NURİ DEMİRCİ ARŞİVİ

 



Nuri Demirci Arşivi

 

 

 

 

                                KARIŞIK YAZILAR -2


EDEBİYAT, ETİK, YUMUŞAMA VS.

 

   Tarihi yazanlar, bitirdiğimiz yüzyılı tanımlarlarken, sanırım en çok şu iki sözcüğü kullanacaklar ve bu zaman dilimini bu iki sözcükle özetleyeceklerdir. Bunlardan ilki küreselleşmedir bana göre, ikincisi de detant. Bu 'sanırım'lı savı ortaya atarken, ne siyasal bilimlerin, o hiç bilmediğim karanlık sularına açılmak amacındayım ne de bilenlerin bile içinden çıkamadıkları milletlerarası ilişkiler yumağına bir düğüm daha eklemek niyetindeyim. Açıkçası ben, göstereceğim kulağımın yolunu, bilerek bir parça uzatıyorum.

   Sözü 'detant'a getireceğim; detantın bir bölümüne... Alışılmıştır, yazdığınız bir metin- de yabancı bir sözcük kullanmışsanız, onun sözlük anlamını, uygun bir yerde yazmalısınız ki dersinize çalıştığınız belli olsun.

   'Milletlerarası ilişkilerde yumuşama' diye yazıyor, benim baktığım sözlükte, detanta karşılık olarak. Bu tanımın bir bölümü kullanacağım ben ve insanlararası ilişkileri anlamakta zorluk çeken biri olarak, tanımın, 'ilişkilerde yumuşama' kısmını; hayır, 'ilişkiler'i de atarak, sadece 'yumuşama' kısmıyla ilgileneceğim.  

   Bazı değerlerimiz vardır, bilirsiniz, onlar hakkında değil tartışmak, konuşmak bile sakıncalı bulunur çoğu zaman. Kimi milli ve manevi değerlerimiz örneğin; onlar vardır, hep olmuşlardır, hep olacaklardır. Neden var olduklarını sorgulamak, hak ve had sınırlarımızın dışında kalır. Öyle olunca, üzerinde konuşulacak başka değerler aramaya koyuluruz. Kolayca da buluruz, elimizin altında duruyorlardır çünkü. Üstelik hem kul- lananları hem de dinleyenleri hoşnut eden kavramlardır bunlar. Barış deriz örneğin, sev-gi deriz, kardeşlik, dostluk, deriz. Hem de öyle bir deriz ki, tek tek kullanıldıklarında kulağa hoş gelen, tam yerine konmuş bir taş gibi bir işlevi ve bir ağırlığı olan bu kav-ramlar, koro kalabalığında 'ses'lerini yitirirler, anlamlarını suda seken taşlar gibi kaydırırlar ve suya yazılmış yazılara dönüştürürler. Bu kavram mahşerinde, örneğin hipotenüsün uzunluğunu Rapunzel'in dökülmüş saçlarının boyu ile açıklamaya çalışken yakalayabilirsiniz kendinizi.

   Örnekten bol ne var!

   Şu, televizyonlarda yayınlanan, yaygınlaştıkça yavanlaşan ve hemen hemen hiçbir zaman hiçbir sonuca ulaşamayan açık oturumlarda yaşananları bir düşünün. Konuşmacılar, saatlerce süren o programların büyük bir bölümünde zamanlarını, sanki farklı bir dili konuşuyorlarmış gibi, ne dediklerinde ne demek istediklerini açıklamakla harcarlar. (Komik ve acı: "Derin devlet"i anlatıyordu bir gün bir konuşmacı. Karşısındaki bunu "Kutsal devlet" olarak algılıyordu. Programın yöneticisi de "Derin devleti hangi anlamda kullandığınız, bilmiyorum ama..." diyerek giriyordu araya.)  

   Şu, "Barış" diye diye karıştığınız kavgalarınızı bir düşünün. (Yapmadığımız şey mi; Kıbrıs Barış Harekâtı'nı neden yaptığımızı, savunma içgüdüyle, böyle açıklamaya çalışmadık mı? Diyalektik kurama dayandırarak, her şeyin zıddıyla var olduğunu anlatma fodulluğunu yapıp yapmadığımızı bilmiyorum ama, bir savaşı, barış adıyla tarihe kaydeden bir ırkın ahfadı olduğumuz kesin.)

   İçinize dönün ve şu, odağında pırıl pırıl bencillik yanan sevgilerinizi, odağında çıkarların yalazlandığı dostluklarınızı şöyle bir gözden geçirin. Bulduklarınız yetmez mi neyin ne olduğunu anlamaya ve de anlatmaya?

    Diyeceğim, bir süre sonra, yüce olduklarını sandığımız değerlerin, yığınlaşmış insan kalabalığının ağzında değişik marka çikletler olarak çiğnenmekte olduğunu görürüz. Bir yandan da çiğnediğimiz çikletimizin markasını anlamaya çalışıyoruzdur. Bir de bakarız ki, örneğin 'demokrasi' diyen biziz ve kıpırdayan bizim dudaklarımız ama, ses, tepesi sarıklı bir kafadan, dudak kenarlarından taşmayan iki ince bıyığın altından geliyor. 'İnsan Hakları' falan dediğimizde de kıpırdayan yine bizim dudaklarımızdır ama, sesin çıktığı dudakların kıyısından biraz kımız ve biraz da kan sızıyordur.

   Kavramların tekelleşmesinden yana değilim elbette; bir çikleti herkesle beraber çiğnediğimizi ya da ağzımızdaki çikletin, çiğnendikten sonra bize verildiğini anlatmaya çalışıyorum ki yumuşama derken kastettiğim şey, işte tam budur.

   Bu durumda, ya artık balon bile şişiremeyen o çikleti çiğnemeye devam ederiz (ki, buna, olsa olsa geviş getirmek denir.)  ya yeni marka bir çiklet bulup yumuşayana kadar onu çiğneriz ya da kendimize yeni çikletler üretmenin yollarını ararız.   

   Şimdi yine sözlüğe başvuracağım ve size, çiğnemekten kolay kolay vazgeçemeyeceğimiz, dahası, yerine kolay kolay yenisi koyamayacağımız ve en vahimi, kolay kolay kendimizinkini üretemeyeceğimiz bir çikletin; etik'in anlamını aktaracağım.

   Etik, 'töre/ahlak bilimine ait; törel, ahlaki' diye bir karşılık taşıyor. Biz insanları kuşa-tan halkalardan tenimize en yakın olanı, dışarıya doğru sıralanmış halkaların herhangi bir nedenle daralması halinde bizi en çok sıkanı, o halkalar bir şekilde gevşemiş olsa bile asla gevşemeyenidir etik. Yani etik, en çok bağlı olduğumuz, yani, bizi en çok bağlayan, yani, bazen çıkarıp masanın altına yapıştırsak bile ağzımızdan düşürmediğimiz bir çiklet markasıdır. Adım attığımız her yerdedir, dokunduğumuz her şeydedir; evdedir, iştedir, aştadır, aşktadır, hatta, dozu kontrol edilmiş olarak savaştadır. İki kişi bir araya gelince, üçüncü ve dördüncü kişi olarak ordadır. Üçüncü ve dördüncü diyorum çünkü, kişiler, yine o savunma içgüdüleriyle değişime uğrattıkları kendi etik kurallarını, genelgeçer kalıpların içinde gizleme eğilimindedirler. Diyeceğim, etik, kavram olarak tektir ama, neredeyse kişi sayısı kadar etik anlayışı vardır. Buna isterseniz 'meal', isterseniz 'yorum' etik deyin. Etiğin biçimi değişmiştir, yumuşamıştır; giderek balçıklaşacaktır. Ve de balçık haliyle sıvandığı yerde çirkin duracak, oraya yakışmayacaktır. Ya da sıvanan yer, etiğin bu haline yakışmayacaktır.

   Şimdi ben, kulağımın yolunu daha fazla uzatmadan 'edebiyat' diyeceğim ve üçlemeyi tamamlayacağım: Yumuşama, Etik ve Edebiyat... Bu üçlemeden, Edebiyat ve Etik, Edebiyat ve Yumuşama, Etik ve Yumuşama gibi yazı başlıkları üretmek olası. Ben, belki de bütün başlıkları kapsayacak, tek bir soru sormakla yetineceğim: Edebiyatın bir etiği olmalı mıdır?

   Bu soruyu yersiz ve anlamsız bulanlar, ya değerlerin uğradığı çürümenin, yumuşamanın ayrımında olmayanlar ya da başka değerlerde olduğu gibi etikdeki yumuşamayı, çözülmeyi, balçıklaşmayı ve çürümeyi edebiyata yakıştıramayanlardır ki onlar iyi insanlardır. Edebiyatın tam ortasında duran billuru, saf olarak saklayabilenler, o billurun hâlâ saf olduğunu sananlardır.  

   Kâğıda ve kaleme ya da ekrana ve klavyeye dokunmadan, sadece bir okur olarak edebiyatla ilgilenenler de böyle düşünürler; bunu biliyorum, bunu gözlüyorum. Onlara, örneğin, "Biliyor musunuz, çeşitli dallarda verilen şu edebiyat ödüllerinde jüri üyeleri, önlerine gelen kitapların içeriklerinden çok, onları kimin yazdığına bakarak karar verirler." desem, bana inanmak istemezler. Ya da "Biliyor musunuz, dergilerde, gazete eklerinde üzerlerine yazı yazılan yazarların ve şairlerin birçoğu, kendileri için yazı yazanlara borçlanırlar ve bunu bir karşı yazıyla öderler." desem, bana yine inanamazlar ve "Şu bildiğimiz çete ilişkisi gibi bir şey mi bu?" diye sorarlar.

   Onlara, "Dahası var, bir yazarın adı kullanılarak da yazılar yazılabilir." desem, "Bu kadarı da fazla, abartma." derler bana. Ben de onlara, karşılarında canlı bir örneğin durduğunu söyler, Düşlem maceramı anlatır ve Antalya'da yayımlanan Bahçe dergisinin 15.sayısında, onların nasıl kendi Ayşegüllerini yarattıklarını kanıt olarak gösterirdim. Edebiyatın içindeki kristalin ya da içlerindeki edebiyat kristalinin islendiğini hissederlerdi.

   Bahçe'yi yönetenlere sorsalardı alacakları yanıtı da söylerdim onlara: "Yazı postadan çıktı geldi, biz de bastık. Nereden bilebilirdik ki kimin yazdığını?"

   Adları saptanmış Ayşegüllerle bu işi sürdürmeyi tasarlayanlar, asıl tehlikenin böyle bir yanıtın mantığında olduğunu görmüş olmalılar ki arkası gelmedi yazıların. 

   İki yıl aradan sonra, yine bir Bursa dergisinde, belki de yanlış seçilmiş bir 'ilk yazı'yla yeni bir başlangıç yapıyor ve söz alıyorum.

   Çikletleri, çiğnendikten sonra, paketlerinden çıktığı biçime dönüştürmenin yöntemini bilen varsa, söylesin! Ben buradayım.

   Burada mıyım? Neden olmasın!

   Görüşeceğiz.

 

(Akatalpa - Sayı: 17 / Mayıs 2001)

 

 

 

 

 

DENE(ME)ME

 

   Telefonda, yazacağım yazıların "Akatalpa'nın fiziğine uygun" olmasını isteyen Nuri Demirci, sanırım alttan alta, derginin kimyasına da gönderme yapıyordu. Öyle ya, Düşlem'de yazdığım Dergilere Derkenar yazıları, -her iki bağlamda da-, geniş ova; ovada alamet ot bulmuş yılkı atı gibi alır başını giderdi. Doğrusu, bu yazılara, -her iki bağlamda da- yüreklendirmenin dışında karışan olmadı. Bu nedenle, Düşlem'in yazı kuruluna (Kayabaşı'na, Cengiz'e ve Demirci'ye) klavyemin başına her oturuşumda, gönülden bir teşekkür yollardım.

   Bir anlamda iç dökme sayılacak ilk yazımdan ve aldığım telefondan sonra, iç içe geçmiş iki soruyla; neyi nasıl yapmalı sorusuyla epey boğuştum. Akatalpa'da Melih Elal, içeriği farklı olsa da dergiler üzerine yazıyordu. Halim Hayal'in yazıları edebiyat koksa da felsefe ağırlıklıydı. Mustafa Durak, her zamanki sabrı ve dikkatiyle şairleri incelemeyi sürdürüyordu. Altında ad yazılı olmasa da biçeminden Ramis Dara'ya ait olduğunu çıkardığım sunu yazılarında, Bursa yereline yaslanarak edebiyatın geneli üzerine kısa değinmeler yapılıyordu. (Söylemeliyim; bu yazıların altındaki, imza yerine kullanılan zafer işaretleri, gülen ve somurtan yüz imleri, flamalar ve kar taneleri, ilk anda çizgi romanlardaki edepli(!) küfürleri anımsatıyor. Belki de özellikle, böyle bir iletisi olsun, bunu simgelesin diye konmuştur oraya; kim bilir? Edebiyatçıların yaptıklarına akıl sır ermez. Tıpkı okurların algı yeteneğine akıl sır ermediği gibi.)

   Peki ne yapılabilirdi?

   Şiir olamayacağına göre, deneme mi, günlük mü, yoksa okuduklarıma, -gazete, dergi, kitap; ne olursa- değinmeler mi?

   Bilemedim! Ama, galiba sonuncusu...

   Deneme, der demez, çok eskiden okuduğum Orhan Hançerlioğlu'nun o romanını anımsadım birden. Adı Kutu Kutu İçinde olarak kalmış aklımda. Kütüphanemin raflarına kısa boylu askerler gibi dizdiğim ve her zaman sıcak, her zaman çok sevimli bulduğum Varlık Cep Kitapları'nı tarayınca gördüm ki, hayır, Kutu Kutu İçinde değil, Büyük Balıklar'mış kitabın adı.

   Roman, “Vatman Sabri, ikinci mevki Şişli-Sirkeci'yi garajdan çıkarırken gök aydınlanmaya başlamıştı." diye başlıyor ve Vatman Sabri'den fahişe Silva'ya, Silva'dan, onun yatağında uyuyan Şakir beye; Şakir beyden Rum tütüncüye, tütüncüden iki paket Birinci sigarası alan Refik beye; oradan, Refik beyin, evinden kaçan sapsarı saçlı, şehvet moru dudaklı karısını on beş yıldır, hep aynı masaya oturarak ümitle beklediği Madam David'in pastanesine ustaca geçiyor, orada pişen kakaonun kokusunu son sayfaya kadar taşıyarak, Şehr-i Stanbul'dan birbirine eklenen yaşam kesitleri veriyordu. Yarım sayfayla, iki sayfa arasında tükeniveriyordu kişilerin öyküleri ama, iyiden iyiye tanıyordunuz onları, onlarla yaşamış gibi. Zincirleme gelişen, bir sonrakini harekete geçiren ve birbirine ulanan tepkimelerin ortasında, yaşamı bir kimya laboratuvarı gibi algılıyordunuz. Yoksa yaşam, bir patoloji laboratuvarı mıydı? Çünkü kitap, bütününe sinen o görmüş geçirmiş ve razı olmuş havasıyla ve bu ortamda yoğunlaşan hüznüyle, daha çok lam ile lamel arasına sıkış(tırıl)mış ve bir kanser türüne: Ölüme yakalanmış insanların, preparat kutularında: Kentlerde: Yaşam Nehri'nde, sürekli su yutarak sürüklenmelerini anlatıyordu.

   Denemeyle bu romanın ilintisi mi?

   Bana Hançerlioğlu'nun durmadan akan bu romanını anımsatan şey, günümüzde deneme yazanların sayısına ve yazılan denemelerin tematik sınıflandırılmasına baktığımda hem sayısal hem de metinsel bir tıkanmanın olduğunu görmemdi galiba.

   Bu 'galiba'nın içini dolduran nedenler var. Örneğin, denemelerin, deneme tanımına uyabilmek için, seçilen konunun görünmeyen ama, varlığını her an duyumsatan çitlerin sınırladığı bir alanda dolanıp duruyor olmaları... Örneğin, deneme yazarlarının, orta uzunlukta bir yazı çıkarabilmek için kendilerini zorladıklarının hissedilmesi... Örneğin, sanırım bu zorlamayla ciddi hatta asık suratlı denmelerin üretilmesi...

   Yanılgıyı göze alarak, sayısal azalmayı, tekrarın tekrarından kaçınan denemecilerin suskunluğuna; yazmayı sürdürenlerin varlığını da onların 'denemenin yılmaz savaşçıları' oluşlarına bağlıyorum.

   Öyle değil midir; örneğin "Nasıl Yazıyorlar", "Niçin Okuyoruz", "Nasıl Okumalı" gibi kardeş konularla birlikte hemen her denemecinin, en az bir yazısını, "Niçin Yazıyoruz" sorusunun yanıtını bulmaya ayırmamış mıdır? Bu, bir bakıma, duygularını, düşüncelerini, düşlerini; kısaca birikimlerini şiir, roman, öykü yoluyla ortaya koyan şairlerin, romancıların, öykücülerin yaptıklarına benzer bir biçimde, denemecilerin kendilerini deneme yoluyla ortaya koymaları sayılabilir. Ama, sonuçta, benzer konuların çevresinde dolaşan ve ister istemez benzer metinlerle birbirlerini tekrarlayan deneme ürünleri görünüyor dergi sayfalarında.

   “-Efendiler!” seslenişini duyduğumda, görmesem bile, bunu söyleyen kişinin kalpaklı olduğunu, kuva-yı milliye koktuğunu tahmin edebilirim. Bu sözcük, ya da meclis kürsüsünde konuşan ya da Kocatepe'de, sigarasının ziftini parmağına üfleyen bir Mustafa Kemal'i çağrıştırır bende. Deneme dendiğinde, benim buğulu camıma dokunana parmağın çizdiği ilk resim yukarıdaki gibi oluyor.

   Hemen Salah Birsel'i ayrı tuttuğumu söylemeliyim. Birsel'i farklı kılan, hem yazarı hem de okuru daha baştan koşullandıran ve kendini daraltan bir deneme yerine, çitlerin bazı yerlerine kapılar açan, buradan değişik zenginliklerle süslenmiş bahçelere geçebilen bir deneme biçimini 'deneme'si ve bunu biçemiyle gerçekleştirmesiydi.

   Başka mı? Özellikle kentleri çitlerken Uğur Kökten, kısa boylu çitlerini uzak ara çatan ve böylece ufku görebilen Halûk Cengiz, dilini hem tatlıya hem de tuzluya keyifle daldıran Gürhan Tümer...

   Ötekileri de siz söyleyin...

   Görüşeceğiz...

 

(Akatalpa - Sayı: 18 / Haziran 2001)

 

 

 

 

 

 

KIZ KIZA DANS

 

  Günümüzde okumak, zaten başlı başına bir olay olarak kabul edilirken ve de bu kadar çok kitap yayınlanırken, bir zamanlar okunan romanlara ve öykü kitaplarına dönmek ve onları bir kez daha okumak, zaman kaybı olarak nitelendirilebilir. Öte yandan bu iş, hem beğeni ve estetik düzeyimizin hem de edebiyatla olan bağlantımızın test edilmesi bağlamında, bir bakıma kendimizi sınamamızdır da. Öyle ya da böyle, bugünlerde ben, kırık bir çizgiyi okuma rotam olarak seçtim; eski kitaplarla yeniler arasında gidip geliyorum.

   Bu noktada, bir ayraç açarak, minik bir saptama yapacağım:

   (Televizyonla aramdaki mesafeyi her zaman uzun tutamıyorum. Kimi zaman bir film ya da bir belgesel, televizyonun karşısındaki beşik koltuğuma oturtuyor beni. Bu seanslarda, çoğu kez, dikkatli bir izleyici olmadığımın, birçok şeyi duymadan dinlediğimi, anlamına ve bağlantılarına ulaşmaya çabalamadan atlayıp geçtiğimi ayrımına varıyorum. Aklımın başka yerde oluşundan da olabilir elbette ama, daha çok ilgiye ilişkin bir şey bu.) 

   Andre Malraux'un Umut'unu ve arkasından Ernest Hamingway'in Çanlar Kimin İçin Çalıyor'unu, yıllar sonra bir daha okumadan önce İspanya, İber yarımadasını işgal etmiş, boğa katliamlarının yapıldığı bir ülkeden fazla bir şey değildi benim için. "Zil, Şal ve Gül" hiç değildi. Çingeneydi biraz, biraz Karmen'di, çokça flamenkoydu, ithal fadoydu. 2.Dünya savaşı öncesinde bir milyondan fazla insanın ölümüne neden olan bir içsavaş yaşamış olması da insani boyutun dışında çok da ilgilendirmemişti beni. Ancak, yukarıda andığım kitapları arka arkaya okuduktan sonra, şimdi ne zaman ve nerede İspanya'nın adı geçse, Franco'yu gölge gibi sırtlamış, beyaz sarıklarının altında esmerliklerini çoğaltan Faslıların karşıma çıkacaklarını sanıyorum ve Attilâ İlhan'ın Ben Sana Mecburum kitabındaki no pasaran başlıklı şiirindeki gibi,

 

madrit kapısında yeniden

nöbet tutmaya dönüyorum

 

   Ve Altay Öktem'in, Dize dergisinin 54. sayısında yayımlanan

 

askerleri topla manuel geri çekiliyoruz

 

diye başlayan ve

       

bir baharda bu kadar zafer yeter

aldığımız topraklara kim yerleşecek şimdi

 

diye devam eden Geri Çekiliyoruz şiirini daha anlamlı buluyorum.

 

   Bu iki kitaptan çıkarttığım, -İspanya'yla ilişiği olmayan-, iki sonuç var: İlki, Umut'u dilimize çeviren Attilâ İlhan'la ilgili: Ya diyorum, İlhan bu çeviriyi yaparken romanın etkisinde kalmış ve kendi roman dilini bu etkiyle oluşturmuştur ya da İlhan bu romanı, hazırda tuttuğu kendi roman diline uydurarak yeniden yazmıştır. Tıpkı Knut Hamsun'u çevirirken şairliğini kullanan ve Hamsun'a şiirsel bir dil kazandıran ve âdeta romanları yeniden yazan Behçet Necatigil gibi.

   İkinci sonucum, Hamingway'le ilgili: Sadece romanına konu olarak seçtiği olayı ve bu arada ilgi alanındaki (silah gibi, av gibi) birikimlerini bir yerlere sıkıştırıp anlatmayı amaç olarak seçen ve bunu yaparken yazar bencilliğin doruğuna tırmanan; her türlü sanat gibi edebiyatında vazgeçilmezi olan estetiği bu kadar göz ardı eden; öte yandan, dilini bu kadar özensiz kullanan ve buna rağmen Nobel kazanan başka yazarlar olmuş mudur, doğrusu merak ediyorum.

 

   Bundan sonra yazacaklarımın buraya kadar yazdıklarımın bir ilgisi olmayacağını, sadece, okuma rotamın eskilerden yenilere dönen öteki ucunu oluşturacağını bildirerek yeni basım iki kitaptan, dolayısıyla iki yazardan bahsedecek, sınırlı-sorumlu yazar konumumu muhafaza eyleyerek ve de yerimin koşullarına uyarak, iki hanım yazarla kız kıza dans edeceğim.

   İnci Aral'ın Gölgede Kırk Derece'sini okudum. Okudum ve bir an, “bu kitabı ben 1980'lerde de okumuştum galiba” duygusunu yaşayarak başa dönüp yayın tarihine baktım. Hayret, 2000'miş!

   Aral, aynı yerde kazı yapmayı sürdürüyor. Birkaç parça değerli taş(!?) bulmuş, arkasının gelecek sanıyor. Eh, yakaladığı damardan çıkarttıklarının evrensel değeri ve de ayrıca hem ulusal hem de uluslararası pazarda müşterileri var; ne yapsın Aral, bir başka evrensel olgunun peşine takılmış su akarken küpü doldurma mantığını edebiyata monte etmeye çalışıyor. Ve işte burada yanılıyor. Edebiyat mezarlığı, kendini tekrarlayarak kendi mezar taşlarını un ufak edenlerle ve oraya yazılmış isimlerini okunmaz kılanlarla doludur; Aral da bilir bunu. Ama besbelli, bütün makine parkını oraya yığmış, bütün birikimini oraya yatırmış; bu koşullarda kazıp duruyor orayı.

   Peki ne olur?

   Şu: Orada ya başka bir damar bulur, başka değerli taşlar çıkartmaya başlar ve böylece kendini yenileme fırsatını yakalar ya da şansı varsa, -o şansı yaratırsa- zamanında bir göçük yaşar, ocağı mecburen kapatır ve başka bir diyarda başka kazılara başlar.

   Gölgede Kırk Derece'de bir tek Kara Delik öyküsü ötekilerden ayrılıyor ve içine azıcık gümüş katılmış bir para gibi ucundan parlıyor. Ve oradaki şu tümce: “...henüz seviştiğim kimseye minnet duyacak kadar yaşlanmadım.” 

   Geldiği yola bakarak, burada, İnci Aral'ın bu kitaptan sonra çıkaracağı ilk kitabı hiç merak etmediğimi açıkça söylüyorum. Ve yayımlanacak ikinci kitabını hiç hiç, üçüncüsünü de hiç hiç hiç merak etmediğimi ekliyorum. Dördüncüsü olursa eğer, o kitabını, bulunduğu yeri değiştirip değiştirmediğinin anlamak için; sadece o merakla alıp okuyacağımın sözünü de şimdiden veriyorum.

 

   Anacağım ikinci kadın yazar Ayfer Tunç; ikinci öykü kitabıysa Aziz Bey Hadisesi...

   Öncelikle, İnci Aral'ın ve kadın duyarlığını öne çıkartarak yazan başka yazarların, gına ağırlıklı bir tepkiye neden olduklarını ve erkeği yazan kadın yazarları edebiyatımıza kazandırdıklarını söyleyecek ve kanıt olarak da Ayfer Tunç'u göstereceğim.

   Aslında Tunç için ayrı bir yazı yazmam gerektiğini biliyorum. Dili ve kurgusu sağlam, üstelik kahramanları erkek olan bu kadın yazarı, boyutları sınırlandırılmamış bir yazıda, enine boyuna irdelemek isterdim.   

   Hemen söylemeliyim: Ayfer Tunç, "ruhsal çevreci" bir yazar! Bildiğiniz çevrecilerden faklı elbette, hatta onlarla karşılaştırdığınızda anti-çevreci olarak bile nitelendirilebilir: Onlar, diyelim yeşilin peşindeler ya, Tunç, siyahın peşinde. Onlar, diyelim temizin arkasından gidiyorlar ya, Tunç, kirlinin ardında. İşte böyle bir çevreci Tunç. Aslında, gökyüzünü üstünüze boca ederek işe başlamasından, önce çevrenizi oluşturmasından da belli bu. Siz, Aziz Bey Hadisesi'nde yer alan öykülerde gezinirken başınızın üstünde taşıdığınız gökyüzünün durumundan sizi haberdar ediyor ve öykülere, bu havayı kuşanmış olarak girmenizi istiyor. Bunu önemsiyor; çünkü, kasvetli atmosferlerde yaşattığı kasvetli öykü kahramanlarıyla özdeşleşmenizi istiyor.   

   Seçtiği mevsim ağırlıklı olarak kış. Sondan başlayarak: Kırmızı Azap'ta "usul usul kar yağmakta", Mikail'in Kalbi Durdu'da önce "müthiş sıcak bir yaz gecesi" sonra, " havada erken gelecek bir kış alameti... ince, pis bir yağmur", Kar Yolcusu'nda "doruklarına kara bulutlar çökmüş dağlar... soğuk bir mavi... molasını bitiren kar", Soğuk Geçen Bir Kış'ta soğuk geçen bir kış, Kadın Hikâyeleri Yüzünden'de, "nazlı bir kar atıştırıyor", Aziz Bey Hadisesi'nde "sıcağın altında erimiş şehre... ince, pis, içe işleyen bir yağmurla gelen kış... buzlaşmış liman...sert şubat karı." fon olarak seçilmiş.

   İş, havayla başlıyor ama, orada bitmiyor. Oradan, havadaki kasveti soluyan öykü kişilerinin içini basan karanlığın, kimi iyi duyguların biçimini ve boyutunu nasıl değiştirdiği bahsine geliyorsunuz ki Tunç'un öykülerinin ana eksenini bu yozlaşmış duygular oluşturuyor. Kişiler, kişilikler ve en önemlisi, sevgiler marazi. Sanki, 'sevginin temelini bencillik oluşturur' savını kanıtlamaya ve bunun örneklerini vermeye çabalıyor Tunç. İyi de yapıyor! Abidin "mutluluğun resmini" yapamadığı için Abidin'dir, "Mutlu Aşk Yoktur" dediği için Aragon, Aragon'dur. Tunç da...

   ... diyerek noktalamak istemezdim ama, yenim geniş, yerim dar!

   Görüşeceğiz...

 

(Akatalpa - Sayı: 19 / Temmuz 2001)

 

 

 

HASTAYIM, YAŞIYORUM

 

   Odette'e kulak kabartıyorum:

   "Öyle sanıyorum ki, şiir gerçek olsaydı, ozanlar bütün söylediklerini gerçekten düşünselerdi, şiirden daha güzel birşey olmazdı. Ama çoğu kez bu adamlardan daha çıkar düşkünü yoktur. Tanırım onları biraz, bir dostum böyle bir ozan bozuntusunu sevmişti. Dizelerinde yalnız aşktan, gökyüzünden, yıldızlardan sözederdi. Ne kadar aldandı zavallı kız! Üç yüz bin franktan fazla parasını yedi herif."

   Swann'ı da duyuyorum elbet:

   "Kimi yazarların en ufak bir ataklıkları bile herkesi ayaklandırır, çünkü ilkin kitlenin beğenisini pohpohlamamış, ona alışkın olduğu beylik şeyleri vermemişlerdir."

   'Swann'ın Mösyö V'i sinirlendirmesi de bunun gibi bir şeydi işte. O yazarların da Swann'ın da kötü niyetli sanılmalarına yol açan şey, dillerinin yeniliğiydi.'

   Marcel Proust'un şaire, yazara, derinlerinde başka şeyler bulduğu sanat güzelliğine, dizeleri ya da tabloları nasıl sevip beğenmek gerektiğine dair 20. yüzyılın başında söylediklerini, 21. yüzyılın başında bir kez daha düşünmek ve onun bu konulardaki görüşlerinin doğruluğunu yanlışlığını irdelemek zorunda oluşumuz; 'o, o zamanlardaydı' deyip geçemeyişimiz, edebiyatın bir şanssızlığı ya da edebiyat insanın az gelişmişliğinin bir sonucu mudur? Swann'ın Bir Aşkı'nı okurken, gittim geldim, bu sorunun yanıtını aradım.

   Şair, yazar; genellersek, tanımına ya da genelgeçer ölçütlere uyan anlamıyla sanatçı, yaşadığımız çağda toplumun neresindedir? Soruyu öbür tarafından bakarak sorarsak, toplum tarafından nasıl algılanmaktadır?

   İşte, denemeciler tarafından bin yıldır kullanılan ve belki, bir bin yıl daha üstünde durulacak, üzerine konuşulacak, okullarda hakkında 'münaza'lar yapılacak bir konu daha!   

   Bu konunun bitmez tükenmezliği, sanırım, ortaya atıldığından bu yana bir türlü çözümlenemeyen, sanatın toplum için mi yoksa sanat adına mı yapılması gerektiği sorununa bağlı oluşundandır. Sanatı, sanattaki 'derin' estetikle yakalamak ve toplumun bir adım önünde olduklarını bilmek ve bildirmek isteyenlerle, sanatın yüzeyselliğini yeğleyen ve topluma istediğini verenlerin çekişmeleri sürdükçe ve bu alışverişten kimileri sanat adına kimileri de beğenilme ya da anlaşılma adına kazançlı çıktıkça, bu iki yönlü razı oluş (kabullenme), kabuğunun altına saklanmış bir yara gibi işleyip duracak. Sonuçta, sanatı önde tutanlar, yenildik ama ezilmedik; toplumun beğenisini yeğleyenler de kötü oynadık ama kazanmasını bildik, avuntusuyla oyalanacak, sanat da, kolunda serumu, kendisine kan verenlerle altına sürgü koyanların arasında, röntgenini çekenlerle yarasına pomad sürenlerin ellerine teslim olmuş, kime minnet duyacağını şaşıran bir hasta gibi, orada öylece yatmasını sürdürecektir.

   Bu çıkmaz sokakta, sokağın çıkmazlığıyla teselli bulanlar da vardır, daralıp bunalanlar da... Teselli bulanlara göre, işte burası, sonuçta gelinen yer, girilen sokaktır. Bunlar kaldırım taşlarıdır, bunlar evlerdir, bunlar pencereleridir, bunlar da kapıları... Yapacakları iş, pencereden bakan mı var, ne iyi, onunla göz göze gelmeye çalışmaktır, işmar etmek, ona varlığını duyurmaktır. Bu yolla, evlerden birine konuk edilme, hatta bir adres sahibi olma umudunu taşırlar. Kapı eşiklerine, kapı numaralarına bakarak dolanır dururlar sokakta, oyalanırlar ve kapılardan birinin aralanmasını beklerler. Açıldı mı açıldı, buyur edilme olasılığı var mı bakarlar, varsa girerler, yoksa, bezdirene kadar dolanmalarını sürdürür, kerhen de olsa çağrılmayı beklerler. Açık unutulmuş kapıları değerlendirmeyi hak sayarlar, bu yolla mülk sahibi bile olabilirler.

   Bunalanlar mı? Onlarda, hem kendi adlarına hem de sanat adına panik atak nöbetleri başlar. Öne, yeniye ve ileriye koşullanmışlardır; geri dönüş bozgundur. Eğer, sokaktaki evlerin bir arka kapısı yoksa, ilerisi meçhuldür, yok gibidir. Önleri tıkalıdır. Öte yandan yeniyi bulmak kadar onu benimsetmek de zordur. Onlar, bu normali anormal sayan ruhsal sıkışmanın ateşlediği fitille hem sığınacakları bir çatı altı ararlar hem de bu çatının kendi düzeylerinde olsun isterler. Ola ki bir işaret alır da evlerden birinden içeri girerlerse, sıradanlıklara duydukları isyanla, önce eşiğin şöyle şöyle, kapının da böyle böyle olmasının daha iyi olacağını, koltukla kanepenin, öyle değil de böyle konulduğunda göze daha hoş görüleceğini söylerler. Pencereleri dar, görüş alanlarını kısır bulurlar. Tavanların basık olduğunu, duvarların devrildi devrilecek gibi üstlerine geldiğini söylerler. Gözün üstünde kaş vardır, alna düşen perçem yakışıksızdır, ellerin durduğu yer yanlıştır, bakışlar çağdaş değildir, diller ağızlarda, dudaklar yüzde yanlış motifler gibi durmaktadırlar. Yaşamın kemikleşmiş gerçekleriyle ve insanların töresel ve törensel davranışlarıyla yüz yüze geldiklerinde, kendi doğrularının durmadan sivrilttikleri uçlarının başkalarından önce kendilerine battığını hissetmeye, ait olamama duygusunun her yanlarına bulaştığını görmeye başlarlar. Konuk oldukları evlerde uykuları kaçar, yabancılık çekerler, orayı benimseyemezler. Bir yandan da orada bulunuyor olmayı kendilerine zül sayar, harcanmışlık duygusunu yaşarlar. Sokağın çıkmazlığıyla evlerin darlığı arasında huzursuz, var olanla yaratacakları arasındaki uçurumun kapanmayacak kadar derin olduğunu gördükleri için uyumsuz, kıvranır dururlar.

   Görüyorsunuz, sanatçıları böyle sınıflandırmak, sen şuraya, sen şuraya diye biraz da itekleyerek onların konumlarını belirlemek ya da 'yakıştığın yerde dur', biçimde bir iyi niyet gösterisiyle onlara konum kazandırmak çok kolay.

  Geçerliliğini düşünmeden bu tür teorik kararlara varmak, hele bunu öznellik şemsiyesi altına sokarak temize çıkmak, bu çıkmaz sokakta, olsa olsa eleştirmenlere yakışan bir tavırdır. Öyle ya, edebiyatımızın vardığı bu noktada, eleştirmen denilen ve sokağın düzenini sağlama yetkisinin kendisinde olduğunu sanan, bir bakıma mahallenin muhtarlığına soyunmuş kişiler de olacaktır, oluyor da... Onlar, mühür yerine, kalem biçiminde, sivri uçlu palalar taşırlar ve kader belirleyici kimlikleriyle sokakta boy gösterirler. Cesur görünmeyi raconun önemli bir öğesi olarak ister istemez benimsemiştirler ama, içlerine yerleşip kalan yalnız kalma korkusunu bir türlü söküp atamamışlardır. Bu yüzden, stepne niyetine taşıdıkları yardımcılar edinmiştirler ki bunlar, gerektiğinde kollama gerektiğinde kurtarma eylemlerinde ortaya çıkarlar ve edebiyatın hamiliğini yapar görünerek aslında ustalarının yalnız olmadığının gözdağını verirler. Ayrıca, ustalarının göz atmak zahmetine katlanmadıkları, sanatçıların ürünleri sayılan resmi evrakı incelerler, onlardan uçaklar yapıp birbirlerine atarlar, kâğıttan toplar yapıp çift kale maç yaparlar; kısacası işle eğlenceyi bir arada yürütür, sonunda ustalarına uçak ya da top yapımı konusunda rapor verirler. Usta da ustalığını gösterir, bu raporları düzenler, yazı ya da kitap haline getirir, sokağın görünen yerlerine asar, evlere ve ahaliye dağıtır, bir biçimde sokağın kaderini belirler.

   Sokakta çıngar çıkartanlar da, bir bakıma, sokağın diri kalmasını sağlayanlar da bu muhtarlar; yani, eleştirmenlerdir. Ama asıl çıngar, sayıları çoğalıp da kimin daha muhtar olduğu konusu tartışılmaya başladığında kopar ki bu bölücü sav ortaya atılır atılmaz, sokağın sakinleri kendi muhtarına sahip çıkmaya, işlemlerini yürütürken kendine kolaylık sağlayan, böylece 'var'lıklarını kanıtlayan muhtarın en muhtar olduğunu ileri sürmeye başlarlar. Koparılan bu fırtınanın tozu dumanı ortalığı sarmışken, eleştirmenler, kendi köşelerine çekilirler, ringlerdeki kenar yönetimler gibi, iplerle çevrilmiş bu alanda (çıkmaz sokakların en darında), onlar adına birbirlerini yumruklayanları seyrederler ve bu arada, bir sonraki maçın figüranlarına konu yaratmak için derin düşüncelere dalarlar. 

   Yeri geldi, yazmalıyım.

   Neyi mi? Adam Sanat dergisinde tam sayfa reklamın 150.000.000 TL. olduğunu, kapitalizmin tuzaklarını; kazandığını sanan kaybedenleri, onların attığı çığlıkları; altından gülecek bıyıkları olanları, kırık terazili yargıçları, ışığa alerjisi olduğu için şemsiye iskeletiyle dolaşan bilge muhtarları, yağ satanları, bal satanları, ustası ölmüş, 'ben' satanları... Anlayan anlamıştır ama, ayrıntılar az sonra!

 Görüşeceğiz...

 

   (...demiştim ki tam, Yunus Nadi Ödülleri açıklandı ve İnci Aral öykü ödülünü aldı, hem de Gölgede Kırk Derece adlı kitabıyla. Türkiye'de dağıtılan ödüllerin adil olmadığına bir kez daha inandım, iman ettim. Şimdi ben, bu ödülün jürisine sormaz mıyım, bugüne kadar İnci Aral'a bu ödülü niçin vermediklerini. Çünkü, Aral hep buydu; ne daha azıydı ne de daha çoğu. Ya da sormaz mıyım, bu ödülü, ne oldu da Aral'a verdiniz diye. Çünkü, Aral'ın çapı eskiden de bu kadardı. Hatta, ödül aldığı kitabında, eskisi kadar bile değildi.

   Vatana, Millete ve de Cumhuriyetim(n)ize hayırlar getirmesini dilerim.)

 

(Akatalpa - Sayı: 20 / Ağustos 2001)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YAĞ SATARIM

 

   Yeri geldi, yazmalıyım.

   Neyi mi? Adam Sanat dergisinde tam sayfa reklamın (hâlâ) 150.000.000 TL. olduğunu, kapitalizmin tuzaklarını; kazandığını sanan kaybedenleri, onların attığı çığlıkları; altından gülecek bıyıkları olanları, kırık terazili yargıçları, ışığa alerjisi olduğu için şemsiye iskeletiyle dolaşan bilge muhtarları, yağ satanları, bal satanları, ustası ölmüş, 'ben' satanları...

...demiştim, Akatalpa'daki ağustos yazısının sonunda.

   Görüyorsunuz, kıyamet kopuyor, çıkmaz sokağın dar kaldırımlarında.

   Antoloji kupasını kazanmak için, yaka paça birbirlerine girmiş boksörler, her yeri ringe çevirdiler. Bu kavgada muhtarlar, havluları boyunlarında, ringin kenarındalar yine. Muhtarlardan biri, görünürde susuyor, hiç konuşmuyor, konuşturmakla yetiniyor. Öteki, ringin dışına taşan, kurallara uygun görünen ama, en azından nezaket kurallarına göre faullü olan birkaç yumruk alınca, “taktiğimi beğenmeyen beğenmesin” diyor, “ben yaptım oldu.” diyor, gardını koruyarak bekliyor.

   İlk yumruk Turgay Fişekçi'den geldi.

   İşte, önümde duruyor, Mehmet H. Doğan'ın hazırladığı Adam Sanat Şiir Yıllıkları. İşte, önümde duruyor Adam Sanat'ın Haziran 2001 sayısı. 1993'den 2001'e kadar yayımlanan yıllıklardaki şiir seçimi, dizgi yanlışı... gibi konularda tek sözcük yazma gereği duymayan Fişekçi, ne oldu da pertavsız takmak ve yanlış aramak gereksinimi hissetti acaba? Bu eleştirileri dokuz yıldır yapıyor olsaydı, Yüzyılın Türk Şiiri Antolojisi için söyledikleri yerine oturur, zaten yaptığı bir işi sürdürmesi, olağan karşılanırdı. Ama, öyle mi?   

   Besbelli, üç yerinden yaralı olduğu için konuşuyor Fişekçi. Bir, yayın yönetmenliğini yaptığı Adam Sanat'ın Genel Yayın Yönetmeni Memet Fuat'a yakıştırdığı, Türk Şiirinin yaşayan en önemli eleştirmeni unvanının, bir ilan metniyle bile olsa, onun elinden alınmış olması; iki, yayın yönetmenliğini yaptığı Adam Sanat'ın sahibi İnci Asena'nın antolojide yer al(a)mayışı; üç, bu antolojinin duyurulduğu ilanı, kendisine sunulan biçimiyle, üstelik hâlâ ve sistemin dayatmasına boyun eğerek, yayınlamak zorunda oluşu. Hal böyle olunca, bu yazılanlara eleştiri denmez, dense dense yaygara kopartmak denir. Ya da Fişekçi'nin, asıl mesleği olan avukatlıkla eleştiri işini birbirine karıştırdığı düşünülür. Geçiniz!

   Özdemir İnce'nin de üç yarası var, üçü de kişisel. Bir, gerçekten de lastik gibi, çektiğiniz yere uzayabilecek, bu arada, "özel amaçlı" olduğu da kabul edilebilecek, "birtakım ilişkiler" deyişi; iki, "ikinci yeni etkisinde şiire başladı" iddiası; üç, "şair-çevirmen" tanımlaması. Son ikisi, İnce'nin kendisi hakkında vardığı yargılarla başkalarını onun hakkında vardığı yargıların çelişmesidir. Her iki taraf da haklı olabilir. İlkine gelince; edebiyatımızda kim, birtakım ilişkiler içinde değildir ki? Bu, "ilişkiler" sözünü mutlaka mafya tarzı ilişkiler olarak algılamak, alınganlıktan başka bir şey değil, bana göre. Eğer böyle bakarsak, ben de edebiyatımızı ilişkiler bağlamında, bir mafya edebiyatı olarak nitelendirebilirim ve İnce'ye Haziran ve Temmuz yazılarını neden Adam Sanat yerine Kitap-lık dergisinde yayımlamadığını sorarım. Bu da "birtakım ilişkiler" kapsamında değerlendirilemez mi?

     Roni Margulies, azarlanmış bir çocuğun öfkesiyle, cebinde bir sapan, elinde hohlayıp parlattığı bir taş, kendini azarlayan büyüğünün peşinde dolaşıyor, çekilen kulağının acısını çıkartmaya uğraşıyor. İyi de yanlış mekânlarda dolaştığının ayrımında değil mi Margulies? Mehmet H. Doğan'ın Şimdi Uzaklardasın adlı kitabından yola çıkarak Yüzyılın Türk Şiiri Antolojisi'ni eleştirmenin mantığı ne? Bu kitap ya da antoloji hakkında söyleyeceği şeyler varsa, bunları açık açık ve ayrı ayrı söyleseydi keşke. Amaç bağcıyı dövmek olunca, eleştiri de işte böyle eleştiri olmaktan çıkar, kontra yumruklarla 'had' bildirmek biçimine dönüşür. Geçiniz!

   Klasik örnektir, ağaçları tek tek görüyoruz da ormanı kaçırıyoruz. Hasan Bülent Kahraman'ın ve Sabit Kemal Bayıldıran'ın Varlık dergisinin Temmuz 2001 tarihli sayısındaki yazdığı yazılar, ormana yönelik yazılardır; ötekiler ya ağaç taşlamak ya da yağ yakmak amacıyla yazılmışlardır. Varlık'ın aynı sayısında yer alan, Sina Akyol'un Eksik Giderildi başlıklı yazısı, ikinciler için iyi bir örnektir.

   Ahmet Necdet'in, Varlık'ta yayımlanan (Ağustos 2001) Estetik Algılamadan Yoksun Bir Derlemeci başlıklı yazısı, tıpkı İnce'nin yazıları gibi, durumunu açıklamak, kendisine yapılan haksızlığı ortaya koymak amacıyla yazılmış bir yazıdır ve antolojinin hazırlanış yöntemine el feneriyle de olsa ışık tutmaktadır.

   Şu, hak / haksızlık kavramlarını, bu antoloji çerçevesinde düşününce, sözün özünün gelip Türk şiirinde (edebiyatında) eleştirmen eksikliğine dayandığını, böyle olunca da, eleştiri muhtariyetinin ihtiyar heyetinin, kendilerine verilen ya da bir biçimde elde ettikleri yetkiyi, her seçkide, her derlemede, her antolojide... yeni ve yapay kavgalar çıkartmak ve Türk şiirini (edebiyatını) oyalamak, bir bakıma avunmak ve avutmak adına kullandıklarını görüyoruz ki bu, bu çıkmaz sokağın -şimdilerde- aşılmaz görünen kaderi, dönüp dönüp toslanan geçit vermez duvarıdır. Ama, aşılacaktır. Sorun yetkidedir; yetkiyi hak edene vermektedir. Başka bir deyişle, Abdurrahman Çelebi, Sokrat, sakal üçayağının alternatifini, liyakat, nesnellik, adalet olarak belirlemek ve bu üçayağın çapını olabildiğince geniş tutanları yetkili kılmaktadır. Yoksa, küstüm, küstürdüm / sevdim, sevilmedim arabeskliğiyle yönetilen bu çıkmaz sokakta, içenler, içer içer içlenir; içmeyenler mistik tevekkülle şiiri ve muhtarları Allah'a havale ederler ve sokağın çıkmazlığına bir de şuara kuraklığı eklenir ki, muhtarlar, ne ikametgâh ilmühaberi ne de nüfus hüviyet cüzdanı sureti verecek kimseyi bulamaz, bir hicrete neden olurlar ve Allah korusun, işsiz güçsüz kalmalarına zemin hazırlarlar.

   Yine bu antoloji bağlamında, İsmet Özel, "Ben Mehmet H. Doğan'ı kaale bile almıyorum." diyorsa, bu, Mehmet H. Doğan kaale alınacaktır, alınmalıdır, anlamına gelir. Mehmet H. Doğan, “beğenmeyen beğenmesin” diyerek savunma yapıyorsa, bu, Doğan'ın kaale alınma yüzdesini olumsuz etkiler, ortaya tarihsel bir belge koyarken, adil, bilinçli ve nesnel olup olmadığı konusunda kuşkular yaratır. Edebiyatın kimsenin oyun bahçesi olmadığı, bu çıkmaz sokağın bütün edebiyatçılara ait olduğu kabul ediliyorsa eğer, -ki öyledir- böylesine ciddi belgeleri hazırlama görevi, belki de kişilerin muhtariyetine bırakılmamalıdır. Bakın, Yapı Kredi Yayınları, Tanzimat'tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi'ni yayınladı. İlan metninde, bu kitabın hazırlanışında, 38 kişilik bir yazar kadrosunun iki yıl çalıştığı duyuruldu. İçeriğe itiraz var mı? Yok! İşin doğrusu bu çünkü. Sorumluluk paylaştırılınca, öznellik de arabesklik de ortadan kalkıyor, demek ki.

   Görüşeceğiz.

 

(Akatalpa - Sayı: 21 / Eylül 2001)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

UZUN İNCE BİR YOLDAYIM

 

   Şiir, hercai menekşedir, desenlerinde pos bıyıklı, kaşları havada bir adam taşır. İnce saplıdır, kolay kırılır. Bu, pos bıyıklı adamın bir posterden ibaret olduğunun kanıtıdır. Her adamın, içinde narin bir kadını barındırdığının... Her kadının, görünmez çıkıntılar taşıdığının da...

   Şiir, suyu az verilmiş bir hercai menekşedir; boynu büküktür. Şehir parklarındaki, solmayan şimşirlerle çevrili yapay tümseklerde, tez geçen mevsimiyle kucak kucağa, camlarda eskiyen kızlar gibi, süzgeçli bahçıvanlar bekler.

   Şiir, yapraklarına bakılmayan bir hercai menekşedir; yarım görünür. Yanı başlarına, kökleri naylon topraklara sarılmış kasımpatılar ekilince iyice görülmez olur; siner, sapına saklanır. Yine de onlardan uzun durur.

   Şiir, şuaraya rağmen, ağırbaşlı, durmuş oturmuş bir menekşedir de baylar; tohumu mevsim tanımaz topraklarda yaşar. Tebdil gezer. Mor ya da Cezayir. Lale vü sümbül. Zambak, değilse Gül.

   *

   Şiire, epeydir, dikine çizgili entariler giydirilmiştir. Bu, bazen ona yakışmıştır; yakışmasa da onu, olduğundan uzun göstermiştir.

   Anlamı kısalmıştır ama, ta gize kadar derine götürülmüştür.

   Kalçaları daraltılmıştır, entarisi bele oturtulmuştur.

   Etekleri dizden topuğa uzatılmıştır.

   Şiirin bu haline sayfalar üzülmüştür ama, dizgiciler pek sevinmişlerdir.

 

   Sina Akyol,

 

Tay tay diyorduk,

gülüyorduk, oğul

da gülüyordu.

 

...Seğirtip

şakrak gitti.

 

Bahtı açık-

olsun dedik

 

mi demiştir karpuz kollu entarisiyle, Yunus Koray entarisinin kollarını japoneye çevirir:

 

cin cana

uca değer

elvedalar

 

öcü çocuk

cama yazar

buhar buhar

eski yazı

 

pencereler

şangır şungur

 

Serdar Ünver'in entarisinin kollarıysa hem japonedir, hem fırfırlıdır, hem de virgen:

 

Şimdi öte

Bir yerde

 

Bir sokağı

Bürünür

 

Erguvanlı

Bir sokağı

 

Ve üşür!

 

Bitti mi? Bitmez!

 

ben

ek

im

bana

iğreti bir yanım

öbür yarıma

 

der Nuri Demirci,

 

Bulutsuz akşam

lacivert gökte kayan

sekiz uçağı

 

der Coşkun Yerli. Ve Gültekin Emre ve haikularıyla İhsan Üren ve diğerleri, şehrin meydanına, menekşe taraflarına kestirmeden çıkarlar.

   Bu yazı, bu konuyla bağlantılı olarak böyle ince-uzun oldu. Oysa ben, bu yaz okuduğum da değil, göz attığım Doğu Klasikleri'ne; Hafız-ı Şirazi'ye, Tuğraî'ye, Gazali'ye ilişkin kalın-küt bir yazı yazmak niyetindeydim. Ve o yazıyı, benimle eşzamanlı okumalar yaptığı anlaşılan Tarık Günersel'in şiirine bağlayacaktım.

   Bir başka Ekim'e belki.

   Görüşeceğiz.

 

(Akatalpa / Sayı: 22 Ekim 2001)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÂHIMI HİCRANIMI SAKLADIM, GİZLİ TUTTUM

 

   Bir bu eksikti!

   Yirminci Yüzyıl Türk Şiiri Antolojisi'yle çıkan yangın, tam denetim altına alındı, hortumla su tutanlarla körük olup hava üfleyenler köşelerine çekildiler, derken, şimdi, taşınan közlerle ya da sıçratılan kıvılcımlarla başka bir yerde; yayınevlerinde yeni yangınlar başlatılıyor.

   Mehmet H. Doğan'a yöneltilen ve daha çok antolojinin hazırlanma yöntemi ile şair seçimi arasında gidip gelen ve de kişisellikle sınırlı kalan eleştiriler, orada bırakılmadı; biçimi ve yönü değiştirilerek YKY'nın üst katlarına doğru tırmandırılıyor.

   Kitap-lık'ın Eylül-Ekim 2001 tarihli 49. sayısında yer alan mektup, o katlarda başlamış yangından değilse de artan ısıdan izler taşıyor. Yayınevleri arasında çıkacak bir "basın kavgası"nın tehlikesine ve anlamsızlığına değinen bu mektupta, taraflarından biri olmak istenilmediği belirtiliyor ama, bir yandan da haksız ya da "yan" amaçlı eleştiriler önünde suskun kalınmayacağı da hem bir savunma hamlesi hem de bir uyarı olarak kayıtlara geçiriliyor.

   Bu mektupta, Adam Sanat yazarlarının da Adam Yayınları'nın da adı yok ama, bu uyarının bu gruba karşı yapıldığı çok açık.

   Aslında, bana sorarsanız, Mehmet H. Doğan'ın Kitap-lık dergisinin aynı sayısında yer alan Babil Kulesi'nde, Şiir Defteri başlığı altında yazdıkları, kendisine yöneltilen eleştirilere yanıt vermekten çok, Adam Yayınları'nı, Adam Sanat'ta yazanlar üzerinden paylamaktan ve bu savaşa bir ucundan karışmaktan başka bir şey değil. Tıpkı, Metin Celal'in, bir YKY kitabı olan Selçuk Altun'un Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir adlı romanına, Adam Öykü'nün genel yayın yönetmeni Semih Gümüş'ün “ilk satırdan başlayarak olumsuz görüşlerini” ve “'yazınsal değeri olmayan' bir roman nitelemesini” ele alarak, bu yolla Adam Yayınları'nın bir “adam”ını haşlaması gibi...

   Semih Gümüş, Adam Sanat'taki yazısında sadece eleştiri hakkını mı kullanmıştır yoksa başka hesaplarla mı hareket etmektedir sorusu, hemen bitişiğinde, Metin Celal, bu yazısıyla YKY'na yanaşma manevrası mı yapmaktadır sorusunu taşımaktadır. Taşımaktadır çünkü, yanlış oklar yanlış yaylara takılmıştır artık ve eleştirinin amacı, hedefi on ikiden vurmaktan çok, yaylım atışlarla, neresinde ve ne çapta olursa olsun hedef tahtasında çentikler açma çabasına indirgenmiştir.

   Kitap-lık'ın yayın kurulu üyesi olan Tuğrul Tanyol'un, adı geçen romanı övmesi ile Altun'un Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık A.Ş.adına bu yayınevinin sahibi görünmesi de kimi soruları, bu çerçevede, ister istemez akla getirmektedir.

   Öte yandan, yayınevlerine karşı, kişisel görünen, ama, öküz-buzağı kuşkuculuğuna düşen edebiyat çevrelerince, "böyle mi acaba?" sorusuyla karşılanan kimi saldırılar ya da arkalamalar da dikkat çekiyor.

   “Yapı Kredi Yayınları, yazarın karşısında önünü iliklemesini biliyor. Yazarla ilgili en küçük ayrıntıyı korumaya çalışıyor. Bunu 'haksız rekâbet' olarak görmek isteyenler, ancak kendilerini aldatırlar.” (Kitap-lık, 49; Gene Binbir Gece Masalları) diyen Mustafa Şerif Onaran'ın tanımladığı yayıneviyle, “Yapı Kredi Yayınları'nın nezaketsizliğinden, emeğe ve yazara olan saygısızlığından, iktidar tutkusundan söz edince mi, köşemizi babamızın malı gibi kullanmış oluyoruz. Peki, yayınevinin yetkililerinin, arkasında bir bankanın bulunduğu yayınevini 'babalarının çiftliği' gibi kullanmalarına ne demeli!” (Cumhuriyet, 20 Eylül 2001; Işıldak ve Yelpaze) diyen Atilla Birkiye'nin tanımladığı yayınevi aynı adreste 'mukim' olabilir mi?

  Bu yazılar ve bu mektup, hem savaşın ya da "kavga"nın başladığı izlenimi vermektedir hem de mektupta yapılan uyarının kuru gürültü olmadığının.

   Ekonomik boyutu gözardı edersek, olay(lar)ın ucunun gidip, eleştiride sonlandığını görüyoruz ve kaderciliğimizi bir tevekkül hırkası gibi sırtımıza geçirerek, papağan edebiyatına bir temcit metni olarak ekleniyor, Türk Edebiyatı'nın eleştiri yoksulu olduğunu söyleyip duruyoruz. Sonra, Beşir Fuad'ı, Nurullah Ataç'ı Asım Bezirci'yi rahmetle anıyor, Fethi Naci'yi saksı biberiyle, Mehmet H. Doğan'ı antoloji kamçısıyla kovalıyoruz.

   Şimdi, bir ilişkilendirme uğruna, çaldığım plağın üstündeki iğneyi biraz öne alacağım ve hiç kimsenin çerçeveletip duvarına asmayı düşünmeyeceği, albümleri açıp özlemle bakmayacağı; sararmanın da ötesinde araplaşarak iyiden iyiye yitip giden siyasi görüntümüzün bugünkü fotoğrafına şöyle bir bakacağım.

   Bu fotoğrafta, ülkeyi yöneten koalisyon partileriyle muhalefet partilerinin ülkeyle beraber iflas ettiği gerçeği, en kolay seçilen görüntüdür ve aynı zamanda hem demokrasimizin hem de yurt düzeyinde bütün kurumların iflas desenlerinin izlerini taşımaktadır. Fonda, vatandaşların güvensizliği, anketlerden yansıyan acıklı rakamlar görünmektedir.

   Bu görüntünün arka yüzünde, güveni ön plana çıkaran ve pıtrak gibi açan parti figürleri ve acilen partileşme sürecine giren "başkan" gölgeleri vardır. Bu çabalar, bir spor terimi olarak sözlüğümüze giren "zamanlama"nın gereğidir ve amacı bakımından doğrudur.

   Bu siyasi fotoğrafa yansıyan Türkiye genelinde, elbette siyasadan uzak da olsa, edebiyatımızın ve edebiyatımızdaki "eleştiri kurumu"nun ve eleştirmen "boşluğu"nun da izleri vardır. Olmayan, eleştiriye soyunan kişlerdir. Oysa tam zamanıdır. Nerdeyse bomboş bir kulvarda, yapılan ve yapılmakta olan yanlışlardan sıyrılmış; güveni, yani nesnelliği, yani adaleti ilke edinmiş, arabesklikten, kayırmacılıktan, hizipçilikten uzak kişilerin şortlarını bağını sıkma, atletlerini sırtlarına geçirme, pabuçlarını bağlama ve piste çıkma zamanıdır. Kuru sıkı salvolarla, içi boş "demeç"lerle parsa toplamak yerine ipi göğüslemek adına meydana çıkma zamanıdır.

   Haydi gençler ve daima genç kalanlar, meydan sizin!  

   Görüşeceğiz.

 

(Akatalpa - Sayı: 23 Kasım 2001)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SOLSAN DA SARARSAN

İzmir, sonbaharın göbeğinde, sapsarı bir Kasım ayı büyütüyor.

İzmir, on güne kalmadan boğacağı çocuğuna gül gibi bakıyor.

Ve onun İçin zamana, güzel olsun diye uğraşıp durduğu, bir çukur kazıyor.

Şu an, ne dergiler, ne antoloji savaşları, ne salkım saçak dizeler ne de imge ormanları.

Hiçbir şey!

Küle gömülmüş bir elma gibi gökyüzü

Patladı patlayacak

Olanca hışmıyla üstüne kentin (l)

 

Şimdi, her yer böyledir; gri...

Şimdi, üstümüzdeki miskin pelerinin gerinme vaktidir.

Şimdi, depremler çizer, içimizdeki terazinin ibresi.

 

Öyle yorgun ki kentimiz

Düşlerden ve söyleşmekten

Yok duyacak kimse sesini (2)

Biliyorum, şimdi bir kız, yağmura karşı oturmuş eskimemenin tarihini, Bezik Oynayan Kadınları okuyordur, an an eskidiğinin ayrımına vararak.

Biliyorum, kulağını seslere açmış bir oğlan, biraz daha bekleyecek çağrılmayı, sonra Yakup sanarak kendini, kalkıp kurbağalara bakmaya gidecek.

Dışarda yaprak sağanağı.

 

Dün bütün gün yağmurlardı, bugün yaprak (3)

İyi! Okusunlar.

Ben ad'ımı adımlıyorum. Hâlâ buralardayım; bu coğrafyada, kimliğime bir kat cila daha atarak, denizden İçerilere; içerilerden, başka denizlerin kıyısında bulduğum dışarılara, dolanıp duruyorum. Hafta sonları, Bostanlı'daki semt sahasında amatör kümc maçlarını seyrediyorum, yüz gram kabak çekirdeğini tüketene kadar ve sonra Bergama 1'in karşısındaki şişman pidecide oturup kuşbaşılı pidemi yiyorum.

Yazıdan uzakta!

Bir bardağın İçinde açmış “pembe pelür kâğıt çiçeği”nden bir dal koparıp dudaklarımı siliyorum.

Yazı kalemin izi, söz dudağın.

Zaman, çukurda. Yüzü, dalgalanan metan gazında bir görünüyor, bir kayboluyor. O da öyle bir iz.

Bir kentin ortasındasın boyuna saatini kuruyorsun

O durursa hayatın da duracak sanki (4)

 

Çocuklar, her yerdeler. Saçak altlarında servis minibüslerinin pencerelerinde, artık buğulanmaya başlayan camların ardında, ağır çantalarıyla yollarda. Yüzleri İnanılmayacak kadar ciddi;     sanki hayatın anlamına çalışıyorlar daha şimdiden. Her biri ayrı bir hüzün, erken inen karanlığın İçinde.

kent

vampir günlüğü

gündüzleri geceye sağan

kenar süsü (5)

 

Gece, ağır ağır, ama hiç durmadan kazan, cıgara molasını unutmuş bir işi gibi eşeleniyor.

Tik, tak…

 

Bir daldır uykusuzluk

Sallanır sürekli gecede (6)

 

Yazı! Yine de yazı…

Kütüphanelerce yalnızlığa ekleneceği bilinen ve günün kızardığı yerde yeniden ve birden büyüyen, fünkünden daha iri, vazgeçilmez paylaşma! Dümdüz bir labirentte oynanan saklambaç, kaybedileceği kesin lades, şikeli maç.

Işte Böyle!

Bazen doğurgandır, bazen de alıntılara sığınır, kaçar kendi dilinden.

 

Yağmurun defterini dürdüm, kapadım

Caydım maviliğinden denizen

Salaş meyhanelerin anason ayazında

Üşüdüm, yoktu söyleyecek sözüm (7)

 

Görüşeceğiz.

 

(1)    Flaş - Edip Cansever

(2)    Düş Suda ıx - Edip Cansever

(3)    Ölü Öldü- Edip Cansever

(4)    Seviş Yolcu 9 - Cemal Süreya

(5)    Kent - Nuri Demirci

(6)    Arka Güneş - Cemal Süreya

(7)    Karar - Ahmet Erhan

 

 

 

(Akatalpa - Sayı: 24 Aralık 2001)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ŞİMDİ HÂTIRDA MIDIR ÂŞIK-I NALAN ACABA?

 

   Dergiler, gazete kesikleri, tozları kalınlaşmış kitaplar...

   Çizmeye kıyamadığınız için, yazıp kitapların arasına koyduğunuz, bir türlü atamadığınız, asla azaltmadığınız okuma notları, binlerce kalem darbesi...

   Onları bir düzene kavuşturmak için büyüttüğünüz, ama, her seferinde okumaya daldığınız bir yazıya takılıp kalan istekleriniz...

   İşte, bir pazar sabahında, yağmurla eriyen camların ardında kendine kapanan bir kente sırtımı dönerek yaptığım iş: Kitaplığımı düzeltiyorum; kocaman bir odayı... Ya da alamet bir dünyayı.

   Önce Galatasaray'ın Avrupa macerasını; iki yıllık gazete kesiklerini, aldığım bir tomar şeffaf dosyaya yerleştiriyorum tarih sırasıyla, sonra da onları bir klasöre takıyorum. Bu da başka bir takıntım; sarıyla kırmızının muhabbetine bayılıyorum.

   İyi iş yaptım diye düşünerek gerinirken, önümdeki yığında, birbirine iğnelenmiş küçük gazete kesikleri görüyorum ve mesaim bitiyor:

   Karasu, törensiz toprağa verildi.

   Yalnızlığın hüzünlü yazan Bilge Karasu, son yolculuğunu du sessiz ve yalnız çıktı. Karasu, vasiyeti uyarınca ünlü yazar Aziz Nesin gibi 'gizlice' toprağa verildi. Karasu, dün, bir avuç aydın dostu tarafından Karşıyaka Mezarlığı’nda sessiz sedasız gömüldü.”

   15 Temmuz 1995'in Hürriyet gazetesi...

   Altından çıkan kesik, Doğan Hızlan'ın 16 Temmuz 1995 tarihli, Bugün Pazar adlı köşesinde yazdıkları. Başlığı: “Kısa sürmüş bir hayat, uzun sürmüş bir aydın”

   Ve yazının ilk cümleleri:

   Edebiyatta kaliteye ömrünü adamış çok az yazardan biriydi Bilge Karasu. Öldü. Yazı yaşamı boyunca, okurunu küçük ve ucuz tuzaklara düşürmeye tenezzül etmedi. Güncelin gökkuşağının altından bir şöhret arsızlığıyla geçip kimlik ve kişilik değiştirmedi.”

Sonu:

   Yazdıklarına seviniyorum, yazamadıklarının acısını duyuyorum.”

   Bunlara iliştirilmiş bir ölüm ilanı; Karasu'yla bir İlgisi yok: “Ölüm

Hüseyin Hüsnü Paşa ve Hayriye Hanımefendi'nin torunu. Memo 'nun sevgili dedesi Mehmet Ali Aybar 10 Temmuz 1995 Pazartesi günü aramızdan ayrılmştır.”

   Yazdıklarına ve eylemlerine sonuna kadar bağlı kalmış bu önemli iki kişiyi bir iğneyle tutturmamın nedeni sadece ölüm tarihlerinin yakınlığı olamaz, diye düşünüyorum. Olsa olsa “adam gibi adam”lıklarıdır onları kitaplığımın mezarlığında bir araya getirme nedenim. İlkeli oluşlarıdır; ilkelerinin ardından, koşullara ve kişilere göre davranmadan mertçe gitmeleridir. İkisi de, kendi kulvarlarında yürürken, o kulvarların tarihine birer dönemeç ya da bir kavşak olarak eklenmeleridir.

   Böyledir...

   Artık, Kısmet Büfesi’ne, Gece’ye, Altı Ay Bir Güz'e, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı'na bir kez daha uzanma zamanım gelmiştir; Ne Kitapsız Ne Kedisiz’in, Kılavuz’un, Göçmüş Kediler Bahçesi’nin, Troya'da Ölüm Vardı'nın, Narla İncire Gazel’in eksikliğini duyarak

   Karasu'yu okurken, onun, en karmaşık cebir problemlerini çözerken bir anlamda transa geçen rakam tutkunu matemetikçilerin duyduğu hazzı duyarak yazdığını seziyorum. Ve onun bir boz-yap ustası olduğunu. Sözcük sayısı kadar parçadan oluşan bir resmi, alışılmışın dışında bir kurguyla bir araya getirmesi; bu arada arka plana gizlenmiş görüntüleri de resme eklemesi ve resmi olduğundan dağınık ama, yeni anlamlar yüklenmiş yeni bir resim olarak sunması böyle bir ustalığın sonucudur.

   O pazar gününün uzun bir gün olarak akşama varmasının ve de kitaplığımın eskisi gibi kalmasının nedeni oldu, Bilge Karasu.

   Sonra, Cumhuriyet Kitap'ın 616. sayısında yayınlanan ve 'Son Dönem Türk Öykücülüğünde Arayışlar, Yönelişler” başlıklı panelde yapılan konuşmaları aktaran yazıları okudum. Bilge Karasu'nun, o panele konuşmacı olarak katılanların ve konuşmalarda adı geçen öykücülerden hiçbirinin üzerinde, onların kitaplığını dağıtacak kadar bile etkili olmadığını gördüm hayretle. Konuşmacılar ya bunu yansıtmamışlardı ya da zaten yansıtacak bir şey yoktu. Bir tek İnci Aral, "çok erken tarihlerde doğmuş olan ve öykümüzün tarihsel birikimine katkıda bulunarak kendinden sonra gelenleri etkilemiş” yazarlar arasında anmış, Karasu'yu. Bence bu söz, tarihsel birikim konusunda doğru, ama etkileme konusunda, dayanağı olmayan bir gözlem olarak havada kalmış. Sorsalardı, Bilge Karasu'nun etkisinde yazan öykücü adı verebilir miydi acaba, Aral? Sanırım veremezdi.

   Karıştırın öykü dergilerini, okuyun dergilerde yayınlanan öyküleri; öykücülerimizin, bugün bile, Sait Faik'in etkisinde yazmakta olduklarını göreceksiniz. Ferit Edgü'nün Adam Öykü'nün Temmuz Ağustos 2000 tarihli 29. sayısında, kendi kuşağı için söyledikleri, bugünkü öykücüleri de kapsamaktadır bana göre. Edgü: "Dostoyevski'nin, 'Hepimiz Gogol'ün Palto'sundan geliyoruz' demesi gibi. ben de birçok kez, 'Kuşağımın tüm öykü yazarları, Sait Faik'ten geliyoruz.' dedim.” diyor. O kuşak da bugünküler de Karasu'yu, belki anlama zahmetine katlanamadıklarından, es geçmişlerdir. Etkilenmeyi taklit anlamında kullanmadığımı söylememe bilmem gerek var mı!

   O paneldeki sıradan konuşmaların içinden, mim koyabileceğim cümleleri bir tek Müge İplikçi söylemiş. Seçtiğim cümleleri, dil üzerine söylediklerinden: '"Ben Türkçe konuşuyorum. " diyor İplikçi, "'ama inanmadıklarım bakımından ve merkezde olmayı tercih etmeyişim bakımından, dilimin çevrelediği hale düşünüldüğünde bu dile yabancıyım. Çünkü bu dilin hukuk diline inanmıyorum, resmi tarih diline inanmıyorum, gazetelerdeki diline inanmıyorum, köşe yazarlarının dilini samimi bulmuyorum, reklam dilini iç burkucu buluyorum, insanların birbirlerine hitaplarını sahte buluyorum. Dolayısıyla bu dili ben gerçekten bir yabancı gibi konuşuyorum.”

   Radikal gazetesinin 18 Ekim 2001 tarihli ekinde yayınlanan, bir vesika gibi ya da bir dil yarası olarak sakladığım, Lale Müldür'ün, haftalık yazılar yazacağım duyurduğu yazısına başlarken kullandığı ilk cümlesini okumuş olduğum için, ben İplikçi'yi haklı ve samimi buluyorum ve duyduğu acıya katılıyorum. Şu Türkçe cümleyi okuyun lütfen: “Bu yeni yazı dizisi, kadınların fetişist sunumlarının mitleştirilmesini sosyal bir yapı ve erkek ihtiyaçlarının bir projeksiyonu olarak ele almayı amaçlıyor.”

   Tarihini ve adını kaydettiğim, ama bu kargaşada bulamadığım bir gazetede Müldür'le yapılmış bir söyleşi yayınlanmıştı. Orada Müldür, son dolarlarını çöpe attığını, çöpleri karıştıranları sevindirmek için bunu yaptığını filan söylüyordu. Dolarlarını atıp atmadığını bilemem ama, devamını okuyamadığım bu cümleden sonra, Müldür'ün dilini çöpe attığı konusunda ciddi kaygılarım olduğunu söyleyebilirim.

   Görüşeceğiz!'den önce, dergi editörlerine, dergi yayıncılarına, fanzincilere seslenmek ve daha önce Düşlem dergisinde yazdığım Dergilere Derkenar yazılarını Akatalpa’da sürdürmek niyetinde olduğumu duyurmak İstiyorum. Kimi dergilere, satın alma yoluyla bile ulaşmak mümkün olmuyor; onlar benim için sadece birer adlar; çünkü bulunmuyorlar. Bana bu konuda yardımcı olmak isteyen dergiler, Nuri Demirci'nin P.K.27 adreslerini kullanabilirler. Olabilirse, yeni bir yılda, yeni bir ortamda, görüşeceğiz!

(Akatalpa - Sayı: 25 Ocak 2002)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BENİ KATEGORİZE ETME

   Tanımış olduklarımdan etkilenmemem mümkün mü; bazen okuduğum yazılar kimi adları, adlar da bazı yüzleri getirir gözümün önüne. Bir de bakarım ki, bu adlar ve yüzler, cilalı bir yüzeye düşmüş de dağılmış su damlacıkları gibi sıyrılıvermişler birbirlerinden ya da ayrımına varmadan, ben bazı kümelere ayırıvermişim onları. Kadın-aracins-erkek gibisinden bir bölümleme olmaz bu yaptığım. Reklamcı, gazeteci; psikolog, sosyolog; bunalmış ev kadını, yıpranmış iş kadını gibi de değil. Belki biraz yazı falcılığıdır yaptığım; yazılanlara yaslanan, bunlarla biçimlenen, edebiyatçıların yaşama biçimlerini ya da dünyaya bakışlarını, söylemeden dillendirdikleri itiraflarından yakalamaya yönelik, sezgisel, yanılma payı az olmayan, tahmini tasnif denemeleridir.

   Çelebilerin yanında ekâbirler, alçakgönüllülerin yanında, burunlarından kıl aldırmadıkları için, bıyıklarını uzatmaya burunlarının içinden başlayanlar ve bu havaleli yük nedeniyle her zaman burunları havada dolaşanlar (ki bunlar daha çok erkek cinsi içinde yer alırlar), sigarada kalanların yanında pipoya terfi edenler, suskunların yanında, genel konulardan, ustaca açtıkları ara kanallarla özellerine geçip hep kendilerini, hep kendi hurufatını anlatmak için doğaçlama yöntemler geliştiren ve böyle böyle çoğalmadan genişleyenler, falan filan...

   Edebiyatçılar, bazen, dünyanın çelişkilerle dolu bir yer olduğunu kanıtlamak isterlermiş gibi bir arada görünürler, bazen de kısa ya da uzun, aynı çemberin çapına bakan hilal-yaylar olduklarının ayrımına varmadan ve her biri kendini gökteki tek ay bilerek ayrık (g)ayrık yaşar giderler.

   Berabermiş gibi görünenlerin biraradalıklarına bakıp aldanmamak gerekir; tek kişilik fildişi kuleler edebiyatçılar için üretilmiştir. Onlar çoğul yalnızlıklarını bu çilehanelerinde yaşarlarken bir yandan da Rapunzel'in ikiz kardeşi olduklarını bilerek durmadan saçlarım keserler.

 

ayrılık yarı ölmekmiş

   Edebiyatçıların gruplandırılması, öyle ikiye, üçe, beşe ayırarak kurtulunacak bir iş değildir. Bir de bu grupların, âdet olduğu üzre, kendi aralarındaki bölünmelerini düşünürseniz, edebiyatın gövdesinin bir çırpıda bir kırkayağın gövdesine dönüştüğünü görürsünüz.

   En belirgin gruplama, bana göre, asil-avam ayrımının doğurduğu, merkez-taşra örgütlenmesidir ki bu, kuşu kafeste ve yanı başlarında bulanlarla havadaki kuşu ağzıyla tutmaya çabalayanların oluşturduğu iki büyük öbeği işaret eder. Asiller, karalasalar da, ki karalarlar, keramet kusmuş olurlar; önemsenir, aranırlar, saklanırlar. Avamiler, kavak dallarıyla suya yazarlar. Suyun akacağını, akıp denize ulaşacağım umarlar. Su akmaz, aksa denize varmaz, denize varsa Halik bilmezden gelir, balık anlamazdan. Bir martıya denk gelirse eğer, kahkaha ile çığlık arası bir sesle okur yazılanları, sesi kubbede asılı kalır. Denizsiz Anadolu'nun edebiyat dergilerinin martı sesleriyle dolu oluşu bundandır.

   Edebiyatçıların, bölük pörçük olmalanna karşın, ister istemez ortaklaştıkları özellikler de vardır ve bunlar hiç de az değildir. Örneğin her edebiyatçı, aynı zamanda pöstekisine kıl toplayan bir arşivcidir de. Oluşan bu pöstekiyle kimi önünü kapatır, kimi arkasını, kimi de göğüslerini. Teorik, mistik ya da simgesel bir yaklaşımla pöstekisini başına örtenlerin olduğu da görülmüştür. Ancak, hiçbir zaman, hiçbir edebiyatçı pöstekisiyle yüzünü örtmemiştir.

   Arşiv oluşturan edebiyatçılar (yani çoğu), bir özelliği daha paylaşırlar: Hepsi eşleriyle kavgalıdırlar. Arşivci olmaları yüzünden mi eşleriyle kavga ederler yoksa eşleriyle kavgalı oluşları yüzünden mi arşivciliğe yönelmişlerdir; hangisi ötekinin bir sonucudur, bu pek belli değildir ama, sonuçta bu böyledir.

   Arşivcileri de, zorunlu olarak, kendi aralannda. en az ikiye ayırıyorum ben. İlk gruba, en kabadayıları ve de yararlıları koyuyorum ki onlar, arşivlerinden sonuçlar çıkartmaya, o birikimi ürüne dönüştürmeye eğilimli olanlardır. İkinci gruptakilerse sadece almaya koşullanmışlardır. Eksiğe dayanamazlar, parça-bütün, ne bulurlarsa, kitap aralarına, dosya gömleklerine, çekmecelere tıkıştırırlar ve AB marka kan taşırlar. Onlar, mat kıl-parlak kıl; ak kıl-kara kıl; bit-kene; hiçbir şey aramazlar pöstekilerinde. Zaten arasalar da bulamazlar, bulsalar niçin aradıklarını unuturlar. Kalınlaştıkça inceldiklerini sezemeden kumbaralarını tedavülden kalkmış paralarla tıkış tıkış doldururlar.

 

kim bilir, belki bir akşamüstü

Örneklerle konuşmak iyi bir yöntemdir; söylenenlerinin ayaklarını yere değdirir.

Ben, bütün denemecilerin iyi birer arşivci olduklarını, düşünmekten de öte, biliyorum. Onlar sadece edebiyatın arşivini de yapmazlar üstelik, aynı zamanda eskicilikle işe başlayan birer antikacıdır hepsi de. Toz almaktan yorgun düşmüş, bu yüzden de ipin ucunu bırakmış kadın denemecilerle, eşlerini pasaklı bulan erkek denemeciler, külleri küllere, tozları yazıya katarak ilk grubun seçkin örnekleri arasındaki yerlerini alırlar.

Siz, Uğur Kökten’in çalışma odasının camekânlı bir kitaplıkla düzenli bir masadan ibaret olduğunu; evli olup olmadığını bile bilmiyorum ama, eşinin, yüzüne geniş bir gülümseme kondurup, "alınacak toz var mı, bir sormak istedim; bunun için geldim,” diyerek bu odanın kapısını açtığını düşünebiliyor musunuz?

Peki ya Halûk Cengiz'in -sahi nerelerde o?- üç sayfalık bir deneme için kitaplığından indirdiği üç yüz kitaptan yüz tanesini yatağın, yüz tanesini masanın, yüz tanesini de halının üstüne yığmadan ve de bir damla toz kaldırmadan, tek tek baktıktan sonra yerlerine koyduğunu mu sanıyorsunuz? Sonra, eksik kaldığını hissettiği bir cümleyi tamamlayabilmek için bir koşu kitapçıya gitmeyeceğini; kitapçıdan, aradığının dışında, tasarladığı bir başka yazıya kaynaklık edeceğini düşündüğü beş kitap daha almadan çıkabileceğini mi düşünüyorsunuz?

   Denemeciler böyledir de şairlerin arşivciliği nasıldır peki?

   Onlar geçmeden önce, tahmini bir imge-portre örneği vermek istiyorum:

   Ferit Edgü, pipo içenlerdendir, bana göre. Top sakala yatkındır. Gümrah bıyıklarının kökü genzindedir. Bilge Karasu'yu okur. Belki de bu yüzden, onun gibi, yalnızlığına düşkündür. Ancak yalnızlığı çelişik bir yalnızlıktır. Hem bir başına yaşayacağı bir kır evinin özlemini duyar, hem de üstünü örtecek, yorganını sırtına sıkıştıracak, baş ucundaki süt bardağını mutfağa geri götürecek; korkuları depreştiğinde sesini duyurabileceği birinin yakınında bir yerlerde olmasını ister.

   Günümüz şairlerinin arşivciliğine gelince. Onlar, genelde, kendilerini biriktirmekten zaman kalırsa eğer, başka şairlerin şiirlerini, daha çok imzalanarak kendilerine gönderilmiş şiir kitaplarını okumadan biriktirmeye yatkındırlar. Bana göre, her yıl, arşiv dersinden bütünlemeye kalarak ya da not ortalamasıyla geçerler, geçerlerse. Oysa eski şairler şimdikiler gibi değildi: onlar arşiv olarak beyinlerinin raflarını kullanırlardı. Çünkü şiirler ezberlenmeye elverişliydi. Dizeler bir sonrakini çağrıştıran uyaklı, vezinli dizelerdi. Ayrıca onlar iyi şiire değer verirlerdi; şiir ezberlemek, bir bakıma değerbilirlikti. Yeni şairler için kendi şiirlerini ezberlerine almak bile galiba külfet ve “zor zanaat.”

Arşivci şairlerin günümüzdeki en iyi örneği, hayır, sandığınız gibi, antoloji sanayisinin önde gelen iş adamlarından biri değil, alçakgönüllü çalışmalarını, her zaman kalabalık ve daima dağınık olduğunu sandığım köşesinde, bu işten keyif aldığı, şiiri sevdiği, şiire değer verdiği için sürdüren ve bu çalışmalarını yılda bir kez bile olsa okurlarına sunan İhsan Üren'dir. Ben, Üren'in, 'şiirin yıl sonu değerlendirme karnesi' gibi adlandırılabilecek Ufuk Turu’na aldığı 25'i asil, 25'i yedek 50 şairin tamamından daha çok şiir okuduğuna; onların tamamından daha çok dergi ve kitap aldığına ve dahası, arşivciliği paraya dönüştürmeyi becerenlerin yararlanmaları gereken bir başvuru kaynağı olduğuna İnanıyorum.

   Bu konuda yazacaklarım bitmedi ama, biraz daha sürdürürsem Akatalpa'yı hazırlayanların punto seçiminde zorlanacaklarını biliyorum.

Bu yüzden,

Görüşeceğiz...                             (Akatalpa - Sayı: 26 Şubat 2002)

 

ANLATILMAZ BİN DERT İLE

   Masamdan akan dere su tutmaya başladı yeniden. Kalabalık gelen dergiler, yatağını şenlendirdiler. Doğrusu beni, dere kadar sevindirdiler. Epeydir sessiz sakin kendini dinleyen odama, denizli-denizsiz martı sesleri getirdiler.

   Ben sevindim ama, ellerini ovalayan kargocuları gördükçe ve cız cız cızırdayan yazıcılardan çıkan makbuzlar önüne yığıldıkça, bunca zamandır Bursa-İzmir hattında posta aracılığı yaparak kahrımı çeken Demirci, dereyi yüz akıyla denize ulaştırmak için giriştiğim bu işe ne kadar sevindi, neler düşündü, hiç bilemiyorum. Henüz isyan belirtileri göstermediğine göre, kuru bir teşekkürle geçiştirilemeyecek bu 'katlanma' süreci bir zaman daha süreceğe benzer. Durun bakalım.

   Öte yandan, gelen dergilere bakarak, Düşlem'de üç oda bir salona yayılarak yazdığım Dergilere Derkenar yazılarını Akatalpa'nın arka balkonuna nasıl sığdıracağımı sorup duruyorum kendime. Tuş sayısını sayarak, yazdıklarımı ayıklayarak sorunu çözebilmem zor görünüyor. Bu yüzden, derginin dizgi işiyle uğraştığım bildiğim Melih Elal'in monitöre yansıyan uzaklardaki gölgesinde ne kadarlık bir punto pazarlık payı olabilir, onun hesabı yapıyorum.

Titrerim Mücrim Gibi

   Kuşbakışı baktığımda dergilerde gördüğüm şu: Şairler galiba aynı yere bakarak yazıyorlar şiirlerini. Baktıkları yer neresidir bilmiyorum ama, orada neler olduğunu gösteriyorlar bize. Örneğin orada, binbir suratlı 'ayna'lar var. Orada, Freud'un maskesini takmış, rahim sıcaklığında 'koza'lar var. Orası, epey eprik, oldukça esrik, ter ter erotik ve kesinlikle belden aşağıda bir yer.

Siyasal, ekonomik ve toplumsal değişim sanata böyle yansıyacaktı elbet, başka ne olabilirdi ki? Dayatılan kültürden peydahlanarak süt ya da biberon fabrikasının önüne bırakılan bu bebek, bu zıbını yaldızlı, dışkısı kıymetli bebek, böyle çabucak serpilecek, karakterinin temel özelliği olan yayılmacılığının gereği, olabildiğince haylaz, alabildiğine şımarık, hemen hemen bütün dergilerin sayfalarına yerleşip dize dize pozlar verecekti; vermiş.

   Bu ortak dil, bu ortak imgeler ve bu ortak izlekler, mitoz bölünmeyle çoğalan bu veledin asıl kimliğini ve adresini gösteriyor bize. Zaten tanım fukarası olan, bir de eşelene eşelene altı üstüne getirilen 'Modernizm Mahallesi'ne taşınan bu velet, gariban modernizmin imajını değiştirilmiş, onu tanımsızlığın tanımına özne kılmış; bu da yetmemiş, derisini yüzerek "post” halinde önümüze atmış.

   Postmodem halüsinasyonlardan bahsediyorum... Burunlarını kâğıttan, gözlerini bitişiklerinde karalananlardan ayırmadan yazıp duran şairlerden birçoğu, bana sorarsanız. ne yaptığının farkında bile değil. Bordasında 'Postmodern Gülü” yazılı bir geminin dümen suyuna atılmış, ucu iğnesiz birer misina olduklarını bilmeden mürekkepbalığı avlamaya çıkmışlar. Keşke onlar da bencileyin titreselerdi mücrim gibi, baktıkça istikballerine.

Bu, genele işaret eden sözlerden sonra, epeydir görmediklerimden okumayı sürdürdüklerime uzanan dergiler arası yolculuğuma başlayabilirim.

Yollar Yordu Beni

Antalya, Türk Edebiyatı'nda varlığım hissettiren ve ilk beşten aşağıya düşmeme çabasında olan; bu bakımdan da Bursa'yla benzeşen bir kent. Bursa'yla benzerliği şimdi dergilerinde de kendini gösteriyor. Bahçe ve S'imge; biri, kültür ve edebiyata 'dergi', öteki 'seçki' ekiyle bağlanmış, ikiz ve büyük bir olasılıkla rakip iki dergi. Gereksiz bir güç bölünmesi bu. Bursa'nın bu bölünmeler yüzünden yitirdiği zaman ve güç, Antalya için ders olsaydı keşke.

Oysa, S'imge'nin ortasındaki seçki bölümünü çıkartıp Bahçe'nin ortasına koyarsanız, ya da S'imge'nin kapağını Bahçe'ye takarsanız, yolunuzun o eski Bahçe'ye çıktığını görürsünüz. Fark var elbette iki dergi arasında, ama anmaya değmeyecek ayrıntılar bunlar. En belirgini, S'imge'nin, kapağında yazdığı gibi, seçki ağırlıklı olması. Yeni yetme dönemlerimizdeki şiir defterlerimize benziyor sanki. Bahçe'nin yeni ürünleri daha çok. Sayısının 27'ye ulaşmasına kadar geçen sürede oluşturduğu arşivin bir sonucu bu.

   Bahçe'de tarihi yeni yazılar ve şiirler var, var amma okuduklarımızdan aldığımız bir şey var mı; orası biraz kuşkulu. Şükü Erbaş'ın Bir Tedirginlik Sanatı: Şiir başlıklı yazısı tekrarın tekrarı. Temel Demirer, yazısında bir kitabı tanıtıyor ama, 'bir kitap tanıtma yazısı nasıl yazılmamalıdır'ın ömeğini veriyor. Ayten Mutlu'nun, epey kitap kurcaladıktan sonra yazıldığı belli olan yazısını, mehteran eşliğinde yürüdüğümden olsa gerek, bir türlü bitiremedim. Baki Ayhan T.'nin yazısı, “bunlar” diye işaret ettiği yerde hiç kimse görünmediği için, hedefsiz bir yazı olarak göründü bana. Tuncer Uçarol'a gelince: Bakın onun yazısından öğrendiğimiz şeyler var: Eşinin adını zaten öğretmişti bize, şimdi de bu yazısıyla iyi bir enişte olduğunu göstermeye çalışıyor ve soy kütüğündeki boşlukları dolduruyor. Adres ve telefon numarası gibi eksiklikleri olsa da vefakâr bir yazı olarak kayıtlara geçmesinden yanayım.

  Mehmet Sarsmaz, elinin değdiği her ürünü yollayarak beni doğal abonesi olarak kabul ettiğini göstermiş; hiç vazgeçmeden kendi hisarına seferler düzenleyen bir şairdir ve Yenibinyıl Şiir onun, yanlış kurulmuş bir orduyla çıktığı en son seferidir ki, bunun son sefer olmadığı da kesindir.

   Sarsmaz'a yazdığım bir mektupta bu ordunun çekirdeğini oluşturan kurmayların bana yanlış görünen yönlerini bildirmiştim. O kurmaylar, derginin ilk sayısında, tıpkı '"Dördüncü Yeni Bildirisi”ndekine benzer iri cüsseli sözler söyleyen bir şiir bildirisi yayımladılar ve bu bildiri de önceki gibi ölü doğdu; bu kaçınılmazdı. Çünkü iyi niyetler ve büyük idealler, eylem olmadan bir yerlere ulaşamıyor. Eylemse, sadece iri sözler söyleyip yankı beklemek değildir elbet. Gariptir, bu tür bildirilerin ilk inkârcıları bildiriye İmza koyanlar oluyor. İnanç eksikliği ilk göze çarpan neden gibi duruyorsa da asıl neden, sanırım donanım eksikliği ve paylaşıldığı sanılan değerlerin tanımlarının birbirini tutmaması.

   Bunca bildiri sözünden sonra, Sarsmaz'a, onunla aynı soyadını taşıyan o sevimli kızın dergideki yerini sormayacağım. Ne dergi ne de bildiri çerçevesinde bu sorunun yanıtı yoktur çünkü. Bu bir 'anı yaratmak”tır, bir "'aileye mahsus"luktur ki bu konuda dergiye zeval olur! Sarsmaz'ın dikkatine...

   Alaattin Topçu'nun yayın yönetmenliğini yaptığı Kavram Karmaşa, bir düzinelik bir toplamla geldi ve bende bulunan ilk dört sayısının yanındaki yerini aldı. Sanıyorum 96'nın Aralık ayında kafasındaki ideal dergiyi yayımlayan Topçu, kim bilir hangi koşulların dayatmasıyla, o tarihten 22. sayıya doğru kan kaybederek gelmiş ama, bir şeyden taviz vermemiş: Derginin bütünlüğünden. Fütürizmle başlayan o derlitopluluk, her sayıda bir dosya çerçevesinde sürerek son sayıya kadar ulaşmış; kutlanacak bir ilkeli oluş örneği.

   Son paragrafa geldiğimi gösteren işaretin salladığı parmağı dikkate alarak, sonraki yazılarımda Kavram Karmaşa'nın, yaptığı işin doğruluğuna olan inancını derginin duruşuyla belli eden; bu tavrını çok sevdiğim Budala'nın ve 76. sayısına ulaşan Dize’nin, ocak-şubat sayılarındaki, yanına çentik koyduğum yazı ve şiirlerini '"okumaya” çalışacağımı bildirerek bitiriyorum.

   Görüşeceğiz!

 

(Akatalpa - Sayı: 27 Mart 2002)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİR KIZIL GONCAYA BENZER DUDAĞIN

 

   Kurumlaşmayı başaran ya da bazı kurumlara bağlı olarak çıkan dergilerin editörleri, bir alt-kadro kurma olanağına sahip oldukları ve mutfak işlerini onlara bıraktıkları için, taşrada (taşra, çünkü, orada kurumlaşmak oldukça güç; nerdeyse olanaksızdır) çıkan dergilerinin editörlerinden daha rahat çalışırlar. Bugüne kadar taşrada editör, kâğıdıydı, dizgisiydi, kapağıydı, dikişiydi; mürekkep kokularıyla matbaadan masasına gelene kadar, hatta ondan sonra da, derginin bütün işlerine bakan kişi olarak tanımlanırdı, bugünden sonra da böyle tanımlanacağı bellidir.

   Bu iki editör grubunun ortak bir tasaları vardır: Derginin içeriği... Dergilerinde görmek istedikleri yazar ve şairler kadar dergilerinde görmek istemedikleri yazar ve şairlerden yana da sıkıntı çekerler. Bir türlü gelmeyen yazı ve şiirlerin boşluğunu, içlerindeki sıkıntıyı büyüterek, sel gibi akıp duran yazı ve şiirlerle doldurmaya çalışırlar. Bu noktada editörlerin ilk ve de belki en önemli görevleri belirlenmiş olur: İlişki-kalite dengesini doğru kurmak, bu dengeyi korumak ve koruma çabasında olduklarını da dergilerinde kanıtlamak...

 

dertleri zevk edindim

 

   İstanbul'un taşrasında, Üsküdar'da yayımlanan Budala'da, Bâki Ayhan T., bunu başarabilmiş gibi görünüyor. Yine de bazı itirazlarım var.

   Budala'nın ocak-şubat sayısında, şöyle alıp götüren, götürdüğü yerde konaklatan; yani, dönüp dönüp okutan, okuturken de acaba aşağıda bir kat daha var mı sorusuyla kazıya yönlendiren çarpıcı şiirler yok. Yine de derginin bir duruşu ve bu duruşu biçimlendiren, biraz yüksekçe tutulmuş bir hiza ipi var. Şiir seçimlerinde, limbo dansı yaparak bu ipin altından geçmek isteyenlere başka dans pistleri önerildiği belli oluyor.

   Bir önceki yazıma dipnot olsun diye belirtiyorum: Benim sevgili aynam, o aşınmış, sırsız kalmış perişan aynam, ah o postmodern oyuna kurban edilmiş oyuncağım, gelmiş, Budala'nın dört duvarına, dört ayrı biçimde asılmış. (Aynadaki, aynayı, aynaya, aynada - Ayhan T., Durukan, Öktem, Göksu) Bu güzel imgeye yazık oluyor, diyemem artık, yazık oldu; harcandı, neredeyse bitti. Artık şiirlerde göremediğimiz, görünce irkildiğimiz "sevgi" sözcüğü gibi değerini yitirdi, bütün anlamlarını ayağa düşürdü.   

   Şiirlere gelince; yanına çentik attığım ilk şiir, aynasına karşın, Deniz Durukan'ın Ölümde Hiç Risk Yok adlı şiiri oldu. Bir 'kadın' şiiri oluşundan mı diye sordum kendime; hayır, ondan değil

 

kalabalık evlerin can sıkıcı telaşıyla

gece hep tersten düşer kasıklarıma

../..

yanıldım! hiçbir şey yok aramızda

tenha bir masadan başka

 

dizeleri yüzünden.

   enderemiroğlu'nun şiirinde boğulmadan önce işaretlediğim ikinci şiir, (yine aynaya karşın) Altay Öktem'in Açık Kalp Ameliyatı başlıklı şiiriydi. Sözcüklerle oynamayı sevdiğini bildiğim Öktem, 'çevreye verdiği rahatsızlık'ın özrünü, bu şiirinde, tıbba yaslanan iyi imgelerle süsleyerek dilemek istiyor. Örneğin, ...neye yarar ısıtmak / dün ölen bir kadavrayı mor bir aşk uğruna, diyor.

   Öktem'e, bir kadavra nasıl (dün-bugün ya da herhangi bir perşembe günü) ölebilir diye sormayacağım; doktor olan o çünkü, vereceği bir yanıtı vardır mutlaka. Ben, 'şiir mantığı harcayabilir mi?' sorusunun yanıtını arayarak, susmayı yeğliyorum.

   Budala'dan işaretlediğim şiirler bunlar. Diğerleri, dediğim gibi, ipi aşan, sadece ipi aşabilen şiirler. Bir küçük not daha: Bu iki şiir, ortaya koyduğu toplama bakarak önemli bir iş yaptığını söyleyebileceğim İhsan Üren'le bir 'Ufuk Turu' yolculuğuna çıkabilecek kadar güçlü mü; bence hayır.

 

baharı bekleyen kumrular gibi

 

   Şairlerin çok yazıyor olmaları sadece şairleri, çok yayınlıyor olmalarıysa, şiirle ilgili herkesi ilgilendirir. Birçok şiir yazarı, bu kadar çok yazarak ve bunları kartvizitleriymiş gibi dergilerde yayınlayarak bir düzey tutturmanın ve o düzeyde tutunmanın olanaksızlığının farkında değil. Yazdıklarını, soluklanmalarına fırsat tanımadan, üstleri önceden dergi adresleriyle yazılıp hazırlanmış zarflara tıkıştırarak, bir şeye geç kalmışların telaşıyla gönderiyorlar ve yıllar sonra duyacakları pişmanlıkların; "öyle değil de böyle yazsaymışım keşke"lere temel atmış oluyorlar.

   Kavram Karmaşa'dan yola çıkarak örneklemek istiyorum.

   Tamer Gülbek, yazdığı kimi iyi dizelerin yanında Durum tanışmaması gereken görüşlerin / Tanışmasını engellemeye hiç uygun değil gibi, düzyazı da bile kuşkulu okunacak iki dizeyi Bavul şiirinde kullandıktan sonra şiirini dinlendirmeyi düşünseydi eğer, 'görüşlerin tanışması' konusunu biraz daha gözden geçirecek ve belki de aynı şiirde Yıpranmış, eprimiş, örselenmiş çokça diyerek pekpekpekiştirdiği ruhunu şiir azabından korumuş olacaktı.

   (Gülbek, başka bir şiirinden dolayı, “ses uğruna şiiri katletmekten sabıkalı” bulunarak notlarıma geçmiş. Şiiri Akatalpa'nın şubat sayısında yayınlanan Buz Gibi başlıklı şiir, suç mahalli dizeyse, Bir mağluplar ambiansıydı dansımız dizesi. Ne demek ambians? Böyle bir sözcüğün şiirde işi ne? Merak ederim, böyle bir dizeyi, hangi güçler, nasıl bir zor kullanarak yazdırabilir bir şaire?) 

   Soner Demirbaş, Dar Uzaklaşma şiirinde, belki de çok çarpıcı bir imge yakalamıştır alt anlar betiği metin yapı caz'da dizesinde, ama biz bunu anlayamıyoruz, ne yapalım? Biraz bekletse, birkaç kez daha okuduktan sonra yayınlatsaydı şiirini, hiç değilse 'anlayamayacağımızı anlayarak anlatmaya' çalışacaktı meramını.

   Yıllar önce bir derginin editörü, dergiye şiir gönderen bir şairin mektubunu okutmuştu bana. Şairin bir isteği vardı; mümkünse eğer, adının altına, şiirlerinin yayınlandığı dergilerin listesi eklenebilir miymiş; buymuş derdi. Şiirinden daha uzundu gönderdiği liste. Sadece şekilciliğe hizmet etmek için çok yazan ve çeşitli dergilere şiir gönderen şairlerin olması şaşırtıcı değil belki ama, şiir adına düşündürücü. Ve bunun bugünlerde sürmesi de. Her neyse...

   Kavram Karmaşa'daki diğer şiirlere gelince. 22.sayıda yanı çentikli iki şiirim var: İlki Baki Ayhan T.'nin Bir Kadın Astım'ı, ikincisi de Hüseyin Alemdar'ın İzmir Vakti adlı şiiri. Bu iki şiirin yanına, çıtalarının altına düşmeden yazmayı sürdüren Hilmi Haşal'ın ve Fikret Demirağ'ın şiirlerini ekliyorum.

   Budala'nın sonunda yazdığım yargımı, burada andığım şiirler için de tekrarlamak istiyorum: Ufuk Turu'na çıkacak kadar soluklu değil hiçbiri.

 

   Dize, önce mitolojik köşesini, sonra da çoğu kez iyi olan şiirlerini okumak için, yolunu beklediğim bir dergi oldu her zaman; demek ki 76 aydır... Çantamda dolaştırdığım, masamda tozlandırdığım dergilerden değildir Dize; dört sayfaya sığdırılanları, bütünlüğünü bozmadan okur, dizgi yanlışlarını düzelttikten ve notlarımı aldıktan sonra, dosyasına koyar, kaldırırım. Veysel Çolak'ın yaptığı en iyi iş olarak kayıtlarıma geçmiştir.

   Ocak sayısında Arif Madanoğlu'nun, şubat sayısında Nuri Demirci'nin kapakta verilen şiirleri, yerlerini bulmuş, iyi şiirlerdi. Ocak sayısında Celal Soycan'ın ve Halim Yazıcı'nın; Şubat sayısında da Tülay Furtun, M. Sadık Kırımlı ve Kâzım Şahin'in şiirleri altları çizili, başları çentikli şiirlerdendi. Gültekin Emre'nin Yaralarım Bayram Ediyor adlı şiirinin Akatalpa'nın ocak sayısında okumuştuk zaten. Dize'nin erken baskı yaptığını bildiğim için, 'Çolak'ın değil, Emre'nin özensizliği' diye, not düşmüşüm yanına.  

   Akatalpa'da yazıyor olmam, bu dergiyi değerlendirme dışı bırakmam için bir neden olamaz, değil mi? Çünkü, Şubat sayısında yayımlanan İlyas Tunç'un, Hüseyin Ferhad'ın ve Özlem Tezcan Dertsiz'in şiirlerinin oldukça iyi şiirler; Ramis Dara'nın yazdığı, yazının içeriğinde de zamana zaman vurgulandığı gibi, Tanpınar'la biçem yarışına giren, dahası onu sollamayı amaç edinen Bursa denemesinin 'sıkı' bir deneme olduğunu söylemeliyim. Bir de Akatalpa'nın Ocak sayısını, Ufuk Turu'nun katkılarıyla, o ayın en iyi dergisi olarak göründüğünü... Demek ki keramet kalıpta değil, kalıba dökülen cevherdedir. Kocaman dergilerin dikkatine...

   Görüşeceğiz...

 

 

(Akatalpa - Sayı: 28 Nisan Kasım 2002)

 

DERTLİ DERTLİ VURDUM SAZIN TELİNE

 

 

  Gelin bu konuda da anlaşalım!

   Kendimizi kandırmayalım, samanı sapla karıştırmayalım, yakmadan önce kuruları yaşlardan ayıralım, aykırı duyguların etkisinde kalarak kaliteden yana olmayı seçkinlik saymayalım.

   Şimdi yazacağım dizeler dergilerden, kitaplardan alınmıştır ve de hepsinin gerçek kişi ve olaylarla birebir ilişkisi vardır.

 

ben bir aşk istiyorum

kızgın bir demir gibi

içimi dağlayan

./..

ben bir aşk istiyorum

bu kalp durana kadar

bende kalacak

...

mutlu bir gün göremedik

fallar girdi aramıza

biz murada eremedik

yıllar girdi aramıza

...

evin neşesidir çocuk

ahu gözlü mavi boncuk

ister büyük ister küçük

sevilmeye layık bunlar

 

   Hanımlar, beyler, gözlerinize ve okuduklarınıza inanınız, bu yazdıklarım benim öz dehamın ürünleri değildir; şair(!)lerin cahillik boyutunu da aşan bir cesaretle dergilere gönderdikleri, kitap biçimine sokarak okurlarına armağan ettikleri dizelerdir.

   "Şairdir, ne yapsa yeridir" tümcesindeki tırnakların içinde yer almayan sorum(suz)luluğun bir ucunda bu dizeleri karalayanlar varsa öteki ucunda bunları yayınlayanlar vardır. İşte bu noktada, diyorum ki, gelin anlaşalım!

   Ama, önce şu dizeleri de okuyalım.

 

bir masaldır hayatımız

bir gün unutulacak adımız

yanımıza kar kalacak

yaşadığımız

 

kanmadınız değil mi, yetmedi... Öyleyse şuradan da buyurun:

 

namussuzlar

namusumuzu çaldılar

namusumuzla namussuzlar

namuslu oldular

 

   Bu dizelerin yer aldığı derginin sorumlularından olduğu anlaşılan (çünkü derginin posta çeki hesabı bu ada kayıtlıdır) İbrahim Çiftçi'nin yazdıklarına bir bakalım şimdi: 

   "Günümüz Türkiye'sinde edebi beğeniler(imiz)i belirleyen (ya da dayatan diyelim) banker Titan-lık, Manken Sanat, Darlık, EEF!!, holding dergileri Histeri ve İlliyet Sanat olmaktadır.

   İşte yukarıda saydığım dergiler (belki de tekkeler demek daha doğru olur) ve söz konusu dergilerde oturan post-nişinler ve müritleri edebi zevlenme(me)lerimizi belirliyorlar. Her ay (Allah'tan bazıları iki ayda bir) bize bir sürü edebi(!) ürün sunuyorlar."

   Mizah yaparken mizaha konu olmanın bir örneğidir Çiftçi'nin yazdıklarını. Bir şairin, bir yazarın bir yerlerde, diyelim Hatay'da yaşadığı kıstırılmışlık duygusuyla Kitap-lık'a Titan-lık, Enis Batur'a Şeyh Enes demesi kolay ve anlaşılır bir şeydir. Yukarıda anılan dergilerin adlarıyla oynaması, bu oyunu üstün bir yeteneğin işareti olarak sunması da kolay ve anlaşılır bir şeydir. Çünkü, insanların bunalması ve bunalımlarından kurtulmak için sığınılacak limanlar araması doğaldır, insancadır.

   Çiftçi'nin bunları yazmasıyla gölge boksu yapması arasında bir fark yoktur. Türk Edebiyatı'nın eleştirisini yaptığını sanarak tutarsız, desteksiz, var olanın karşısına bir şey koyamadan varsın yazsın, gölgesini dövsün, isterse onu yerlere sersin, "...günümüz Türk edebiyatı holding ve banka destekli dergilerin kısa paslaşmalarına kurban gitmektedir." diyerek yazıklansın ve kendisi gibi düşünenlere, ortalamanın üstünde olduğunu sandığım zekâsıyla önderlik etsin. Ama, bunu yaparken, adını andığı dergilerin yanında, taşra edebiyatı adı altında topladığı İstanbul dışında yayınlanan dergilerle fanzinlere de ulaşsın, onların neleri edebiyat diye sunduklarına da bir baksın. Çiftçi'ye taşra edebiyatına dahil kaç dergiyi izlediğini sormayacağım, sadece yazısını yayınladığı Karalama dergisini okuyup okumadığını soracağım.

   Ben bugüne kadar, örneğin Enver Ercan'ın Varlık'ta, ya da Enis Batur'un Kitap-lık'ta şiirlerini el yazısıyla yayınladıklarını görmedim. Profesyonelce bir neden yaratarak,

-Bursa'da yayınlanan Düşlem dergisinin, arka sayfasında çok güzel yaptığı gibi- yapabilirlerdi; buna gerek duymadılar. Çünkü yönettikleri dergileri kendilerini tatmin amacıyla kullanmayacak kadar edebiyat bilincine sahiptiler. Şimdi, söylesin bakalım bay Çiftçi, bir okur olarak bana ne Murathan Çarboğa'nın Karalama dergisinde yayınlanan şiir karalamalarından? Bu gereksizliğin okura ve edebiyata ne yararı var? Bu bir mastürbasyondur bayım ve taşra edebiyatının ortak karakterini işaret eder.

   Çiftçi ve gibiler şunu görmeliler artık, o kötüledikleri banka ve holding dergilerini yöneten kişiler, belli bir beyin ve bilinç olgunluğuna erişmiş, öyle paslaşmayla falan izah edilemeyecek etik değerlere sahip, edebiyatı kendilerinin önüne geçirmiş kişilerdir. Böyle olmak zorundadırlar, çünkü o koltuklara ancak bu sorumluluğu taşıyacak kişilerin oturabileceğini bilirler.

   Yayına hazırladığı Nasreddin Hoca kitabını müstehcen bularak veto eden 'bankacı'lara karşı, o yüzlerce kişinin oturmak için can attığı YKY koltuğunu terk etme ilkeliliğini gösteren Enis Batur örneğini unutmayın lütfen. Sadece bu davranış bile rüştün kanıtıdır.

   Aman karıştırmayın, eleştiri başka bir şeydir, karalama başka bir şey. İnandıklarını savunmak başka bir şeydir, yalakalık başka bir şey... Yafta takmaya, etiket yapıştırmaya meraklı olduğumuzu bildiğim için bu notu eklemeyi gerekli buluyorum.

   Düşlem'deki yazılarımı okuyanlar anımsayacaklardır, her zaman, belli yerlerde oturuyor olmayı iktidarda olmak sananlara karşı savaşanların arasında oldum, bundan sonra da o saflardadır yerim. Editörlüğü silah, dergilerini kılıç olarak kullananlar, hiç dert etmeyin, sonunda o kılıcın girdiği kından başka bir şey olamazlar. Unutmayın, edebiyatın da geniş, hem de çok geniş bir mezarlığı vardır.

   Kadro dergiciliğini benimseyen ve bir dönem 'kaleminden kan damlayanlar'ı bile kapısından içeri sokmayan Adam Sanat'ın kaybettiği kan, damacanalarla ölçülür bir seviyeye geldiği içindir ki bugün anemik bir dergi olarak yaşamaya çalışmaktadır.

   Magazinseverlerin dergisi olma yolunda epey yol kat eden Milliyet Sanat'ın anemik olduğunu söyleyemeyiz, ne kadar kanlı canlı olduğunu görüyoruz. Ama, bu dergiye pompalanan kan, siz deyin AİDS'li ben diyeyim Hepatit B'li; yani sağlıklı değil. En azından edebiyat bakımından hiç değil. Dahasını da söyleyeyim, benden duymuş olun, çukurunu kazanlar her ay Milliyet Sanat'ın taşını da yazıyor ve gün bekliyorlar.    Böyle...

   Bu konuyla ilgili olarak, Kavram Karmaşa'nın 23. sayısında yayımlanan İbrahim Berksoy'un yazısına da değinecektim ama, "görüşeceğiz"in zamanı gelmiş. Evet,

   görüşeceğiz...

 

Akatalpa - Sayı: 32 / Ağustos 2002

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SEN BU YERDEN GİDELİ, GİDELİ AMAN 

 

   Edebiyatın nesini seversiniz?

   O alımlı bir kadın ise, diyelim boynunu, dudaklarını, gözlerini, yanağındaki gamzeyi mi yoksa, salata yaparken, hiç oralı değilmiş gibi davranarak, şuh iki kahkahanın arasına sıkıştırıverdiği dedikodularını mı?

   Bıçkın bir delikanlıysa, briyantinli saçlarını, ince bıyıklarını, kollarını kıvırdığı beyaz gömleğini mi yoksa, çakmak gözleriyle sağa sola efelenmesini, çatmasını, sataşmasını mı?

   Öyle ya, kimin, neyin nesini, nasıl seveceğini belli modellere uydurarak, alışılmış kalıplara sokarak ya da kendi değerlendirmelerimizle kestirmemiz zordur; değerlerimiz ve değerlendirmelerimiz bizi asıldan görünene kaydırarak yanıltabilir. Çünkü bu, bir algılama sorunu olduğu kadar bir algılanma sorunudur da.

   Bir yerlerde bir maraza çıkmasını bekleyenler, beklemekten sıkılıp kendi marazalarını çıkaranlar, öküzün altında buzağı, ineğin arkasında keçi arayanlar, edebiyatın aracı olan kalemi kılıç sanan ve öyle kullanılmasından yana olanlar, her devirde vardı, bugün yine var ve hep var olacaklar. Çünkü, edebiyatın tamamı bu değildir ama, edebiyatın bu yönü, kalın bir damar olarak içinden akıp gider, dokularını besler.

   Bana öyle geliyor ki, edebiyatın dedikodusuna vurgun olanların sayısı, sataşmacılığına sevdalananların sayısından az değildir ve edebiyatın bu yönlerine âşık bu iki grubun toplamı, okurlar da dahil, edebiyatla ilgilenen insanların en az yarısını oluşturur.

   Bunun doğruluğunu siz, kendinizde de sınamış, görmüşsünüzdür. Aldığınız dergilerin, varsa, başyazısını bile okumadan, önce yazıları ya da yazarları değerlendiren, dergilerin mutfağında, arka odalarında, yani satır aralarında dolaşan sayfalarını okumuyor musunuz? O sayfalardan bilgilenmeyi, o sayfalarda, bir dergiyle ilintiliyseniz derginizin adıyla ya da kendi adınızla karşılaşmayı ummuyor ve bunu önemsemiyor musunuz?

   Öyledir; okunur ve önemsenir...

   Açıkçası, bu köşeler, polemiğe de en uygun köşelerdir, bulaşılmak istenirse. Çünkü, yaptığınız işin bir ucu eleştiriye, diğer ucu da değerlendirmeye dokunduğu için, ne kadar nesnel davranırsanız davranın, her zaman bir karşı eleştiriyle, bir itirazla karşılaşırsınız; herkesi memnun etmenin hiçbir yolu yoktur.

   Bir yerlerde yazılan karşı eleştiri ya da itiraz yazılarına ya görmezden gelip yanıt yazmayacaksınız ya da haklılığınızda ısrar ederek o konuya bir daha dönecek, yanıt vereceksiniz; bu da o köşeleri kullananların tercihidir.

   Sözü bu kadar dolandırdıktan sonra getireceğim yer, Kum dergisinin Haziran 2002 tarihli 6.sayısında, Hüseyin Atabaş'ın yazdığı Attilâ İlhan'ın Şiiri ve Arabesk Meselesi başlıklı yazıdır. Uzatacağım sanılmasın, sadece birkaç soru, birkaç söz; o kadar: Atabaş'ın amacı arabesk şiiri İlhan şiirine doğru yüceltmek midir; bunu merak ediyorum doğrusu. Acaba, hangi arabesk şiirde ya da şarkıda Attila İlhan'ın o müthiş imgelerini bulmuştur da onları İlhan'ın şiirine yaklaştırmıştır? Sorulardan biri bu.

   Bir başkası, İlhan, artıklarından ne kadar sorumludur? Atabaş da, artıkları varsa, olabilmişse, olacaksa, bunun sorumluluğu şimdiden hesaplamakta mıdır?

   Sonraki sorum, Atabaş'ın şiirlerini ola ki herhangi bir pop, protest müzik ya da sanat müziği bestecisi şarkılarında kullanmak isterse, Atabaş'ın buna bir itirazı olacak mıdır?

   Bir de şu: Atabaş, İlhan'ın şiirinin, arabesk müziğin hedef kitlesi olarak kabul edilen halk kesimi tarafından okunduğuna, dahası, o kesimin şiir okuduğuna gerçekten inanıyor mu? 500- 1000 adet basılabilen şiir kitaplarını o insanlar alıp okuyorsa 500-1000 adet şair kimi, neyi okuyor?

    Bu soruları, hem de nasıl, uzatmak mümkün...

    Birkaç söze gelince, diyeceğim şudur: Atabaş'ın şiiri İlhan'la Ümit Yaşar'ın arasında bir yerde durmaktadır bana göre ve İlhan'ı Oğuzcan'a yaklaştırdıkça şiirini bir sandviçe katık yapmaktadır. Ekmek dilimleri, öyle ya da böyle, ekmek dilimi olarak kalacaktır da Atabaş'ın şiiri inceldikçe incelerek veya bu presin arasında zar gibi kalacaktır ya da bir yol bulabilirse eğer, tıpkı bir fıtık gibi aradan fırlayıp kendini gösterecektir.

   Atabaş yazısında bir de bölgeciliği konu etmekte ve benim Attila İlhan'ı İzmirli oluşundan dolayı savunduğumu ileri sürmektedir.ki o yazıda geçen "alakaya çay demlemek" deyiminin yeri tam da burasıdır. Şimdi ben, anne tarafından hemşerim olan Atabaş'ı sırf bu nedenle bu yazıma konu ettiğimi söylesem, buna önce Atabaş sonra cümle kuşlar gülmez mi? Edebiyatımızda kayırmacılık adına ortaya konan birçok örnek vardır ama, ne kadar iyi ki, bölgecilik kayırma adına henüz sorun yaratacak boyuta ulaşmamıştır. Etnik yaklaşımları da ben bölgeciliğin dışında tutuyorum. Yan yanadırlar belki ama iç içe değildirler. Sanat adına bir omurgaya sahip olmayanları ne bölgeciliğin ne de etnik köklerin ayakta tutamayacağını eminim Atabaş da biliyordur da savını doğrulatmak için olmadık kapıları açmayı denemektedir.

   Son söz: Atabaş şimdi, İlhan'ın şiirini Oğuzcan'a göre istediği gibi konumlandırmakta özgürdür. Ama orada kalmalı, Hayaloğlu veya Alışık adlarıyla İlhan'ı, insaf eyleyip bir daha bir arada anmamalıdır.

 

hayat bazen tatlıdır

 

   Dergiler birikti, sözler de...

   Amik, adresi Hatay olan ve önümdeki Temmuz-Ağustos 2002 tarihli 19. sayısında da -kaçınılmaz olarak- iyiyle kötüyü bir arada taşıyan bir dergi.

   Adil Okay'ın Yirmi Beşinci Saat adlı şiiriyle Ayhan Bingöl'ün Sona Başlangıç adlı şiirini iyi şiirler olarak işaretledim. Sabahattin Yalkın'ın Şiirin Kına gecesi-2 başlıklı kolaj yazısını da, seçtiği iyi şiir örneklerini, bunların arasına serpiştirdiği kötü dolgu malzemesi satırlarıyla birlikte okumak zorunda kaldım.

   Tigris, Diyarbakır'da yayınlanıyor. Adını üstünde yazan Kültür-Sanat-Edebiyat Dergisi ibaresinden anlaşılan ve içeriğinde de kanıtlanan o ki, Tigris, kültür ve sanatı edebiyata önceleyen bir dergi. Kültür ve sanatın edebiyatla ilişkisini ve iç içeliğini bilmiyor değilim elbette; derginin oluşturduğu Araştırma- İnceleme komisyonunun, işini Edebiyat komisyonundan daha iyi yaptığını ve dergiye bu komisyonun seçtiği ürünlerin hakim olduğunu söylemek istiyorum sadece. Gözlüğümün edebiyata ayarlı olmasından olacak, bu tür dergilerde ben, edebiyatın ağırlığını görmek istiyor ve bunu arıyorum.

   Şiirli Çıkın, yolunu yöntemini, hacmini çerçevesini çizmiş bir dergi olarak 27. sayısına ulaştı. Bu dergiyi ne bulacağınızı bilerek alıyorsunuz ki bu -kadrolaşmayı dışarda tutarak söylüyorum- iyi bir şey. Silivri'de çıkan dergi, Temmuz-Ağustos sayısını Silivri'ye yerleştiğini öğrendiğimiz Ahmet Erhan'a ayrılmış. Şairin yayınlanan son kitabı Ne Balık Ne Kuş üzerine Halim Şafak'ın bir yazısı ve İhsan Tevfik'in yaptığı söyleşi derginin içeriği oluşturuyor ve sıcak bilgiler taşıyor.

   Ağustos sıcaklarında bunalmışken, sadece adını anarak geçmek istemediğim, özenli ve dopdolu bir dergi olarak sevinçle karşıladığım Üç Nokta'yı daha geniş bir yazıya saklıyorum. Haziran-Temmuz tarihli 3. sayısı eleştiri ve eleştirmen konulu dosyaya ayrılmış. Bu dosyadaki yanıtların ve dergide yer alan şiirlerin altını çizmeye devam ediyorum ve edebiyatımıza iyi bir dergi kazandıran Cenk Gündoğdu'yu kutluyorum.

   "Gölgede Kırk Derece"yi aşan bu sıcaklıkta şimdilik bu kadar.

   Görüşeceğiz.

 

(Akatalpa - Sayı: 33 Eylül 2002)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÇERAĞAN VAKTİ GELDİ LALEZARIN

 

   Yaz mevsimini, sadece Eylül'e açılan kapı olduğu için, gelsin ve geçsin diye beklerim. Gelir ve geçer. Ben de isteği yerine getirilmiş bir çocuk gibi, bir süre ne yapacağımı bilemem, öylece kalakalırım.

   Eylül, kalemimin tutulma ayıdır; yaz için seçilmiş ve bir bahaneyle okunamamış kitaplarla, dergilerle, açmaya üşendiğim küt uçlu kurşun kalemlerle arama girer. Ama, yine de ben onu, yazmam gerektiğinde, büyük harfle yazarım. Sabahlarıma sokulan serinliğini, hissettirmeden gülleri budayan ince esintisini, denize yeni anlamlar katan uçuk mavi göğünü, yazılabilecek en güzel dizelermiş gibi okuyarak başladığım günlerin sonrasında her şey ufalır, değerini yitirir, önemsizleşir. Eylül'ün bu resmine eklenecek her figür, her desen, sarı ve hüzünlü değilse eğer, gereksiz bir çıkıntı, nafile bir renk gibi gelir bana.

   Ağırdan çöken akşamla çıldıran melisalar, panayırlarını süslemeye başlayan akşamsefaları, verandaya sıralanmış yağ tenekelerinin ortasında yapraklarının ucundan kızararak geceye hazırlanan sardunyalar ve büzülmüş dudaklarıyla yaseminler... Şiirin ortasında dururum.

 

Gülün tam ortasında ağlıyorum   

Her akşam sokak ortasında öldükçe

Önümü arkamı bilmiyorum

Azaldığını duyup duyup karanlıkta

Beni ayakta tutan gözlerinin(1)

 

   Yılda bir kez dünyanın kapısın çalan, zurnanın ucundaki sarışın çingenedir Eylül.

 

eylülde açan bir gezegendin

güne bakandın, günü kanla yakandın sen

ah elbette kalbimde bir parmakizi bıraktın

aşkımın üstüne bir karadul!(2)

 

 

hiç tükenmeyecek sandığım aşkımız bitecek miydi?

 

   Bu ara başlıkla, Eylül'ün gölgesine çekilip çantama koyduğum iki dergiye; Üç Nokta'nın haziran-temmuz 2002 tarihli 3. sayısıyla Kül 'ün temmuz 2002 tarihli 26.sayısına dönüyorum.

   Üç Nokta'nın dosya konusu "eleştiri ve eleştirmen"... Yani yine havan, yine su! Bu tür dosyalardan, soruşturmaya katılanlara da gına gelmiş, besbelli.  Mehmet H. Doğan, "Bizde eleştiri/eleştirmen yok!" savını içeren bir soru üzerine, dayanamıyor artık ve "Ne olur herkesin yanıtını bildiği sorularla aynı şeyleri tekrarlatmayın bana." diyor ve bazı yazı başlıkları sıralayarak, "Gerekirse o yazılardan birini yayımlayın." diye kestirip atıyor. Haklı da... Ama ne yapsın dergiler, dergiciler; bahçede bir kaydırak var bir de tahterevalli, bir ona biniyorlar bir ötekine.

   Sözün özünü söyleyen iki kişi var; ilkini İzlenimci Eleştiri başlıklı yazısında, ülkemizde izlenimci bir eleştiri olduğunu ve bu eleştirinin bilimsel ve felsefi bir arka planının olmadığını vurguladıktan sonra Salih Bolat söylüyor. Diyor ki,

   " Demek ki bilim ve felsefe, eleştirinin dayanakları, hatta yöntembilgisel kaynaklarıdır. Çünkü felsefe nasıl ki varlığı sorgulayan bir söylem biçimiyse, eleştiri de başlı başına bir varlık olan yapıtı sorgulayan söylem biçimidir. Bilim ise, varlığı anlama, çözümleme ve yasalaştırma amacına yönelik olarak uygun yöntemler geliştirir. Sanat felsefesinin ve bilimsel düşüncenin bir kültür olarak yeterli biçimde davranışa dönüşmemiş olması, eleştirimizin izlenimci düzeyde kalmasına neden olmaktadır."

   Bu arada, Halim Şafak'ın, "Mahvetmesini" Bilmeyen Eleştirmesin başlıklı yazısında, yıkıcılığını ön plana çıkardığı eleştirinin evcilleştiğini öne sürdüğünü ve artık eleştirinin biçimini tartışmanın bir anlamı olmadığını; eleştirinin gerekli olup olmadığı konusunu tartışmak gerektiğini söylediğini okuyoruz.

   Ayrıca, eleştirmenlerin misyonu üzerinde duruluyor ve öyle anlaşılıyor ki, bu misyonu algılamada bile eleştirmenler arasında ortak bir nokta yok. Demek ki, hemen herkes bu işi ucundan tutuyor ve hemen herkes, el yordamıyla yolunu, yöntemini arıyor, bulmaya çalışıyor. Mehmet H. Doğan, "Üzerinde durduğum sanat yapıtını doğru ve tam anlamaktan ve bunu açık biçimde yazıya dökmekten başka misyonum yok." derken Semih Gümüş, böyle bir misyonun olması gerektiğine de inanmıyor ve eleştiriyi kendisi için yazdığını söylüyor. Andaç ve Onaran ise, bu konuda, esere ve yazara sevgiyle yaklaşmaktan söz ediyorlar, bu sevgiyle misyon arasında nasıl bir bağ kuruyorlarsa.

   Sonunda, sözün özünü söyleyen ikinci kişi çıkıyor karşımıza: Vecihi Timuroğlu!  İki cümlede eleştiri tarihimizin özetini yapıvermiş. "Bir yapıtı incelerken kendi ideolojimi unutmam." diyerek eleştirimizdeki nesnel yaklaşımı; "Benim eleştirmen olduğumu kim söyledi, bilmiyorum." diyerek de eleştirmenlerin genel duruşunu bigüzel belirlemiş, söylenenleri havaya asmış, kimseye de söyleyecek bişey bırakmamış.

   Dosyayı hazırlayan Gülenay C. eğer sorularını Anton Çehov'a sorabilseydi ondan şu yanıtı alırdı: "Biz yazar ve şairler birer atız, eleştirmenlerse birer atsineği. Sinekler uçuşur, atlar yoluna devam eder." Sonra şunu eklerdi: "Geçenlerde eleştirmenlerden birisi benim hakkımda doğru bir şey yazmış. Haklı adamcağız, içki masasında öleceğim."

   Böyle...

   Ankara, zaman zaman iyi edebiyat dergilerine mekân oluyor; oluyor da her nedense onları ayakta tutmayı bir türlü başaramıyor. Sanki gecekondu yapımına göz yuman ama yıkım ekiplerini de hazırda tutan bir şehremini kol geziyor bu şehr-i Ankara'da. Promete'yi, bütün sayılarına ulaşabildiğim İzlek'i, tek sayı çıkan Lodos'u, sanırım 4 sayı yayımlanabilen Düşeyaza'yı anımsıyorum; hepsi iyi dergilerdi, Türk edebiyatına gerçekten farklı sesler, farklı renkler katmışlardı.

   Kül de o yıllarda yayınlanan, bir süre ara verdikten sonra kaldığı yerden ve sayıdan yeniden yayınlanmaya başlayan bir dergi. 

   "Üye olmayanların girebilecekleri", "amatör ve alternatif" bu dergi, birkaç yazı ve şiirin dışında, "editörün sözü"ndeki ilkelere uyan yazı ve şiirlerle, kişilikli ve bu sayede kimlikli bir dergi olmayı sürdürüyor. Aynı zamanda, haydi 'ince belli oluşu yüzünden' diyelim, diğer dergilerden biraz daha uzun duruyor.

   "Birkaç" yazı ve şiiri atlayarak, diyorum ki, sırasıyla, cesur ve farklı öyküleriyle dikkati çeken Tan Tolga Demirci, yazısının başındaki VE... sözcüğüyle bile epey şey söylemeyi beceren E. Bülent Yardımcı, tanıdık Bilal Kolbüken, yenilerden Damla Unat, şiiri damıtmayı bilen Zafer Ekin Karabay, tartışılacak cümleleri olmasına karşın bir biçem tutturabilmiş görünen Adnan Gerger, kendine "vekâlet" eden Serkan Işın, Kül'ü Kül kılan imzalardır. Bu sıraladığım adlar, derginin okunma süresini uzatan adlardır ve bu "süre"nin, sürüklenmekle bir ilişkisi yoktur, ince okumayla yakın bağlantısı vardır.

   Onlara ve reklamlarıyla dergiyi destekleyen YKY'na teşekkür...

   Hangi derginin yok ki, hele amatör ve alternatifse, diye vurguladıktan sonra, Kül'ün bir dağıtım sorunu olduğunu söyleyeceğim. Kim bilir, belki de sorun benim ulaşımımdadır. Dergiler şimdi yanımda olmadığı için hangi sayılarıdır bilemiyorum ama, eksiklerimin olduğunu biliyorum. Örneğin 24. sayıyı edinememişim ki, yukarıdaki eleştiri dosyasına katkısı olacağını sandığım, Serdar Aydın'ın Muhsin Şener'in eleştirilerini eleştirdiği yazısını okuyamamışım. Şener'in bu yazısında bir alıntı ve isim ırmağı akıyor ve anaforlarında anlamı boğuyor.  Kıyıya vuransa, karmaşa ve karışıklık. 

   Ne dediğimizi bir diyebilsek... Bu da benim eleştirim!

   Görüşeceğiz...

 

(1) Cemal Süreya, Gül

(2) küçük İskender, Eylül

 

(Akatalpa / Sayı: 34 Ekim 2002)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BENZEMEZ KİMSE SANA

 

   Şimdi yazacağıma benzer sözleri çok yazdım, başka yazanlar da olmuştur elbette: Bir gücün varlığını kabul ediyor ve onun karşısına yeni bir güç olarak çıkmak istiyorsanız, önce donanacaksınız, önce birikecek, biriktirdiğini damıtacak, ondan sonra, hangi alansa o, o meydanda boy göstereceksiniz. Karşılığını oluşturmadan bir güce saldırmak Donkişotluk bile sayılamaz, olsa olsa Donkişot müsveddeliğidir.

   Latife Tekin'in başlattığı ya da yürüttüğü Gümüşlük Akademisi girişimi, hiç kuşku yok ki iyi niyetlerle başlanılmış, Anadolu dergiciliğini derleyip toparlamayı amaçlayan ve böylece Anadolu'ya yayılmış olan gücü edebiyat adına olumlu sonuçlara vardıracak bir yolda örgütlemeyi hedefleyen idealist bir harekettir. Ne hoş, ne âlâ; itiraz edilebilir mi? Genel düşünce olarak hayır, ayrıntılara inildiğinde evet, hem de nasıl! Başlamak her zaman bitirmenin yarısı değildir ne yazık ki; yarısıysa bile öylece yarım kalma olasılığı oldukça yüksektir.

   Latife Tekin Anadolu dergiciliğinin neresindedir, ne kadarının takipçisidir, ne kadarını tanıyabilmiştir de bu girişime öncülük edecek gücü kendinde bulmuştur, bilmiyorum. Ya yanıltıldı ya da bile isteye yanılmayı seçti, diye düşünüyorum. Çünkü bana gelen ve benim satın alarak ulaştığım dergilere her halde Latife Tekin de ulaşıyordur ve koskoca Anadolu ovasında benim gördüğüm birkaç ateşböceğinden başka bir şey görmüyordur. Bütün dergileri birer ateşböceği olarak kabullenmek, çıkış noktalarına bakarsanız, belki doğrudur. Ne var ki varılan nokta, elde edilen sonuçlar ortadadır. Oldukları yerde dönüp durarak ışığı elde edeceklerini sanan dergilerin kendi çaplarında yarattıkları sürtünme kuvvetinin sadece kendilerini yıpratmaya yaradığını; ışık ne demek, ısı bile yayamadıklarını görmemek mümkün mü?

   Örnekse, istemediğiniz kadar!

   Önce şuna bakalım: Anadolu dediğiniz yer ne kadardır? Diyarbakır, Adana, Mersin ve Kayseri'yi dışarda tutarsanız, Anadolu'nun Ankara'dan ötesi edebiyatta nerdeyse yoktur. Ankara'dan bu taraftaysa, saysanız kaç kent çıkarabilirsiniz, edebiyat adına bir şeyler yapmaya çabalayan: Bursa, Antalya, İzmir, Ankara der kalırsınız.

   Öte yandan, kent adı saymak, sayılan kent sayısını çoğaltmak da çok anlamlı değildir.

Örneğin Diyarbakır, sadece deneyen, ortaya hiçbir zaman "sıkı" bir dergi çıkaramayan bir kent olagelmiştir bana göre. Adana da çok farklı değildir. Bakarsanız dolaşımda olan Adana çıkışlı birçok dergi görürsünüz de hangisini neresinden tutacağınızı bilemezsiniz. Bunların içinden üçü şu an önümde duruyor: Aykırısanat, Akkültür, A Edebiyat. İlginçtir ve Anadolu dergiciliğinin geleceği konusunda bir fikir verebilir: Bu üç dergiden edebiyata daha yakın duran ve 55. sayısı yayınlanan Aykırısanat, bu sayının sunu yazısında, Anadolu Dergiler Birliği düşüncesinin kendilerinin eski bir önerisi olduğunu, yaşama geçtiği için sevindiklerini söylüyorlar. Buna, kurumlaşmak gibi bir istekleri olduğunu ve 10 yılı geride bıraktıklarını da ekliyorlar. Okurun karşısına böyle çıkan bir dergide "bomba" gibi yazılar, sarsıcı şiirler bulacağınızı sanıyorsunuz.  Oysa bulduğunuz şey sadece sanata aykırılık oluyor, ne yazık ki. Akkültür'se "magazin" dergisine dönüşmek için hazırlık yapıyor ve siyaset, aktüalite, moda vs arasında bocalayarak bir geçiş döneminin sıkıntılarını yaşıyor sanki. A Edebiyat'sa ikisinin ortasında bir yerde, ne birinin önüne geçmek ne de ötekine geçilmemek gibi dertleri kafasını takmadan, durumunu korumayı kazanç sayarak sayılarını çoğaltıp duruyor. Bu saydığım dergileri ve ötekileri daha çok şiirlerine bakarak değerlendirdiğimi, düzyazıların belli bir ortalamayı tutturduklarını yeri gelmişken söylemeliyim.

   Şimdi de siz söyleyin bana, Hicri İzgören'in Diyarbakırlı, Hüseyin Ferhad'ın Adanalı şairler olarak ortaya çıkmasını hangi Diyarbakır dergisi, hangi Adana dergisi başarmıştır?

   Yerçekimini unutmayalım, ayaklarımızı yerden kesmeyelim. Bakın böyle yapanlardan biri, Halim Şafak, Kavram Karmaşa 'nın 26. sayısının İlkyazı'sında, Gümüşlük Akademisi ile ilgili görüşlerini, "Yaptığımız toplantılardan bende olumlu denebilecek pek birşey kalmadı." diyerek belirtiyor. Ki o, bir Anadolu dergicisi olarak bu bâbda epey dil dökmüş, dirsek çürütmüş deneyimli biridir.

   Bu konudaki son söz: Borsa İstanbul'dadır bayanlar, beyler; isteseniz de istemeseniz de!

   Latife Tekin'in adını yalnızca Gümüşlük Akademisi ile anmak istemem; bu güz onun Ormanda Ölüm Yokmuş adlı son romanını, çam ormanına bakan bir verandada, zaman zaman ormanının içiyle, en içiyle göz göze gelerek okudum. Orada, ormanda ve romanda, mutlak yalnızlıkla, koyu hesaplaşmalarla basamaklarını çatmış ve sonsuzluğa uzatılmış bir merdivenin olduğunu görülüyor. Tam bir arayış yeri orman; yaşama, dünyaya, kendine doğru bir yolculuğa çıkmayı dayatan büyülü bir mekân. Romanda da kentle orman, gerçekle düş, uykuyla uyanıklık arasında gidip gelen iki kişilik bir gökyüzü salıncağını sallanıp duruyor.

   Bana sorarsanız, Yasemin'i de çekip içine alan Emin'in o büyük ormanı, öyle çok uzaklarda değil, onun yatak odasının hemen bitişiğindeki bir başka odadadır ve Emin uykuya daldığı anda, yani asıl uyanık anları başladığında, aradaki duvar yıkılmakta, Emin'in hayatı ormanın hayatına karışmaktadır. Sonuçta orası bir evdir; içinde eski, şimdiki ve gelecekteki Emin'i, ormanıyla birlikte barındıran bir ev...

   Ve herkes, tıpkı bir kaplumbağa gibi, evini sırtında taşır.

 

tavrına hayran olayım

 

   Kitap-lık dergisinin 55. sayısında, 'Şiir Yıllıkları, Yeniden' başlıklı yazısında, Mehmet H. Doğan, Şubat 2003 tarihinde yayınlanacak ilk yıllıkla, "ömür törpüsü bir etkinlik"e bir kez daha soyunduğunu bildiriyor bize.

   Doğan, yazısında, dokuz yıllık bir deneyin sonuçlarını, başarıları ve yanlışları ortaya koyarak değerlendiriyor ve bu değerlendirmenin ışığında izleyeceği yeni yöntemini açıklıyor. Şu söylediklerinde yüzde bin haklıdır Doğan: Yaptığı "iş", ömür törpüsüdür evet, ama asla yarasız değildir ve edebiyat tarihinin biçimlenmesine kesinlikle katkı sağlamaktadır. Haklıdır evet, balık hafızalı bir toplumun uzantısı olan edebiyat ortamına yazılı belgeler toplamı sunmaktadır. Haklıdır evet, eleştiri cihazlarının fişi daha şimdiden pirizlere sokulmuştur.

   O kadar haklıdır ki, eleştiriyi özleyenler, daha bu girişim duyurulmadan çok önce atışlarına başlamışlardı bile.

   Okurken utandım; Pencere dergisinin ocak-şubat tarihli 31. sayısında, Yasin Erol adlı şair(!?)cik,

 

onca imgenin ah'ını aldın

senin tanrın seni affetsin

sahi o şirin vicdanın

daha dönmedi mi tatilden

hamili şair yakinimdir desem

anlar mısın   

 

diye dehşet dizeler düşürerek bu eleştiri özlemini, içedoğuştan çok bir malum oluşla örneklemiş ve 'hamili şair'in ne demeye geldiğini düşünmeyi akıl edemeden, yukarıdaki parantezin içini birçok soru işareti ve ünlemle doldurmuştur.

   Bu zor "iş"te Mehmet H. Doğan'a başarılar diliyorum.

   Görüşeceğiz...

 

Akatalpa / Sayı: 35 -Kasım 2002

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

NEYE BAKSAM NE GÖRSEM GELİR BANA GAM OLUR

 

   Önce notlar: 1) Akatalpa'nın Kasım sayısındaki yazımın başlığı Benzemez Kimse Sana olacaktı, olamamış. 2) Hangi teknik hata ya da baskı ayıbıysa, noktalama işaretlerinin tümü noktalardan nokta beğenmiş, Akatalpa'nın Kasım sayısı, siyah noktalı yayınlanmıştır ve de bu hal, Anadolu dergilerinin yüz akı bir dergiye hiç yakışmamıştır.

   Şimdi haberler:

   Gümüşlük Akademisi ve Anadolu dergiciliği üzerine Akatalpa'nın kasım sayısını için yazdığım yazıdan sonra çıkan dergilerde, bu toplantıyı değerlendiren yazılar aradım ve görüşlerimi bir anlamda test etmek istedim.

   Aykırısanat'ta Adnan Gül yazmış, Doğru Ev Sahipliği başlığı altında. Evet, yanılmamışım; toplantı için seçilen ad bile doğruluyor beni: "Yoksulluk ve Ses". Yoksulluğun maddi tarafı bir biçimde aşılabilir de ses yoksulluğu nasıl aşılır? Anadolu dergiciliğinin asıl derdi ses yoksulluğudur çünkü, pes sesliliktir, yankı eksikliğiyle birlikte. Antalya ve Diyarbakır toplantılarında, ses açıcı mentollü, okaliptuslu hangi buğu formülleri bulunacak, bulabilecekler mi bakalım.

   *

   Tuncer Uçarol, Günce Eleştiri üst başlığıyla yazdığı okuma notlarının Kum dergisinin Ağustos 2002 tarihli 7-8.sayısında yayınlanan bölümünü, Akatalpa'nın, tam bir yıl önceki kasım sayısına ayırmış. Acullüğün sınırlarını zorlayacak ve bir yıl beklemeden, bu yazımın bir bölümünü Uçarol'a ayıracağım. -Hüseyin Atabaş'ı rahatlatmak için söylüyorum: Uçarol'un Türkiye'nin hangi şehrinden olduğunu, hatta kimliğinden öyle anlaşılsa da, Türkiyeli olup olmadığını bile bilmiyorum; yani bil(me)diğim kadarıyla bir hemşeriliğimiz yok.-

   Uçarol, yazılarını okutmak için kendince bir yöntem geliştirmiş, bu yöntemiyle edebiyatımızın aortu olan dergilerde, yankısı yumuşak sesine vadiler bulmuş, bağırma provalarında bile çevreye rahatsızlık vermemeye özen gösteren bir eleştirmendir, eğer kendini eleştirmen olarak tanımlıyorsa.

   Âhını hicranını kabartmış biri olduğum için bana inanmayacak ama, ben Uçarol'un biçemini seviyorum, yazılarını keyifle ve önemseyerek okuyorum. Dahası da var; okuduğum yazılarından sonra, yazma rotasını izleyerek bir eleştirmen olarak ne gibi özellikler taşıdığını saptamaya çalışıyorum.

   Bulduklarım şunlar:

   Bir: Uçarol okurken ve yazarken sürekli kendisiyle konuşmaktadır. 

   Biliyorum, aslında, kendisiyle konuşuyor olması, bir bakıma elindeki kitabın yazarını-şairini veya incelediği derginin yazarlarını-şairlerini kendileriyle konuşturması, onlara ürünlerini açıklayacak sorular sordurmasıdır. Birbakıma empatinin yazıdaki karşılığı olarak görüyorum Uçarol'un yaptığını. İnsan ilişkilerinin gelişmesine ve onların birbirlerini anlamasına yardımcı olan bu yöntemin eleştiri konusunda da kullanılabilir olduğunu kanıtlamaktadır, bana göre.

   İki: Uçarol'un bulmaca çözmeye meraklıdır ve bu merakını tutkuya dönüştürmüştür

   Kitapların sayfalarını kaldırıp altına bakması, dergilerin satır aralarında kazı yapması, sözcüklerden sözcüklere iz sürmesi sadece merakla açıklanamaz. Uçarol bir bulmaca tutkunu, bir sözkolik, bir anlamkoliktir. Değilse, bir hallaçtır.

   Peki ya üç? Var:

   Dokunmuş bulunduğum âh ü hicranı, Uçarol'un üç'üdür. Dedim ki, diyorum ki: Uçarol, okuma ve yazma sürecinde elde ettiği bütün konuşma metinlerini, bütün bulmaca sorularını, onlara verdiği yanıtları; bulduğu bütün izleri ve kazı sonuçlarını, güncesine kaydetmeden önce, kaydederken, ya da kaydettikten sonra veya her üç halde de Aytül Hanım'a gösterir, okur, okutur veya her üçünü de yapar; kısacası, kayda geçmiş geçmemiş görüş ve düşüncelerinin onunla paylaşır. Bir de eşinin adını, tıpkı bir nazarboncuğu gibi, bir kez olsun, yazılarının bir satırına takmayı pek sever. Bunu dedim ve şimdi bu dediğimi onun üçüncü özelliği olarak kayda geçiyorum. Belki de özellik falan değildir bu, Uçarol'un uğuru ya da mutluluğunun anahtarıdır. Neden olmasın; yazarlar yazılarıyla boğuşurlarken bir de eşleriyle boğuşmak istemezler doğal olarak, hoş tutarak hoş tutulmayı yeğlerler. Uzun sürmüş yazı zamanlarında çok şey ihmal edilir; bu ihmal bir biçimde hafifletilmelidir.

   Uçarol beni, "adları bırak yazdıklarıma bak" mealinde uyarıyor ve yazısından bir alıntı yaparak dikkatimi yazdıklarının içeriğine yönlendiriyor. İşaretlediği yeri okumuştum, bir daha okudum; diyor ki, "... insanoğlu bir tuhaftır, Aytül'e sordum."

   Eh, tam bir tescil, başka ne?

   Yazdıklarımın dedikoduyla bir ilgisi yoktur, yazar sosyolojisine ve psikolojisine inceden aralanan bir kapıdır, öyle görülmelidir.

   *

   Uçarol, aynı yazıda, Serdar Ünver'in Kuyuda Yusuf şiirini, bir oğul-baba şiiri olarak okuduğunu yazmıştı, Bu değinisini okuyunca, anne imgesinin yerini baba imgesine terk ettiğini, örnekleriyle bir yerlere not ettiğim geldi aklıma. Aradım buldum. Şöyle yazmışım: “Çocuklar, annelerinin bir adım gerisinde durarak aralarındaki üç adımlık genetik mesafeyi koruyan babalarını keşfe çıktılar ve babalarını 'görebilmek' için annelerini kenara çekmeye başladılar.”

    Not aldığım örneklerse şunlar: Akatalpa'nın 31.sayısında yayınlanan Yelek şiirinde Nuri Demirci'nin dedikleri:

 

görsün diye

önünden geçtim babamın

yolu sordum, bahane işte

çok eski bir resmine bakar gibi baktı bana

dudağında ağlamayı andıran bir gülümseme

 

Agora'nın 27.sayısıda, Serap şiirinde

 

Ah ölüp gideceğim, babamın şiirini hâlâ yazamadım

 

diye hayıflanan Hüseyin Alemdar, sonrasında

 

çocuklar, gözleri kapalı olsa da

babaların gözlerindeki mavi ışık

demetiyle bakarlar hayata

 

deyişi ve şöyle noktalayışı:

 

Ah babalar ölmek içindir!

 

Aynı derginin aynı sayısında İlyas Tunç'un, Sevecen Sözler şiirinde, bir baba-oğul yer değiştirmesini yaşaması ve hem kendine hem kendinden seslenişi:

 

baba, baba / nereye böyle erkenden

./..

sözlerine hoş gelsem de / babasız bir şiirden

armağan mı olur ki...

./..

kim kimin babası sahi / kimden öksüzüm ben

 

Islık dergisinin 13.sayısında, Mutlucan Güvendir'in tek dizeyle

 

Bu yüzden bütün babalar gürültüde

 

a. lee'nin ise, bir başlıkla diziye eklenişi: Balkona Sığmayan Eski Babalara Dair.

   Ece Ayhan'ın kanatlarıyla havalanan ve onun ağzıyla konuşan bu şiir, aslına yaklaşmış iyi bir kopya. Kopya'yı kötü anlamda düşünmeyin, a.lee'nin baktığı yer olarak düşünün. Ece Ayhan'ı çok ve iyi çalıştığı belli; "kopya"sı da orada.

   Ve Adam Sanat'ın Ekim 2002 tarihli sayısında Onur Caymaz'ın Hastanede Bir Pazar'ı:

 

senin gibi bahriyeli senin gibi şoför

senin kadar futbolcu tamirci yeşil gözlü adam

    Böyle...

    Görüşeceğiz...

                       

(Akatalpa - Sayı: 36 Aralık 2002)

 

 

 

RÜYA GİBİ UÇAN YILLAR, BİRAZ DURUN, DURUN BİRAZ

 

   Zaman parmaklarını ucuna basarak geçiyor; hızlı, hafif; dudağının kıyısında hınzır bir kıvrım.

   Akatalpa'nın yıllık dizinine bakıyorum; on iki şarkı adıyla geçivermiş bir yılın sonunda kala kala yirmi dört sütuna tutunmuş minik bir harf kubbesi kalmış. Yankısız; yankısızlığıyla hüzünlü, minik bir kubbe.

   Şiirden öyküye, eleştiriden denemeye, romana, kaleme davranan yazı kişilerinin oluşturdukları minik kubbeler; çukur tuvaller...

   Kendi tuvalime eklediğim, onlarınkinden hiçbir farkı olmayan, tek boyutlu, sessiz ağız resimleri.

   Kubbemde yankılanır gibi olan, sadece bu duygu ve bu duyguyla çıkıp gelen, eli böğründe bir soru işaretinin önünde sürüklenen bir "ne için" sorusu... 

   Dergilerin gökyüzüne açılmış çukurun boşluğundaki. bu sorunun yankısından, yankılanır gibi olmasından da korkuyoruz. Duysak, duymazdan geliyoruz. Bir dal çünkü o, ince de olsa, uçuruma açılan o boşlukta, tutunacağımız, hiç değilse düşerken hızımızı kesecek bir dal: Ne için sorusunu erteleyen, içine çeken, sorulmamış sayan. Ama, işte sadece bir dal; incecik...

   O tuvalde, çoğu kez bulanık, avazları sonradan ve daha çok duyulan bir iki suret beliriyor bazen ve belirdiği kadar hızlı, siliniyor; Ece Ayhan, Melih Cevdet Anday, kemerine eklenmiş boynuyla Zafer Ekin Karabay... Tünele girmiş bir trenin camına vuran yüzler...

   Sonra Ocak yazıları, sonra Şubat; iki sütun daha, bir şarkı adı daha; tüneldeyken girdiğimiz başka tüneller. 

   Ece Ayhan'ı anlama çabaları ile yakılan ağıtlar, aynı ayın dergilerinde başlayan, bir intiharın yarattığı fırtınalı yazılarla birleşiyor. Bir görev yerine getiriliyormuş duygusunun ağır bastığı, iri vantilatörlerle yaratılmış, yapaylığı gizlenmiş fırtına sahneleri. Ağzı pipolu biri, doğrulacak sandalyesinden, bu sahnenin çekiminin bittiğini, şimdi Anday için çekim yapılacağını söyleyecek sanki birazdan ve kulislerde hazırlanan yazıcılar, metinlerini çekip alacaklar daktilolarının merdanelerinden. Aktörler paylaşacak yazılanları, dergilerin sayfaları birkaç sayı daha dolmuş olacak.

   Sonra Mart, sonra Nisan yazıları... Sütunlar, şarkı adları... Uçuşan harfler, uçuşan zaman... Bir gün belki sizin için yazılacak yazılara kadar sürecek dizin maddeleri; yuvarlak ve köşeli ayraçlar... Yaşam özetleri, kesitleri ya da...

   Nedense birdenbire Dalgalar'ıyla Virginia Woolf. 

   Bir aynada, sadece bir aynada görülebilen bir hayale attığımız taşlar. Kırılmış, çatlamış bir ayna ankasının gelip yanıbaşımıza konması, yeni bir hayal, yeni çakıllar, herkese, gidip uzak ülkelerde ölecek birer Percival.

   Sonra Mayıs yazısı, sonra Haziran... Cebimize doldurduğumuz taşlar, yüksek bir köprü ve azgın sular...

   Uçuyor zaman ve kanat dikiyoruz kendimize harflerden; uçma talimleri yapıyoruz; cebimizde taşlar, altımızda aç bir ırmak.

   Susarak söylenebilecek sözlerin var olduğunu açıklamak için, Kızıltoprak'ta denizi görmeyen bir evin penceresinden Ece Ayhan'ın açılmış kollarına atlayan Nilgün Marmara, mesafe ayarını bu kadar yanlış yapmış olabilir mi? Ya cebindeki merdiven taşları, ya altı kat altındaki, kollarını açmış, kendini bulandırmanın ustası, girdaplı ırmak?

   Ağır çekimde yaşadığımız bir intihar sahnesinde, ellerimizi hurufatla yıkayıp A4 peçetelere kuruladıktan sonra, kuşlarla, böceklerle oyalandığımız, bir de ıslık tutturarak yalnızlığımızı kendimizden sakladığımız bir patikayı yürüyoruz.

   Şu kavağın gölgesinde Temmuz yazısını, ötedeki meşenin gövdesine yaslanarak Ağustos yazısını yazacağız. Biri, piposunu ağzından çekerken uzayan tükrük telini bir  "paydos" la kopartacak ve "gün ışığı kayboldu" diyecek.

   "Niçin yazıyoruz?" konulu denemeler için, arasına kopya kâğıdı konmuş çarşaf B3'ler hazırlanacak.

   Birden, "yarın"... Gün ışığının uygun olduğunu bildiren bir çağrı: "Çıkarın daktilolarınızı."

   Posta kutularından dönerken taşıdıklarımız, apartman girişlerindeki, üstünde adımız yazılı, uyduruk anahtarlı kutulara bırakılanlar, bizim gönderdiklerimiz...

   Bir yankıya kulaklarımızı tıkarken, Calvino'nun Bay Palomar'a seyrettirdiği semender gibi yapıyoruz: Var olmanın hoşnutluğu içinde, eylemlerimizi en aza indirgiyor ve yakınımıza konan sinekleri, bazen de şaşkın bir pervaneyi dilimizle yakalıyor ya da yakalamaya çalışıyoruz. Bilemiyoruz, dilimizle yakaladıklarımızı gönderdiğimiz yerde, kendi gövdemizde midir Hades'in ülkesi, yoksa, yakaladığımız her sinekle birlikte, dünyanın karnında doğru, ağır ağır Hades'e mi gitmekteyiz?

   Kimdir o kırılgan Eurydice; kelebekler mi, yoksa biz mi?

   Sarışın kalemlerimizden dökülen Eylül ve Ekim yazıları... Hades, siyah bir kurutma kağıdıdır; emdiğini belli etmeden emiyor mürekkebimizi ve bizler, kavrulmuş hurufat cesetleriyle dağılıyoruz dergilere. 

   Ne için?

   Kasım ve Aralık yazılarını yazarken, bir turuncu kasımpatı takıyoruz yakamıza, şık görünmek için. Dergilerin dizinlerine gitme vaktidir çünkü. On iki şarkı adı, yirmi dört sütun daha tüketilmiştir. Dilimizle yakaladığımız sinekler ve şaşkın pervaneler bizimledir; saydam gövdemizle yerleşiriz vitrine. Kırılgan bir kelebekten başka bir şey olma şansımız yokken, var sandığımız ışığımızı yakar, kendi çemberimizde döneriz. Düşeriz elbet, zaman yakasından soluk bir kasımpatı gibi attığında ancak, anlarız düştüğümüzü.

   Ve Ocak... 2002'den sonra, 2003...

   Yazık bize!

            *

   Konuşmadan önce dilimizi üç kez ısırmak, boğazımıza birkaç boğum daha eklemek, tuşlara dokunmadan önce tırnaklarımızı bir daha yemek mi yoksa susmak mı daha iyi?

   “Suskunluk, kimi sözcükleri dışlamaya ya da daha iyi bir olanak çıktığında kullanılmaları için yedekte tutmaya yarar” diyen Bay Palomar, merhaba.

   “Ben söylesem de söylemesem de, ben ve başkalarınca söylenecek ya da söylenmeyecek her şeyi düşünmek zorundayım” diyen, beyni ve dili parçalanmış Bay Palomar, yazık size.

   “Eğer zaman tükenecekse, ânı ânına anlatılabilir bu ve her an, anlatılınca, öylesine genleşiyor ki sonu görülmez oluyor.”

   Şimdi, bütüne (her neyse) ulaşmak, o bütünün (her nasılsa) taşlarından biri olmak, harç ya da tuğla, gövdesinin bir parmak daha yükselmesini sağlayabilmek için (nasıl olacaksa), yaslanacak yeni anlamlar bulalım, haydi.

   "Ne için" sorusu yerine, neyi, nasıl yazabiliriz sorusuyla uçuşan sinekleri ve zamanı, pütürlü dilimizle yakalayalım ve -öyle sanılsın- canlıymışız gibi yapalım.

   Şubata ne kaldı ki?

   Görüşeceğiz.

 

(Akatalpa - Sayı: 37 Ocak 2003)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ŞU GÖĞSÜM YIRTILIP BAKSAN, DİKENLER AYNI GÜLDENDİR

 

   Sahneler ve kulisler hareketli; oyun sürüyor.

   Durmayacak, durmamalı yazıya vurulmuş sözün akıntısı.

   Akatalpa'nın Ocak sayısındaki dertlenmem ve dertleşmem, bir molaydı; bir yıl süresince bende birikenleri kurutma kâğıdına emdirme seansıydı; kurutma kâğıdını aynaya tutun diye, size yolladım, .          

   Şimdi masam parmak kaldıran dergilerle, dizelerle, yazılarla dolu; beklediler.       Daha iyimser, sevecen mi yaklaşmalıyım sözcük tepelerine? Yoksa, sözcüklerle şakalaşırken işi zevzekliğe vardıranlara, edebiyatın belki bir oyun, ama ciddi bir oyun olduğunu bildirmeli ve cevheri arayan bir madenci gibi, hoyrat kazma darbeleriyle onları kazıyıp ayıklamalı mıyım? Böylece sözün özüne ulaşacakların yolu açılmış olur mu?

   İyimserlik, evet, artısı bol bir işlemdir ama, işin içine göz yummak girince, elde kalanları unutmak ve işlemi yanlış sonuçlandırmak gibi bir tehlikeyi de yanında taşır.

   Elde kalanlar şunlar:

   Sondan başlayarak bakıyorum, birinci yaşını kutlayan Kum dergisinin on ikinci sayısına. Hımmm, Seyyidhan Kömürcü'ye kadar sözün dar patikasındayım daha; tepe uzakta. Dalgın Merhamet III şiirin adı; o sayfada biraz duraklıyorum

 

önceki hayatın avlularında yakalanıyorum

sen ibrikle beddua dökerken babamın eline

 

   Saat 16.15. Bu şiiri bir biçimde Tuncer Uçarol'un önüne bırakmalıyım. Bakarsınız yağmurla şimşeğin arasında bir yerlerde dolanır, oyalanırken görüverir; görmeli.

   Ahmet Uysal, benim bildiğim, İda'nın oralarda çokça bulunmuş; belki de hep orda bulunmuş bir şair. Bu yüzden Havran'ı havra diye yazmaz, Zeus Altarı'na da "zeus atları" demez. Kum'un dizgicisi "yanlış"larını düzeltmiş olmalı.

   Ve derginin ilk sayfası; sondan başlayınca mı bu kadar çabuk bitiyor dergiler? Yoksa hepsi bu mu? Evet! Haydar Ergülen, "yazamıyorum" diyor ama, bakmayın siz, yazıyordur. 1980 model Ciddi Savaşlar Çıkacak adlı şiirini okurken "Safra atar gibi yirmi yıl öncesinin şiirlerini yayımlamasa iyi olur" diye düşünüyorum, "şu yenileri bir görseydik!"

   Şairlerin kitaplarına koymadıkları, öte yandan yok olup gitmelerine de kıyamadıkları şiirleri vardır; onları zaman zaman vitrine çıkarmak isterler ve sanırım hata ederler. Öyle ya, iyi idiyse neden o zaman değil, kötüyse neden şimdi?

            *

   Wesvese, ilk sayısıyla umutlandığım, keyifle okuduğum bir dergiydi; yazdım da bunu. Merakla beklediğim ikinci sayısında belirgin bir düşüş saptamıştım kendimce. Kasım-Aralık tarihli üçüncü sayısında belli oldu ki, kültür, edebiyat, felsefe üçlüsünden tercih ettiği kültürdür, edebiyatsa üçüncü kümeye düştü düşecek gibidir. Olabilir; yine de eli yüzü düzgün bir dergidir Wesvese; Trakya'nın çok sesli tek sesidir. Erdinç Özdemir'in Mantolu Vapur, Nigar Okyay'ın (Evden Haikular) değil, Kutsadığım Eve Küfrümdür adlı şiirleri az'ın özlüğüdür:

 

tavan arası

annemin göbeği

hep kalabalık

 

   Hüsamettin Çetinkaya'nın "Çaresiz Diyaloglar..."ıysa, Doğan Medya- Etik İlkeler-Tarifeli Yazarlarla edebiyatı dolaylı bir selamla geçiştiren ve Kemal Tahir ekseninde gelişen bir yazı.           

            *

   Mehmet Sarsmaz, söz verdiği yenibinyıl şiir yerine hakiki son kişot'la göründü Seferihisar'dan. Zaman zaman yapıyor bunu: içini döküyor. Anmak istedim.

   Sarsmaz'ın "son" dergisinde "biraz ukâla" olarak tanımladığı Ataman Avdan, yayımladığı ay dergisinin aralık sayısında da cesur, kendinden emin yargılarla sürdürüyor Dergicinin Masası başlıklı yazı serisini. Kasım sayısında iyimserliğe dokunan sarkacı bu sayıda yerginin kıyılarına vurmuş. Anlatımcı şiirden yola çıkarak Şavkar Altınel'i, Roni Margulies'i sarsıyor. Yılmaz Odabaşı'yı ise sadece sarsmıyor, Anatomi Dersi tablosunun canlandırmasında, konu mankeni olarak, boyluboyunca Dergicinin Masası'na yatırıyor; iyi de ediyor

   Avdan'ın bu tavrına "biraz ukâla"lık denir mi bilmem ama, bu küçük dergiyi yaylı bir yatağa ya da bir vibratöre çevirebilmesi iyidir. Sarsılması gereken bu kadar erbab-ı kalem var iken...

            *

   Bursa, Bursa'ya hiç yakışmayan yeni bir dergiye Kimse-siz'e kavuştu diyebilir miyim, mümkün değil; diyebilseydim keşke.

   Düşlem'den, Yeni Biçem'den, Akatalpa'dan, İpek Yolu'ndan sonra, bunları aşan bir dergi yakışırdı Bursa'ya. Böyle, dizgi yanlışlarıyla, Bursa'nın yerel çorbasının adı nedir, bilmiyorum, o çorbaya benzeyen sayfa düzeniyle; en önemlisi, eksikliği hemen belli olan ilkesizliğiyle, yayıma hazırlayanlar kusura bakmasınlar, son derece kişiliksiz bir dergi çıkmış ortaya. Ne Metin Güven'in şiiri, ne Hasan Kıyafet'in öyküsü, ne de Ramis Dara'yla yapılan kısa söyleşi dergiyi kurtarmaya yetmiyor. Daha ilk sayısında "ben amatör kümede oynayacağım" diye bağırıyor. Ya kendilerine çekidüzen vermeli -ki bu zor görünüyor, çocuk özürlü doğmuş çünkü- ya da yolun başındayken beyaz bayraklarını açarak sahadan çekilmeliler. Oyuna evet, ama antrenmanlarını oyun diye sunanlara hayır.

            *

   Konya'dan Adana'ya göçen Yom Sanat, sadece Adana'nın değil, son sayılarıyla ve hele Kasım-Aralık tarihli 9. sayısıyla, son ayların en iyi dergisi gibi duruyor. Demek ki Adana'da da dergi gibi dergi yayımlanabiliyormuş; Yom Sanat bunu kanıtladı.

   Dosya konusu Enis Batur olunca, sanki, bu konuda yazanlar yazılarını birkaç kez okuyup öyle yayımlamışlar; bir önemseme işareti bu, bir özenme nedeni; hem doğru hem yanlış. Doğruluğu Enis Batur'un özelinde, yanlışlığıysa genelde uygulanmayışında. Elbette bu dosya için yazanlara yönelik bir saptama ya da suçlama değil bu yazdığım. Daha önce de belirttiğim, derginin adına, edebiyat dünyasındaki konumuna, düzenlenen dosya konularına göre, kendi adını, imzasını önemsemeden yazma biçimini özenli ya da çalakalem olarak belirleyenlere...

   Yom Sanat'ın özellikle 9. sayısını, bu dosya nedeniyle, elinizin kolay ulaşacağı bir yere koyun.

            *

   Mustafa Durak, öyle sanıyorum ki edebiyatın oyun tarafını, yazılarını yazarken içine girdiği bahçede yaşıyor ve aldığı hazzı kendinde saklıyor. Çünkü, o bahçeden çıktıktan sonra bize anlattıklarının oyunla falan bir ilgisi yok; bahçede edindiği "izlenim"ler, adının önündeki akademik unvana uyan, ciddi, sistemli, adım adım genişleyen incelemelerin sonuçları.

   Ekim 2002 tarihli Hürriyet Gösteri'deki "Uzuncaoğlan İlhan Berk'te Öykü ve Anlam", Aralık 2002 tarihli Hürriyet Gösteri'deki "Yalın ve Özgün Bir Dilin Ardında: Mehmet Taner" incelemeleriyle Yom Sanat'daki "Enis Batur'un "Elma" Romanı Nasıl Bir Roman?" başlıklı incelemesi, çalışmalarının son ve yetkin örnekleri.

   Bu yola baş koyanlara, Adam Sanat'da yayımlanan Önder Otçu'nun Ece Ayhan incelemesi ile Mustafa Durak'ın andığım incelemelerini, dönüp dönüp okumalarını öneriyorum.

   Sanırım 3. ayın yazısında, İhsan Üren'in yayımlanacağı duyurulan Ufuk Turu'nu 4. ayın yazısında da Mehmet H. Doğan'ın Şiir Yıllığı'nı konuşacağız. Bakın, daha yeni yıla başlamadan onun üçte birini harcamanın hazırlığını yaptık bile.

   Görüşeceğiz.

  

 (Akatalpa - Sayı: 38 Şubat 2003)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SEBEP SENSİN GÖNÜLDE İHTİLALE

 

   İhsan Üren'in "Şiirimizde 2002 Yılı Ufuk Turu", Veysel Çolak'ın "2002 Şiir Yıllığı" ve Mehmet. H. Doğan'ın "Şiir Yıllığı 2002"...

   Peşinen söylemeli, şiir karnavalı bu.  Her üçü de şiirimizin bulunduğu yeri, öyle ya da böyle, saptamaya çalışan önemli toplamlar, yokluklarında boşluklarını duyacağımız önemli çalışmalar.

   Sırasıyla bakacak olursak:

   Üren'in Ufuk Turu, üç bölümlü bir seçki. İlk bölümde, 2002 yılında yayınladıkları şiirlere bakarak diğerlerinden önde tuttuğu ve geleceğe yolculanmaya değer bulduğu 25 şairden bir "altın karma" oluşturmuş. İkinci bölümde, yine 25 şairden oluşan bir "gümüş karma" yer alıyor. Üçüncü ve son bölümde bir genel değerlendirme yapıyor Üren ve sayılarının 70'in üzerinde olduğunu belirttiği dergileri tarayarak, 100 şairden seçtiği 177 şiirle bunlara eklediği ve "uğraşıları dikkate değer" diye adlandırdığı 17 şairden seçilmiş 17 şiire yer veriyor.

   Veysel Çolak, 2002 Şiir Yıllığı'nı, Mehmet H. Doğan'ın daha önceki yıllarda yayımladığı Adam Şiir yıllıklarını örnek alarak hazırlamış. O kitaplardan ayrıldığı tek nokta, şairleri, doğum tarihlerine göre gençlerden yaşlılara doğru sıralaması. Bir farkı olsun hiç değilse, diye düşünmüş olmalı. Çolak, kitabında adlarını andığı 70 dergiyi tarayarak, 143 şairden birer şiir almış seçkisine.

   Mehmet H. Doğan, "Şiir Yıllığı 2002"'i, yapılan gerekli-gereksiz, haklı-haksız eleştirileri de dikkate alarak, dokuz yıllık bir yakın deneyimin sonucunda vardığı noktada hazırlamış. Görünen odur ki, hem dergi hamallığından hem de şair yükünden kurtarmış kendini. 39 dergiyi izlemiş ve 83 şairden 87 şiir seçmiş, bu yılki seçkisine. Yıl içinde dergilerde yayımlanan yazılardan seçmeler yapması da yerinde bir yenilik. Seçkiler, bir yılın toplamını göstermenin yanı sıra bir itici güç görevi de görüyorlarsa, ki görüyorlardır bana göre, bu yenilik, şairler kadar şiir üzerine yazanları da harf kalabalığından uzak, dişe dokunur yazılar yazma konusunda isteklendirecektir. Bu da sonuçta şiirin kazanımı olacaktır.

   Bu üç seçkinin ortak noktalarından ilki, kaçınılmaz olarak, öznellikleridir. Bu konuyu örneklerdirmek gerekirse:

   Beğenisini iyice yalıtarak ilk 25 şairini belirleyen Üren'in bu 25 kişilik listesindeki 7 ad Mehmet H. Doğan'ın, 1 ad da Veysel Çolak'ın kitabında yer alamamıştır. "Altın Karma"daki şairlerden seçilen 32 şiirden sadece 9'u M.H. Doğan, 3'ü de Çolak tarafından seçkilerine alınmıştır.

   Üren'in "Gümüş Karma"sında yer alan 25 şairden 8'i Mehmet H. Doğan'ın, 5'i de Çolak'ın seçkisinde bulunmamaktadır.

   "Gümüş Karma"yla ilgili bir başka ilginç saptama, bu "karma"da gösterilen Ali Yüce, Ergin Yıldızoğlu, Haydar Ünal ve Zeynep Köylü'nün, adlarıyla da şiirleriyle de Üren'in 100 kişilik listesinde yer alamayışlarıdır.

   Bu 100 kişilik listede bulunanlardan 43'ü Mehmet H. Doğan'ın, 10'u Veysel Çolak'ın seçkisinde yer bulamazlarken, 12 ad'a, iki seçkide de rastlanmıyor.

   Veysel Çolak'ın seçkisinde yer alan 143 şairden 76'sı Mehmet H. Doğan'ın yıllığında; 42'si de her iki yıllıkta da yer almıyor.

   Çolak'la Doğan'ın seçkilerindeki 67 "ortak ad"dan seçilen şiirlerin sadece 21'i "ortak şiir".

   Mehmet H. Doğan'ın seçkisinde yer alan 83 şairden 8'i diğer iki yıllıkta bulunmuyor. (Güven Turan, Hulki Aktunç, Lale Müldür, Ferruh Tunç, İhsan Deniz, İrfan Yıldız, Enderemiroğlu, Ali Hikmet Eren). Ayrıca bu 83 şairden 9'u Üren'in 7'si Çolak'ın seçkisinde yok.

   Sadece 4 şair ve şiirleri; Özdemir İnce'nin Dalgıç'ı, Tahir Abacı'nın Pervazda'sı, Ali Cengizkan'ın Aşk Dersleri ve Hüseyin Haydar'ın Gidin Gidin Söyleyin'i üç seçkinin ortaklaştığı şairler ve şiirler olarak görülüyor.

   Bütün bu sıralanan ve birbirini pek tutmayan adlar, sayılar, başta da belirttiğim öznelliğin bir sonucu. Yine belirttiğim gibi kaçınılmaz bir şey bu.

   Üç seçkinin birleştikleri ikinci nokta şu satırlarda kendini gösteriyor:

   Üren: "Şiirimizin çözülme dönemine girdiğini; bu nedenle perişan görünümlü olduğunu yazacaktım. İyi ki yerim bitti. Çok acı şeyler söyleyecektim. İyi ki yerim bitti. ./. Lanet olsun; Şiir bitti, yazı bitti, iyi ki..!" diyerek şiirimizin genelini, biber sürerek değerlendirirken, Veysel Çolak: " ...kendini yineleyen bir şiir kuşatmış ortalığı. ./. Şiirin yazılış ve varlık nedeninin unutulduğu bir noktada duruyor günümüz şairi. ./. Şimdilerde kendini yağmalayan ve durmadan eskiten bir şiir yazılıyor." cümleleriyle 'çok acı' şeylerin açılımını yapıyor. Mehmet H. Doğan'ın saptamaları da bu açılımın doğru olduğunu gösteriyor: " ... fotokopi ya da imge salatası şiirler... Kimbilir ne zaman, kimin bulduğu, kullanıla kullanıla yıpranmış, eskimiş imgeler./. Yıllıklara şiir seçmek giderek zorlaşıyor."

   Üç seçkideki bir başka ortak nokta da sadece 2002 yılında yayımlanan şiirlere bağlı kalmadan, şairlerin öncelerini de değerlendirerek hazırlanmış olmasıdır. Tek, belki de iyi bile olmayan tek bir şiir yayımlayan, ama, bir geçmişi ve Türk şiirine katkısı olan şairler de şeçkilerde yer bulabilmişlerdir. Bunu vefalı bir davranış olarak kabul edebilir, hoş görebiliriz sanıyorum.

            *

   Gönderdiği şiiri yayımlamayan dergiyi satın almayan, kendi arşivlerini oluşturmaya meraklı şairlerimizin olduğu bir gerçektir. Bazı seçkilerin bu gerçeği gözeterek hazırlandığı da bir başka gerçektir. Yani, işin bir de yadsınamaz ticari boyutu vardır. Bu boyut, son dönemlerde kitabın, bağlı olarak dergilerin birer pazarlama öznesi olarak algılanmasının bir sonucu oluşmuştur ve kendi mantığı içinde doğru bir algılama olarak kabul edilebilir. Bunu, hiçbir seçki hazırlayıcısını suçlamak adına yazmadığımı, bir satırbaşı maddesi olarak ortaya koyduğumu belirtmeliyim. 

   Anılan seçkilerin içinde ticari boyutu gözardı edilerek hazırlanan tek seçki, Üren'in Ufuk Turu'dur. Bu seçki nedeniyle Akatalpa'nın, baskı sayısını 100 adet, fiyatını 100 lira bile arttırdığını sanmıyorum.

   Seçkileri ek olarak veren diğer dergilerden Kitap-lık, fiyatını arttırmadan, baskı sayısını belki ikiye, üçe katlayarak, bu seçkinin maliyet gideriyse maliyet giderini, kârsa kârını tiraj yoluyla karşılamayı yeğlerken, E dergisi, Adam Sanat'ın geçmiş yıllardaki taktiğini uygulamış, satış rakamını arttırarak 5,5 milyona, baskı sayısını kim bilir kaça yükseltmiş, sabit dergi okurlarını yanı sıra kendi arşivini tutan şairlere de ek hizmet(!) sunma yol(!)unu bu biçimde saptamıştır. Ne denebilir; yılda bir kez kutlanan bayramın hangi güne geldiğine bakılmaz!

   Mehmet H. Doğan'ın, önceki yıllıklarda seçtiği şair sayısını nerdeyse yarı yarıya azaltmış olmasını da dikkate alarak, bu işin ticari boyutundan hiç etkilenmediğini, tıpkı İhsan Üren gibi, işin bu yönünü hiç düşünmediğini de eklemek istiyorum.

            *

   Sayılara boğulmuş, seçkilerin nicel boyutunu ele alan bir yazı yazdığımın farkındayım. Nitel değerlendirmelerin yapılacağını; daha önceden yazdığım gibi, seçkilerin üzerine çekilmiş kılıçların savrulacağını, salvo atışların yapılacağını biliyorum.  Bu anlamdaki değerlendirmemi ve söz hakkımı saklı tutarak, şimdilik bu kadar diyorum.

   Görüşeceğiz.

 

(Akatalpa - Sayı: 39 Mart 2003)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DERDİMİ UMMANA DÖKTÜM, ASUMANA İNLEDİM

 

   Farklı olmadan farklı görünebilmenin, sıradanlıklarını bir biçimde kırabilmenin telaşıyla devinen yeni bir yazar tipi türedi: Değişimden, hele hele gelişimden epey ötelerde bir yerde, daha çok başkalaşıma uğrayan yeni bir yaratık tipi...

   Kaleme adanmış görünen, belki de mama paralarını kalemden kazanan bu muhteremler, kalemden kalemtraşa evrildiler: Kendilerini açıyor, kendilerinden besleniyor, kendilerini tüketiyorlar. Beyinlerindeki gri hücrelerin sayısı aşan 'ne etsem, nasıl yapsam da konuşulsam' adlı yoz bir hücre geliştirmişler; bu hücrelerinin çekirdeğinde uç veren ben-sever sivilcelerde çoğalttıkları irini, hastalığa yatkın dokuları beslemek üzere gövdelerinin gidilmedik köşelerine doğru pompalayıp duruyorlar. Bu hücrelerin kışkırtmasıyla marjinallik bağımlılığına tutuluyorlar, ardından söz oyunları sabuklamasına, sözcük oburluğuna yakalanıyor, böylece yeni dil biçimleri edinerek çatallanıyor, şekilleniyorlar. Sonra, bozulan midelerini, kendilerine olan hayranlıklarının bir göstergesi olarak, her koşulda ve yakaladıkları her fırsatta, gazete (bu işaret onlar için) & dergilerde ele geçirdikleri köşelerin güzel ambalajlı kutucuklarına boşaltıyorlar.

   Okunabilmek için kumaşlarındaki bütün dikişlerini sökerek ortalığa dökülen bu sarsak geminin tayfaları, ne kadar ilginçtir ki, her zaman kusmuk-sever bir yayınevi, gazete ya da dergi editörü bulabilmekte, bir yolunu bulup onları 'edinmekte', biri olmazsa öteki, yırtıklarından birini genişletip boy göstermekteler. Bu kapı aşındırma işinde oldukça ustalaşmışlar ve öyle bir çağa atlamışlar ki artık editörleri de okuyucuları da 'takmaz', menajerlerinin dudaklarıyla konuşur olmuşlar.  

   Bu latif insancıklar, uçlarda gezinmenin sadece delilerle sanatçıların doğuştan kazandıkları özel bir 'hal', özel bir 'hak' olduğunu da biliyorlar. Deli sayılamayacak kadar akıllı, sanatçı sayılamayacak kadar sıradan olduklarından koltuklanarak, pompalanarak, beyazcama bir atsineği gibi yapıştırılarak, el çenede çektirdikleri resimleri köşe başlarına astırarak özel bir hal, özel bir hak kazanmaya çalışıyorlar.

   Bakarsanız, bir taraflarıyla 'ecnebi' koktuklarını, 'yerli' künyelerini açıklamaları gerektiğinde bunu ancak, örneğin made in Boğaziçi antetli kâğıtlara yazmak koşuluyla yaptıklarını görürsünüz.

   Ne yaparsınız ki bu deniz bu gemileri de yüzdürüyor.

   Sakın geleneksel toplum yapımızdan, tutucu edebi etikten falan bahsettiğimi sanmayın. Belki biraz Behçet Necatigil alçakgönüllüğünü, biraz Yusuf Atılgan çekingenliğini, biraz Bilge Karasu bilgeliğini, biraz Hasan Ali Toptaş mahcupluğunu arayarak, ama Sait Faik deliliğini, hatta sınırları çizilmiş bir Attila İlhan üst-kat hayranlığını de aklımda tutarak yazıyorum bunları.

   Bu andığım adlar ve bu adlar kadar saygın daha birçok yazar şair, hiçbir yerde, hiçbir zaman "söylediğiniz/istediğiniz/önerdiğiniz hemen her şeye hayır diyeceğimi lütfen göz önüne alır mısınız?" diye yazmamış, kendisine gelen postayı "çok büyük bir ödev sıkıntısıyla açıp muhtevasına baktığını" belirtmemiş, okurlarını "can ciğer kuzu sarması olmayalım", "bizimkisi seviyeli bir uzaklık olsun" diye uyarmamış, "Kişisel Pano"sunu "Kişisel Cılk"a dönüştürmemiştir.

   İhsan Üren, Akatalpa'nın Şubat sayısında yayımlanan 'Dilden... Şairden' başlıklı yazısında bu yazarcıklardan birisinin gevşemiş civisini derginin 5. sayfaya asmıştı. Atladıysanız eğer, dönün bu 'edebiyat kazası'nı okuyun liütfen. Sonra bir de 9 Mart pazar günü çıkan Radikal gazetesine bakın. Karşılığında para kazandığı işi böyle hafife almanın ne marjinallikle ne de sıradışılıkla bir ilintisi olabilir. Becerilen iş, olsa olsa kendini hafife almaktır ama, yine de 'mübarek olsun' diyerek geçiştirilmemeli; yazılmalı, bildirilmeli, bir biçimde karşılığı verilmeli. Meydan at meydanı oldu da farkına varamadıysak, o başka!

   Üren'inkine benzer bir başka çiviyi de Hüseyin Kenan Gören, Ocak-Şubat 2003 tarihli Wesvese dergisinin 4. sayısında 23. sayfaya çakmış. 'Rezene Kokulu Gelibolu' başlıklı yazıda Buket Uzuner'in Atoe Aroa adlı mavi gözlü romanını didikleyen Gören, bu taife-yi kalemin sandığının aksine, herkesin kör, herkesin verileni hemen kabul edici olmadığını, bu diyarda sorgulayan okurların da olduğunu gösteriyor.

   Örnekler çoğalmalı, birileri etekleri ya da paçaları çekilerek uyarılmalı.

            *

   Bu yıl yayımlanan yıllıklar, beklenildiği gibi fırtına koparmadı. Ya cümle şairan durumdan hoşnuttur, ortaya konulan toplamları beğenmiştir ya da -umarım ki öyledir- seçkilerin enine, boyuna ve de derinliğine incelemelerini henüz tamamlayamamışlardır.

   İşin içinde birisi olarak İhsan Üren, Akatalpa'nın Mart sayısında, üç yıllığın 'Ortak, Ayrı, ve Ayrıksı' karşılaştırmasını yapıyor. Ayrıksı'dan kastı şu: "172 şairin 12'sinin şiirinde ortak beğenimiz tutmuş!" Şaşırtıcı elbette ama, bu seçimin kurallarını seçenlerin koyduğunu düşünürseniz, olacağın bu olduğunu görürsünüz.

   Üren'in, bir anlamda "şiirin korunma yolları"n açıkladığı şu satırlar, seçki hazırlayanlar için ipucudur:

   Dergilerde şairleri titizlikle izlemenin düzeylerini ölçme açısından yararı vardır. Önümüze koyacakları temcit pilavı mı değil mi anlarız.

   Bu şairler iyi şairler, ne yazarsa iyi olur, ön yargısıyla yaklaşma tekinsiz yaklaşmadır. Yıllar boyu yatıp eski şiir kırıntılarıyla geçinen, ama adı yıllıkta geçsin diye son aylarda bir şeyler çırpıştıranlara da kanmamak gerekir!

   Adı yeni yeni duyulan, çok özgün şeyler söylemeyenlere, ben keşfedeyim yaklaşımı da tehlikelidir."

  Yıllıklarla ilgili bir başka yazı, Cumhuriyet Kitap'ın 681. sayısında Asuman Kafaoğlu-Büke imzasıyla yayımlandı. Veysel Çolak'ın şiir yıllığını tanıtan yazının başlığı 2002 Şiir Yıllığı. Yazıda nelerin dendiğini soracak olursanız, şablon bir yazının boşlukları özel isimlerce doldurulmuş ve böylece hiçbir şey söylenmemiş, diyeceğim size.

   Ay dergisinin Mart sayısında yıllıklara değinen iki yazı var. Ataman Avdan, 'Yıllıklarda Anlayış' başlıklı yazısında, yayımlanan yıllıkların özeline girmeden, yıllıklardan ne beklediğini ne beklenmesi gerektiğini, biraz da edebiyat hamaseti kokan bir dille anlatmış. Öyle gerekiyorsa "Tek kişilik bir seçki" bile hazırlanabileceğini söylüyor Avdan, ama bu seçki olarak adlandırılabilir mi, onu söylemiyor.

   Aynı dergide Rumuz: Diyojen imzalı Güneşli Avlu'da "yıllıklara boğulduğumuz" yazılmış. (topu topu üç adet). Diyojen, bu üç yıllıktan Veysel Çolak'ın hazırladığını "tartışmaya açık" bulmuş. Bu bir övgü ifadesi mi, belli değil. "Kimi dergileri gözardı etmemiş"liği Çolak'a özgü değil, çünkü Üren'in incelediği dergi sayısı, iki eksiği iki fazlasıyla Çolak'ınkine eşit. Ayrıca, Mehmet H. Doğan'ın incelediği dergi sayısı, bana sorarsanız, yeterli. Kâğıt harcama merkezlerine dönmüş bir sürü iyi niyetli derginin edebiyata bir yarar sağlamadıkları gün gibi belli.

   Diyojen'in katıldığım iki yargısı var: İlki, “Bir yerde edebiyat tarihini belirleyecek bu tür çalışmaları ekip çalıştırmasına dönüştürmezsek, geleceği kestirmekte güçlük çekeceğiz” sözü ve buna bağlı olarak ikincisi: "Tekil değerlendirmeler sav düzeyinde kalır, karşı söze ulaşmaz" cümlesi.

   Okumayı bir süreliğine ertelediğim Kitap-lık dergisinin Mart sayısında Metin Celâl'in 'Şiirin Yıllık Rekoltesi' başlığı altında bu yılın seçkilerini değerlendiren yazısını gördüm. Demek ki Mayıs yazısına Celâl'le başlanacak! 

            *

   Bir süredir dergilere üvey evlat gibi davrandığımı biliyorum. Onlar için söyleyeceklerim, notlar halinde birikiyor. Yakında,

   ...görüşeceğiz!

 

(Akatalpa - Sayı: 40 Nisan 2003)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HÂLÂ ACIYOR GÖZLERİNİN YAKTIĞI YERLER

 

   Şiir yıllıklarına değinen erken yazıların, ağırlıklı olarak sayıların üzerine kurulu olmasını doğal karşılamalı. Neresinden baksanız, yaklaşık 250 şiir okunacak ve bunlar hakkında konuşulacak; kolay değil.

   Nisan Akatalpa'sında, Kitap-lık dergisinin 59. sayısında yer alan Metin Celal'in 'Şiirin Yıllık Rekoltesi' başlıklı yazısına değineceğimi yazmıştım. Celal, 2002 yılının şiir verimi üzerine 'iki değerli çalışma' yapıldığını yazmış ve değerlendirmesini bu iki yazıyla sınırlamış. Oysa, 'değerli çalışma'ların sayısı iki değil, üç: Celal'in, ötekiler kadar değerli bir çalışma olan İhsan Üren'in Ufuk Turu'nu yok saymadığını, gözden kaçırmış olduğunu umalım.

   Bu yazı bağlamında birkaç not:

   Mehmet H. Doğan'ın izlediği 39 dergiden 16'sında kayda değer şiir bulamadığını, Veysel Çolak'ın ise, izlediği 69 derginin 19'undan şiir almadığını ve "Bu 70 dergiden ancak 10'u bir yılda 5-6 sözü edilebilir şiir yayımladığını" yazıyor Celal. Yani yayımlanan 1000'in üzerindeki şiirden ancak 50-60'ı ortalamanın üstünde... Bunların içinde de, hakkında konuşulanı, dilden dile dolaşanı neredeyse yok!

   Evet, öyle, yazdıydım dergiciliğin anlam değiştirdiğini: Kimilerinin, dergi yayımlamayı koltuk değneği edinmekle bir tutmasının, devasa bir güçle donanacaklarını sanarak basımevlerine saldırmasının; bu yolda yürüyen ve Anadolu dergiciliği diye abarttığımız olgunun bir kâğıt ziyan etme kumpanyasına dönüşmesinin sonucudur bu.

   Burada büyük bir paranteze gerek var: Örneklemeliyiz, değil mi?

   Son ayların bazı dergilerine ve bu dergilerin verimlerine bir bakın bakalım, seçici siz olsaydınız ne yapardınız. Karşılaşacağınız ürünler şunlar olacaktı: Kötüden iyiye ya da alfabetik bir sıralama yapmayı düşünmeden, destemden rastgele çekerek yazıyorum:

   Amik, sayı 23, Mart-Nisan 2003, Antakya. Aralarında adları duyulmuş olanların da bulunduğu 13 şairin şiiri yayımlanmış. Yeni bir şey ya da eski bir şeyi yeni bir ağızla söyleyen, bu anlamda dikkati çeken bir tek şiir göremedim ben. Zorlarsanız eğer, sadece A. Nail Deniz'in Bir Kıyı'm Asi ve Kemal Bayrakçı'nın Yoksun adlı şiirlerini, -neresiyse orası- 'ortalama' çizgisine yaklaştırabilirsiniz ancak.

   Güncel olanı edebiyata, bu arada şiire taşımak amacıyla yazılan yazılar hele de şiirler, -şu sıralar savaş üzerine yazılanlar doğaldır pek makbuldür- edebiyatı -şiiri- kullanmak gibi geliyor bana ve bunu kabullenemiyorum. Ali Yüce gibi bir adın bu tuzağa düşmesini de bu yüzden anlayamıyorum. Üstelik bu kıratta bir şiirle...

   Ş ii rin, sayı 5, Ocak-Şubat 2003, Mersin: 14 şiir... İçlerinde öpüşlerin simyasını taşıyan gibi, yalnızlığın ensesinde güneşler bitti gibi, ifrit zamanlı rüşeymin gibi dizeler taşıyan; birbirlerini iten, kan grupları uyuşmamış soğuk sözcük kümelerinden ibaret 14 şiir...

   Şiir Ülkesi, sayı 9, Mart 2003, İstanbul: Sonunda! Hiç değilse çizgilerini koruyan, dediklerini kendi dillerinde diyen Hüseyin Alemdar, Ahmet Ada, Abdülkadir Budak, Betül Tarıman, Mustafa Köz...

   Bir ilginçliğe dikkatinizi çekmek isterim: Budak, şiirinde kendine has imgeleri ısrarla kullanan, bu imgelerle anımsanmak isteyen bir şairdir. Avcısı, ceylanı, gömleği, gülü... hemen her şiirinde birer flama gibi dalgalanır. Şiir Ülkesi'nde şiirinin yer aldığı sayfanın hemen karşısında Ahmet Ada'nın Güle Çalışmak adlı şiiri var ve bu şiirin son dizesi, karşı penceredeki Budak'a bir selam gibi duruyor sanki:

 

güle çalışan bendim ötesi söylenceydi

 

   Buna karşılık, Budak'ın şiirinin başlığı Sana Bakmak ve sırtı Ahmet Ada'ya dönük. İyi bir rastlantı!

   Şiir Ülkesi'nin bu sayısında yer alan Şeref Bilsel'in Râm Sesin Gelinleri, Halil İbrahim Bahar'ın Tümsek, Abdullah Eraslan'ın Köşe, Oğuz Özdem'in Siper adlı şiirleri -neresiyse orası- ortalamanın üstünü zorlayan şiirler.

   Kuzey Yıldızı, sayı 7, Mart-Nisan 2003, İstanbul: 19 şiir + dört dizelik 40 savaş şiiri daha. Hüzünlü Şiirler/7 başlıklı şiirinde Nurullah Can, bu derginin özetini çıkartmış:

Ömrüm bir mum ışığı kadar soluk

Şiirler ıssız dergi sayfalarında

Bekler sahilde ölümün sandalı

 

   Birbirlerine nispet yapar gibi, bile isteye kötü yazılmış kırk şiirden ve bu arada Bir tanecik süt dişi vardı / Onu da çürüttüler para niyetine şeklinde biçimlenmiş iki dehşet dizeden sonra okuduğum Betül Dünder'in Adından Utanan Çocuk adlı şiirinin, -güncele yaslanan şiir hakkında söylediklerimi saklı tutarak-dergilerin son sayılarında yer alan savaş şiirlerinin en güzeli olduğunu söyleyebilirim. Ötekiler mi? Ulaş Nikbay'ın Sığ Rüyalar'ının dışındakileri sormayın.

   Akropol, sayı 4, Ocak-Şubat 2003, İzmir:7 şiir. Can Sinanoğlu'nun Son Çocuk adlı şiiri anılmağa değer belki.

   İspinoz, sayı 4, Mart-Nisan 2003 Ortaca, Muğla: 18 şiir... Şiirin ne olmadığının örneği olan 18 şiir.

   Emeğe ve hevese saygı duymaya ne kadar yatkın olursanız olun, emek ve heves, eğer amatörlüğün çemberini, bırakın kırmayı, onu zorlamıyorsa, hatta zorlamayı denemiyorsa, emeğe ve hevese başka adlar arıyorsunuz, ister istemez. Ve derginin çıkış yazısında yazıldığı gibi, gerçekten 'İspinoca' kalakalıyorsunuz; yemsiz ve susuz... 'Değerli şairlerimizin' 'oldukça geniş yer tutan' 'değerli şiirleri', ne suluğumuzu ne de yemliğimizi dolduruyor ne yazık ki.

   S'imge, sayı 4, Mart-Nisan 2003, Antalya: Konumuz Rüyâ... Sipariş şiir olmuyor. Olmadığını S'imge, gösteriyor bize. Bu gece rüya gördüm / Olmadı bana ayan / Kemençemin sesine / Uyan sevdiğim uyan diyen Rize türküsünden ne farkı var, Doğan Hayat'ın sunduğu(!)

 

düşümde gördüm seni / açmıştın çiçek çiçek / büyümüştün söğütcek / bir dere kıyısında

 

   Olmuyor, olmaz elbet! Zorlarsanız, İsmigül'ün şiirindeki gibi, 'düşünde atlar görür', 'atların başları olmaz', olmayan başlarındaki 'yeleleri ışık' olur ve Düş Gören Çocuğa Gazel gibi bir şiir yazılmış olur. Hatta, Ahmet Ada bile yoldan çıkarılır, ona, Düşe Benzersin gibi şiirler yazdırılır.            

   Bana kalırsa S'imgeciler, derginin orta sayfalarına koydukları seçkiyi genişletsinler, o bölümün önünü arkasını düz yazılarla zenginleştirsinler ve 'konulu' dergi çıkarmayı, ancak o biçimiyle sürdürsünler.

   Bu kadar 'karalama'dan sonra parantezi kapatabiliriz, sanıyorum.

   Metin Celal'in yazısında sıraladığı sayıların arasında, mim konulması ve önemli sayılması gerekeni, yaş ortalamasına göre şiirlerin dağılımı üzerine olanlar. Günümüzde şiir yayımlayan şairlerin, yaşları bakımından 'bir piramit' oluşturması, yaşlısından gencine doğru genişlemesi beklenirken, oluşan şekil, yaklaşık olarak bir 'baklava'dır. Zamanı onar yıllık dilimlere ayırdığınızda ve ilk dilimi 1910-1920 arası olarak saptadığınızda, bir piramit gibi genişleyen biçim, 1950-1960 dilimindeki ekvatordan sonra, 1970-1980 aralığında iyice daralıyor ve 1980 sonrasında baklavanın sıfır noktasına ulaşıyor.

   1980'den sonra doğanların şu yıllarda en 'deli-yoğun' şiir yaşlarını sürdürdüklerini varsayarak bulundukları noktayı değerlendirirsek, şiir cumhuriyetinin muhtaç olduğu kudretin henüz onların damarlarına ulaşamadığını, hâlâ 'ellilikler'in damarlarında, akışı yavaş da olsa, dolaşıp durduğu görürüz ki, aman ha!

   Görüşeceğiz...

 

(Akatalpa - Sayı: 41 Mayıs 2003)