Modern şehircilik tarihinin en ünlü figürlerinden İtalyan mimar ve şehir
plancısı Luigi Piccinato, 1958-60 yılları arasında Bursa şehri
üzerinde de çalışmış, bu çalışma sonucunda, o dönemde yerel ve merkezi
yönetim birimleri tarafından da onaylanan bir Bursa Nazım Imar Planı ortaya
çıkmıştı. Söz konusu planın temel amaçlarını, ilkelerini ve senaryosunu
ortaya koyan “L’Esperienza del Piano di Bursa” (Bursa Planı Deneyimi) adlı,
kısa zaman önce Türkçe’ye kazandırılan eserinde, Piccinato, bir teknik
adamın, bir uzmanın çalışma konusuyla ilgili tespit ve önerilerinde
bulunması beklenen bilimsel sistematiğin ötesine geçerek, Bursa’ya içten bir
sevgi ve anlayışla, yoğun bir Akdenizli duygudaşlığıyla yaklaşıyordu. “19.
yüzyılın ilk yarısına kadar şehir, (…) kusursuz ulaşmıştı. Her şey
dokunulmamış, bütünlüklü, dengeliydi. O anda tutkulu ve zeki bir şehirci,
Bursa’yı örnek bir şehir haline getirebilirdi: Bizanslılar’ın ve eski şehrin
yanında yeni bir şehri, kendi yeni şehirlerini yaratmayı bilmiş beş yüzyıl
önceki
Türkler’in örneğini taklit etmesi, bu örneğin izinden gitmesi yeterliydi.”

Luigi Piccinato
Ancak Piccinato’ya göre, Bursa’yı tarihsel bağlamı içinde bütünlüklü bir
şehircilik problematiği olarak anlamaya, belki de sezmeye çalışmayan
planlama çabaları, belli bir senteze ulaşabilmekten uzak, şekilcilik
tuzağına saplanmış projeler olmaktan öteye gidemeyecekti. Bu yüzden, Bursa
sorunsalına Houssmann tarzı bir yaklaşım sergileyen Ahmet Vefik Paşa,
Piccinato’nun eserinde pek de hayırla anılmaz. Bu anlayışın devamı
niteliğindeki yeni, düz ve geniş bulvar projelerini de, planlama yetkisini
eline alır almaz fırlatıp atmakta tereddüt etmez Piccinato. En az kendisi
kadar ünlü bir başka şehirci olan Fransız Henri Prost’un tasarımına
yaklaşımı da pek farklı değildir. Raporda sözü edilen ilkeleri doğru bulsa
da, sıra uygulama ölçeğine geldiğinde, Bursa gibi engebeli bir araziye
kurulmuş organik yapılı bir yerleşmeden küçük ve yamuk bir Paris
çıkartılmaya çalışıldığını ima eder. Belki de Piccinato, Fransız
meslektaşının da diğerleri gibi, çalışma yapmakta olduğu alanın kültürel
bağlamını modern tasarım düşüncesiyle yorumlamak gibi zor bir işe
kalkışmaktan çekinerek, dönemin moda biçimlerini kullanmanın kolaylığına
sığındığını düşünüyordu.
Zaten Piccinato’ya göre, o günkü mimarlığın ve kent tasarımının dramı, Türk
plancı ve mimarlarının, içinde yetiştikleri kültüre sırt çevirip, adeta ona
güvenemeyip, uluslararası camiada daha kolay kabul edilmelerini
sağlayacağını düşündükleri modern biçimciliğe saplanmasından başka bir şey
değildi.
Oysa Piccinato’ya göre, Bursa’nın bir çok modern Avrupa kentine göre çok
önemli avantajları vardı. Avrupa kentleri bir taraftan amansız savaşların
yıkımları altında ezilirken, bir taraftan da en az savaşlar kadar acımasız
olan “modern” şehircilik anlayışının faşizan müdahaleleriyle yıkılıp yeniden
yapılmaya, aynılaşmaya ve kimliksizleşmeye mahkum edilmişlerdi. Bursa ise,
Osmanlı başkenti olduğu yaklaşık 130 yıllık dönemde, oldukça bilinçli ve
dönemine göre yeni sayılabilecek bir imar hareketi çerçevesinde, dengeli bir
şemayla kurulmuş, o günlerden 20. yüzyıla kadar da, fazla bozulmadan,
kimliğini oluşturan karakteristik öğelerini korumayı başararak ulaşmıştı.
Kenti geleceğe taşımak için şehircinin izlemesi gereken başlıca yol, bu
dengeyi özenle koruyarak, kentin çağdaş yaşamla bütünleşmesini sağlayacak
fonksiyon ve yapı türlerini zaten belirgin olan kent şemasına eklemekti.
İlk paragrafta belirtildiği gibi, Piccinato’ya göre, bu yapılacak müdahale,
daha önce yapılmış olan şehircilik hamlesinin bir tekrarından başka bir şey
olmayacaktı. Çünkü beylikten devlete doğru evrilmeye çalışan Osmanlı,
Bursa’da antik kent şemasını zedelemeden ve Bizans varlığını yok etmeden
kendi anlayışına göre tasarladığı yeni şehri getirip onlara eklemlemeyi
başarmış, eskiyi yıkıp kendi damgasını vurarak değil ama taş üstüne taş
koyarak Osmanlı kenti kimliğini ve yaşama kültürünü bu şehirde yaratmayı
başarmıştı. Modern çağda ise kent ikinci büyük dönüşüm eşiğine gelmişti ve
dönüşüm kaçınılmaz olduğuna göre, yapılacak en doğru hareket önceki iyi
örneği izlemek olacaktı.
Piccinato neden Bursa’ya herhangi bir Ortaçağ Avrupa şehrinden farklı
yaklaşılması gerektiğini görmekte gecikmemişti. Avrupa şehirlerinin homojen
yapılaşmış çevrelerine, kente karakterini kazandıran etkileyici malzeme
birliğine karşın, Bursa (hemen hemen her Ortadoğu şehri gibi) bariz biçimde
çift katmanlıydı. Kentin son derece kendine özgü sivil mimarisi, kerpiç,
ahşap gibi nispeten ucuz malzemeleri, mütevazı yapılanması ve insana göre
belirlenmiş ölçeğiyle kentin fonunu, arka planını oluşturuyordu. Bu yapılar
insan için, günlük yaşam içindi. Hem fiziki, hem de sosyal anlamda kentin
ilk katmanı buydu. Resmi yapılar, han, hamam, cami, medrese gibi anıtsal
eserler ise kesme taş, tuğla, mermer gibi daha pahalı, işlenmesi zor ama
kalıcı malzemeleri, daha keskin hatları ve cesur çizgileri, algılanan ölçeği
bir üst düzeye taşımalarıyla, o ilk katman üzerinde bir ikinci kent katmanı
oluşturuyorlardı. Şehrin fonu ve ön plandaki figürler. Şehircilik
literatüründe bu duruma “duplicazione” (ikileme, ikililik) adı verilmişti.
Her iki katmanı da kendi ölçeklerinde zarif ve değerli kılan en önemli
unsurlardan biri bu ikili yapıydı. Işte bu yüzden, Prost’un anıtsal
yapıların çevrelerini temizleyip açan ve aksiyal yollar aracılığıyla onları
kentin her yerinden görünür kılmayı amaçlayan tasarım anlayışı, Piccinato’ya
göre “Yeşil Türbe’yi bir konserve kutusu ölçeğine indirgemekten” başka işe
yaramıyordu.
Sıra planlamaya geldiğinde, özenle oluşturduğu tasarım ilkelerini
çizgilerine yansıtmak için elinden geleni yapmıştı Piccinato. Eski kent
merkezine müdahale ederken, tam manasıyla, Osmanlı mimarisi ve
şehirciliğinden örnek alıyor, yönlenme, güneş, açık ve kapalı alanlar
dengesi gibi modern şehircilik ilkelerinden gerektiğinde taviz vererek
geleneksel konut ve yerleşme dokusunu korumaya, sürdürmeye çalışıyordu;
çünkü uğraştığı kentin, batı kentlerine göre daha farklı öncelikleri
olduğunu kavramıştı. Sonrasında O da kendi yeni şehrini, hassas bir şekilde
getirip eski şehrin dokusuna ekliyordu. Ancak bunu yaparken, eski ve yeni
merkezler arasında gerilim yaratmaktan, daha önemlisi eski merkezi ezip
geçmekten özenle kaçınan bir senaryo çerçevesinde oluşturuyordu formlarını.
Yazının başlığını oluşturan meseleye geldiğimizde, bu olağanüstü, istisnai
planlama deneyiminden günümüze neler kaldı diye soruyoruz; cevap ise ne
yazık ki hiçbir şey. Piccinato’nun kente ilişkin nüfus projeksiyonu, ülke
gerçekleri tarafından kısa sürede ıskartaya çıkarıldı. Ancak bu durum O’nun
planını olduğu gibi rafa kaldırıp bir daha yüzüne bile bakmamak için geçerli
bir mazeret miydi? Piccinato’nun planı, günümüzde yapılmakta olan bir çok
imar planının aksine, statik bir şemadan ibaret değildi. O plan kentin
geleceğine ilişkin bir politika belirleme, ilkeleri, umutları ve potansiyel
gelişme senaryolarını ortaya koyma çabasındaydı. Kentin gelişimini kendi
haline bırakıp planlama sorumluluğundan kaçarak 600 yıldır korunagelmiş
dengenin bozulmasına göz yumacağımız yerde, Piccinato’nun geleceğe dair
umutlarını çağdaş Bursa’nın hemşehrileri olarak sahiplenemez miydik? Bir
Italyan meslek adamının bizim şehrimize duyduğu sevgi ve gösterdiği özeni
biz de sürdürmeye çalışamaz mıydık?
Eğer bunları yapabilseydik, belki de Piccinato’nun yıllar önce söyledikleri
bugün içimizin burulmasına yol açmayacaktı: “Yeşil Bursa iyi yoldadır:
Tarihsel birliğinin, görünümünün, mimarisinin kurtarılması yoludur bu; daha
sağlıklı, daha çağdaş, daha zengin bir düzenin yapılandırılması yoludur.
Birçok Italyan şehri için aynısını söyleyebilmeyi dilerdim.”
Kaynak:
Luigi Piccinato, Bursa Planı Deneyimi (L’esperienza del Piano di Bursa),
Urbanistica, no: 36-37, 1961, s. 110-136, Italyanca’dan çeviren: Kemal
Atakay
Mithat Kırayoğlu’nun
www.tchayat.org
‘da 19.8.2005 tarihinde yayımlanan yazısıdır.