anlaşılıyor ki, gecenin öteki
yarısında kaskatı bir mutlak karanlık durduğunu biliyor.
Bugün yaşasa bir bahaneyle Silivri’ye tıkacağı Ece
Ayhan’dan şiir okuduğu için edebiyatçılar tarafından neredeyse kutsanan bir
başbakanın yönettiği bu ülkede yaşayan bir şairden iyimser dizeler
beklenebilir mi?
Görüşeceğiz.
Elizedebiyat,
Sayı: 17 / Mayıs 2010
İZ/DÜŞÜM XVII
Mayıs ayının sıcaktan bunalmış hafta sonlarından
birini, biraz da geçmiş yılların özlemiyle, 2009 şiir yıllıklarını farklı
bir gözle okumaya ayırdım. Mehmet H. Doğan ağbinin zamanında yapılanları
yaptım: Sayılara dayanan incelemelere giriştim. Dökümler yaptım, şairler
sıraladım, gözüme çarpan yanlışlıkları, bir zamanlar İhsan Üren ağbinin
tuttuğu yanlışlık çetelelerini anarak düzelttim. Sonra, incelediğim üç
yıllığı hazırlayanların, yıl içinde yayımlanan şiirlere bakarak Türk
şiirinin vardığı yer hakkında düşündüklerini; ayrıştıkları ya da
buluştukları noktaları not aldım. Yıllıklar için yapılan eleştirileri nasıl
değerlendirdiklerini; bir bakıma kendilerine nasıl baktıklarını anlamaya
çalıştım. Bütün bunları bir sonuca varmayı amaçlayarak yapmadığımı itiraf
etmeliyim. Ama dökümlerin toplamında ortaya çıkanları da yazmadan edemedim.
Önce şu sayıların ağırlığından kurtulmak isterim:
Veysel Çolak’ın hazırladığı, sonu ünlemle biten
“Şiir Şaire Bırakılmaz”
(Şiirden Yayınları- Şubat 2010, İstanbul)adlı yıllıkta 154 şair yer almış.
Yıllıkta 20’li yıllarda doğan tek şairimiz var: Arif Damar. 30’lu yıllarda
doğan 8, 40’lı yıllarda doğan 18, 50’li yıllarda doğan 47, 60’lı yıllarda
doğan 38, 70’li yıllarda doğan 30, 80’li yıllarda doğan 11 şair seçilmiş
yıllığa. Bu yıl yirmili yaşlarını yaşamaya başlayan 1990 doğumlu tek bir
şair bile yok yıllıkta. Buna mim koyun!
Bu yıllığa en fazla şiir
Dize dergisinden alınmış:23.
Sonraki dergiler şöyle sıralanıyor:
Eliz 16,
Varlık 13,
Sözcükler 12,
Sincan İstasyonu 9,
Kitap-lık 8,
Yasakmeyve 6.
Şeref Bilsel ve Cenk Gündoğdu’nun hazırladığı
Şiir Defteri -
Şiir ve Hayat 2010 (İkaros
Yayınları - Mart 2010, İstanbul) adlı yıllıkta da 154 şair yer alıyor. Doğum
yıllarına göre 20’li yıllarda doğan 1(Arif Damar ağbiye uzun ömürler…),
30’lu yıllarda doğan 7, 40’lı yıllarda doğan 14, 50’li yıllarda doğan 41,
60’lı yıllarda doğan 46, 70’li yıllarda doğan 35, 80’li yıllarda doğan 10
şair var yıllıkta. 1990 doğumlu şairlerden bir teki bile yok bu yıllıkta da.
Aynı mimi buraya da koyun!
Yıllığa
Kitap-lık dergisinden 23,
Yasakmeyve’den 10,
Eliz’den 9,
Varlık’tan 8,
Sözcükler’den 6,
Sincan İstasyonu’ndan 5,
Dize dergisinden 5 şiir alınmış.
Bâki Asiltürk YKY Şiir Yıllığı’na (YKY Yayınları -
Şubat 2010, İstanbul) 158 şair seçmiş. Doğum yıllarına göre 20’li yıllardan
1, 30’lu yıllardan 5, 40’lı yıllardan 10, 50’li yıllardan 38, 60’lı
yıllardan 46, 70’li yıllardan 38, 80’li yıllardan 17 şair var yıllıkta. Yaş
sırasına göre sıralanan şairlerin sonunda yer alan üç ismin doğum tarihi
yok. Bu üç isim 90’lı yıllarda doğmuş iseler, üç yıllığın içindeki üç mavi
boncuk olarak kabul edilebilirler.
YKY Şiir Yıllığı’na
Kitap-lık dergisinden 24,
Varlık’tan 15,
Eliz’den 9,
Sözcükler’den 8,
Sincan İstasyonu’ndan 8,
Yasakmeyve’den 7,
Dize dergisinden 3 şiir
alınmış.
Her üç yıllıkta da yer alan şair sayısı 62. Bu
sayıya, kendi yıllıklarına şiirlerini koymayan Şeref Bilsel ve Cenk
Gündoğdu’yu da eklersek: 64.
Ahmet Oktay (Arzuyla Bakamadım), Abdülkadir Budak
(Yay Burcu), Şükrü Erbaş (Baş Dönmesi), Adnan Özer (Cansıkıntısı Yorumları
II), Orhan Aklaya (Yüzyılın Ardından I), Hüseyin Atlansoy (Akrep), Aydın
Afacan (Hayal Feneri) ortak şiirle seçilmiş yedi şair olarak üç yıllıkta yer
alıyor.
İki yıllıkta ortak olan ad sayısı 52.
Bu durumda, sadece bir yıllıkta yer alan şair sayısı
35 oluyor.
Bu sayılara bakarak, günümüzde şiir gemisinin
yaklaşık 200 şairin önderliğinde yürüdüğünü; kuşaklara ayırma alışkanlığını
sürdürürsek ve de bunu doğum yıllarına göre yaparsak, 20’li, 30’lu, 40’lı
kuşaktan 30 civarında; 50’li, 60’lı kuşaktan 100 dolayında; 70’li, 80’li
kuşaktan 70 kadar şairin ‘çalıştığını’; ağırlığın kırklı ve ellili yaşlarını
yaşayanlarda olduğunu söyleyebiliriz.
Yıllığın adına bakarak şiiri şairden daha
çok önemsediğini söyleyebileceğimiz Veysel Çolak’ın yıl içinde yazılan şiiri
değerlendirmesi noktasında altını çizdiğin cümleler şunlar:
“Şairlik bir üstünlük değil ama bir
üst kimliktir.” “Uzunca bir zamandır dergiler büyük bir coşkuyla beklenmiyor
artık. Yayımlansın diye şiir gönderenlerin de pek umurunda değil bu. Onların
arasında en istekli olanlar bile üzücü bir duyarsızlık içerisinde.” “Şiir
yayımlama çabası, usta şairlere eşitlenme, onları aşma isteğini de içerir,
içermeli.” “Hiçbiri, şiir bilgisine sahip olmadan, bir şiir bilinci
oluşturmadan bir şairin özgür olamayacağının farkında bile değil. Durum bu
olunca; yapı, biçim, biçem, ritim, teknik, imge anlayışı bakımından güzel
şiir bulmak, neredeyse olanaksızlaşıyor. Bu yüzden dergiler çoğu kez sıradan
şiirlerle dolu yayımlanıyor her ay.” “Türkçenin olanaklarını eksiksiz
kullanan kaç şiir gösterebilirsiniz?” “Böylesine dumura uğratılmış bir şiir,
karşı çıkması gerekene dönüşmüştür diyalektik olarak.”
“Her şair, yazdığı şiirin eleştirmeni olmalı.” “Şimdilerde editörlük
kurumu da doğru işlemiyor.”
Bütün bu saptamalara bakarak, bu ortamda
bir yıllık hazırlamanın ne anlama geldiği sorulabilir elbette. Cevabı,
mevcudun en iyileriyle böyle bir toplamın sunulması; manzaranın hem
panoramik hem de dürbünle seyredilmesinin sağlanması olarak verecektir Çolak
ve de haklı olacaktır.
Şeref Bilsel ve Cenk Gündoğdu’nun Çolak’la
buluştukları ve ayrıldıkları noktalar var:
“Türkiye’de şiire dikkat edilmiyor!
Bu, sadece okurlar cephesine yöneltilmiş bir sitem değil, başta şairlere,
eleştirmenlere…” “Dilden ne anlıyoruz? Gerçekten anlıyor muyuz? Anladığımız
varsa, bu kimin diliyle ulaşıyor bize?”
Genelde buluşan her iki yıllığın
hazırlayıcıları, gelecek konusunda ayrışıyorlar:
“Gençlerin şiirlerinin nitelikleri
hiç de yabana atılacak cinsten değildi. Kitap bağlamında, yüzlerce kitap
içinden kayda değer çok az kitap sıralıyor olmamıza rağmen, tek tek genç
şairlerin yayımladığı şiirler dikkate alınca şiir rekoltemizin çok da kötü
olduğunu söyleyemeyiz. Orta kuşak (yaşı kırkı devirmiş, diyelim) ve daha
eskiler maalesef -bir irtifa kaybı demeyelim de- yeterince özenilmiş,
orijinal buluşlarla kasnağı çatılmış, karanlığı emmiş bir şiir koyamadılar
önümüze.”
Bu sözler üzerine dönüp şiir seçilen yaş
grubuna bakıyorum ve sayıların ne işe yaradığını görüyorum. Seçilen 154
şairden yaşı kırkı devirenlerin toplamı 100. Yani, üçte iki… Kötü değil
sanırım.
Bâki Asiltürk’ün yıl içindeki şiire bakışı
genel bakışla uyumlu görünse de içinde daha çok umut barındırıyor:
“Görünen o ki şiir, nitelikli şiir
giderek günlük hayattan çekiliyor.” “Öte yandan, ilginç biçimde, günlük
hayattan çekilen ya da uzaklaştırılan şiir, edebiyatta canlılığını koruyor,
hükmünü sürdürüyor.” “2009’da eski ya da yeni kuşaktan seslerin ve renklerin
çokluğu şiirimizin ana belirleyeni idi.” “Dergilerde hiç de birbirinin
aynısı şiirlere yer verilmiyor. Eski ve yeni kuşaktan isimleri yan yana
yazıp şiirlere baktığımızda farklılığı çok daha iyi görebiliyoruz.”
“Yayımlanan her şiirin güzel olması beklenemez elbette.”
*
Veysel Çolak, hırçın, bir o kadar da ağır
sözler kullanıyor, edebiyat dünyasına bakışını yansıtırken. Bu söylemi
tercih edişinde, elbette yıl içinde başlayan ve uzunca bir süre devam eden
kendisiyle ilgili polemiğin önemli bir rolü var. Bir bakıma içini döküyor;
genel manzarayı resmederken özelinden hareket ediyor.
“Kötü olmayı bir şair, sanatçı
üstünlüğü olarak görenler de var. / Böyle olanların kötülüğü anlamak, bunun
felsefi ve ideolojik boyutunu irdelemek gibi bir derdi de yoktur zaten.
Hiçbir insani derinliği yoktur yaptıklarının. Sadece kötüdürler. Kötülük
olsun diye kötülük yaparlar.”
Şairden sanatçıya genişleyen kapsamın içinde yer
alanlara ve kendine yazının devamında söylediği şudur:
“Söylediklerimden, saptadıklarımdan; kendimi de
katarak herkes payına düşeni alır diye umuyorum.”
Bâki Asiltürk, yıllıkların eleştirisi bahsinde
Veysel Çolak’ın söylediklerine yakın şeyleri daha usul bir biçemle dile
getiriyor. “Tarafsız ve yapıcı
eleştirilere kulaklarımızı nasıl dört açıyorsak, eleştiri adı altında
yıllıkları gereksiz saymaya varan hezeyanlara kulaklarımızı tamamen tıkama
hakkımız da vardır. Şurası da muhakkak: Eleştiriler bundan sonra da
olacaktır, bu kaçınılmaz; çünkü edebiyatın ve ona ilişkin çalışmaların
olduğu yerde eleştiri şarttır. Yeter ki yapılan eleştiriler dedikodulara,
kıskançlıklara, içten pazarlıklara dayandırılmasın. Şair, saçmalayabilir,
saçmalayarak şiir yazabilir, hayatın içindeki saçmalıkları belki böyle daha
iyi anlatır. Bu onun en doğal hakkıdır. Ne var ki eleştirmenin saçmalama
hakkı yoktur; çünkü eleştiri saçmalayarak yapılmaz; her şeyden önce bilgi
temeline, tutarlılığa dayanır, dayanmak zorundadır.” “Hal böyleyken amacı
malum art niyetli eleştirilerin bazılarında şiir yıllıklarında tek tip
şiirlere yer verildiği gibi değersiz, tutarsız ve boş iddialar ileri
sürüldü.”
Asiltürk’e bunları söyleten kedi-ciğer buluşmasını /
buluşamamasın aktaran darbımeselin özneliğine yakışan, yıllık hazırlama
sevdalısı kişilerin izlerini Şiir
Defteri’nde bulabilirsiniz.
Aynı yıllıkta düşüncelerimi
şöyle açıklamıştım: “Yüz
kez
yazılmış, söylenmiştir; yüz birinci kez söylenecek şudur: Olabildiğince
nesnel hazırlanmış şiir yıllıkları, bir yılın dökümü olması ve şairlerin en
iyi ürünlerini barındırması -beklenen budur- bakımından önemlidir. Edebiyat
dergilerinin bütününü hiç değilse büyük bir bölümünü izleyen yıllık
hazırlayıcıları, bu olanaktan yoksun olan okurlar için yol gösterici,
tanıtıcı, dikkat çekici olmak durumundadır. Bu sayede kıyıda kalmış, ortaya
çıkamamış, taşra dergileriyle yetinen yetenekli genç şairlere yeni kapılar
açılabilir. Yıllık hazırlamanın edebiyatımıza en önemli katkısı budur. Tek
şiirden şairlere açılmanın başkaca bir yolu da yoktur.”
Yaşıyor olursak, 2011’in bu aylarında yine
yıllıkları konuşuyor ve benzer şeyler söylüyor olacağız. Bu da bir şeydir!
Hiç değilse sözümüzü hazırda tutmak için dergilere, dergilerde yayımlanan
şiirlere ve de yayımladıklarımıza daha özenli yaklaşacağız.
Görüşeceğiz…
Elizedebiyat, Sayı: 18 / Haziran 2010
İZ/DÜŞÜM XVIII
Jean Paulhan,
Eleştiriye Kısa Önsöz adlı
kitabında (Dokuz Eylül Yayınları, İzmir, Mart 2009-Çeviren: Uğur Güven)
eleştiri üzerine çok önemli saptamalar yapıyor. Hacmi küçük bu kitabı,
bizim, olmayan ya da çok büyük oldukları ve de her yeri kapladıkları için
fark edilemeyen eleştirmenlerimiz mutlaka okumuşlardır. Ola ki kaçıranlar ya
da okuduklarını unutanlar vardır diye kitaptan bazı alıntılar yapmak
istiyorum.
Paulhan, Eleştiri Saatini Kaybetti üst başlığının
altında Temel Eleştiri üzerine şunları söylüyor:
“Eleştiriden, yazınsal bir yapıtın dikkate almaya
değer ya da değmez, “var” ya da yok, iyi ya da kötü olduğuna karar veren her
türlü düşünme eylemini anlıyorum. Bu tür düşünme eylemi, biri kesin, ama
kapsamı dar, diğeri oylumlu ve geniş, ama çapraşık iki eleştirinin kesiştiği
yerde bulunur. Çünkü şair ya da düzyazı yazarı, kimi seçim ya da
tercihlerini belirlemeden kitabını yazmaz, bunlar zamanla şiirin ya da
romanın kaleme alınma gerekçesini ve bir tür gizli çatısını oluştururlar. Bu
seçimler, kimi kez uzun sürede, kimi kez de birdenbire oluşur. Ama ister on
yılda, ister iki saatte oluşsun, yazarın zamanının büyük bir bölümü fikir
değiştirme ve başa dönme, yazdığını yeniden gözden geçirme, düzeltmelerle
geçer. Sözün kısası -gizli diyemeyeceğim- eleştirilerle geçer. Hele,
eleştirel bir dizge eklenmemiş bir yapıta neredeyse rastlanmayan günümüzde,
hiç de gizli denemez. Özellikle Valéry, Proust, Gide, Claudel, Joyce,
Breton, Sartre ve diğerlerine bakınız: Yapıtlarının dolu dolu bir yarısı,
diğer yarısını yazmakta ne kadar haklı olduklarını kanıtlamaya
çabalamaktadır.
./.. Bu arada biz de yukarıda kolayca
ulaşabildiğimiz fikirleri, sözleri, hatta olayları -ve de insanları-
değerlendirmeyi elden bırakmadık. Toplumsal sorun ve siyasal durumla ilgili
bir şey söyleyen ya da sadece havanın genel durumunun sıcak ya da soğuk
olduğuna karar veren herkes, nasıl farkında olmadan düzyazı kullanıyorsa,
farkında olmadan eleştiri yapmaktadır. Düşünmek denilen şey, her an seçim
yapmak, değer biçmek, doğruyu yanlıştan, değerliyi vasattan ayırmaktır.
Eleştiri dikkatin adlarından biridir.
Yazınsal eleştiri, bu iki eleştirinin kesiştiği
yerde ayrıcalıklı bir yer tutar. Çünkü siyasetten söylemin üç bölümüne, hava
durumundan şiirsel esinlenmeye kadar değinmeyeceği hiçbir konu yoktur.
bununla birlikte, eğer ilkinden çok daha geniş ve kapsamlı, ama ikincisinden
çok daha tutarlı ve ele aldığı olguların en azından söylemiş olma gibi bir
ortak özellik taşıdığı bir gözlem alanına sahip olabilirse, her iki
eleştiriyi de etkiler. Sonuçta birine oylun, diğerine kesinlik katar.
En azından benim anladığım anlamda böyle olması
gerekir.”
Uzun bir alıntı olduğunu biliyorum. Bu yazıyı
Paulhan’a yazdırdığımın da farkındayım. Ama daha uzun bir alıntıyla devam
etmek zorundayım.
“Görüldüğü gibi ben, eleştirmenlerin değil, ama
sıradan insanın anladığı anlamda, böyle anlıyorum. Çünkü – sokakta, sanat
çevrelerinde, kahvelerde- ayaküstü yapılan sözlü eleştiri, “İşte olunca
böyle olur!” ya da “Hiç fena değil!” ya da “Rezalet!” diye hemen karar verir
ve lafı daha fazla dolandırmaz. Ama eleştirmenlerin eleştirisi bin dereden
su getirir.
Kimi yiğitçe, her türlü kişisel görüşünü bir yana
bırakarak, kendi ruhunu incelediği yazarın ruhuna uyarlamaktan başka bir şey
yapmaz. Onu kucaklar, düzeyine ulaşmaya -en azından ona öykünmeye- çabalar.
Garip bir rahatlıkla kendini iki üç yüz parçaya böler ve yazarın iyi ya da
kötü yanlarını aynı coşkuyla kucaklar. Bu arada yaptığı işin kendisine
verdiği hazzı dile getirir ve sonuçta, pek açıklıkla dile getirmese de,
yapıtı aldığı zevke göre değerlendirir.
Ama kimi de havari kesilir. Serttir, yazın’ın
gülmek ve eğlenmek için yapılmadığına inanır, yazarları sırasıyla
mahkemesine çağırır ve onlara: Beni daha iyi insan kıldınız mı? diye sorar.
Sonuçta yapıtı, ondan duyduğu sıkıntıya göre değerlendirir.
Oysa üçüncü tür eleştirmenin, siyasal ya da
törel, hatta dinsel ölçütleri vardır: Yazarı küçük (ya da büyük) kişisel
felsefesinin divanına yatırmakla işe başlar: Onu toplumsal ilerleme, iyi,
doğru, hatta tanrı ile karşılaştırır ve sonra nasıl gerekiyorsa öyle yontar
ya da uzatır onu, ayağını koparır, boynunu yerinden çıkarır.
İşte kendini aşamamak denen şey. Başka bir tür,
bilgin eleştirmen ise, kendini o denli aşar ki, bir daha geri dönebileceğine
ilişkin hiçbir umut beslememek gerekir. Bir tarihçi gibi, yazarını ustaca
parçalayıp küçük parçalar halinde, kusur ve erdemlerini, gönül maceralarını,
kimlerle düşüp kalktığını, okuduğu kitapları, sıkıntı yaratabilecek
ilişkilerini, konu komşusunu önümüze koyar. Bir ruh hekimi gibi, ta ana
rahminde iken duyduğu üzüntü ve zevklere, cinsel doyumlara, aile içi cinsel
ilişkilere ve benzerlerine kadar uzanır. Bir toplumbilimci gibi, şiir ya da
anlatının altında yatan toplumsal sınıf kurnazlıklarını, buharlı makineyi,
çokuluslu şirketlerin gücünü ustalıkla bulup ortaya çıkarıverir.
Sadece yazarın amacının ne olduğunu ve bunun
gerçekleşip gerçekleşmediğini araştıran daha bağımsız eleştirmenle ilgili
bir şey söylemiyorum. Bu amaç tutarlı ya da saçma olmuş, zahmete değer ya da
değmezmiş, onun için pek önemi yoktur.
Hem sonra, açıklama ve yorumlar genel olarak
zekice ve incelikle yapılmaktadır, ancak bir tek kusurları olduğu
söylenebilir: Öze değinmemektedirler. Eleştirmen kendisine saat sorulduğunda
-aynen ana babaların çocuklarına “şimdi uslu olma zamanı” ya da
“saçmalamanın sırası değil” ya da hatta “şimdi çeneni kapama zamanı” derken
yaptıkları gibi- rasgele bir adamın konumunda bulunmaktadır.”
Bu önemli gözlem ve değerlendirmelerle
eleştirmenleri sınıflandıran Paulhan, “Yergi ile övgü aynı değerdedir”
hükmünü şu cümlelerle açıyor:
“Peki, sonuç olarak, söz konusu olan kimdir ve
neden söz ediliyor? Sıradan bir insan, yorumlarınızın zekice,
açıklamalarınızın doğru olduğunu görüyorum, ama niye bunlar, -ölmüş
yazarlardan söz edelim sadece- Charles de Bernard’a değil Balzac’a, Manuel’e
değil de Rimbaud’ya, Gustave Kahn’a değil de Verlaine’e uygulansın
diyecektir. Halk böyle karar verdi, diyorsunuz. Eh, ben de halkın
beğenisinin hep, zamanın eleştirmenlerinin aksine karar verdiğini görüyorum.
Sonra verilen karar yerinde mi, tüm sorun bunu anlamaktır. Asıl soruna
değinmiyorsunuz.
İlginç bir sonuç çıkıyor ortaya.
Eleştirmenlerin yergisi, günümüzde, övgüden daha
fazla katkıda bulunuyor yapıta. Eğer Marquis de Sade, Baudelaire, Rimbaud,
Lautréamont, Mallarmé şaşırtıcı bir canlılıkla bize ulaşıyorsa, bu Jules
Janin, Brunetiére, Maurras, France, Faguet, Gourmaont gibi eleştirmenlerin
kimi karalama ve aşağılamaları sayesindedir. Olumsuz eleştiri, yazarı,
alkolün meyveyi koruduğundan çok daha iyi korumaktadır. Ve her şey, sanki
biz eleştirinin -yorum, abartma ve benzeri- açık yönünden çok, eleştirmenin
yazarı her şeyden önce incelenmeye, yadsımaya -yerle bir edilmeye- değer
kabul ettiği bu gizli -kanıt olmadığından gizli kabul edilebilir- yönüne
karşı daha duyarlıymışız gibi gerçekleşmektedir.
./.. Yine de eleştiride değerlendirmenin hep
kabul edilmiş ve halen de belli belirsiz kabul edilmekte olan güvenilir bir
yolu vardır ve eleştirmenlerin ceplerindeki saate bakmaları yeterlidir. Ama
hangi yol, hangi saat? Gelin anlaşalım: Deha ya da güzelliğin ne birtakım
kalıplara indirgenebileceğini ne de resmin güzelliğini ölçmek için herhangi
bir matematik işleminin bulunduğunu düşleyecek değilim. Büyüleme sırlarını
saklasın! Yalnızca, herkes gibi, yazın yapıtı için bir gerçekleşme noktası
bulunduğunu ve bu noktadan itibaren büyüleme, deha, yani güzellikten söz
etmenin -ve de bunları tartışmanın- mümkün olabileceğini varsayıyorum. Bu da
yetmez. Hatta bu noktanın ciddiyetle belirlenmesi gerektiğini ve kesin bir
bilginin söz konusu olduğunu da düşünüyorum. Bilimin, deyin -neden olmasın?
-Nankör bir iş.- Olabilir. Ben sadece gerekli olduğu kanısındayım. Dünyanın
en güzel sarayının temel ve bodrum katlarının da en küçük bir albenisi
yoktur. Ama onlar olmasaydı, saray uzun süre ayakta duramazdı, tıpkı yüz
elli yıldır eleştirinin verdiği kararların ayakta duramaması gibi.”
Bu kitapla buluşmamı sağlayan, Metin Güven’in yayın
yönetmenliğini yaptığı
Onaltıkırkbeş dergisinin
sahibi ve yazı işleri müdürü Zühtü Engüdar’a teşekkür ettikten sonra bu uzun
alıntıları neden yaptığımı açıklamalıyım.
Avanos’ta çıkan, Fuat Çiftçi’nin
Şiiri Özlüyorum dergisinin
Mayıs - Haziran tarihli 36. sayısında, Mustafa Durak’ın “Nuri Demirci’nin
Son Şiirleri” başlıklı bir yazısı yayımlandı. 52 sayfalık dergi, 16
sayfasını bu yazıya ayırmıştı. Mustafa Durak, son iki yılda dergilerde
yayımlanan bazı şiirlerimi, bilim adamı kimliğini ortaya koyarak ama
kendince yorumlamış ve çıkardığı sonuçları yazıya dökmüştü. Elbette emek işi
bir yazıydı. Bu çabaya edebiyat adına şapka çıkarmak gerekir. Keşke hep ve
her şair için yapılsa, yapılabilse…
Bu cümleden sonra ama’lı bir cümle kurmak istemezdim
ama birden çok ama’lı cümle gerekiyor:
Ama doğru-dürüst yapılabilse…
Ama bilimselliğin içine kişisellik sokulmadan
yapılabilse…
Ama “Bir
tarihçi gibi, yazarını ustaca parçalayıp küçük parçalar halinde, kusur ve
erdemlerini, gönül maceralarını, kimlerle düşüp kalktığını, okuduğu
kitapları, sıkıntı yaratabilecek ilişkilerini, konu komşusunu önümüze
koymadan” yapılabilse…
Ama “bir ruh
hekimi gibi, ta ana rahminde iken duyduğu üzüntü ve zevklere, cinsel
doyumlara, aile içi cinsel ilişkilere ve benzerlerine kadar uzanmadan, bir
toplumbilimci gibi, şiir ya da anlatının altında yatan toplumsal sınıf
kurnazlıklarını, buharlı makineyi, çokuluslu şirketlerin gücünü ustalıkla
bulup ortaya çıkarıvermeden” yapılabilse…
“Ama havari kesilmeden, yazarları sırasıyla
mahkemesine çağırarak onlara: Beni daha iyi insan kıldınız mı? diye
sormadan, sonuçta yapıtı, ondan duyduğu sıkıntıya göre değerlendirmeden”
yapılabilse…
Mustafa Durak bu yazısıyla ne yapmış, neyi
başarmıştır?
Neyi başardığını bilmiyorum ama ne yaptığı gün gibi
ortada: Bilimsel yönünü kişiselliğine boğdurmuştur! Çünkü bu yazı bir bilim
adamının intiharıdır! Mustafa’nın Mustafa’ya kıymasıdır!
Peki niçin?
Bu sorunun birçok cevabı olabilir elbet ve bunları
en iyi Mustafa Durak bilir.
Niçin sorusunu kurcalayınca, Mustafa’nın neyi
başardığı sorusuna da bir cevap çıkıyor sanki: Aramızda bilinen ve görünür
bir sorun olmadığına göre bu dost(!?) kırımına teşebbüsün bir tek açıklaması
kalıyor: Durak, arka odasına çekilmiş ve ruhunu tatmin etmek istemiştir.
Bu tahmini cevabın başka sorular doğuracağını
biliyorum. Onlara cevap aramak benim işim değil.
Bu noktada diyeceğim şudur:
Eleştirmenlerin yergisi, günümüzde,
övgüden daha fazla katkıda bulunuyor yapıta.
Mustafa’nın dileği de buydu belki!
Umarım dileğini gerçekleştirmiş olarak derin ve
huzurlu bir uykuya yatmış ve bu arada saatini kurmayı da unutmamıştır.
Görüşeceğiz elbet…
Elizedebiyat,
Sayı: 19 / Temmuz 2010
İZ/DÜŞÜM XIX
Güre tatili uzadı.
Çoğu insanın gölgelere kaçtığı, sularla oynaştığı Temmuz sıcağında Hilmi
Haşal'ı güneşte, yapayalnız bıraktım ve bu sayıda üstüme düşen görevleri
yerine getiremedim. Telafi etmem gerektiğini bilerek ve edeceğime söz
vererek ve de hiç değilse İz/düşüm 19'u Ağustos sayısına yetiştirmek için bu
eski bilsayarın başına oturdum.
Şu anda güneş uyuyor. Ev, sonunda sakin. Bursa'dan çıkarken yanıma aldığım
şiir kitaplarından dördü, Ertuğrul Özüaydın'ın Yüzışığı,
Selami Karabulut'un Yarım Kalan'ı, Aydan
Yalçın'ın Ay Konuşsun'u ve Gülümser Çankaya'nın
Soğuma'sı, boşluklarına aldığım notlarla yanı başımda duruyor.
İhsan Tevfik'in Aşka Çırak Ölüme Usta adlı kitabı da
benimle ama o, okunma aşamasında.
Ertuğrul Özüaydın'ın Hayal Yayınları'ndan çıkan Yüzışığı
(Ocak 2010) adlı kitabını okurken, "Ben şimdi hangi şairi okuyorum?
Attilâ İlhan'ı mı, Metin Eloğlu'nu mu, yoksa Metin Altıok'u mu?" sorularını
sordum kendime. Biraz o, biraz bu, biraz öteki... "Acaba" dedim sonunda,
"Hiçbirini değil de, şiirin çevre yollarında dolaşır, merkeze inen yolu
araken sokakları karıştıran, sonunda kendi sesinin yanında ana caddeye giden
yolu da keşfeden bir şairin dizeleri mi bunlar?"
Öyle olmalı: Rahat, sıkmayan, sıkıştırmayan bir dil... Kendine güvenin
işareti olarak kabul edilebilecek, aynaya karşı yapılan, hesap sormaktan ve
almaktan uzak, açıklayan, anlatan, görünen ve gösteren, iç döken
konuşmalar...
Yanına çentik attığım şiirlerden Evcilik Uykusu'nun tamamını okumayanlar
için buraya yazmak isterdim. Bu
Vapur ve Yazdan Önce'nin kimi dizelerini de... Onların yerine Her Uç
Kısadır'dan
Aynı zamanda yaşlanıyoruz birimiz farkında
sokuldum kalbine öylece, ölüme görünmeden
Ihlamur Kavanozu'ndan
kasabanın soğuk kış günleri öyle şen
oynamasını bilmeseler de bir curcuna ki
cilveli sıcaklığı doluyor çay bardaklarına
dizelerini, altını çizerek aktarıyorum.
Özüaydın'ın kitabında dönüp tekrar okuyacağım şiirler var. Bu yüzden, bir
süre daha, kitaplığımın kalabalığına katılmayacak bu kitap.
*
Selami Karabulut, Yarım Kalan (Şiirden Yayınları, Ocak
2010) adlı kitabını Çinikitap Kütüphanesi için imzalayarak göndemiş. Bu
vesileyle söylemeliyim: Çinikitap'a gelen kitaplar, zamanla iyi bir
kütüphane oluşturacak gibi görünüyor. Yayın Kurulu olarak kararımız da bu
yönde: Alp Dağıtım'ın bir odası bu kitaplara ayrılacak!
Karabulut'un kitabını bir gezi kitabı gibi okudum. Hem dört mevsimi, hem
içini, hem de hayatını dolaşan bir gezginin notları sanki, kitaptaki
şiirler. Bu gezide yalnız değil: Çocuğunu ve çocukluğunu da beraberinde
taşıyor. Yürüyüşü doğaya doğru, hep doğaya karışmak için; doğa'nın
ortasından doğa'nın ortasına... Ne zaman bir eve ya da kente girip gecelese,
mevsimi, içi, hayatı da "gece"liyor, geceleşiyor. Besbelli şehir hayatından
da ev hayatından da yorgun düşmüş bir şair var karşımızda.
Kitaptaki şiirlerin tamamı üçlüklerden oluşuyor. Bu iyi mi? Şairi,
"diyeceğini belirlenen bu alan içinde söyle" şartıyla disipline sokması
bakımından, evet, iyi olabilir. Bir çeşit söz tasarrufuna ve eksilterek
bütüne ulaşma çabasına zorlayabilir bu türden biçim denemeleri. Öte yandan,
sokulduğu kalıbın dışına taşamaması ve kıstırıldığı duvarlara çarparak
sürekli kendiyle karşılaşması, acaba şiire bir söyleyiş kuruluğu, tekrara
düşme tehlikesi de yükler mi? Galiba bu sorunun da cevabı, evet. Elbette
önemli olan dengedir ve şair bu dengeyi, araya serpiştirdiği düzyazı
şiirlerle kurmaya çalışmıştır. Bana sorarsanız, Karabulut, kitapta yer alan
düzyazı şiirleri, şiir olsun diye değil, sadece bu dengeyi kurmak amacıyla
yazmış ve kitabına almıştır. O şiirlerdeki dil de bu yüzden biraz
zorlamadır.
Kitaptaki üçlüklerin birçoğu, özel şiir defteri tutan meraklılar için
verimli bir kaynak... Çatılan kalıbın içinde, kalıplarını çatlatarak
dışlarına taşan üçlükler bunlar.
korkuyorum, beni yalnızlığına alıştıra alıştıra sev
evin uzak, yollar kış, aşkınsa külliyen riya
bırak da yüzüm olsun yönümü dönmek için akşama
*
unutmuş demek ekin tarlalarında seviştiğimiz
günleri. almadan geçip gitti önümden
uzattığım bir sap başağı: nazlı nazlı akan su
*
belli ki işliyor sonsuzluğun saati, taraçada
çiftleşen güvercinler: saf ve yabani
ahşap bebeğini emziren çocuğun hevesi
*
Farklı fısıltıları olan üçlükleri okumak için "Yarım
Kalan" cümleyi siz tamamlamalısınız.
*
Aydan Yalçın'ın
Ay Konuşsun (Hayal Yayınları, Mayıs 2010) adını taşıyan
kitabının Son Söz başlıklı ilk şiirini okuduğumda
tepemde bakır çalığı gök
yüzümde düşünceli bir zaman
dilimin arsız kuşları bunlar; yalnızlığım değil
her şiir mavisini sürüklüyor ardından
./..
suyun kanı çekilmiş, belli ki ateşin gözü kör
kim derdi ki bu düş burada biter
yine bir aşk ısırığı, aldatmış beni her şey
ne baktığım göz olacaksın, ne tuttuğum el
oysa konuşan sözlerdik ve hiç susmayan deniz
şimdi dalgın sokaklarda
yiten ayak sesleriyiz
dizeleriyle karşılaşmış ve kendimi güzel şiirler
okumaya hazırlamıştım. Umduğum gibi olmadı, ne yazık ki. Aşktan siyasete
doğru açılan bir şiir yelpazesi, her salınışında bildik rüzgârları, savruk
imgeleri, söylemiş olmak için söylenmiş sözleri savurdu yüzüme.
Kitabın son bölümünü oluşturan otuz şiirlik İçimin Kamburu bölümünün alt
başlığındaki Ağıt yüklü
gökyüzüm / sabırlı ol, şafak söksün dizelerinin devamını da aynı umutla
okudum ama, hayır, sonu gelmedi. Çok mu kötü? Hayır, değil. Belli bir düzey
yakalanmış elbet ve belli bir söyleyiş biçimini. Ama bilmediğimiz,
duymadığımız şeyler söyleyen ses yok. Bu önemli sorunu 800 yıl önce çözmüş
olan Mevlana'yı bir daha anmalıyız: Şimdi yeni şeyler söylemek lazım,
cancağazım.
*
Alanya'da yardımsız, desteksiz çıkardığı Etken ve Şiirsaati
dergilerinden tanıdığımız Gülümser Çankaya'nın ikinci kitabı
Soğuma, (Hayal Yayınları, Haziran 2010) yaz sıcağının yakıcılığına,
hem adıyla hem de 35 şiiriyle geniş bir şemsiye açtı doğrusu.
Hilmi Yavuz, Zaman'a bulaşmadığı özgür dönemlerinde, bir etkinlik
münasabetiyle Bursa'ya gelmiş, Kadın'ı ve Şiir'i konu alan bir konuşma
yapmıştı. O konuşmasında, imzasız bir şiiri okuduğunda, kullanılan dile ve
imgelere bakarak, şairin cinsiyetinin kestirilebileceğini öne sürmüştü.
Çankaya'nın şiirlerini okurken bu sözleri hatırladım. Kitabın üstünde bir
bayan adı yazılı olmasaydı da bu şiirleri ince ince dokuyan elin bir kadına
ait olduğu hissedilirdi, dedim ve o zamanın özgür Hilmi Yavuz'una hak
verdim.
Hemen söylemeliyim, şiirlerdeki ses, ezilmiş, sinmiş, sindirilmiş, dışarıda
bırakılmış bir kadının sesi değil; tam tersine, cesur, varlığının nedenini
ve amacının ne olduğunu bilen, isteklerinin farkında olan ve bunu yüksek
sesle söylemekten çekinmeyen "dişi" bir ses. Bir yönüyle böyle ama, öte
yandan, alttan alta kırıklıklarını, kırgınlıklarını; bütün bunları kapsayan
soğumalarını da açık yüreklilikle itiraf eden ve yine açık yüreklilikle bu
halin telafisini isteyen sesler de duyuluyor. O ses hem itirazını yapıyor
hem de beklentisini dile getiriyor.
uymuyor içimin kalibresi
attığın kuşunlara
uyarısının ve itirazının öncesinde,
beni belirgin kıl, beni okşa
isteği ve beklentisi var. İtiraf, itiraz ve telafi
bir şans daha...
Şu dizeler de itiraf beyandadır:
ben acıyan yerlerimi seninle
dövdüm
bir güzel ben çıkardın ortaya
Bazen o sesin kısıldığı da oluyor:
uzlaştı gerçekle hayallerim
bir bir kirlettim güzelliğimi
hizaya geldim
Bazen fütursuzca yükseldiği de... Değişkenliği bir
özellik olarak kadına yükleme biçimi olabilir bu.
Çankaya, şiirlerinin bütününe hakim olan kadın işi ince dokumayı, Perde
şiirinde, erotik sayılabilecek imgelerle, bir "kadın" motifine dönüştürüyor:
bir çocuk eğildim suya
bir kadın doğruldum. hızlı
dönüyordu başım. dengene
durdum
./..
gövdem hevesliydi bu uzun
koridora. kolaydım. evden
içeriydim hem
aşka direnmekten başka
neydi ki perde. güneşine
dura dura yırtıldım
Bu cesur söyleyiş bu şiir önemli kılıyor.
Çankaya, hem dokuduğu kadın motifini önde tutarak hem de yaşadığı yerin
doğasını şiirlerine aktararak kitabında bir atmosfer yaratmayı başarmış.
Birçok şiirin kadın ve deniz kokması bundan: sizinle buluşmak umutsuz /
çıkılan bir sahil yürüyüşü // büyüdü aramızdaki körfez // sabah yürüyüşüne
çıkan bir kızın / caddenin karşısından / bir ceneviz gemisine bindiğini //
bir ceneviz gemisi kalkıyor endülüs'ten // limanda duran yelkenlinin /
direğine bakıyordu kımıltısız // siz bilmiyorsunuz / ben sizi sahilde
yürümeyişinizden / tanıyorum // sahile iniyoruz yüzmeye / gönlümüz bayram
yeri // sahili yürürüm bir güvercin / suda kabarcık / uçar / gözlerim uzunca
denizle oynaşan / parıltılarda tuzu / duyumsar //
Bu alıntılar denizin içinden çıkardıklarım. Kadın'ın içinden hiçbir şey
çıkarmaya kalkışmayacağım.
Gülümser Çankaya'nın kitabı için iki not:
Bir: Soğuma taze ve ayağı yere basan imge örgüleriyle dikkat çekiyor.
"size gelmem için beni / gönderdiniz", "ben bu kale bizimdir diyorum / o
benim inanışıma inanıyor", "içine sızıyordu paçasındaki aralıktan / yolunu
şaşırmış bir hayvan", çilek yiyordu ama soğan / kokuyordu elleri",
"takılıyor omzuma bir örümcek / çengeli. siz nereye gitseniz ben size /
uzuyorum", "o sadece gülümsüyor merhaba / derken. ben dünyaları boşaltıyorum
/ üzerime" "aklımda durmak var / aklımda durmak / oysa acım hareketle yüz
göz!"
İşte taze sözden, yeni dilden, söylenmemişten muradım bu, bunlar. Başka,
derinden gelen, soğumuş, serin bir ses...
İki: Kitaptaki şiirler, kırık denemeyecek bölünmüş dizelerle dolu. Gülümser
Çankaya bunu iki nedenle yapmış besbelli: Anlamı çoğaltmak için ve biçimsel
kaygılarla. Belki de şiirin görsel dengesi için. Hangi nedenle yapılmış
olursa olsun, dizelerin bu kadar çok bölünmesi, okurken şiirin hızını
kesiyor. Belki bu konuda da bir denge gerekli.
Soğuma üzerine söylenecek daha çok şey var. Şimdilik bunlar... Kitabın adını
bir yer not edin ve mutlaka okuyun.
Görüşeceğiz...
Elizedebiyat,
Sayı: 20 / Ağustos 2010
İZ/DÜŞÜM XX
Bursa’nın kan kaybı sürüyor: Metin Güven de gitti.
Ali Özçelebi’yle dönmeye başladı iri dişli vida.
Melih Elal’le ikinci turunu, Bahri Çokkardeş’le üçüncü turunu attı, Harun
Cici ile dönmeyi sürdürdü. Şimdi de Metin Güven...
Bursa’nın kalbindeki oyuk derinleşiyor.
Gerçek şu: Bursa’nın adam gibi adamları Bursa’nın
umurunda değil. Çünkü Bursa, birçok Türkiye şehri gibi, kalbini ve beynini
kemirmeye devam ediyor. Vahşi bir güç bu ve bu güç Bursa’yı temsil ettiğini
sanan ser – zevatın elinde hem kılıç hem de kalkan: Folklorik bir oyun
oynanıyor. Bu gücün alamet-i farikası: Para. Parayı yönetenler hem çalıyor
hem de oynuyorlar. Bu sahnede insan ve onu var eden değerler, günü
geldiğinde paraya çevrilerek kullanılacak birer figürden başka bir anlam
ifade etmiyor bu beyler için.
Kıble olarak seçilen paraya secde edenler,
sanata, şaire ve şiire metelik vermeden, doğal
olarak ihaleyi, rantı, inşaatı / dini, imanı, cemaati tercih ediyorlar.
Böyle bakanlar için, şiire hiçbir zaman ihanet
etmemiş, şiire inanmış bir şair olan Metin Güven’in şiirlerinin de, şu kadar
kitap, şu kadar dergi çıkarmışlığının da, kırık bir hayatı kendi köşesinde
kırılarak ve çıtırtısını kedilerine anlatarak yaşamışlığının da bir önemi
olmuyor elbette. Bu beylerin emekli aylığını bir sokak kedisinin ameliyatı
için harcayan birini anlayabilmeleri mümkün değil.
Bu devrin ve bu sakat anlayışın sahibi olan muhterem
ser-zevat, bugün siz haklısınız! Şimdi hiç durmayın, İnebey Caddesi’ndeki 47
numarada öyle bir başına kalıveren evi, bahçesiyle, kedileriyle ve yanındaki
evlerle birlikte tez elden kamulaştırın ve kentsel dönüşüm projenize yeni
bir mekân katın. Plaza yapın, site yapın, pasaj yapın. Metin Güven’i bir
daha öldürün ve Bursa’da yaşayan tek bir kedi bile bırakmayın!
*
Aklımda tutabildiğim 5-10 telefon numarasından
biriydi Metin Güven’inki. Her hafta en az bir defa mutlaka görüşür,
edebiyattan, dergilerden, kitaplardan ve bu arada hastalıklardan,
sıkıntılardan; hastalanan kedilerden, sıkıntı veren adamlardan bahsederdik.
Sokaklardan hoşlanmazdı ve bu yüzden çok zorda kalmadıkça evinden
ayrılmazdı. Çoğu kez, çıkardığı
Onaltıkırkbeş dergisine yardımcı olan arkadaşları aracılığıyla
ihtiyaçlarını karşılardı.
Metin Güven’le ilk kez yüz yüze geldiğimiz tarih,
ondan aldığım mektuptan epey sonradır.
Yeni Biçem dergisinde 96’nın
sonlarında başlayan dağılma süreci bölünmeyle sonuçlanmış, o kadrodan
ayrılan Halûk Cengiz ve Nahit Kayabaşı ile birlikte Mayıs 1997’de
Düşlem dergisini çıkarmaya
başlamıştık. (Yeri gelmişken, Bursa’da, çıkan dergilere belli mesafede duran
ya da olana bitene bir anlamda seyirci kalarak mesafesiz yaklaşan iki
kişiden söz edilebilir. İlki Metin Güven’dir ikincisi Mustafa Durak. Ne
içindedirler zamanın ve halin ne de büsbütün dışında; öyle konuşlanmayı
tercih etmişlerdir) Metin Güven ilk ve tek mektubunu,
Düşlem dergisini ona
ulaştırmamdan sonra yazdı bana. Mektubu bu yazının ekinde bulacaksınız. O
satırlarda sadece Bursa’nın değil bütün bir edebiyat dünyasının adam gibi
adamları harcama eğiliminde oluşunun izlerini bulmak mümkün.
Metin Güven’in ardından onun için ne yapılabilir
sorusu, Bursa’da yaşayan 3-5 kişinin aklını kurcalayıp duruyor.
Onaltıkırkbeş dergisi onun
“fahri” yayın yönetmenliğinde yayın hayatına devam edecek gibi görünüyor.
Yayımlanmayı bekleyen iki şiir dosyasının olduğunu biliyorum. Bu dosyalardan
biri bende:
Kanda Yaşıyoruz, Kanda Öleceğiz. Ne
Güzel!
Bu kitabın önsözü için şunları yazmış Metin Güven:
ÖNSÖZ GİBİ
Genellikle bir kitap aldığımda “önsöz” ya da
“kapak arkası” gibi yerleri okumam. Benim için önemli olan üründür
zira. Bu nedenle de yazarların yaşamlarıyla ilgili çok sağlıklı bilgilere
sahip değilimdir. Ama bu defa farklı oldu. Cesare Pavese’nin
“Leuko İle Söyleşiler” adlı
kitabını elime aldığımda kitabın niteliği hakkında bilgilenmek istedim ve
arka kapaktaki yazıyı okudum. Şunlar yazıyordu:
“Cesare Pavese’nin en iyi kitabı olarak
değerlendirdiği Leuko İle Söyleşiler, İtalyan edebiyatının olduğu kadar
Dünya edebiyatının da benzersiz başyapıtlarından biridir.
Leuko İle Söyleşiler’de Pavese,
yaşam gibi, aşk gibi, ölüm
gibi insan var oluşunun temel sorunlarını işlemek
üzere, insanlığın en güzel yaratılarından birine, mitolojiye döner. Ünlü
mitoloji öykülerinden kahramanları karşı karşıya getirerek, onların
diyalogları aracılığıyla insanların insanlarla, tanrılarla, yazgıyla,
doğayla olan ilişkilerini benzersiz bir kavrayışla aktarır. Mitolojik
öykülerin bir çerçeve olarak seçilmesi, hem okura bu
öyküleri yeni bir gözle okuma, onları yeni bir
açıdan değerlendirme olanağı verir, hem de
Leuko İle Söyleşiler’e bir tür
kendine özgü tarihsel geri plan yaratır. Belki de yalnızca Vergilius’un
Çoban Türküleri’le
karşılaştırılabilecek olan Leuko İle
Söyleşiler, eşsiz bir yazarın düzyazı şiirleri olarak da görülebilir.”
Peki ben ne yaptım?
Bana göre biraz abartılmış bir tanım da
olsa bu “düzyazı şiirleri” geleneksel formlara uygun olarak yeniden yazdım.
Yirmi yedi söyleşi için yirmi yedi şiir yazarken; kimi zaman karşılıklı
konuşmaları aynen kullandım, kimi zaman da kendim “söyleşiler”i değişime ve
dönüşüme uğratarak şiirleştirdim. Böylece bende “ölüm” değil yaşam öne
çıktı. Sonra şiirleri İlhan Berk’e gönderdim, İlhan ağabey on gün sonra
falan telefon etti; genel olarak çalışmamı olumlu bulduğunu söyledi, ama her
şiirin başına bir kısa öykü koymamı önerdi. Haklıydı; herkes mitoloji
bilmeyebilirdi, C. Pavese’nin bu kitabından haberi olmayabilirdi. Ben de her
şiirin öncesine kitaptaki söyleşi öncesi açıklamaları aynen aldım. Kendim
“hikâye” uyduramazdım çünkü.
Ve böylece ortaya;
“Kanda Yaşıyoruz, Kanda Öleceğiz. Ne
güzel!” adlı bu kitap çıktı.
*
Metin Güven’in evinden yakınları tarafından, onca
özel eşyaya ve kütüphane dolusu kitaba yüz verilmeden, sadece bilgisayarının
alınıp götürülmesi, onun yayımlanmamış şiirlerine ve düzyazılarına
ulaşmamızı şimdilik engelliyor. Dolayısıyla “ne yapılabilir” sorusu boşlukta
dalgalanmayı sürdürüyor.
Uzaklara giden öteki dostlara verdiğim sözü Metin
için de tekrarlıyorum:
Görüşeceğiz…
Elizedebiyat,
Sayı: 22 / Ekim 2010
İZ/DÜŞÜM XXI
Sonunda iş inatlaşmaya vardı: Koskoca mektup dosyası
kaybolmuş olamazdı; bulunacaktı!
Evde, kitaplıktan taşmış kitapların toplandığı
mukavva kutuların dipleri, büyük oğlumun sinema, küçük oğlumun müzik
arşivleri didiklendi. Yok! Evden ofise geçildi. Oradaki kitaplık, kitaplığa
sığmayan kitap ve dergi tomarlarının konduğu kutular, çekmece içleri, masa
gözleri kurcalandı. Sonunda, çeviri şiir kitaplarını istiflediğim ve çok az
el attığım dolapta buldum aradığımı. Geçen sayıda yayımlanan Metin Güven
mektubu o dosyadan çıktı.
Bu arama sırasında, zamanın ambarında unuttuğum,
aramamı geciktiren birçok “şey”e takılıp kaldım. Karalanmış kâğıtlar, yarım
bırakılmış yazılar, daktilo devrinden kalmış şiir ve yazı başlangıçları,
sahibi belirtilmemiş beş ve altı haneli telefon numaraları, hiçbir zaman bir
zarfın üzerine yazma fırsatı bulamadığım adresler, planlama aşamasında
kalmış işlerin listeleri ve asıl, ömrü uzun ya da kısa sürmüş dergiler,
dergiler, dergiler…
Atmaya kıyamadığım bir okul çantasının içinden
çıkan, bana nasıl geldiğini hatırlamadığım; ya baba evinde, genç hatta belki
de çocuk aklımla ayıklayıp kendime ayırdığım ya da merakımı bilen dostlar
aracılığıyla sonradan elime geçmiş edebiyat dergilerinden söz etmek
istiyorum.
Karıştırdığım dergilerin sayfalarını döndürdükçe,
hem o yıllarda adını sağlama almış edebiyat adamlarının usta duruşlarıyla
hem de yeni başlayanların, kalıcı olmanın çetrefil yolunda attıkları
adımların taban acılarıyla karşılaştım.
Tutunmak her devirde zormuş, zor!
*
Dergilerden birinin:
Çınaraltı’nın künyesi şöyle:
25 Birinciteşrin 1941 Cumartesi
Çınaraltı
Haftalık Türkçü, Fikir ve Sanat Mecmuası
Cumartesi günleri çıkar.
Abone Şartları: Yıllığı 500, altı aylığı 250 Kuruş
Ecnebi: Yıllığı 1000, altı aylığı 500 Kuruş.
Fiyatı 10 Kuruş
Sahibi ve Neşriyat Müdürü
Orhan Seyfi Orhon
İdarehanesi:
İstanbul, Ankara Caddesi, Hususi Daire
Derginin bendeki 12. sayısı, ölüm yıldönümü
nedeniyle Ziya Gökalp’e ayrılmış. Orhan Seyfi Orhon, Peyami Safa, Ali Canip
Yöntem ve Ali Nüzhet, Gökalp üzerine yazmışlar.
Sonra “tarihi”
Varlık dergileri… En eski
sayı, 1 Ocak 1956 tarihini taşıyor: 426. sayı.
Bu derginin 3. sayfasında Selahattin Batu’nun ‘Şair
Sarhoşluğu’ başlıklı yazısı şair-içki sorununu ele almış. Bakın ne diyor:
“Acaba Orhan Veli kendinden umudunu kesmeseydi,
hiç olmazsa alt şuurunda, bu tükenikliği sezmeseydi, içinden ölüme karar
verebilir miydi? Cahit Sıtkı gibi bir değerin, bizi bugün bile durmadan
içlendiren o şiir ustasının ufku gereği kadar geniş olsaydı, kendini böyle
çabuk tüketir, aynı yolda harcar mıydı? ./.. Belki Muhib’i yıllardır onun
için duyamıyoruz. O da sustu, susuyor, hiçbir yerden, bir köşecikten sesi
gelmiyor. Yoksa tükendi mi? O da aynı hastalığın pençesinde mi? O da
kendine, imkânlarına gözlerini yummuş, içinden, alt şuurunda kararını
vermiş? O da mı aynı yöne doğru yürüyor?”
Bu yazının içine iki şiir gömülmüş. İlki, Ziya Osman
Saba’nın Ölenlerle Kalanlar’ı:
Biliyorum ölüler, biliyorum… / Daha gençtiniz:
yaşamaya doymadan / Kiminiz pembe yüzlü şişman / Ömrünün baharında taze /
İkindiye yetişen cenaze / Biliyorum ölüler, biliyorum… / Çürüyüp gitmiş
kiminiz. / Kiminiz kalanlardan uzakta / İlk gecesi toprakta
Öteki Behçet Necatigil’in Kör Işık’ı:
Büyük şehrin küçücük evleri kayıp / çok şeyler
eksildi / bir kaya gibi düştü, yüksekten yapılardan / yer katlarına yılan
derisi
Derginin bu sayısında yazanlardan birkaçı: Nurullah
Ataç, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Falih Rıfkı Atay, Orhan Hançerlioğlu, Erdal Öz,
Tahsin Yücel.
Varlık’ın 1
ve 15 Kasım tarihli 441 ve 442. sayıları, ağırlıklı olarak, Viyana’da 13
Ekim 1956’da ölen Cahit Sıtkı Tarancı’ya ayrılmış. (İlginç bir rastlantı: Bu
satırları yazdığım günün tarihi de 13 Ekim) Yaşar Nabi,
“Genç neslin büyük şairi Cahit
Sıtkı’nın tedavi için gittiği Viyana’da öldüğü haberi acımızı
katmerleştirdi. Biliyorduk, durumu umutsuzdu. Doktorlar dışarıda tedavi
edilmesinden bir fayda ummuyorlar, bunu tavsiye etmiyorlardı. Bizim de
içimizde bir korku yer etmişti. Ya gittiği yerde o yad ellerde, pek sevdiği
karısıyla anacığının şefkatinden uzak, bir hastane döşeğinde kalıverirse
diye. Korkumuz boşuna değilmiş.” cümleleriyle veriyor ölüm haberini.
Cemil Sait Barlas’ın sahipliği, Muzaffer Erdost’un
Yazı İşleri Müdürlüğünü yaptığı
Pazar Postası’nın
25 Mayıs 1958 tarihli sayısında Ara Güler’in fotoğrafı eşliğinde Orhan
Duru’nun, Ömer Faruk Toprak’ın, Hüseyin Contürk’ün, Ülkü Tamer’in, Erdal
Öz’ün, Demir Özlü’nün ve T. Kakınç imzasıyla Tarık Dursun’un yazıları yer
alıyor. İlk sayfanın şiiri Kemal Özer’den Gül Yordamı.
Pazar Postası’nda
ilginç bulduğum bir duyuru var:
“Aziz Nesin, eski dergileri birer birer taradı.
Onların birçoğunda sanata, edebiyata yeni başlayanlara verilen cevapları,
öğütleri eledi. İçlerinden bugün adı “büyük”e çıkmış ya da kırk
yıldır yerli yerinde sayan birçok şaire,
hikâyeciye,
mizahçıya, politikacıya verilen öğütleri çıkardı. Buna kendi hatıralarını,
düşüncelerini ekledi. Yakında başlayacağımız yeni yazı serisini tamamladı.
Biz de bu çalışmayı bütünlemek için şöyle bir şey
düşündük. O gün öğüt alanların, haşlananların, övülenlerin bugünkü
durumlarını, hayatlarını, eserlerini birlikte yayımlamak istedik.”
Bugün de denenmeye değer bir çalışma gibi görünüyor.
Ve
Yusufçuk… 11. sayıdan
başlıyor bendekiler. Dört yaprağa sığdırılmış önemli adlar: Edip Cansever -
Pathetique, Metin Eloğlu-Don/Gömlek, Mehmet Taner - Uyarılmış İkindi, Ahmet
Ada, Ali Cengizkan, Güven Turan, Fergun Özelli, Rasih Değer, Zeki Güney,
Cemal Süreya - Mezartaşı Çiçekleri seri şiirinin 4.sü:
Vaktiyle ordudan ayrılmasaydı Dağlarca
Belki şimdi yine böyle emekli olacaktı;
Ve şiirleri Resmi Gazete’de çıkmıyor diye
Yine böyle yakınıp duracaktı
13. sayıda, Talip Apaydın, Turgut Uyar, Özdemir
İnce, Yaşar Miraç, Ahmet Erhan, Ahmet Ada, Hasan Hüseyin, Bilgin Adalı,
Özcan Yalım, Ali Püsküllüoğlu ve Cemal Süreya’nın Mezartaşı Çiçekleri seri
şiirinin 6.sı:
Kontenjan senatörü bir bayan vardı
ya,
Fuzuli’nin cinsel eğitim görmediğini söylemiş
Söyler miydi şairle çekilmiş olmasa tenhaya,
Demek üç yüzyıl önce Leyla’dan daha işveliymiş
Bu sayıda yayınlandığı duyurulan kitap
adları: Arslan Kaynardağ: Sevgiler de
Gündemdedir
Mehmet Taner:
Sunak, Hüseyin Atabaş: Yanarca,
Yaşar Miraç: Trabzonlu Delikanlı,
Eray Canberk: Kuytu Sular, İlhami
Bekir: Unuttum, Ahmet Ada:
Gün Doğsun Gül Üstüne, Abdülkadir
Budak: Şimdi Yaz.
Çantamın arka gözünden çıkan
dergilerin tarihleri giderek günümüz tarihine yaklaşıyor: 1996 yılının
Şiir Oku dergisini Mustafa
Köz çıkarmış. Devamı geldi mi, bilmiyorum; bendeki son derginin sayısı 16 ve
tarihi Eylül-Ekim 1998.
Aynı tarihlerde yayımlanan
Mozaik dergisini künyesinde
yayın yönetmeni olarak Mozaik İnsanları yazılı. Salih Aydemir’in adı önde
duruyor. 18. sayıda kalmışım.
Mehmet Sarsmaz’ın Dördüncü Yeni dergisini ilk sayısı
19 Aralık 1994 tarihinde yayımlanmış ve boyu, kâğıdı, rengi değişerek 19
Haziran 1999’da yayımlanan 12. sayısıyla son bulmuş. Mehmet H. Doğan’ın
mektubu veda sayısının başyazısı olarak kullanılmış.
Mehmet Sarsmaz Ocak 1993’te Hakiki Son Kişot adıyla
ve “Dünyanın Bütün Sabahlarının Tek Sayılık Dergisi” alt başlığıyla bir
dergi daha yayımlamış. O da burada.
Cenk Koyuncu’nun yayın yönetmenliğini yaptığı
“Gelmiş Geçmiş Tüm Ürünler Dergisi”
Son Kişot, bu dergiyle yan
yana duruyor. Okunması değil ama açıp kapaması epey müşkülatlı olan derginin
yayın tarihi Kasım-Aralık 2002. Benzer biçimde planlanmış
Kirpi Şiir dergisini, Son
Kişotların devamı olarak aralarına koymuşum.
Ataman Avdan’ın hazırladığı
Ay Edebiyat’ın 2002 ve 2003
yıllarında yayımlanan sayılarının bir bölüğü var çantamda.
Yine Hişt dergisininse
1998’de yayımlanmış 4 sayısı…
2001 yılında Hulusi Üstün ve İhsan Tevfik’in
birlikte yayımladıkları
Çıkın dergisi daha sonra
İhsan Tevfik
adının tek göründüğü
Şiirli Çıkın dergisi olarak
devam etmiş. Bendeki son sayısının numarası 30, tarihi Kasım 2002.
Bedrettin Aykın’ın büyük boy olarak başlattığı ve
sonra boyutunu küçülttüğü
Şiir Ülkesi dergisinin 2002
ve 2003 yıllarında yayımlanan 23 sayısı ile birlikte çantamdan çıkan son
dergiler, Abdülkadir Budak’ın yayın yönetmenliğinde Ocak 2000’de
yayımlandığında epey konuşulan ve pek çok şairi heyecanlandıran
Şiir Odası dergileri oldu.
11. sayıda biten bu derginin, yapı olarak bugünkü
Sincan İstasyonu’nun habercisi
gibi durduğunu gördüm.
Çıkışı 50 - 60 yıl öncesine giden dergileri çantamın
gözlerine yerleştirdikten sonra, masamın üstünde duran dergilere farklı bir
gözle bakmaya başladığımı itiraf etmeliyim. Bu nasıl bir çabadır? Niyedir?
Bir çantanın ya da kitaplığın kuytusuna girecek ve kim bilir hangi sebeple,
tesadüfen okunacak ya da hiçbir zaman anılmayacak, okunmayacak dergiler için
harcanan çabanın ve bu arada yaşanan atıp tutmaların, kırıp dökmelerin akla
yakın bir açıklaması var mıdır?
Olmalı ki, işte
Elizedebiyat, işte
Çinikitap, işte
Lonca, işte yayınlayanın
anısına selam durmak için çıkmayı sürdüren
Onaltıkırkbeş, işte yerini
Olimpos’la değiştirmeye
hazırlanan
Mavi Ada ve işte bir zamanlar
uğruna ter döktüğümüz
Akatalpa; Bursa’nın kalesini,
bütün değerbilmez ser-zevata karşı savunmaya devam ediyor.
Dize,
Şiirsaati, Bireylikler, Mühür, Sincan İstasyonu, Yazılıkaya, Akköy
gibi dergiler o nedenle
Varlık’ın
Kitap-lık’ın,
Yasakmeyve’nin yanına eklemleniyor.
Hep yakındığım, yakındığımız bir konuydu:
Yeni Biçem’i,
Düşlem’i,
Akatalpa’yı ve şimdi
Elizedebiyat’ı ve
Çinikitap’ı çıkaran ekip öte
yakaya doğru makas değiştirdiğinde ne olacak, diyorduk, Bursa’nın hali?
Uludağ Üniversitesi’nde okuyan binlerce öğrenciden ya da hayata bu şehrin
evlerinde, mahallelerinde, sokaklarında başlayanlardan, bu işi sürdürmeye
gönüllü gençler çıkmayacak mı?
Bir fanzin edasıyla yayımlanıyor olmasına aldırmayın
siz, önemli konularda söz almak için, 9 sayıdır parmak kaldıran ve sesini
gürleştirerek söyleyeceğini açıkça söyleyen
Lonca dergisi, kararlı
duruşuyla yüreğimize su serpiyor doğrusu. Muharrem Sönmez, Zafer Özgekağan,
İlkay Aşık, Cihan Sönmez, Belgin Karadeniz gözümüzü arkada bırakmayacak gibi
görünüyorlar.
Yolları açık olsun.
Görüşeceğiz.
Elizedebiyat,
Sayı: 23 / Kasım 2010
İZ/DÜŞÜM XXII
İçerden haberler:
Elizedebiyat,
bu sayısıyla ikinci yılını bitirmiş oluyor.
Yaz sonu, artık bir ayağı Marmaris-Turunç’ta olan
Halûk Cengiz, İstanbul’a geçerken Bursa’ya uğradı. Eylül güneşi altında
Mudanya’da, geride bıraktığımız sayıların muhasebesini yaptığımız çok güzel
ve sıcak bir hafta sonu geçirdik. Oblomov çevirisine gömülmüş Ergin Altay
ağbi de kırmadı, birkaç saatini harcamayı göze alarak aramıza katıldı. Onun
çeviri dünyasından aktardığı gülümseten anılar, hem bardaklarımızı hem de
mısır ununa bulanmış balıkları pek mutlu etti. Ama elbette önce bizi...
Aklında tuttuğu çeviri yanlışlarını kıvrak Rusçasını da işin içine katarak
öyle güzel örnekledi ki bize, çevirinin sadece sözcüklerin dilini
değiştirmekten ibaret olmadığını, hayatı ve ruhu da dile eklemek gerektiğini
anladık.
O gün konuştuğumuz temel konu, dergi adına daha
nelerin yapılabileceğiydi. Bununla ilgili görüşler bazı noktalarda
şekillendi. Tasarlanan bu değişiklikleri 25. sayıdan itibaren uygulayacağız.
Bu arada, gerek dikkatsiz okumalar yüzünden gerekse
baskıya girerken yazı programlarının dilini değiştirmek zorunda oluşumuzdan
kaynaklanan hataları da dile getirdik. Görebildiklerimizi işaretledik ve
bunları en aza indirebilmek için beş ayrı gözü okuma işiyle görevlendirdik.
Çok, daha çok şiir yerine, az, daha az ve
sıkıştırılmamış sayfalarda rahat okunabilen şiirler yayımlamayı
kararlaştırdık.
Yeni isimler kazanmak adına, gençlerin ağırlıkta
olduğu sayıları yayımlamayı sürdüreceğiz.
Geçen yıl ilkini düzenlediğimiz Mudanya Şiir Treni
etkinliğini bu yıl da Montania’da yapacağız. İstasyondaki hazırlıkları bu
toplantıda gözden geçirme fırsatı bulduk.
*
Bu buluşmadan yaklaşık bir ay sonra Hilmi Haşal
oyunu bozmaya kalktı ve sağlık tanrısından sarı kart gördü: Durup dururken
kalp krizi geçirdi. Bursa’nın yakasını bırakmayan kayıplardan sonra,
beynimize üşüşen yüzlerce soruyla karardık; elimizi ayağımıza dolaştı. Şimdi
iyi. Daha sakin, daha asude, telaşsız bir hayata alışmaya çalışıyor. Sadece
telkinle yetinmeyip yükünü hafifletmek için de çaba gösteriyoruz.
*
Elizedebiyat, Bursa’nın umut veren
ve yaptıklarıyla ses getirmeye başlayan gençlerine; onların, artık 15 günde
bir çıkardıkları
Lonca
dergisine ne yapabilirse, elinden ne gelirse, destek olamaya devam
edecek. Hem
Elizedebiyat’ın
hem de kardeş dergimiz olan
Çinikitap’ın
kapıları, yazılarına ve
şiirlerine açık olacak. Bu kapıları açan anahtarı, ilerleyen yıllarda onlara
emanet edeceğimizi bilsinler istiyoruz.
*
Elizedebiyat
olarak, Bursa’da kurulmuş olan ve on yıldır
çalışmalarını sürdüren Bursa Yazın ve Sanat Derneği’nin
(Buyaz) bütün etkinliklerine
katılmaya ve katkı sunmaya devam edeceğiz.
Sözü buraya getirmişken, Türkiye’nin bütününü saran
bölünmüşlüğe, ötekileştirmeye ve bizden-bizden olamayan ayrımcılığına, Buyaz
üzerinden değinmek isterim.
Edebiyat adına çaba gösteren ve bu yolda birçok
etkinlik düzenleyerek Bursa’nın edebiyat ortamını canlı tutan; Dünya Şiir
Günü’nde ve Dünya Öykü Günü’nde değerli şair ve yazarları davet ederek
düşünce ve görüşleriyle Bursalıları buluşturan bu derneğin bir binası,
üyelerini buluşturacağı bir mekânı olmadı bugüne kadar. Her türlü
girişimleri engellendi, bulunan mekânların kullanılmasına bir bahaneyle
karşı çıkıldı. Oysa “onlardan” olan Yazarlar Birliği Bursa Şubesi’ni ikisini
hiç kullanmadıkları üç mekânı var. İktidarın ve uzantısı yerel yönetimin bu
haksız tutumunun bilinmesini istedim.
*
Şimdi, eski sayılarımıza dönmenizi ve aşağıya
sıraladığım yanlışlıkları düzeltmenizi istiyorum:
* Sayı: 15, Mart 2010, Sayfa 24
Duygu Kankaytsın Aksoy’a ait
“Özlem” adlı şiirin sonuna
tetik kırılır, düşerim sana
dizesi eklenecek.
* Sayı: 17,
Mayıs 2010, Sayfa. 26
Muharrem Sönmez’e ait
“Kışa Hazırlık” adlı şiirin
sonuna
Ne olur al…
dizesi eklenecek.
* Sayı: 22, Ekim 2010,
Sayfa 11
Dilek Demirdelen’e ait
“Ağlayan Çekirge” adlı şiirin sonundaki
Karşı pencereden bakıyorum gökyüzüme
dizesi
Karşı pencereden bakıyorum gök yüzüme
biçiminde düzeltilecek.
* Sayı: 22,
Ekim 2010, Sayfa 22
Gökhan Ertekin’e ait
“Ölmeye
Gidiyorum” adlı şiirin sonuna
fısıldayarak kulağıma
- öpüşmekten yorulan
kirpik ağrısını...
dizeleri eklenecek.
* Sayı: 22, Ekim 2010, Sayfa 23
Ozan Öztepe’ye ait
“BOĞOS”
adlı şiirin sonuna
Bir arpa boyudur ve
kârdır
geldiğin
dizeleri eklenecek.
* Sayı: 22, Ekim 2010, sayfa. 23’de
Burak Çağlayan’a ait
“Bir Bileşiğin Oksijenle
Tepkimeye Girmesi Olayı”
adlı şiirin sonuna
izine pek rastlamasam kendimin.
dizesi eklenecek.
Bu hatalar için okur ve şairlerimizden özür
diliyoruz.
Görüşeceğiz…
Elizedebiyat,
Sayı: 24 / Aralık 2010
İZ/DÜŞÜM XXIII
O günlerin “moda”sı olarak tasarlanmış
olsa da zaman geçtikçe alışılmış modanın dışına çıkan ve oldukça uzun süre
devam ettikten sonra iki yıl önce dağılan bir okuma grubumuz vardı. Uludağ
Üniversitesi’nden bazı öğretim görevlilerinin isteği ile başlamış ve
edebiyata düşkün, okumaya meraklı tıp mensuplarının katılımıyla zenginleşmiş
bir topluluktuk. Grubun yöneticisi olarak iki şeyi önemsiyordum: Okuduğumuz
yazarın enine boyuna didiklenmesi, bir, okuduğumuz kitabın yazıldığı ve
anlattığı dönemin didiklenmesi, iki. İki diye numaraladığım bölümde bir de
anlatılan dönemle aynı zamana denk gelen Türkiye koşullarının
karşılaştırılması vardı ki, bu sıkı bir araştırmayı gerekli kılıyordu.
Bu yöntem bende bir alışkanlığa, giderek saplantıya
dönüşmüş olmalı ki, okuduğum her kitaptan sonra dönüp dönemsel bir Türkiye
kıyaslaması yapıyorum.
22. İz/düşüm yazısında Ergin Altay’ın katılımıyla
Mudanya’da yaptığımız
Eliz toplantısından
bahsetmiştim. O toplantı gece yarısı Ergin Ağbi’nin evinde, çevirilerini
yaptığı masanın başında son bulmuştu. Oradan ayrılırken kucağımız Çehov’la,
Tolstoy’la, Turgenyev’le, Gogol’le, Dostoyevski’yle doluydu. Yakın zamanda
tekrar okumaya başladığım Rus klasiklerini bir de Ergin Altay çevirisiyle
okuyorum şimdi. Ve, dedim ya, artık kaçınılmaz bir şey, sürekli
karşılaştırma yapıyorum.
Gogol Ölü
Canlar’ı 1842’de yayımlamış. Dostoyevski’nin
Öteki’sinin yazılma tarihi 1845.
Kişilik bölünmesi ve paranoya gibi el değmemiş konuları bu romanıyla
edebiyata kazandıran Dostoyevski bu kitabı yazdığında, bu sahada bir dahi
sayılan Sigmund Freud daha doğmamıştı bile. Turgenyev’in başyapıtı
Babalar ve Oğulları’nın
yayınlanma tarihi 1862.
Dönüp Osmanlı’ya bakıyorum. Bir Halk Edebiyatı’mız
var bir de Divan Edebiyatı’mız. Halk Edebiyatı’nda geleneksel destanlarımız
yozlaşarak dinsel efsanelere ve halk hikâyelerine dönüşmüş, ama roman türüne
ulaşacak evrim çizgisini yakalayamamış. Divan Edebiyatı’nda ‘olay anlatan’
birtakım tür ve biçimler var: Tarihsel olayları günü gününe not eden
vekayınameler ve Ortadoğu İslam edebiyatındaki ortaklaşa aşk konularını
anlatan mesneviler. Ancak, olay tarihçiliği biçimsel tarihçiliğe yönelmiş,
mesneviler de manzum öykü tekniğinin sınırlarını aşamayarak çağını
tamamlamış. Yani, karnemizde sıfır vereceğimiz bir roman hanesi bile yok.
Oysa Batı’da köleci toplumdan feodal topluma, oradan
kapitalist topluma geçiş süreci yaşanırken, geleneksel destanların
efsanelere, efsanelerin de romana dönüşümü söz konusudur.
Osmanlı’ya roman türünün girişi, doğaldır ki çeviri
yoluyla olmuştur. Yusuf Kamil Paşa’nın Fenelon’un Telemaque adlı yapıtını
Fransızcadan çevirdiği tarih 1859’dur. Bu kitabın ardından Victor Hugo gibi
iyi isimlerin yanında Daniel Defoe, Alexandre Dumas Pere, Alexandre Dumas
Fils gibi ucuz romantikler, erkeklerin %10’u, kadınların binde biri
okur-yazar olan bir topluma sunulmuş.
(Buraya, hatırladıkça içimi acıtan bir olayı
yazmalıyım. Eşimle nişanlı olduğumuz yıllarda, kayınpederim, İstanbul Erkek
Lisesi Edebiyat Şubesi’ni 438 no.lu öğrenci olarak tamamlayan Necip
Kocaslan’ın Yanya işi sedef kakmalı sandığından çıkararak bana övgüyle
gösterdiği iki şey olmuştu. Biri metrelerce uzunlukta, Tepedelenli Ali Paşa
ve Aslan Paşa’dan başlayan, Kavalalı Mehmet Ali Paşa ile süren aile şeceresi
idi; öteki de Victor Hugo’nun Sefiller romanının Osmanlıca ilk baskısı.
Vefatından sonra, ölüm acısıyla olsa gerek, yarım parmak kalınlığındaki
ciltlerinin içinde değerlerini muhafaza eden birçok kitabın yanında bu kitap
da bir eskici arabasına kondu ve kim bilir nereye gitti. Bir tesellim
olabilir: Umarım o kitap Kuran sanılarak muhafaza ediliyordur.
Sefiller’in ilk baskısından
kopartılan sayfalarla yapılmış kese kâğıtları… Düşünün!)
Roman türünde ilk yerli örnek, sadece ilk olması
bakımından tarihi önem taşıyan Şemsettin Sami’nin
Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat adlı
kitabıdır ve yayınlanma tarihi de 1872’dir. Tanzimat döneminde romancılık
bir “ilk deneme” olmaktan öteye gidememiş ne yazık ki. Ahmet Mithat
Efendi’nin Felatun Bey İle Rakım
Efendi, Hasan Mellah, Vah, Esaret gibi yirmi sekiz romanı, Recaizade
Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası,
Nabizade Nazım’ın Zehra’sı,
Batı’nın kötü kopyaları olmaktan kurtulamayan denemelerdi. Çünkü Batı’daki
edebi akımlar belli ilkeler doğrultusunda toplumsal ve ideolojik temellere
dayanarak klasisizm-romantizm-naturalizm - realizm çizgisini izleyerek
gelişirken, Osmanlı’da bu yeni
edebiyat türünün temeli de yoktu, çatısı da. Bu yüzden estetiği göz ardı
eden, ekollerin özelliklerini taşıyan öğeleri bilir bilmez harmanlayarak
okura sunan örnekler yayınlandı yüzyılın son yarısında. Namık Kemal’in
İntibah ve
Cezmi adlı eserleri, 20. yüzyıl
Türk romanının kapısını açan ve edebi değeri bulunan romanlar olarak
benzerlerinden ayrılırlar.
Edebiyat Tarihi bilgilerinizi tazelediğimin farkında
olarak, bu konudaki son sözümü söylüyorum: Artık kulis nedir, lobicilik ne
demektir biliyoruz. Bu yüzden Nobel Edebiyat ödülünü kazanmış bir romancımız
bile var.
*
Yazının son okumasını yaparken 23 Aralık sabahı
Nursel Aras aradı, Mehmet Kaplan’ı kaybettik, dedi.
Buyaz’ın düzenlediği son etkinlikte şiirlerini
okumak için kürsüye çıktığında, “Belki bu son şiir okuyuşumdur” demişti.
Demek ki fısıldaştığı ölümden öğrendiği bir şey varmış.
Bana her geldiğinde göğsündeki yanmadan yakınırdı.
Onu zorlamış, kalp doktorlarına yönlendirmiş ve 18 Aralık için randevu
aldırmıştım. “Pazartesi günü arar bilgi veririm” diyerek ayrılmıştı
yanımdan. Aramadı, uğramadı. Sonunda, kendisi değil haberi geldi.
İlk kitabı
Dil İzi’nin şiirlerini seçmiş
ve baskıya hazırlamıştım. Zamanının daraldığını fark etmiş olmalı ki bu
kitabın yayınlanmasından sonra her yazdığı şiir okuttu bana ve yeni
kitabının hazırlıklarına başladı; o kitaba girecek şiirleri seçmemi istedi.
Kitabın adını
Kırıntı koyduk. Dosya olarak
bende duruyor.
Bugün yazılandan farklı bir şiir anlayışı vardı.
Ona, ‘sen hezel yazıyorsun’ dediğimde bana ‘ne demek o?’ diye sormuştu.
Mehmet Kaplan’ı dosyasından seçtiğim iki şiirle
uğurluyorum
YOLCULUK
Hastayım / Ölüm mü?
Yavaş yavaş / Ona gidiyorum
YAŞLILIK
Akü bitti / Pil bitti // Gözlerin / Feri gitti
Ölümü / İsteyen kim // Yaşlılık / Cana yetti
İki ezan / Bir sala // Hadi bize / Eyvallah
Görüşeceğiz.
Elizedebiyat,
Sayı: 25 / Ocak 2011
İZ/DÜŞÜM XXIV
2010 yılını değerlendiren ilk şiir yıllığını Veysel
Çolak yayımladı:
Şiir Denilen Cehennem.
Yıllığın hazırlanması sırasında esas aldığı ilkeyi,
“sunu” başlığı altında açıklıyor Çolak:
Halûk Cengiz’in yaklaşımıyla, bazı
şairlerin hiçbir zaman güzel şiir yazamayacağı; bazılarının arada sırada
güzel şiirler yazabileceği; bazılarının ise, istese de çirkin şiir
yazamayacağı bilgisine ulaşabiliyor insan. Böyle olunca, antolojilere şiir
seçerken, öncelikle şairi seçmek gerekiyor. Bu, etik, estetik, ideolojik
ölçütlerin işletilmesini de sağlar.
./..
Anlaşılacağı üzere, şairi arıyor, buluyor ve seçiyorum; çünkü çok iyi
biliyorum ki şair bulunca şiir bulmak çok daha kolay oluyor.
Ve bu arayış sırasında, buldukları-bulamadıkları
üzerinden bir saptama yapıyor: Kimse
şairin kötü insan olup güzel şiirler yazabileceğini söylemesin. Yalancı,
dedikoducu, ikiyüzlü, bencil, çıkarcı, oportünist, Makyavelist, kariyerist,
kıskanç, bilgisiz... olunarak da iyi şair olunamaz.
Çolak’ın bu saptamasını önemsiyorum. Şundan: 1980
tarihi birçok bakımdan bu ülkenin miladıdır. Cunta, faşizm, işkence, sol
kırım... Bunlar 1980 darbesinin üniformalı “bizim oğlanlar” kısmıyla ilgili
kavramlar. Bu darbenin bir de sivil ayağı vardı. Değerlerin yozlaştırılması,
kurulu rejimin altının ve içinin boşaltılması, devletin ve devlet
adamlığının karikatürleştirilmesi biçiminde özetlenebilecek bu ayağın
adımlarını ayarlayan ve darbenin sivil kısmını yürüten “bizim oğlan” Turgut
Özal’dı. Anayasayı bir defa delmekle bir şey olmaz diyerek başlayan, benim
memurum işini bilir’le süren bu yozlaşma dönemi bitmedi, bugün de sürüyor.
Hem de askeri kanadın “görev”lerini üstlenmiş sivil bir iktidar marifetiyle
sürdürülüyor.
Hücre-Doku-Organ sıralaması ile vardığımız bütünün
edebiyattaki karşılığı Şiir- Edebiyat-Türkiye’dir. Hücreler bozulmuşsa
sağlıklı bir dokuya ve görevini tam yapan bir organa ulaşmamız mümkün
değildir. Bozulmuş bir şairin ürettiği şiirden sağlıklı bir edebiyata
varmamızın mümkün olamayacağı da açıktır. Türkiye ne ise, Türk Edebiyatı da
odur.
Veysel Çolak’ın saptamasında kullandığı sıfatlar
sadece 2010 yılı ile ilgili değildir, dün’le bağlantılıdır. Otuz yıllık
istilanın, otuz yıllık yayılmanın, otuz yıllık sirayetin sonucunda varılan
yerde çekilen fotoğrafın ayrıntılarını yazıyor Çolak. Özal’ın işini bilen,
iş bitiren prenslerinin, bürokratlarının, memurlarının yanında yazarlarının,
şairlerinin de olması kaçınılmazdı; oldu. Şairleri onar yıllık kuşaklara
ayırarak incelemeye meraklı olanlar 80 kuşağına bir de buradan
bakmalıdırlar.
Burada Özal çocuklarını da kapsayan bütün bir
kuşağın üstüne kapkara bir şemsiye açmak ve o kuşağın bütününü gölgelemek
amacında değilim kuşkusuz. Çürümenin ve yozlaşmanın hiç önemsenmeden
kabullenildiği, hatta doğru ve doğal olanın bu olduğu düşüncesinin egemen
kılındığı bir toplum yapısından, bu yapıyı oluşturan anlayıştan ve
şiirimizin enini boyunu, şairlerimizin çapını, yarıçapını yeniden hesaplamak
gereğinden bahsediyorum.
İnternet denilen “deccal”ın bizlere bu hesaplama
konusunda epey ipucu sunduğunu düşünüyorum. Çeşitli sanal ortamlarda yapılan
tartışmalara, kurulan-kurdurulan fan kulüplerine ve burada kalem
oynatanlara-kalem oynattıranlara, “ben-ben” diye öten, daha uçmayı
öğrenmeden takla atmaya kalkışan hevesli güvercinlere bir bakın
“yalancı, dedikoducu, ikiyüzlü,
bencil, çıkarcı, oportünist, Makyavelist, kariyerist, kıskanç, bilgisiz”
sıfatlarına başka hangi sıfatlar eklenebilir, bunu bulun.
*
Yıllığın sonunda, 2010 yılında yayınlanan şiir
kitaplarının bir listesi var. Bu listede yer alan kitap sayısı 114.
Sayının çokluğu-azlığı konusunun dışında beni
ilgilendiren başka bir şey var: Yaşadığım şehir üzerinden konuşuyorum:
Listedeki 114 kitaptan bir tanesine bile Bursa kitapçılarında rastlamadım.
Diyelim ki 14 tanesi var da gözümden kaçtı,
görmedim. Peki, geriye kalan 100 tanesi? Bu kitaplar niye basılır?
Önemli olan kitap sahibi olmak mıdır? Okuru olmayan kitabın, yazarını
tatminden başka bir anlamı olabilir mi?
Yazar birlikleri, dernekleri, kuruluşları bu konuda
bir şeyler yapamaz mı?
Kültür Bakanlığı, Başbakan’ın gaflarını temizleme
kurumu kimliğinden kurtulup bu konunun “ucube”liğini gideremez mi?
Örneğin, yandaşlığın, bizden olan olmayan ötekileştirmesinin uzağında
bir Kitap Kurulu oluşturularak, edebiyatımıza hem baskısı hem de içeriğiyle
değerli kitaplar kazandırılamaz, “kendi yayını” denilen yöntemin ve “tüccar
yayıncılık” kavramının önü kesilemez mi?
Bu soruların cevabını biliyorum: Olmaz!
Çünkü, Hücre-Doku-Organ//Şiir-Edebiyat-Türkiye
sıralamasında tersinden bir bozulma, yozlaşma söz konusudur; yaşadığımız
budur. Bu yüzden olmaz.
Geleceğin daha farklı ve umut verici olduğu da
söylenemez.
*
Yıllıkla ilgili genel değerlendirmeye dahil olmayacak birkaç şey: 1-Öncelikle
dizgi hatalarının azlığı sevindirici. (Kitabın 50. sayfasının başına Özkan
Satılmış 1986 diye yazmalı, Ölü Aklı şiirini sahibine teslim etmeliyiz.) 2-
Bursalı gençlerin çıkardığı Lonca dergisine hak ettiği yerin
verilmesi sevindirici. Bu değerlendirme gençlere şevk verecektir. 3-
Elizedebiyat dergisi olarak edebiyat dünyasına övgüyle sunduğumuz genç
şairlerden sevgili Filiz Göğer’i yıllıkta görmek isterdik.
Nedenini -Çolak’ın önerisi doğrultusunda- yine bu sayfalarda açıklayacağım.
Görüşeceğiz…
Elizedebiyat, Sayı: 26 / Şubat 2011
İZ/DÜŞÜM XXV
Artık
şiirimize toplu bakışın ana ekseni olduğu kabul ediliyor: Eskiden olduğu
kadar kıyametler koparmasa da; yıllık hazırlayıcıları, can yakan ve hazırda
tutulan eleştirilerle yerden yere vurulmasa da yıllıklar
belirleyiciliklerini koruyorlar.
2010 yılını değerlendiren
ikinci şiir yıllığını Baki Asiltürk, YKY Yayınlarından çıkardı:
Şiir Yıllığı 2010.
Asiltürk’ün Önsöz yazısında belirttiği, şiir seçme
yöntemini ve ilkesini tekrarlamakta yarar var:
Niceliksel değerlendirme açısından
söyleyeyim; yayımlanan kötü şiirlerin sayısı iyilerden kat kat fazlaydı.
Yine de, gerek dergilerde gerekse yeni yayımlanan kitaplarda hakikaten çok
iyi şiirler de yer aldı. Bu “iyi”ler arasından “en iyi”leri seçmek
elbette kolay değil; ama bazen gerekli de değil. Şunu söylemek istiyorum:
“Şiir Yıllığı” adı altında çıkan bir çalışma, o yıl yayımlanan en güzel
şiirleri bir araya getiren bir çalışma değildir, olmamalıdır. Yıllıkların
esas amacı ve onların karakterini oluşturan yanı; şiirdeki gelişmeleri,
yenilikleri, farklı anlayışları
örnekler bağlamında yansıtmak olmalıdır. Ancak o zaman, farklı
anlayışları temsil edebilecek
“en iyi”lerin seçimi söz konusu olabilir.
İlke ve çıkış noktası olarak elbette doğru. Ne ki,
seyrek rastlanan gruplaşmaların dışında hemen her şair kendince bir şiir
anlayışı tutturmuş gidiyorken, oluşan bu ortamda bu yöntemin
uygulanabilirliği bana şüpheli görünüyor. Elimizde adını koyabildiğimiz
neler var: Doğum tarihlerine bakarak yapılan kuşak tasnifleri, deneysel
şiir, mistik şiir, anlatımcı şiir. Zorlamayı sürdürürseniz: Kaotik şiir,
kekeme şiir… İpin ucunu kaçırmak isterseniz: Organik şiir, plastik şiir;
daha da ileri giderseniz: Tuhaf şiir, sert şiir...
Bu biraz da yapay ve iç içe geçmiş gruplamaya /
gruplaşmaya bakarak hangi şairi nereye koyacaksınız, üstlerine hangi şiir
anlayışının şemsiyesini açacaksınız? Yıllıkta yer bulan 147 şairi, neyin “en
iyi”si olarak sunacaksınız? Bana göre, bu, olması gerekenin ifadesidir, ama
uygulanması zordur. Yıllıkta da görülüyor bu. Sondan başlayarak söylersek,
örneğin Harun Atak, hangi şiirin “en iyi”sidir? Birkaç sıra öncesinde yer
alan Nazmi Cihan Beken’den, Didem Gülçin Erdem’den, İbrahim Topaz’dan hangi
özellikleriyle ayrılır, kendini farklı kılar?
*
Asiltürk’ün şiir yıllığında dikkat çeken birkaç
ayrıntıdan bahsetmeliyim. Bir, şairlerin kısa bir değerlendirmesinin
yapılması; iki, yanlış saymadıysam tam yirmi şiirin kitaplardan seçilmesi.
Üç, -cahilliğime verin- adını sanını hiç duymadığım yıllıkta yer almış
olmalarıyla beni şaşırtan en az yirmi şairin varlığı. Dört, şiirini takip
ettiğim, şiirine güvendiğim en az yirmi şairin yıllıkta yer almayışı.
1-Şairleri bir ya da iki cümleyle değerlendirmek
zordur ama okura bir fikir verir ki, iyidir.
2-Kitaplardan şiir seçilmesini çeşitli biçimlerde
açıklayabiliriz. Örneğin, bu şairler dergilere yüz vermiyor olabilirler. Ya
da dergilere yasak savar yedek şiirler gönderip as oyuncularını kitaplarına
saklamışlardır. Kitap tıkanmasına uğrayarak yeni şiirler üretememeleri de
olasılıklardan biri.
3-Bana ulaşan onca dergiye rağmen şiirleriyle
tanışmadığım çeşitli şairlerin varlığı bana her anlamda bölünmüş,
kutuplaşmış Türkiye’yi düşündürüyor nedense. Demek bir de “karşı” taraf var
ve orada da bir başka nehir akıp duruyor. Baki Asiltürk ya köprüdür ya da o
nehrin suyunu “karşı” topraklara taşıyan ark. Belki de başka düşünceler
içindedir. İsterse açıklar.
4-Kimi bildik isimlerin yıllıkta bulunmayışı elbette
yıllığı hazırlayanın tercihidir ve kendisine göre gerekçeleri vardır; bu
konuda söylenecek bir şey yok. Şu yapılabilir belki: Adı dolaşımda olduğu
halde yıllığa alınmayanların alınmama nedenleri, tıpkı şairleri
değerlendirirken yapıldığı gibi, bir iki cümleyle açıklanabilir ve bu metin
yıllığın sonuna konabilir. Bu usul, özellikle genç şairler için yol
gösterici olabilir. Eskileri ise yıllıkları umursadıkları ölçüde
ilgilendirir.
YKY Yıllığı’nı
içindeki şiirler kadar, Dergilerde ve Kitap Eklerinde Poetik Yazılar,
Tanıtmalar, Söyleşiler bölümünde yer alan fihrist de önemli kılıyor.
Bir de, bu yıllığın her zamanki gibi özenle
hazırlandığını, dizgi yanlışlarına rastlanmadığını söylemem gerekiyor ki, bu
yüzden hem Asiltürk’e hem de düzeltileri yapan Beyza Kolunsağ’a teşekkür
etmeliyiz.
*
Fehmi Enginalp, Alp Yayınları, Alp Kültür Merkezi,
Alp Dağıtım ve Çinikitap’ın
sahibi, eğitim ve sanat için kollarını sıvamış gönüllü bir Bursalıdır. Şimdi
yeni bir şey yaptı: Bursalı genç şairler, Muharrrem Sönmez, Zafer Özgekağan
ve İlkay Aşık’ın sunduğu Zımba Kitap projesini, parasını pulunu düşünmeden
hayata geçirdi; bu üçlüye Hilmi Haşal ile beni de dahil ederek ve de
devamını getireceğini vaat ederek yeni yılda projeyi uygulamaya soktu. Hilmi
Haşal’ın
Hercai İnci’si, Muharrrem
Sönmez’in
Merdivendeki Çocuk’u, Zafer
Özgekağan’ın
Koma’sı, İlkay Aşık’ın
Mesafe’si ve
benim
Şifasız Otlar Kitabı’m, bu sayede Ocak ayında okur önüne çıktı.
İkinci beş kitap için Halide Yıldırım, Gülümser
Çankaya, Betül Yazıcı, Özlem Tezcan Dertsiz’le görüşüldü, kendilerinden
dosyalarını hazırlamaları istendi.
Yayınevlerinin şiir kitabı basmaktan -haklı olarak-
kaçındıkları bir dönemde bu girişim bir bakıma kahramanlıktır. Şiir
kitaplarına öykü kitaplarının eklenmesi de gündemde. Bu çaba alkışı hak
ediyor.
Görüşeceğiz…
Elizedebiyat,
Sayı: 27 / Mart 2011
İZ/DÜŞÜM XXVI
Küresel boyutta değiştik, dönüştük ve yozlaşsak da
başkalaştık çok şükür!
Yenilendik ki, öyle böyle değil, son suretimiz
aslına beş çeker, maşallah!
İnsan haklarını haklamak özgürlüğüyle demokrasimizin
önüne faşizmi, arkasına da upuzun bir tramvay kuyruğu ekledik ki, Dünyada
benzeri yok, Allah’a emanet!
Barış diyeni, kardeşlik diyeni duyan kulaklarından
kusuyor artık.
Kurbağa bakışlılar sayesinde / eliyle / marifetiyle
Cumhuriyeti altı kısık ateşe attık ki, ya hak, pişti, pişmek üzere
elhamdülillah!
Dindar kılıcımızın iki tarafı da kesiyor ki,
sarkacın gidişi iktidar, dönüşü ticaret; doluyor kasatullah!
Bu ahval ve şeraitte 21 Mart Dünya Şiir Günü’nü,
günün mana ve ehemmiyetini belirterek idrak eyleyiverdik.
Ne mi hissettik?
Bence iyi oldu.
Hafif ateşte az yağla öldürülmüş pirinçle - kalın
çekilmiş kıymayla - çamfıstığıyla - birkaç sap maydanozla içi boşaltılmış
biberleri doldurduk.
Pirinç olan şiir midir?
Şairi kıyma ya da çamfıstığına mı saydık, pek anlaşılmadıysa da yağın
ve yağdanlığın libotik cin oğlanlardan, arabik nağmelerle iç
bayıldıranlardan geldiğini bildik.
İyi oldu, iyi…
Bu mutlu günümüzde, internet sitelerinde şair
dayanışmasının örneklerini gördük, şad olduk. Birbirlerini yok sayan
şairlerin, tehditten küfre ulanan ve günün mana ve ehemmiyetini
derinleştiren latif sözleriyle hoşnutluğumuzu ziyadesiyle çoğalttık ve bu
şahitliğimizle bu günlere ulaşmamıza vesile olanlara duacı olduk.
İyiyiz, iyi…
*
Bursa’dan sual olunursa, iki kutuplu Türkiye’nin
buradaki yansıması da ki kutuplu oldu: Bursa Yazın ve Sanat Derneği (Buyaz)
ile Bursa Eğitimi Geliştirme Derneği’nin ortaklaşa düzenlediği etkinlik bir
yanda, Yazarlar Birliği’nin kutlaması öbür yanda; iki ayrı kutlamayla günü
kurtardık.
Ciddi olalım:
Buyaz’ın kutlaması bu yıl uluslar arası
düşünülmüştü, öyle uygulandı. Danimarka’dan Niels Hav ve çevirmeni Hüseyin
Duygu, Gürcistan’dan Dato Mağradze ve çevirmeni Eşref Yılmaz,
Bulgaristan’dan Bojidar Grozev ve hem çevirmeni hem de katılımcı olarak
Duran Hasan Hatipoğlu ile Kıbrıs’tan Neşe Yaşin bu yılın konuklarıydı.
Niels Hav-Hüseyin Duygu, Dato Mağradze Eşref Yılmaz
ve Neşe Yaşin’le söyleşileri, arkamdan itilerek çıkarıldığım kürsüde ben
yaptım, Bojidar Grozev ve Duran Hasan Hatipoğlu ile Hilmi Haşal konuştu.
Konuklarımıza ülkelerindeki edebiyat ortamına
ilişkin, Dünya edebiyatıyla bağlantıları konusunda ve Türk şiirinin
ülkelerindeki durumuyla ilgili sorular sorduk. Şiir anlayışlarını,
ülkelerindeki şiire duyulan ilgiyi, okurla ilişkilerini, yılda kaç kitap
basıldığını, bu kitapların baskı sayısını öğrendik.
Etkinliğin başlangıcında, Şiir gününün ruhuna uygun,
şiiri yücelten konuşmalar yapıldı. Dinleyenler sandılar ki şiir güneştir ve
Dünya onun sayesinde ekseninin açısını korumaktadır. Böyle olmadığını;
şiirin, olsa olsa ışığını kaybetmiş uzak bir gezegen olabileceğini,
şair-şiir-okur yörüngesinde giderek küçülen bir elips çizdiğini dilim
döndüğünce anlatmaya çalıştım. Bu gezegende hayat var sanılır, oysa orada
yaşanan, varmayı başaranların, kendi hayatlarıdır; dönüp geldiklerinde
oradaki hayat diye anlattıkları kendi hayatlarıdır demeye çalıştım.
Bulgaristan’dan gelen konuklardan Duran Hasan
Hatipoğlu’nun önemli bir özelliği vardı: 1957 yılında Türk göçünü önlemek
için görevli geldiği Bulgaristan’da Nâzım Hikmet, genç Türk şairlerle
tanışmak istediği üç Türk şairden biri de Duran Hasan Hatipoğlu’ymuş.
Bılgaria otelinin lobisinde gerçekleşen görüşmelerini, şiirin ne olduğu,
nasıl yazılması gerektiği konusunda Nâzım’ın onlara söylediklerini nakletti
dinleyenlere ve putlaştırılan Nâzım’la sıradan bir fert gibi yaşayan insan
Nâzım arasındaki farklara değindi. Zaman yetersizdi, bu yüzden
söyleyeceklerinin çoğu kendinde kaldı.
Önceki yıllarda İhsan Üren’e, Cevat Çapan’a,
Başaran’a, Metin Güven’e verilen Buyaz Şiir Onur Ödülü bu yıl Sennur Sezer’e
verildi. Sennur Sezer’le Hilmi Haşal söyleşti.
Etkinliğin sonunda, bir ton ağırlığında Bursa
kitabıyla eve dönerken dilimde Tevfik Fikret’in bir dizesi vardı:
İnan, Halûk, ezeli bir şifadır aldanmak!
*
Mühür
Kitaplığı, Mustafa Fırat tarafından hazırlanan ve 2010 yılında yayımlanan
şiirlerinden oluşan yıllığı, derginin eki olarak okurlara ulaştırdı:
Şair Dağın Doruğunda.
Mustafa Fırat, bir görevi yerine getiriyor gibi.
Üstelik kararsız da… Kitap başlığının hemen altında yer alan “inceleme”
sözcüğünü “seçki” sözcüğüne tercih etmesinden de anlaşılıyor bu. “O
halde neden kalkıp da bir şiir seçkisi yapıyorsun” ve “Geçen
sene de söylediğim gibi, bir yıllık hazırlamıyorum” cümleleri de bu
kararsızlığa işaret ediyor. Fırat, “Seçtiğim
kimi şiirler sevdiğim şiirler değil” diyor, önsözde. Bu, altı üste, sağı
sola, içi dışa eşitleme: Bir ortalama tutturma çabası o halde. Belki de
öznellikle nesnelliğin ortalamasını alıyor.
Fırat’ın Türk şiirine genel bakışı, diğer
yıllıklarda vurgulanan karamsarlıkla örtüşüyor:
“Toplum şiiri gereksinmiyor artık. Bu
yüzden şiiri gereksenmeyen toplumu dışlamanın zamanıdır.”
Şair Dağın Doruğunda
yıllığı, bütün söylediklerime rağmen doğru seçilmiş şiirlerden oluşan, iyi
niyetli bir çalışma. Ayrıca bu çalışmanın fiziksel titizliğini de
vurgulamalıyım.
Görüşeceğiz…
Elizedebiyat,
Sayı: 28 / Nisan 2011
İZ/DÜŞÜM XXVII
Bursa’da yaşıyor ve öyle ya da böyle, edebiyatı bir
ucundan tutuyor olmamıza rağmen 14. Bursa Edebiyat Günleri etkinliğinin 29 -
30 Nisan tarihlerinde yapılacağını internetteki duyurular aracılığıyla
öğrendik. Ötekileştirme, bizden olan-olmayan ayrımı her alanda sürüyor.
Ne de olsa geçmiş
etkinliklere emek vermişliğimiz var; nedir, kimler katılacak, ne
konuşacaklar diye programa şöyle bir göz attım. Birkaç ad dışında
katılımcılar listesinde bulunanlar bana edebiyat adına hiçbir şey
çağrıştırmadı. Diyelim Orman
Haftasına ya da Tulumbacılar Bayramına katılanların listesi ile bir farkı
yoktu benim için. Hafızanızı zorlayın bakalım, şu adların size ne
söylediğini bulabilecek misiniz?
Buyurun: Bahaettin Karakoç,
Prof. Dr. Nurullah Genç, Prof. Dr. Muhammet Nur Doğan, D. Mehmet Doğan,
Metin Önal Mengüşoğlu. Arif Ay, Mustafa Özçelik, Doç. Dr. Mehmet Narlı,
Berat Demirci, Yıldız Ramazanoğlu, Vahap Akbaş, Ümit Aktaş, Sibel Eraslan,
Tayyip Atmaca, Mehmet Şeker, İbrahim Eryiğit, Murat Soyak, Hüseyin Kaya.
(Bu isimlerin içinde en çok Tayyip Atmaca’yı sevdim; bir çağrışımı
var!) (Ayrıca, Yaşar Bedri ve İhsan Deniz’i bu liste içinde anmaya gönlüm
razı olmadı.)
Bir de konu seçilmiş ve öyle
bir sunulmuş ki, sanki nükleer santrali Tayyare Kültür Merkezi’nin olmayan
bahçesine kuracaklar da enerjimiz burnumuzdan fışkıracak: Şehir - Şiir -
İnşa //
Edebiyatımızın yapısı ile mimari
yapılar arasında ilişkiler kurarak, bu iki medeniyet unsurunun şehir kültürü
açısından taşıdıkları hayati önem belirlenecektir.
Cümledeki “hayati” sözcüğüne dikkat!
Bu sevimli ve afacan müsamerenin şehrimize şiir ve
inşa getirmesini diliyorum. Aslında getiriyor: Belediye ve Toki işbirliğiyle
şehrin göbeğinde yükselen gökdelenler sayesinde, ovadan gelenler ne
Ulucami’yi görebiliyor, ne Yeşil Türbe’yi ne de Yıldırım Külliyesi’ni. Pek
değerli katılımcılar, bunun nasıl bir “şiir” olduğunu ve tarihsel, kültürel,
estetik ve mimari sorumlulukla nasıl bağdaştığını, pek değerli olacağına
inandığım edebi konuşmalarında herhalde açıklayacaklardır.
*
Posta kutumu şenlendiren kitaplara geçerek konuyu
değiştiriyorum.
Geçen yıl Orhan Veli Kanık - Gemlik’e Doğru Şiir
Etkinliği düzenlenmiş ve bir de şiir ödülü konmuştu. Bu yarışmaya katılan
dosyaların ilk elemesini Hilmi Haşal ve Şaban Akbaba ile birlikte yapmıştık.
O dosyaların arasındaydı Engin Özmen’in
Bakarsan’ı. İlgimizi çeken ve
paylaşmak gereğini duyduğumuz birkaç dosyadan biriydi. Sonuçta seçici kurul
tarafından birinci seçildi. Şimdi kitap olarak elimizde.
Engin Özmen,
Eliz Edebiyat’ın yayın kurulunun mim koyduğu genç şairlerinden biri. Onu
önemsedik, şiirine güvendik. Bakarsan’daki
şiirlerini okurken güvenimizin boşa olmadığını görüyor, seviniyorum.
Kitaptan dizeler aktarmaya kalksam yer yetmezliği
çekeceğim, belli bu. Sadece “Biz Diyelim ki Burdur” şiirini anmakla
yetineceğim. Yıllar önce, bu şehirde askerlik yapan oğlumun yemin törenine
katılmış, Engin’in her gün yaşadığını biz de iki gün yaşamıştık. Bir şehre
bu şiirden daha iyi bir armağan olamaz. O şehrin yöneticilerine duyurum
olsun: Şehir - şiir - inşa ile uğraşmayın, o şehrin nabzını tutan bu genç
şairi baş tacı yapın. “Biz diyelim ki
oyuncağını göle düşüren bir çocuktur Burdur” dizesini şehrin girişine
yazın. (Engin Özmen, Bakarsan,
Yasakmeyve Yayınları, Şubat 2011, İstanbul)
*
Şöyle bir şey demiştim, şair-okur bağlamında
yazdığım bir yazımda: “Sanırım ince noktayı şöyle belirleyebiliriz:
Anlaşılmak derdiyle basitin tuzağına düşmeden yalını yakalamak! Sorun da
çözüm de bu noktada buluşuyor. Şiiri okunur ve sevilir kılmanın başka yolu
gibi. Çünkü anladığımızı sevilebiliriz ancak.”
Şairlik iddiasında bulunmadan, gözüne çarpan ve
içine iğne batıran “şey”lere kulak kabartan ve bunları klasik şiir
anlayışıyla dile getiren bir şair Ferit Durmuş. Bu yılın başlarında ilk
kitabını yayımladı:
Geçip Giderken. (Alp
Yayınları, Şubat 2011, Bursa)
Yüz yüze konuşmalarımızda sıkça tanık olduğum bir
tutumu var Ferit Durmuş’un: Şair-şiir konusunda karşısındakini neredeyse
ezen bir alçakgönüllük içinde oldu hep. Şiir yazmadığını, şair olmadığını,
sadece not aldığını söyledi. Ve bunu yaparken imgeyi, kurguyu, örgüyü aklına
bile getirmediğini vurgulayıp durdu. Ses, evet ve bunu sağlayan uyak… Bütün
derdi buydu. Şu dizeler bunu doğruluyor:
yaşadıklarını yazarmış
biraz da her yazan
neyi daha çok yaşadık ki biz
ayrılık ve yoksulluktan
bir portakal geçmişti elime
yoksulduk, uzaktık, çocuktum
bitiverecekti soyup yesem
o gece onunla uyudum
unutmadım nedense bunu
ne çok şey varken unuttuğum
ya da şunlar:
biten aşk / kopmuş bir çığdır
yürekle / dağ arasında
Evet, anlayabildiğimizi severiz ancak…
*
Soner Demirbaş’ın şiir kitabı
Yaz, bana bu yılın Şubat ayı
sonunda ulaştı. İlk okumalarımı dolmuş koltuğunda yaptığımı ve ilk dört
şiirin etrafında dolaşıp durduğumu hatırlıyorum. O günlerde “Soner’in kafası
karışık” diye bir not yazmışım, kitap-arası kâğıda.
Yaz şiirleri, çantamdaki diğer
kitaplarla birlikte epey yolculuk yaptı. Sanırım, notta belirttiğim
karışıklık nedeniyle bu kitaba elim gitmedi bir türlü. Bu yazıya
niyetlendiğimde, sıkça başvurduğum düz yazıya çevirme yöntemiyle tekrar
okudum şiirleri.
gittim sonra suları ödünç alıp
adını fısıldayan ağacın gölgesine
./..
gölgenin de bir sesi vardır
bilir bunu ağaçlar
suya yol alan yaprağın hışırtısından
dizelerinin desteğiyle “yol alsam” da hep bir kekeme
okumanın ortasında buldum “gölgenin sesi”ni. Demirbaş, diyeceğini şiirden
taviz vermeyen yalın söyleyişlerle okura aktarmaktan niye vazgeçti; bu
soruyu da yazdım kitap-arası kâğıda.
(Soner Demirbaş, Yaz,
Yasakmeyve Yayınları, Şubat 2011, İstanbul)
*
Bana ayrılan yerin dışına taşmak üzere
olduğumu biliyorum. Ama Serdar Aydın’ın cesaret işi
Aphrodisia’lar’ını, Tamer
Gülbek’in ironik üslubunu sürdürdüğü
Güven Park’ını, Atila Er’in
Hiçsokak’ını, Bedrettin
Aykın’ın
Sonra-sızlar’ını Hüseyin Avni
Cinozoğlu’nun
Makâm-ı Işk Her Dem Âli’sini
ve Polat Onat’ın İhtiyarın Vefatı’nı
anmadan geçmek istemedim.
Görüşeceğiz…
Elizedebiyat,
Sayı: 29 / Mayıs 2011
İZ/DÜŞÜM XXVIII
(BİR VİTRİN HİKÂYESİ)
Bu eski çarşı bin yıldır buradaydı. Bu eski çarşının
esnafı da müşterisi de eskileri yenilerle değiştirerek, yenileri çabucak
eskiterek bin yıldır burada yaşıyordu.
Arada bir, biri çıkıp dükkânların vitrinini bozar,
eski mankenleri cilalar, parlatır; kuyumcuysa parmaklarına gümüş yüzükler,
gerdanlarına altın kolyeler, bileklerine hasır bilezikler takar;
manifaturacıysa omuzlarından aşağıya ipekli kumaşlar, tafta hışırtıları,
alçak gönüllü basma desenleri, saten kayganlığı akıtırdı. Yaptıklarının
benzerleri; benzerlerinin benzerleri yapılırdı, sonra benzerlerin
benzerlerine alışılırdı ve sonunda hepsi unutulurdu. Biri çıkıp en eskiyi
yeni gibi icat edene kadar neyi unuttuklarını unuturlar, unuttuklarının
benzerlerini yeniden üretmeye koyulurlardı.
Çarşının yaslandığı tepede, esnafın ve müşterilerin
birlikte kurdukları camdan bir kule vardı. Kapısız, merdivensiz bu kulede,
adı Şiir olan bir kız yaşardı. Bütün çarşı onu bilirdi, o da bütün
çarşıdakileri. O çarşıdakileri, çarşıdakiler de onu varlık sebebi
sayarlardı.
Ortaklaşa kurulan bu kule ve kuledeki kız için gizli
bir çekişme hali sürer giderdi esnaf arasında. Her biri kızın sadece kendine
ait olduğuna inanır, onu yüceltir, yere göğe sığdıramaz, onu yücelten, yere
göğe sığdıramayan öteki çarşı ahalisine diş biler, onları rakip beller,
açıklarını kollayarak bulduğu her fırsatta takmak üzere çelmelerini hazırda
tutardı.
Süregelen bu gizli didişme sonunda kuledeki kızın
kumbarasına atılan söz sikkeleri nefret sikkelerine dönüşüverdi. Çarşı
esnafı darphane misali durmadan çalışıyor, kendi adlarıyla yaldızlanmış
sikkeleri piyasaya sürüyorlar, vitrinlerinde sergiliyorlardı. İçi görünmeyen
güya sevgi marketlerinin güya abla kadar ışıklı vitrin camlarına yüz yüze
gelmekten kaçan puslu yüzler dizilince, çarşı yapay bir aydınlıkla
ışıldıyordu. Her birinin sanki dağdan inmiş bir de gerilla ikizi vardı;
ruhlarının bu yanlış yansımasını yanlış iliklenmiş gömleklerin peşinde koşun
diye çarşıya salıyorlardı. Bu halleriyle, tabanca taşımayan melekleri
kullanarak, tellerde dizelenmiş serçeleri vurmaya başladılar. Uyaklı kanat
sesleri düşürdüler kucaklarına. Bir yandan da bir şeyin aksadığını fark
ediyorlar ve aslında topal olanın kendileri olduğunu içten içe
hissediyorlardı. Başını kanadına kıstırmış, düşmeye yakın kuşların dengesine
bakarak “Tanrı: O kutsal asa, eklenir nasılsa bacağımızın eksik kısmına”
diyorlardı. Oysa evinden dışarı çıkmayan tanrı yükseklik korkusu çeken bir
ağaçtı ve yırtık yerlerine denk gelmiyordu yapraklarının yaması.
Gel zaman git zaman, kuledeki kız içine kapandı.
Ortasından nehir geçen, iki yakası da şenlikli bir şehirde kurulmuş
çarşıları özledi ve köprüsüzlüğüne yandı. Suya yatkınlığı suya muhalifliğe
döndü; çünkü çektikçe küçülüyordu ruhunun kumaşı. Sandalsız Ferhat’ını
bekleyen Şirin’di artık; hangi yakaya geçse ıslak cesedi el sallıyordu karşı
sahilde kurumaya çalışan cesedine. Çamur gibi hissediyordu kendini ya da
kaynayan su; merhem değildi kimsenin yarasına. Camdan kulesinde çarşı halkı
için çaldığı sur vız geliyordu aşağıdakilerin yaşadığı hayat masalına ki,
yaşamak sadece bölünmekti orada, çoğalıp duruyorlardı. Boy boy acıların,
alaturka ve alafranga raconların, bir kahve yudumu sığ sevinçlerin hepsi bir
örnekti. Kopya kâğıdı üreten erbezleri ve yumurtalıklar altın çağını
yaşıyordu.
Hayallere sokulmaya korkan kadınlar ve iri ayakları
rap raplı adamlar gerçek oluvermişlerdi, her yerdeydiler ve çarşının hacmi
kadar olmuştu gerçeklerin yalanı. Herkes kız gibi ışıklı caddelerin
şalterini cebinde taşıyordu ve elleri ve ellerinin eli karışlıyordu
sokakların veznini: Yirmi sekiz, yirmi dokuz, otuz, otuz bir; sıyrılıyordu
kalemin derisi. Fiyonklu dizelerle bağlanmış paçalardan yanlış kullanılmış
iktidarlar damlıyordu.
Kuledeki kızın topluiğnesi hangi aslı hangi surete
iliştireceğini bilemiyor, şaşırıp kalıyordu.
Bakıyordu:
Yolları kesen karanlık sokakta, hiçbir yere
ulaşmayan yolları kesen karanlık sokakta ikinci sınıf bulutlarıyla
beyazlamaya durmuş kadınların ve adamların karşılaştıklarını, zincirden
kurtulmuş gözleriyle birbirlerini kör vitrinlere doğru sürüklediklerini; o
sıra, tutunmak ve tutmak için var olan parmaklarının açıldığını, elleriyle
korkuya ve nefrete yeni bir ad aradıklarını görüyordu. Yan yana
geldiklerinde, “Senin”, diyordu biri ötekine, “göğsünü içerden yalayarak
oyalanan sığ soluğundan; hızlı ve bağlı ve bağlı ve bağlı boynundan
hoşnudum. İyi işte, böyle iyi, iyi… Emeklemekten taytay durmaya geçtim ve
tel sarıyorum makaraya. İyi işte, iyi, iyi; sen de git bağla boynunu, git
bağla kirli boynunu kirli direğine. Ayakaltından uzak, kirli boynunla,
hiçbir yere ulaşmayan yolumuzu kesen karanlık sokakta sen de tel sar
makaraya.”
Biraz
eski Yunan, biraz eski Mısır, biraz eski Roma, azıcık eskimiş Rönesans, bir
tutam eski Aydınlanma Çağı, bol Modernite ve tıka basa Postmodernlikle dolu,
hiçbir yere ulaşmayan yollarını kesen karanlık sokaktan geçip gidiyorlardı
birbirlerini
okşamadan.
Aydınlığın ucu görününce,
seni gidi Aydın seni, diye mırıldanıyorlardı, seni gidi
kendini beğenmiş ukala!
Bakıyordu:
O sıra, orada öylece duran kızın,
Ve orada öylece ıslanmadan duran şemsiyeli kızın,
Ve orada öylece yağmuru bekleyerek ıslanmadan duran
şemsiyeli kızın,
Ve orada öylece yağmuru bekleyerek tek paçalı
pantolonunun içinde ıslanmadan duran şemsiyeli kızın,
Ve orada öylece yağmuru ve şemsiyesini ters yüz
edecek rüzgârı bekleyerek tek paçalı pantolonunun içinde ıslanmadan duran
şemsiyeli kızın,
… olmayan paçasından,
:Kayıp paçasından,
:Kuruyan ruhuna yağmur olacak kayıp paçasından
yukarıya doğru yürüyordu şehirdeki karartma.
Ve fayans parçalarının
üstüne motif olarak
eklenmiş kızlar, yeraltı suyunun üstüne
köprü kurmaya çalışırlarken arkalarını dönüp kültür kusuyorlardı.
:Patatesin, iğdenin, bisiklet pedalının, ufkun,
yatsı rehavetinin, telefon tuşunun, açılmamış kurşun kalemin, açılmış
Pandora’nın, gebelik testinin, biber gazının, annesinin kızlık soyadının
sondan on yedinci harfinin ve sulu şarabın ortasında matbaa kokulu, daha
ölmemiş ve daha ölmeyecekmiş gibi kımıldayan bir şiir böceği beliriyordu.
Bakıyordu:
O sıra, orada duran bir oğlan
Ve genç sakalı büyüdükçe yüzü küçülen bir oğlan,
Ve yüzü küçüldükçe gözleri irileşen bir oğlan,
Ve gözleri irileştikçe körleşen bir oğlan,
Ve körleştikçe bin takma göz edinen bir oğlan,
Ve bin takma gözle kendine bin mektup yazan bir
oğlan,
Ve böylece bin takma adla bin hayran mektubu alan
bir oğlan,
Ve bin hayranıyla kendi fan kulübünü kuran bir
oğlan,
… Kulübünün temel atma töreninde kendi seçtiği
seçiciler kurulundan En Genç Nergis Ödülü’nü almak için gerekli ayarlamaları
yapıyordu.
Bakıyordu:
O sıra orada duran bir adam,
Ve kendi ürettiği virüse tapınan bir adam,
Ve kendi ürettiği virüse tapındıkça virüsle yer
değiştiren bir adam,
Ve kendi ürettiği virüse tapındıkça tanrılaşan,
tektanrılı dinlerin filozofu kesilip yukarıdaki
tek tanrının tekliğini sorguya çekmeye başlayan adam,
…
Ben, ben, ben diyordu, ben, ben, ben…
Yöneticiyim, gergedanım, gerdanı kıllı adamım. İstersem kedi gibi
esneyebilirim, istersem kedi gibi tırmalayabilirim, istersem kedi gibi…
Duyanlar arkalarını dönüp
evrensel ve zaman ötesi
bir
Latinceyle ot eriyikleri kusuyorlardı.
Bakıyordu:
O sıra orada duran solak biri,
Sol elini sağ şakağına dayamış solak biri,
Bahçesindeki ağacı kesen sol elini sağ şakağına
dayamış solak biri,
Bahçesindeki ağacı kesen ve bir sürü ideolojik
kürdan üreten sol elini sağ şakağına dayamış solak ve dişsiz biri,
… Sağ elindeki kürdanı tek dişli bir tarak gibi
kullanarak beyazı bol sakalını eşeliyordu. Yeşil bir gölge vuruyordu yüzüne
ve giderek yeşeriyordu. Yenmiş rantların gizli zehrini kan diye gövdesinde
gezdiriyorken ötedeki ötekilerin ötelendikçe bir ötekiler saltanatına
dönüştüğünü görüyor ve kurumuş damarlarına yeni bir zehrin zerk edildiğini
hissediyordu.
Bakıyordu:
O sıra develerin tabanıyla tırmanıyordu kulenin
gövdesine sırt zonklatan bir kambur.
Görüşeceğiz…
Elizedebiyat,
Sayı: 30 / Haziran 2011
İZ/DÜŞÜM XXIX
Mayıs ayı telaştan ibaretti.
Kışa yakın bir ilkbahar göğünün üstümüze çökmesiyle
kırışan ruhumuzu ütülesin diye edebiyata el atmışken;
... Zımba Kitap serisinden çıkacak kitapların ilan
edilen imza gününe yetiştirilmesine çabalarken;
... En az üç sayılık yazı ve şiirle bekleyen, yine
de gecikip duran Elizedebiyat'la; her sayı en az yarım dergilik
yazıyı ertelemek zorunda kaldığımız Çinikitap'la uğraşırken;
Ve bu arada, çifte vatandaşlık hakkını kazanmak için
haftanın sekiz gününü Bulgaristan dolaylarında geçiren Hilmi Haşal'ın
eksikliğini hissederken;
... kendimizi birden Varlık dergisinde
yayımlanan "yıllıklar" başlıklı dosya üzerine kopartılan fırtınanın
ortasında buluverdik ve ütülenmek ne demek, daha da buruştuk, buruşturulduk.
"On İki Şair" bildirisi bir esinti idi, şöyle bir
yokladı, geçti, derken, yıllıkların hazırlanma biçimine / anlayışına itiraz
eden "Kadın Şairler"den, esintinin yönünü ve şiddetini değiştiren / çoğaltan
bir bildiri geliverdi. Olur, olabilir; sonuçta bir düşüncenin dışa vuruş
biçimidir, varsın doğruluğu, haklılığı, zamanlaması tartışılsın, demeye
kalmadan, bildiriye imza atan iki şair arkadaşın, sadece, evet sadece
Bursa'da yaşıyor olmasına bakılarak Elizedebiyat'ı, buna bağlı olarak
Haşal'ı ve beni, yani iki Âdemoğlunu, bu Havva hareketinin ruhuna aykırı
olmasına bakılmaksızın, tertipleyicisi / kışkırtıcısı sayan ve bizi oldukça
şaşırtan suçlama dolu iletiler aldık.
Ne oluyor kardeşler, el insaf! Haşal Varlık
dergisinde, ben Elizedebiyat'ta yıllıklar için görüş bildirdik; ne
dediğimiz, yıllıklara nasıl baktığımız oralarda yazılı duruyor; bizler,
inanmadığı şeyleri yazan, sağ gösterip sol vurmayı iş edinen ve özellikle
belden aşağı çalışan Âdemoğullarından değiliz, demeye hazırlanırken Zehra
Betül'ün yıllıkları konu alan yazısı ulaştı Elizedebiyat'a.
Geride bıraktığımız 30 ayı aşkın zamanda, dergimize,
sataşması bol, tartışma yaratması kaçınılmaz birçok yazı geldi ve bunlar
yayın kurulunda tartışıldı. Bu tartışmalar sırasında hep şunu savundum: Bir
yazının altında imza varsa, o yazı küfür ya da hakaret içermiyorsa ve hele
edebiyata ilişkin bir soruyu / sorunu irdeliyorsa, o yazı dergilerde
yayımlanabilir, yayımlanmalıdır. Cevap hakkı doğurmuşsa eğer, o hakkın
kullandırılması da o derginin boyun borcudur. Zehra Betül'ün yazısına da bu
anlayışla yaklaştım. Yazıda katıldıklarımın yanında katılmadığım birçok
görüş vardı. Sorulan soruların birçoğu bana göre gereksizdi. Yazının dili
tartışmalıydı. Yine de, altındaki imzayı bağlayan bu yazının yayımlanması
yönünde oy kullandım. Bu yazı, belki yıllık hazırlayan ve Varlık'ın
sorularını yanıtlayan bazı kardeşlerimizi üzmüş olabilir. Onların,
Elizedebiyat'ı ve bu tavrı, işin
bir de "sansür" boyutunu düşünerek, değerlendirmesini isterim.
…
Sonunda iyi bir şey oldu: Haziran geldi.
Haziranla beraber Hülya Deniz Ünal’ın
Denizkabuğu ve Özlem Tezcan Dertsiz’in Faili Mecnun
kitaplarını 4 Haziran’da İzmir’de düzenlenen imza gününe yetiştirdik. Bir
hafta geçmeden İhsan Üren’in Sıradaki, Zehra Betül’ün
Kanatlarım Kendime Doğru kitaplarının mürekkep kokusu duyduk
ve böylece 2011 yılında Zımba Kitap serisinden çıkan kitap sayısını
dokuza çıkardık.
Başak Ergil ve çalışma arkadaşlarıyla işbirliği
yaptık; Elizedebiyat’ın ön kapağında el izi olan şairin şiirini,
dünya dillerinden birine çevrilmiş olarak arka kapağın içinde yayımlamaya
başladık.
Çinikitap
yayın kurulu olarak, yaşanan tartışmaların öncesinde planladığımız ve
yıllıklar için kadın şairlerin görüşlerini okurlarla paylaşmayı
amaçladığımız dosyayı tamamladık. (On altı katılımcının görüşlerini, yayına
hazır olarak bekleyen Çinikitap’ın 9. sayısında bulacaksınız. Bu
dosya, umarım yıllık tartışmalarına yeni bir boyut kazandırır.)
Bu arada Hilmi kardeş Avrupa Birliği’nin
vatandaşlığına adım attı ve ister Sofya’da isterse Brüksel’de; ister bağdaş
kurarak isterse ayaklarını uzatarak oturma hakkını kazandı.
Daha ne olsun?
Daha ne olsun, diyorum ama, olan ne?
Bu telaşlı günlerin ortasında duran bir “hal” var ve
bu hal, ortalık duruldukça daha bir belirginleşiyor: Anlık ya da Günübirlik
Edebiyat!
Açmam gerek:
Boğazın dokuz boğumunu teke indirerek, hiç
duraksamadan, önünü arkasını düşünmeden, edebiyatın sosyolojisine,
psikolojisine aldırmadan o an, hemen, konuşuluyor, yazılıyor. Olur da
birileri bu türden davranışların yanlışlığını hatırlatmaya kalkarsa, lafı
ağızlarına tıkmak için, hiç duraksamadan, önünü arkasını düşünmeden, uyarıya
kalkışanları o an, hemen, “rahatı kaçmak”la, “huzursuz olmak”la, “suya
sabuna dokunmadan yaşayıp gitmek”le, “küçük düşünmek”le suçluyor,
“kimliksizliklerini deşifre etmek”le tehdit ediyoruz.
İnternet denilen Deccal, Savaş Tanrısı gibi. Yanına
yaklaşanlara kan bulaştırıyor. Zırhını, kılıcını, kalkanını kuşanmadan bu
savaş alanında dolaşmanın mümkünü yok. Klavyenin kemiği alınmış. Basılan her
tuş bir mermi… Nereye gider, nasıl yaralar, hiç düşünülmüyor, harfler hesap
edilmeden kullanılıyor.
Ateşi arayan yok, kıvılcım çıkarmak için çakmak taşı
üretmeye bakıyoruz. Üretime üşenenler öküz altında buzağı arıyor, buluttan
nem kapıyor, gözün üstünde kaş, burnun altında kıl var bahanesiyle kıyameti
koparmaya hazırlanıyor. Edebiyatla, şiirle asla bağdaşmayacak tuhaf
davranışlar, polemik çıksın diye de değil, sadece ad yarıştırmak, gündemde
kalmak için her fırsatta ve normali buymuş gibi fütursuzca sergilenebiliyor.
Örneğin, köşesine çekilmiş evliyalar gibi hikmetler savuran biri, genç bir
şairin kendisiyle hiç ilgisi olmayan bir şiirinden alınarak, “ben
abdestinde, namazında biriyim” diye başladığı cümlesini, şairin annesini
ilgilendiren bir küfürle bitirebiliyor. Şiir üzerine yazdıklarına
bakarsanız, hazret sanki gülistan bekçisi. Sözlerine bakınca kalemine riya
mürekkebi çektiğini görüyorsunuz.
İkiyüzlülük, erdem sanılan halin olmazsa olmaz şartı
olmuş meğer.
Neyse...
Bir tez canlılıktır gidiyor! Sorulmayan sorulara
cevaplar hazırlanıyor, cevaplara verilecek olası karşılıkların kılıfı
biçilip dikiliyor, kıyısına bir de fesat gülü iliştiriliyor.. Herkes kendi
penceresinin önünde, bütün silahlarını kuşanmış ve sipere yatmış olarak
bekliyor. Kendi kapılarının önünde biriken çöpün kokusuna aldıran yok.
Nedir bu? Ne oluyor?
Had’ler aşıldı, hudutlar delik deşik oldu demek.
Edebiyatta bir “yarına kalma” derdi varsa, bu, bu
yolla, bu yöntemle olabilir mi?
Dergimizin sivri dilli, kendini beğenmiş, dahi
edebiyatçısı, günlük yazarı Samim Sadık 28 Mart 1880 tarihinde şunları
yazmış: “Aklıma ne geldi: Dikkat ediyorum, bilhassa son zamanlarda herkes
ardında bir eser, bir ad bırakmaktan söz ediyor. Neymiş? Öldükten sonra
hayırla anılacakmış. İyi, güzel de, bu ne işe yarayacak? Ben ölüp gitmişim;
cenazeme katılan ehl-i Müslüman, kendi hayatına ait bin türlü düşünceyle
beni toprak altına koyup kaldığı yerden hayat gailesine geri dönmüş;
yerim-yurdum belirlenmiş. Yani, artık ne kalkıp hakkımda söylenenleri
dinleyecek, ne de insanların beni hayırla anıp anmadıklarını anlayacak
haldeyim. Dahası, pek umurumda da değil bu; yaşamış geçmişim. Yaptıklarımı,
yapmadıklarımı bundan sonra istesem de değiştiremem. Üstelik herkesi memnun
etmek, herkesle iyi olmak mümkün mü? Yaşarken, kimilerinin hoşuna,
kimilerinin zoruna giden şeyler yapmış olmam tabiidir. Üstelik, kimseye,
öldükten sonradan beni hayırla anacak diye yaltaklanamam. Ya o benden önce
ölürse? O kadar emek boşa gitmiş olmaz mı?”
Günübirlik / anlık edebiyatla, bundan daha güzel
dalga geçilebilir mi?
Görüşeceğiz.
Elizedebiyat,
Sayı: 31 / Temmuz 2011
İZ/DÜŞÜM XXX
Tatil dediğimiz şey, gündelik hayatın, ne kadar sıkıştırırsak sıkıştıralım,
damlamasını engelleyemediğimiz musluğundan kaçmaktır bir bakıma; sabah 8 -
akşam 5 mesaisine eklemlenen akşam 8 - sabah 5 uzatmalarından uzaklaşmaktır.
Zamanı yumuşatmaktır: Saat başlarından, çeyrek geçe’lerden, buçuklardan,
çeyrek kala’lardan güneş saatinin doğal akışına geçmektir.
Sudur, havadır, bizi gölgeye zorlayan güneştir, akşam serinidir, rüzgârdır,
kendini dinleyen gecenin yanı başına kıvrılıp uyumaktır.
Elizedebiyat'ı Hilmi Haşal'ın yalvaç sabrına, Çinikitap'ı
Şaban Akbaba ile Muharrrem Sönmez'in hoşgörüsüne teslim ederek gözü arkada
kalmadan, omzuma astığım çantama sığdırdığım kitaplarla çıktığım
yolculuktur.
Bilgisayar gibi görünse de daktiloluktan başka bir işe yaramayan, internetin
bağına dolanmamış bir bilgisayar, arada bir açılan bir televizyon, köşe
yazıları ve ana başlıklarıyla okunan birkaç gazete... Yani gündelik hayatı
hatırlatan musluğun birkaç kez açılıp kapatılması; zamanın sadece küçük bir
bölümünün bunlara feda edilmesidir.
Geniş zamanı kitaplara ayırmaktır: Şeref Bilsel - Cenk Gündoğdu'nun ortak
yıllığı: Şiir Defteri 2011'ine (İkaros Yayınları, Mayıs 2011)
/ Orhan Koçak'ın Bahisleri Yükseltmek'ine (Metis Yayınları,
Şubat 2011) / Bu kitapla birlikte okumak üzere yanıma aldığım, Tomris
Uyar'ın yayına hazırladığı Şiirde Dün Yok mu'suna (Can
Yayınları, 1999) / Baskıya hazırlarken sadece yazım yanlışlarını kontrol
etmek için göz gezdirdiğim, dolayısıyla "içine" bakma fırsatı bulamadığım,
İhsan Üren'in Sıradaki'ne (Zımba Kitap, Haziran 2011) /
Bursa'dan ayrılacağım günlerde bana ulaşan Aziz Kemâl Hızıroğlu'nun
Trajedi Koğuşu (Siyah Beyaz Kitap, 2011) ile Aslıhan Tüylüoğlu'nun
Yokuşu Çıkan Su (Etki / Dize, Nisan 2011) adlı şiir
kitaplarıyla kaçırdıklarımı yakalamak için bir daha okuma gereğini duyduğum,
Engin Özmen'in Bakarsan'ına.(Yasakmeyve, Şubat 2011)
Tam da böyle oldu: Birkaç gün süren yeni mekâna alışma döneminden sonra
Şiir Defteri'nin "Şiir ve Hayat 2010" başlıklı giriş yazısını okudum ilk
olarak ve bir yılı, bu kadar dikkatle ve kapsamını geniş tutarak
özetledikleri, unuttuklarımızı hatırlattıkları için Şeref Bilsel - Cenk
Gündoğdu ikilisini tebrik ettim. Bu yazının devamında yer alan ve
soruşturmaya verilen cevaplardan oluşan yazıları; hele Doğan Hızlan'ın
soruşturma sorularıyla hiçbir ilgisi olmayan, herhalde gazete için kaleme
aldığı ve herhalde yanlışlıkla(!) yıllığa gönderdiği yazısını okuduktan
sonra Bilsel'e ve Gündoğdu'ya bir öneride bulunmaya karar verdim: Yıl için
yaptığınız özet çalışmasıyla seçtiğiniz şiirlerin arasına giren bu
soruşturma bölümünün yıllığın özüyle bir ilgisi yok, kardeşlerim, bundan
sonra hazırlayacağınız yıllıklarda kâğıt tasarrufu yapın ve bu bölümü
yıllığınızdan çıkarın. Böylece hem bazı yazarları yazma sıkıntısından
kurtarırsınız hem de okurlarınızın zaman kaybını önlemiş olursunuz.
*
Birden çok kitabı aynı anda okuma alışkanlığımı Güre'de de sürdürdüm.
Bahisleri Yükseltmek'le birlikte okuduğum Şiirde Dün Yok mu'nun
30'ar sayfasını bitirdiğim bir günde, yaz aylarında, suyun yanında bir de
kitap cennetine dönüşen Akçay'a gittim. Orası burası derken kitapçılardan
birinde iki sürprizle karşılaştım: Hilmi Haşal'ın Hera Yayınları'ndan çıkan
Yanık Söz adlı şiir kitabıyla Elizedebiyat'ın devamlı ve
sevgili şairi Hamdi Özyurt'un Nokta Kitap Yayınları'ndan çıkan Yirmi Ağaç
Tek Portakal adlı romanı. Haşal'ın kapaktaki fotoğrafıyla özlem giderdim
ve bende imzalısı olan kitabı, bir başka okurla buluşması dileğiyle
bulunduğu sıranın en önüne yerleştirdim; Özyurt'un romanını satın aldım. Bu
kitaba Necati Tosuner'in Necati Tosuner Sokağı adlı öykü kitabını,
Françoise Sagan'ın Arsız Köpek romanını, Nedim Gürsel'in Şeytan,
Melek ve Komünist'ini; edebiyat dışı olmalarına aldırmadan Tuncay
Özkan'ın Danıştay Cinayeti - Cumhuriyet'e Saldırı'sını, Mustafa
Balbay'ın Silivri Toplama Kampı - Zulümhane'sini ve Oray Eğin'in
İmha Planı - Medya Nasıl Çökertildi'sini ekledim.
Denizdi, havuzdu, güneşti, gölgeydi, sabahın erken, gecenin geç saatiydi
derken önce Özyurt'u, sonra Tosuner'i okudum, ardından Tuncay Özkan'ın ve
Mustafa Balbay'ın kitaplarını. Görülüyor ki, gündelik hayatımızın bozuk
musluğu aynı zamanda Türkiye'nin de bozuk musluğudur; ne kadar ve nereye
kaçarsak kaçalım her alanda ve daima damlamasını sürdürmektedir. Kitaplarda,
virgülüne dokunmadan aktarılan sorgu tutanakları ve iddianame parçaları var.
Yapay / oluşturulmuş / uydurma suçlamaları bir yana bırakarak söylüyorum:
Arşive konarak tarihe aktarılacak bu resmi yazılarda konuşan ve insanların
hayatına hükmeden devlet görevlilerinin kullandıkları devlet dilinin
bozukluğu tek kelimeyle ürkütücüdür. Bu zevat, ekmekten önce dili bozmuştur,
sonra her şeyi.
Dili en güzel biçimiyle kullanmak için kurdeşen döken edebiyat ehline sormak
gerek: Böyle bir çabanın sonunda acaba kaç hayatı biçimlediniz, ey zafiran?
Oysa bakın, başkalarının hayatına biçim vermek için doğru dürüst cümle
kurmasını bilmek bile gerekmiyormuş.
Neyse...
*
Oray Eğin'in İmha Planı - Medya Nasıl Çökertildi kitabını, bazen
"Medya" sözcüğünün yerine "Edebiyat" sözcüğünü koyarak okudum. Malum: Hattı
müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır ve o satıh bütün vatandır; dikili her
ağaç, ağaçların tutunduğu her toprak parçası; o toprak parçasında eylenen
her iş ve söylenen her söz vatana dahildir. "Hedef 2023" sloganının
kapsadığı alan sadece üst yapıyla sınırlı değildir, bana göre, üstü örtük
toptan bir "İmha" planının süslü ifadesidir. Görülüyor: " sırayla
geliyorlar, teker teker yok ediyorlar, yavaş yavaş susturuyorlar." Bu
yüzden bazen medya bazen edebiyat...
Emin Çölaşan'ı, Bekir Coşkun'u, Oktay Ekşi'yi, Cüneyt Ülsever'i, Mine
Kırıkkanat'ı, Tufan Türenç'i, Özdemir İnce'yi, Ruhat Mengi'yi, Necati
Doğru'yu, Yazgülü Aldoğan'ı (ve elbette Mustafa Balbay'ı, Tuncay Özkan'ı,
Nedim Şener'i Ahmet Şık'ı, Soner Yalçın'ı) suskunlar köşesine birer biblo
olarak yerleştirmediler mi? Arada bir tozlarını almak isteyenlere unutun /
unutturun gitsin, denerek baskı yapılmıyor mu?
Onların boşluğuna Hasan Cemal'i, Cengiz Çandar'ı, Ergun Babahan'ı, Serdar
Turgut'u, Fehmi Koru'yu, Mümtaz'er Türköne'yi, Murat Belge'yi, Ahmet
Altan'ı, Mehmet Altan'ı, Mehmat Barlas'ı, Derya Sazak'ı, Taha Akyol'u, Oral
Çalışlar'ı, Emre Aköz'ü, Ekrem Dumanlı'yı, Önder Aytaç'ı, Nazlı Ilıcak'ı
yerleştirmediler mi?
Sabah ve ATV "Bizim Çalık"a verilmedi mi?
CİA'dan Mr. Chris Mason'un kıymetli eşi Yasemin Çongar, Taraf gazetesini
türetmedi mi?
Uzan İmparatorluğu gibi Aydın Doğan İmparatorluğu da dağıtılmadı mı?
"Hedef 2023"e varana kadar yukarıdaki sorular uzayıp gidecek gibi görünüyor.
Bu kitaptan iki alıntı ve bir ayrıntı:
"Derler ki Sezen Aksu, bir zamanlar aşk yaşadığı Enis Batur'un arkasından
"Ben Murat Belge'den duydum, Enis şair değil, derlemeciymiş," diye
konuşurmuş. Bu cümle fena halde Murat Belge için de geçerli.
"Bir başka Cihangirli Murathan Mungan'ın yıllar önce ettiği çok güzel bir
söz var. Mahalle arkadaşlarına cuk oturuyor: Türkiye'de her şey
olabilirsiniz ama rezil olamazsınız.
(Mungan'ın mahalle arkadaşları, "yetmez ama, evet"çi liberallerdir. Sezen
Aksu'dur, örneğin, Halil Ergün'dür, Lale Mansur'dur.)
Ayrıntı ise şu:
Hürriyet Gazetesine çıkarılan iktidar faturasının bir takım sonuçları
oldu. Gazetenin Yayın Yönetmeni değişti ve bu arada ilginç bir atama daha
yapıldı: Gazetenin künyesinde yıllardır "Yayın Danışmanı" olarak yer alan
Doğan Hızlan "Yorum Editörlüğü" diye daha evvel duyulmamış bir görev
üstlendi. Hızlan'ın görevi, gazeteye girecek yazıları önceden okumak,
değerlendirmek, "sakıncalı" bir tarafı varsa yazarı uyarmak, gerekirse
yazısını değiştirmesini söylemekti. Bir tür "yazar polisliği" de denebilir.
Belli ki artık yayın ilkeleri yetmiyor, yazarlar gündelik operasyonla da
takip ediliyordu.
Hedef 2023...
Epey zamandır bir kalpağın sökülüşünü ve onun ipliğiyle bir sarığın
örülmesini izliyoruz sanki.
Son yıllarda sayısal olarak artan, içerik olarak değişen şiir yıllıklarını
da "Hedef 2023" penceresinden bakarak değerlendirirsek haksızlık mı etmiş
oluruz acaba?
*
Roman tahlili yapacak değilim; sadece birkaç küçük not: Nedim Gürsel,
Şeytan, Melek ve Komünist romanında üç dille sesleniyor sanki
okurlarına: Bir, romanın başlangıcında bir Berlin belgeseli oluştururken
kullandığı ansiklopedi kuruluğunda bir dil; iki, Nâzım Hikmet'e karşı
içindeki İvan İvanoviç'e kullandırdığı rapor dili ve üç, derin ruh
tahlilleri ve imgelerle zenginleştirilmiş atmosfer tanımlarıyla ustalığını
konuşturduğu kendi dili. İlk dili kullanırken kekemeliğini okura da
bulaştırıyor. İkinci dil oldukça şaşırtıcı ve durmadan soru işaretleri
biriktirmemize neden oluyor. Kitabı huzurla kapatmamızı, kitaplığa
yerleştirmeden önce bir süre daha elimizde tutmamızı ve başlangıç kısmına
bir kez daha bakmamızı sağlayansa üçüncü dili.
*
İşte bunlarla geçti iki aya yaklaşan tatil. Yeniler, yanımda götürdüğüm
kitapların okunmasını erteledi. Onlar, sıradaki kısa bir Bursa kaçamağından
sonra çıkılacak Karadeniz gezisini bekleyecekler…
Uzaktan da olsa görüşeceğiz…
Elizedebiyat,
Sayı: 32 / Ağustos 2011
İZ/DÜŞÜM XXXI
Temmuzun son günleri, Bursa…
Uzaktayken biriken işlerin toparlanması…
Eliz, Çinikitap ve ofis…
Dergilerimize gönderilen yazılar, cevabı verilmemiş birçok ileti…
Tuhaf bir yabancılık…
Ve iki sürpriz: Muharrrem Sönmez’in tek kişilik fanzini
Çıngar
ile Halûk Cengiz’in mektubu.
Çıngar,
çıngar işte… Şimdilik aynaya karşı ya da gölge boksu. Bakalım zaman içinde
aynanın yerine kimler geçecek, kimler gölgenin içine yerleşecek.
Halûk’un
mektubuna gelince: Bana mı yoksa cümle edebiyat âlemine mi, kararı siz
verin; iznini alarak mektubu aynen aktarıyorum:
“Nuriciğim,
On beş yıldır, başka şehirlerde yaşadığımız halde,
hiç bu kadar uzun sürmemişti ayrılığımız, bu kadar uzun ara vermemiştik
yazışmaya. Biliyorum, benim yürüyebilen bir
“kırlangıçotu” olduğumu hatırlayıp yeni bir göç denemesine daha
kalkışmam, seninse bendeki yerleşiksizliği, nereye düşeceğimin belli
olmayışını sevmemen yüzünden uzadı bu zaman. Dahası iki taraflı teknik
sorunlar: Kopuk internet, ayarsız ağlar, yersiz yerel bağlantısızlıklar,
üstüne üstlük telefon sevgisizliği... İyi de, dedim bu sabah kendime,
telli-telsiz iletişim yoksa PTT de mi yok? Yirmi yıl önce nasıl
haberleşiyor, uzaktaki sevdiklerimizle nasıl paylaşıyorduk yaşadıklarımızı?
Hadi, kalk yaz o zaman Nuri’ye, hemen.
Canım kardeşim,
Benden iyi bilirsin, alışılmış söylem şudur:
Dostluklar, paylaştıkça genişler. Neyi, ne kadar? Biz, iki suskun, konuşmayı
sevmeyen adam, yıllardır, hemen her gün, e-posta denen yolla, ama sadece
üç-beş satırla anlatır dururuz birbirimize her şeyi. O kısalığına rağmen
mektuplarımızda paylaşmadığımız, birbirimize anlatmadığımız bir şey var
mıdır, kalmış mıdır? Belki ayrıntılar... Onları da, besbelli tamamlıyoruz ki
kendimizce, bunca yıldır birimizin anlattığının üstüne soru sormak, ötesini
öğrenmek ihtiyacı duymadı beriki, hiç. Söylenenin, söylendiği kadarının
yetmesi iyidir; her şeyi anlatmak yorar kimilerini; üstelik her şeyi
anlatınca, bizim gibiler, anlaşılmak ölür biraz, derler, üstelik buna
içtenlikle inanırlar.
Kuşkusuz, bunları söylemek için almadım
kâğıdı-kalemi elime, canım kardeşim. Şunu demek için aldım: Şiirlerinin
yazılış sürecine tanık olmakla gururlandığım, kitaplaşmasını senden büyük
heyecanla bekleyip yayımlanmasına belki senden fazla sevindiğim
Şifasız Otlar Kitabı’nı, kimbilir kaçıncı kez elime aldım dün gece,
okuyayım diye... Ve şunu bir daha anladım ki, şiir açıklanamaz. O şiirleri
ne kadar iyi bilsen, o şiirlerin şairini ne kadar iyi tanısan, bu savları ne
kadar özgüvenle iddia etsen de açıklanamaz. Onu anlatma, açımlama, açıklama,
çözümleme, anlamlandırma çabaları boşa; has şiiri, ne yapsan tamıtamına, tüm
yanlarıyla anlamlandıramaz, açıklayamazsın. Şairinden başkasının gücü yetmez
buna, denebilir mi? Bana kalırsa şairi de, istese bile, o şiiri, o şiirin
dışında başka sözlerle, sözcüklerle, kısacası bir başka metinle açıklayamaz.
Hoş, o şiiri yazdıktan sonra neden böyle bir işe kalkışsın ki? İşte,
sekiz-on dizelik bir şiirin sayfalar tutan incelemesinde bile hâlâ eksik,
söylenmemiş-söylenememiş şeyler bulmamız bundandır bence, şiirin açıklanamaz
oluşundandır.
Kardeşim,
Şiire duyduğum saygıyı, sevgimin önüne geçen saygımı
en iyi sen bilirsin. Onun üzerine düşüncelerimi açıkça yazmamın bizim âlemde
ne türden sorunlar yarattığını, yaratabileceğini de. Ama paylaşmak istiyorum
seninle onları. Katıldığın, katılmadığın noktaları yaz bana. İnternet yoksa
postacı da mı yok, değil mi ama?
*
Daha baştan tepki almamak için şunu söylemek gerek:
Kuşkusuz, her şiir incelenebilir, her şiir, klasik ya da bilimsel eleştiri
yöntemleriyle ele alınabilir; her şiire bu yöntemler ve kişisel
yaklaşımlarla anlamlar katılabilir, kazandırılabilir. Ama bu, asla o şiirin
birebir karşılığı olamayacaktır, olamaz.
Nasıl olsun? Senin “Sera” şiirini yazarkenki ruh
halini benim o şiiri okurken tamıtamına anlamamın olanağı var mı? Anlıyorum,
tamam, o şiir bende bir şeyler çağrıştırıyor, bana unuttuğum bir şeyleri
hatırlatıyor; dile getiremediğim, anlatamadığım, anlatmayı beceremediğim
şeyleri, benden başka biri, sanki benim yerime, benim adıma, şimdiye dek
aklıma hiç gelmemiş bir biçimde, sanki başka bir dilde, dahası bana mükemmel
gelen bir güzellikte söylüyor… Ama bu, benim onu yazan şairin duygu
dünyasını tümüyle anladığımı söyleyebilmem için yeterli mi? Değil, bence
değil.
Açıkça belirtmem gerekirse şiir incelemesi, bana
göre, salt kafa işidir. Bilimsel bilgi, birikim, deneyim, sistemli çalışma,
araştırma gerektirir. Şiirin de bunlara ihtiyacı olduğu söylenebilir ya,
şiir, salt kafayla yazılmaz. Şiir ile şiir üzerine yapılan çalışmalar
arasındaki bağdaşmazlığın ilk ve en önemli farkı budur bence. Ayrıca, şiir
incelemesinin, doğası gereği, yararlı olmak işlevi vardır; görevi budur.
Oysa şiirin ne bir görevi vardır, ne de yararlı olmak gibi bir işlevi ya da
amacı. Kısacası şiir, bana göre, fikir için yazılmaz; o, dünyanın, evrenin
sırlarını duyurmaktan uzaktır, demiyorum, bunlarla ilgili değildir, diyorum.
Ama, hiç olmaz mı? “Fikir şairi” vardır, yani
sanırım vardır, olduğu söylenir, hattâ kimileri kendini böyle tanıtır. Bizim
ülkemizde Nâzım Hikmet’in “fikir şairi” olduğunu söyleyenlerin sayısı oldum
olası şaşırtmıştır beni. Şair, düşünce şairi-duygu şairi diye
sınıflandırılabilir mi? Nâzım Hikmet şairdir, has şairdir ve kişisel
seçimimi sorarsan, düşüncelerimiz de taban tabana zıtlık taşımadığı halde,
ben onun sevda, hasret, özlem, gurbet, kısacası duygu şiirlerini severim.
Hadi, daha ileri gidip itiraf da edeyim: “Senin adını / kol saatimin
kayışına tırnağımla kazıdım” diye başlayan şiir ile “Ceviz Ağacı” varken
“Makinalaşmak”a yan gözle bile dönüp bakmam. Bana kalırsa şiirin felsefeden
ayrılamazlığını anlayamayıp felsefeyi salt ve kaba fikirle, düşünceyle,
ideolojiyle karıştıranların sayısı, bizim ülkemizde, neredeyse şair sayısına
eşit.
Demiştim: Şiir incelemesi, bana göre, salt kafa
işidir; bilimsel bilgi, birikim, deneyim, sistemli çalışma, araştırma
gerektirir. Bu durumda bir yönteme ihtiyaç duyması da doğaldır. Bildiğimiz
şu ki, bir şiiri incelemenin akla gelen ilk yöntemi, onu sözcükleri,
dizeleri, dize kümeleri olarak ele almak; yani onu mantıklı, yazıldığı dilin
sözdizimi ve yazım kurallarına uygun, anlaşılabilir cümleler, paragraflar
biçimine dönüştürmek; kısacası onu sıradan, basitleştirilmiş, düzyazı bir
metin, denebilirse bir öykü ya da makale hâline çevirmek... İyi de, buna
kimin hakkı olabilir? Hem, söylenmemişlerini, söze vurulmamışlarını, daha
sevilir biçimde söyleyeyim; “satır aralarını” ne yaptın şiirin, diye
sormazlar mı adama?
Hiç kuşku yok ki, şiir sözcüklerle yazılır ve o
sözcüklere bildiğimiz sözlük anlamları dışında yüklediği anlamlarla
genişler, zenginleşir. Ama kimileri, şiiri çözümleyeceğim diye, sözcüklere
öyle anlamlar vehmediyorlar ki, eminim, onların çoğu şairin bile aklının
ucundan geçmemiştir. Böylelerinin giderek yerleşen şiir çözümleme-açıklama
dili, çabası beni ürkütüyor doğrusu: Hani, şairi kalkıp “Hayır, ben öyle bir
şey söylemek istemedim” dese, “Sen sus! Ne demek istediğini benden iyi mi
bileceksin” diye paylayacaklar neredeyse. Öyle; onlar her şeyi yalayıp
yutmuş, insan ruhunun ve beyninin katmanlarına ulaşmış; Freud’dan üstün,
Kant’tan büyük, Descartes’ten, Sokrates’ten ulular. Sanırsın şiirin
gizçözücülüğünü onlara bahşetmiş Tanrı; şiirüstü, şairüstü oldukları
inancına kaptırmışlar kendilerini. Üstelik öyle kaptırmışlar ki, insan
algısına sığmaz ve bağışlanamaz bilgiç edaları, en hafifinden, haddini
bilmezlik olarak tanımlanabilir. Bu ne kendini beğenmişlik, bu ne ölçüsüz
bir değer biçmektir kendine? Şiir, şair bu kadar mı hafifsenir? Bir biçimde
yararlandığı, sırtından geçinmeye çalıştığı şeye, insan bu kadar mı
saygısızlık davranır, bu kadar mı hain, nankör olur?
Mutlaka farkındasındır, sözünü ettiğim şey eleştiri
değil, eleştiri ya da bilimsel eleştiri adı altında, ona bir şey katmaktan
uzak, salt o şiire yönelik açıklama çabası… Üstelik ne yazık, şiir
eleştirisi, giderek bu biçimiyle anlaşılıyor, böyle kabul görüyor artık.
Ne var, bunları söyleyerek şiiri başka, yüksek bir
yerlere koyduğumu düşünürken, şaire kötülüktür belki de yaptığım. Öyle ya,
hayatın, özellikle sanatın biricik temeli, ifade etmek arzusudur ve şiir de
eleştirildikçe, incelendikçe, açıklandıkça, çözümlendikçe çoğalacak; şiir
kitaplarının satış sayısı, böylelikle artacak; şair, birtakım kazanımlara
belki de ancak böyle ulaşabilecektir.
Benim istediğimse şiirin yalnızlığıdır bir bakıma.
Şiirin salt bana ait olması, benim olması… Şairle şiir okuru olarak bu
konuda anlaşmamız, korkarım olanaksız.
Böyle diyerek bitiriyorum konuyu, şimdilik.
Uzatmadan, konuşma fırsatı yaratmak istiyorum sana. Düşüncelerini merak
ediyor, bekliyorum. İlk okuru olmaktan her zaman ayrı sevinç duyduğum yeni
şiirlerini de.
Sevgiler canım kardeşim. Bir o kadar da özlem.
23.06.2011”
*
Halûk’un mektubu bu… Onun söylediklerine her zaman
kulak verdim ve bunları her zaman önemsedim.
Eliz okurları için de önemli
olacağını düşünerek paylaşma gereği duydum.
*
Üçüncü bir sürpriz daha var: Posta kutum!
“Sığmayanları yere koyduydum” dedi görevli bayan. Sevindirdi beni,
sevindirdiniz… Sağolsun, sağolun!
Görüşeceğiz…
Elizedebiyat,
Sayı: 33 / Eylül 2011
İZ/DÜŞÜM XXXII
Karga sürüsünün içinden geçiyoruz sanki ve
kargaların ardı arkası gelmiyor.
Şu son yıllarda Bursa’nın yaşadığı kıyıma bakın: Ali
Özçelebi, Ali Aksoy, Melih Elal, Bahri Çokkardeş, Metin Güven, Mehmet
Kaplan… Her biri başka bir köşeye uzanmış, upuzun ve bembeyaz yatıyor.
Göçmen kuşların sonuncularından Mehmet Kaplan’ın
kitabını hazırlarken dosyasından çıkarmasını istediğim bir şiirinde, her
zamanki gibi, iğne dolu, alaycı bir dille, Bursa’ya bir Şairler Mezarlığı
kurulmasını öneriyordu. Onu bekleyen ve çok yakında duran sonun farkında
olarak mı, yoksa bir uzak görüşlükle mi düşünüp dile getirmişti bu öneriyi,
bilmiyorum. Ama haklıymış! Şimdi şair mezarlarını dolaşırsanız, Bursa’yı bir
uçtan ötekine tavaf etmiş olursunuz.
Ya Türkiye’nin yaşadığı kıyım?
Şu tarihler bakın:
11 Nisan 2011
30 Haziran 2011
3 Temmuz 2011
24 Temmuz 2011
24 Ağustos 2011
17 Eylül 2011
Bu tarihleri, aşağıdaki isimlerin doğum
tarihlerinden sonra koyduğunuz küçük tirenin ardına yerleştirin şimdi:
Ruşen Hakkı
Hulki Aktunç
Ahmet Uysal
Didem Madak
Seyhan Erözçelik
Necmi Selamet
Yakıştı mı?
*
Ruşen Hakkı ağbi ile hiç görüşmedik. Bir dergiye ilk
kitabım için bir değerlendirme yazısı yazmıştı. Bunu vesile bilerek onunla
bağlantı kurmak ve teşekkür etmek istemiştim ama adresine ve telefonuna
ulaşamamıştım; borçlu kaldım.
Hulki Aktunç’la da hiç karşılaşmadık,
telefonla olsun, konuşmadık.
Akatalpa’yı
çıkardığımız dönemde dergiye şiir istemek için ve bir de 40. sanat yılını
kutladığı günlerde Buyaz adına Bursa’ya davet etmek amacıyla yazdığım birkaç
elektronik postadan başka hiçbir bağlantımız olmadı.
Sadece, eşi Semra hanımla birlikte imzaladıkları,
dört yıl öncesine ait bir mektubu var elimde:
*
Ahmet Uysal’la Bursa Edebiyat Günleri’ni
düzenlediğimiz yıllarda, sadece bir kez karşılaştık. Panellerin öncelerinde
ve sonralarında, ayaküstü eski Bursa, şiir, dergiler ve ortak dostlarımız
üzerine konuşmuştuk. Nahit Kayabaşı ve Halûk Cengiz’le birlikte
çıkardığımız, Düşlem dergisine
destek verenler arasındaydı. Yeni Biçem’den kopuş sürecimizi izlermiş meğer;
İda’nın eteklerinde koyulttuğu bilgelikle, ince delikli edebiyat süzgecinden
geçirdiği uzak izlenimleri ve konuyla ilgili şahısların davranış
biçimlerinin dışarıdan nasıl göründüğünü anlatmıştı.
Didem Madak’ı sadece şiirleri ile tanıdım.
Seyhan Erözçelik’i de öyle…
Belgelerimin arasında adları bulunsun diye bazı
şairleri-yazarları ofis kayıtlarına geçiririm; yüzlerini hiç görmemiş olsam
da buraya uğramış, benimle sessiz harflerle konuşmuş olurlar. Sonra hiç
görmediğim mekânlarına yolcu ederim onları. Benim için önemlidirler; bu
yüzden, bir gün karıştırılırsa, evrak-ı metrûkemin bir köşesinde görünsünler
isterim. Bu adlardan biriydi Seyhan Erözçelik.
Ve Necmi Selamet...
Eliz’in yayın kurulunda olmasına
rağmen yüzünü hiç görmediğin uzak dostumuz.
Şu elektronik posta salgını neleri yok etti. Mektubu
bitirdi, bir vesileyle bir yerlerde dostlarla özlem gidermeyi sonlandırdı ve
bizi kolaycılığa alıştırdı. Öyle olmasaydı, Selamet’le hiç değilse ayda bir,
dergiye gelen yazıları, şiirleri yüz yüze tartışır, sayfa düzenine
çalışırken edebiyatın enini boyunu ölçme fırsatını yakalardık. Olmadı. Ya
telefon ya da e-posta yoluyla görüşebildik, sesimiz tellerde, harflerimiz
elektronik bağlarda asılı kaldı.
*
Bir yanda, neredeyse ayda bir ortalamasıyla
gerçekleşen kayıplar, bir yanda, sanki bir gün bu kayıplar listesine adımız
eklenmeyecekmiş gibi sürdürdüğümüz nafile kavgalar…
Üç ay boyunca uzak kaldığım internet ortamının bir
karga ve kavga üretme çiftliğine dönmüş olduğunu gördüm. Hanımlar, beyler,
Ekim kapımızda! Sırada Kasım var, Aralık var! Tokmağıyla dolaşan elin kimin
kapısını çalacağını bilmiyoruz. Hiç değilse birbirimizde biriktirdiğimiz
anıların makyajlı olmasını sağlayalım.
Görüşeceğiz…
Elizedebiyat,
Sayı: 34 / Ekim 2011
İZ/DÜŞÜM XXXIII
Bu İz/düşümde yine bir mektup var ve yine Halûk
Cengiz’den.
Bu köşeyi, bu başlığı ve bu yazıları bir arada
düşünenlerin aklına, eminim “kolaycılık” sözcüğü geliverecektir; olsun,
gelsin!
Doğrusu ben, sevgili Halûk’un, didikleyen
bakışlarıyla saptadıklarını sadece bana yazdığını düşünmüyorum. Sonuçta,
kimsenin eniyle, boyuyla, kalitesiyle, çıta yüksekliğiyle meşgul olan
cümleler kurmuyor, günümüz edebiyatına Akdeniz’den bakarak konuşuyor.
Yazdım, tekrar edeyim: Bu sesi önemsiyorum ve kendime saklamak istemiyorum.
İşte mektup:
Kardeşim,
Çoktan çekildi insanlar uykularına. Onlarla
birlikte gürültü de… kim bilir nereye? Ama ses, dersen, var: Rüzgârın
yaprakları kıpırdattığını, denizin kıyıya vurduğunu duyuyorum. Gece, evet…
ve bildin! Kendimle başbaşayım, yine. Ama korkma, iyiyiz… üçümüz de! Hem
öyle iyiyiz ki, bak, şiir bile geliyor pejmürde belleğime:
“Şehirden biri gitmiş de sanki, / Silmişler bir
sokağın adını”.
“Nilüfer”di, değil mi… evet, “Nilüfer”di bu
dizelerin geçtiği şiirin adı. Neden ama… neden “Nilüfer”? Üstelik şu an
“nilüfer” ya da onunla ilgili herhangi bir şey, benim aklımın ucundan bile
geçmiyorken, neden bu dizeler?
Sanırım bu şiiri sana nelerin yazdırdığını, bu
dizelerin bana neleri getirdiğini hiç kimse bilmeyecek. “Sanırım” da ne,
kesinlikle böyle olacak. “Şiir açıklanamaz”. Demiştim.
*
Sana ne zamandır gazete okumadığımı, TV
izlemediğimi de yazmıştım; “çok seyrek, ucundan bucağından, sadece ihtiyaç
duyduğum kadar…” demiştim.
Ne ki bugün, burada bakım nedeniyle gün boyunca
elektrikler kesik olacağı için, gidip gazete alayım, dedim. İyi ki de
almışım: Nobel Edebiyat Ödülü bu yıl bir şaire, “yoğun, şeffaf imgeler
aracılığıyla gerçekçiliğe yepyeni bir yol açtığı gerekçesiyle”, 80 yaşındaki
İsveçli Tomas Tranströmer’e verilmiş.
İtiraf etmek gerekirse, ben bu bir ayağı
çukurdaki adamcağızın ne adını duydum şimdiye dek, ne de tek bir dizesini
okudum. Ama şiir adına nasıl sevindim, bilemezsin! Asıl sevindiğimse,
sanatsever-şiirgüzar gazetemizin bu haberden yola çıkarak şiiri yeniden
gündeme taşıması ve akla hayale gelemeyecek “Acaba Şiir Ölüyor mu?” sorusunu
“yazar ve şairlerimiz”e sorması oldu. Yarabbi, bu ne yaratıcı sanat-şiir
düşkünlüğü, dedim kendi kendime.
Ne yalan söyleyeyim, doğrusu “yazar ve
şairlerimiz”, soruyu benden daha fazla ciddiye almış, efendice cevaplar
vermişler. Sözgelimi önemli romancı, filmci, müzisyen ve köşe yazarı Zülfü
Livaneli, şiir okuyanların azaldığını; çünkü hayatın şiirinin bittiğini,
şiirin bir yerlere sürgüne gönderildiğini; onun yerine satır satır yazılan
basmakalıp köşe yazıları döneminde olduğumuzu söylemiş ki, yerden göğe
haklı.
Sunay Akın ise, bu konuda yapması ve söylemesi
gerekenleri, ta 1992 yılında -yani Nobel için daha Orhan Pamuk’un adı bile
anılmıyorken… düşün!- yapıp söylediğini; bu soruya, o zamanlar böylesi
hamleleri anlayamayan şairlerin yanıtlaması gerektiğini -yani bir bakıma
onlara küstüğü için oyuncak ve tv piyasasına girdiğini- belirtmiş.
Her zaman olduğu gibi, buraya da nasıl girdiğini
anlamakta güçlük çektiğim Ahmet Hakan da, bu yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nün
bir şaire verilmesini “ölü yüzü pudralamak” biçiminde niteleyerek “… galiba
bitti bu iş. Galiba şiir öldü” demiş. Gazete, ayrıntılara girmeyecek kadar
ağırbaşlı olduğu için, Ahmet Hakan’ın kendi sözlerinden etkilenerek Fatiha
okuyup okumadığını yazmamış.
Ne var, bana kalırsa en güzel cevabı değil de, en
ciddi cevabı Ataol Behramoğlu vermiş: “Dünyada ve ülkede şiire ilginin
azaldığını söylemem haksızlık olur… Bunun sorumlusu, yayın dünyasını,
kültürü ve kitabı da sadece para gözlükleriyle gören tüketim toplumu
ahlakıdır.”
Yılın sanat-şiir soruşturmasında son sözü ise, en
ciddi değilse de, yüreğime en çok su serpen cevabı veren Nazlı Eray almış:
Daha baştan, “Şiir öldü” sözüne katılmadığını cansiperane biçimde belirtmiş.
Sonra “Ben Küçük İskender’e hayranım mesela, dev gibi…” demek suretiyle
romanlarında bir türlü denk düşüremediği müthiş bir söz oyunu
gerçekleştirmiş. Ardından Murathan Mungan’ın, Ataol Behramoğlu’nun, Ahmet
Telli’nin, İlhan Keskin’in, kısa süre önce yitirdiğimiz Didem Madak’ın
adlarını anmış… Yüreğime neden mi su serpildi? Çünkü “Başbakan bile
toplantılarda Necip Fazıl’ı okuyor… Bence şiir daima hayatta ve yaşıyor”
dedikten sonra şiirin ölmediğine inanmak için başka kanıta ihtiyacım
kalmadı.
İşte, şiir de, edebiyat da, sanat da… dahası
ahlâk da, değer yargıları da böyle kan kaybediyor. Hayır, hiçbiri ölmeyecek,
dünya ve insanoğlu yaşadıkça yaşayacak, ama gerçek şiirseveri, gerçek
edebiyatseveri, gerçek sanatseveri, gerçek insanı her zaman üzecek bu türden
konuşmalar, soruşturmalar, hatta etkinlikler, aldatmacalar da olacak.
Son olarak şunu söylemek gerek: Sanmam ki bu
soruşturmaya cevap yetiştiren koca koca şair ve yazarlarımız da Tomas
Tranströmer adını daha önce duymuş olsunlar. Belki Zülfü Livaneli… vaktiyle
oralarda yaşıyordu. Bir de Ataol Behramoğlu… sık sık yurt dışındaki
etkinliklere katıldığı için, belki. Ama söyleyeceğim bu değil. Dikkatimi
çeken, Nobel’in Tranströmer’e veriliş gerekçesi: “Yoğun, şeffaf imgeler
aracılığıyla gerçekçiliğe yepyeni bir yol açtığı…” Şimdi Allah aşkına söyle
bana, bu soruşturmaya yanıt veren yazarlarımızı geç de, şairlerimizin
hangisinin şiirlerinde “imge”ye rastladın sen? Gerçekten soruyorum, ne
bileyim, belki de ben anlamıyorum…
Yok kardeşim, uzun bir süre daha gazete mazete
almam artık.
*
Nuriciğim,
Başka şeylerden söz edecektim aslında. Söz nasıl
oldu da yine şiire geldi, anlamadım.
Saat 03:00.
Rüzgâr sertleşti. Yarın yağmur yağacakmış, öyle
diyorlar. Artık burada da geceleri soğuk oluyor hava. Yatmalı, diyorum ya,
geceyi bırakıp yatamıyorum da. Şimdi bir sigara yakıp denize açılan bir
sokaktan kimsenin olmadığı limana yürümeli.
“Şehirden biri gitmiş de sanki / Silmişler bir
sokağın adını”.
Evet, bildiğim bir şey var kardeşim: Şiir
öldürülemez!
Sevgi… her zamankinden! 17.10.2011
*
Sivrisinek ve saz… Bu iki sözcüğün başında bir de
“anlayana” sözcüğü vardı, değil mi?
Görüşeceğiz!
Elizedebiyat,
Sayı: 35 / Kasım 2011
İZ/DÜŞÜM XXXIV
Bu yazı, bu başlığı taşıyan köşe için yazılmış son
yazıdır.
Son, çünkü yeni bir yıla başlarken,
Eliz Edebiyat’a yeni bir biçimin, yeni bir içeriğin gerekli olduğunu
düşündük ve bu bağlamda bu köşe de dahil, bazı elemeler, eksiltmeler yapmaya
karar verdik.
İçeri çekilmektir bu, bir bakıma, çekirdeği
güçlendirmektir. Sayfaları öyle ya da böyle tamamlama yönteminden vazgeçerek
“öz”ü sunmaya yönelmektir.
Yazdıklarım, şu anlama gelebilir: Demek, geçen üç
yılda bir şeyler aksadı, oturmadı; : Demek, istediklerimizden çok
istenilenleri yaptık; : Demek, biçimlendirmekten çok biçimlendik; : Demek,
genel dergicilik çizgisinin modasına uyduk ve sadece ortalamayı tutturmaya
çabaladık.
*
Son, derken kendime ait gerekçelerim de var: Son,
çünkü vuruş sayısıyla, belli konularla ve belli bir akışa uymanın
sıkıntısıyla sınırlanma cenderesinden kurtulmak istiyorum. Bana ayrılan
sayfanın santimetrekaresini aşmamak adına zorunlu olarak yazıya uyguladığım
“özetleyerek geç” ya da “sadece değin – maksadını anlayan anlasın”
yaklaşımının neden olduğu yanlış anlaşılmalardan usandım. Olabilirse, üç oda
bir salona yayılarak yazmak istiyorum.
Şöyle diyordu Halûk, bana yazdığı son mektubunda:
“Kardeşim, sana yazacaklarım neden ille de
şiirle, edebiyatla ilgili olsun ki?
Nereden çıktı şimdi bu, diyorsun, değil mi? Deme,
bak ne oldu: Bugün sana bir şeyler yazdım, elbet şiir-edebiyat üzerine. Ama
yazdıklarımı yeniden okuyunca, içtenlikle yazmış olduğum halde, nedense
yapay geldi bana sözlerim, söylediklerim. Düzelteyim, dedim; orasından
burasından çekiştirdim; söyleyiş biçimimle, cümlelerimle oynadım ya, nafile;
kendimi bile inandıramadım söylediklerime. Öyle olunca da silip attım
hepsini, baştan başladım. Mektup bu, içtensizliğe gelir mi?
Belki “ille de şiir üzerine yazacağım” diye
kendimi koşullandırmamdandır. İnsan, şiir gibi, tamı tamına bilmediği,
bilmesinin de pek mümkün olmadığı bir konuda, üstüne üstlük bir de kendini
koşullandırıp sınırlandırınca, lafa, ister istemez paldır küldür girip kimi
sonuçsuz tartışmalarda olduğu gibi, bir an önce keskin, kaba, neredeyse
emrivaki denebilecek biçimde söyleyeceğini söyleyip işin içinden hemen
sıyrılmak istiyor. Dahası karşısındaki bir şey sormasın, sözünü çürütecek
laf etmesin, “son sözü” kendisi söylemiş olsun, böylece -aslında öyle
olmadığını bilse bile- “haklı olduğu” inancı sürsün de istiyor. Çoğu zaman
ortaya kahramanvâri ama ucuz, laf olsun diye söylenmiş,
inançsız-içtenliksiz, ama pek kibirli sözler, metinler çıkmasının nedeni
başka ne ola ki? Ama yok, ben sana bunu yapmam, yapamam. Kaldı ki sen de
içtenliksiz yazdığım her sözcüğü bir bir yakalar, hele haklı olmadığım
noktada bana “haklısın” demezsin zaten. Seni bunca sevmemin, sana inanıp
güvenmemin ilk nedenlerinden biri budur; bu, iyidir.”
Halûk’un yazıya yaklaşırken önemsediği bu tavır,
bana uyan, benim yazıya yaklaşımımı da tanımlayan bir tavırdır. Bütün diğer
sebeplerin dışında bu ortak tavırda buluşmamız yüzdendir belki de
birbirimizi anlamamız, sevmemiz.
İnanmadığım, kendimce doğrulundan emin olmadığı tek
bir cümle kurmadım bu köşede. Bunu yaparken, birilerine hoş görünmeyi,
birilerinin kalbini ya da kalemini kazanmayı aklıma getirmedim; “hak”kın ve
“had”din sınırlarını aşarak birilerini hırpalamayı, birilerinin ağzının
payını vermeyi amaç edinmedim. Yine de yaralarına dokunduklarım,
gocundurduklarım olmuştur. Onlardan özür dilemek niyetinde değilim. Onlara,
alınganlıklarını dağıtabilmeleri için, arada bir baksınlar diye, bir ayna
armağan edebilirim ancak.
Halûk’un mektubu şöyle devam ediyordu:
“Nedenini söyleyeyim: İnsanın arkadaşı, dostu,
ailesi, okuru… böyle olmalıdır. Kesinlikle böyle olmalıdır ki, her bildiğini
mucize, her sözünü hikmet, her yazdığını şaheser sanmasın, sanamasın; daha
fazlasını öğrenip bilmek, daha doğrusunu söylemek, daha güzelini yazmak için
uğraşsın, didinsin, çabalasın. Ben bu bakımdan şanslı sayarım kendimi;
çevremde her zaman benden çok şey bildiğine, benden zevkli olduğuna, dahası
zekâsına, duygu/düşünce ya da hayal gücüne inandığım, kısacası bir şeyler
öğrenebildiğim insanlar olmuştur. Bugün, kendimi beğendiğim kimi yanlarım
varsa, itiraf etmeliyim, bunlar, o insanların emeğiyledir ve şu son 20
yılda, üzerimdeki emeğini bir an olsun yadsımamışımdır.”
Kalbimizin başkaları için de atmasına izin
vermeliyiz. Bu kalbimize de kendimize de iyi gelir.
*
Geçtiğimiz yılda da,
Eliz Edebiyat’ta yayımlanan bazı
yazı ve şiirlerde, en az dört çift göz tarafından okunduğu halde atladığımız
dizgi, yazım ve harf hataları oldu, ne yazık ki. Kabul edilebilir hataların
dışında, bir de bilgisayar diliyle matbaa dilinin uyumsuzluğundan
kaynaklanan ve kontrolü edemediğimiz kimi hatalar saptadık ki, bunların
düzeltilmesi gerekiyor.
31. sayıda Sedef Hiçdurmaz’ın Yeşil başlıklı şiiri,
son dizesi düşmüş olarak yayımlandı. Şöyle olacaktı:
damarlarımda gezen ılık sıvı
yeşil
her yer
32. sayıda, Yaz Sıcağında Serinleten Kitaplar
başlıklı yazısı yayımlanan Özlem Tezcan Dertsiz’in kapakta ve İçindekiler
bölümünde ismi yer almadı.
34. sayıda Niels Hav’ın Aşk başlıklı şiiri son
dizesi düşmüş olarak yayımlandı. Şiir şöyle bitiyordu:
ve öldü sonunda akıl hastanesinde
Clara iyi piyano alıyordu. İşte bu
aşk dedikleri
*
Ekim ayında Can Yayınları tarafından yayımlanan İzak
Babel’in
Odessa Öyküleri’ni ilk defa
Türkçeye çeviren sevgili Ergin Altay ağabey bu kitabı daha matbaa sıcaklığı
üstündeyken imzalamıştı bana. Kitapta yer alan Parantez İçinde Adalet adlı
öykü şöyle bitiyor: “Nokta, olması
gereken, ona yakışan yerde olur.”
Sanırım benim noktama da yakışan yer burasıdır!
Görüşeceğiz…
Elizedebiyat,
Sayı: 36 / Aralık 2011
|