
Hasretlik
Bursa
|
BURSA ARAŞTIRMALARI VAKFI'NIN TALAT DİNİZ İLE GÖRÜŞME
KAYITLARI
Söyleşi tarihi: 25 Kasım 1999
Söyleşen: Eser Ceyhan ve ..?
Bursa'ya
gelişinizden ailenizden biraz bahseder misiniz?
Ben Bursa'da
doğdum. Birkaç gömlek Bursalı bizim aile. Özellikle anne tarafından tamamen,
manav dedikleri öz Bursalı. Annemin babası Kırım'dan gelmiş. Baba tarafı
Rumeli tarafından fakat zannediyorum dedem gelmiş, babam Bursa doğumlu.
Kaç kardeşsiniz?
Annem on doğum
yaptı. Ben en büyük çocuk olduğum için hepsini hatırlıyorum. On çocuğun
dokuzu erkek. Benden sonra olan kardeş küçükken ölmüş. Sonra kardeşler erkek
çocuklar her iki senede bir gelmeye başlamış. Annem de bir kız çocuğu
hasretiyle, ille de bir kız çocuk dedi herhalde. Nihayet bir kız çocuk
kardeşimiz oldu. Çok enteresandır, 1,5 yaşında ishalden kaybettik kız
kardeşimizi. İşte annemin kız çocuğu hasretini gidereceği bir kız çocuktu o.
Ve ne kadar acıdır ishalden bir çocuğun kaybedilmesi... O devirde radyoda
çok dinlemişsinizdir. Ben 26 doğumlu olduğuma göre 1930'larda sanırım. O
zaman ishal olan çocuklara kesinlikle su verilmezdi. Halkın yanılgısı değil,
tıp da böyle söylüyordu. Ve kızcağız, cayır cayır susuzluktan öldü. Bu
Bursa'ya özgü bir yanlış değil. Türkiye'nin bir yanlışı, hatta tıbbın
yanlışı diyebiliriz.
Babanız ne iş
yapıyordu?
Babam at arabası
yapıyordu. Çok güzel at arabası yapardı. Babamın ağırlıklı olarak yaptığı,
Anadolu çiftçisinin kullandığı çiftçi arabası idi. Bir değimi de “Tatar
Arabası” derlerdi. Nereden gelir o bilmiyorum ama Tatarlarla ilgisi yok
gibi. O arabanın tabiri idi bu. Konya, Adana, Urfa'ya kadar şöyle bir hat
çizerseniz, yakın zamana kadar binilirdi. Babam, Ferhat Usta diye büyük bir
nam yapmıştır. Babamı methetmek için değil, hakikaten Türkiye'nin bir
numaralı at arabasını yapardı babam. Zaman zaman espri olsun diye şunu
söylüyordum, babam at arabasının mercedesini yapardı. Hakikaten öyleydi.
Babamın işindeki titizliği ve o günkü şartları gözümün önüne getirdikçe her
safhasını takdir etmemek mümkün değil. Öyle bir atmosferi bu gün iş
hayatında bulmak mümkün değil.
Babanızın yeri
neredeydi?
Eski Tahıl'ın
içindeydi. Orasının bir kapısı çıkmaz sokağa açılır, orada yer almıştık. Ben
de iş hayatıma orada başlamıştım. Babamın iş yeri olarak kullandığı yerin
uygun yerleri vardı, ben de orada başladım.
Siz başka bir iş
mi yapıyordunuz?
Tabi, at arabası
yapmıyordum.
Yaptığınız
arabaların diğer illere gitmesi ne kadar zaman alıyordu?
Ne kadar zaman
aldığını bilemiyorum. Ama herhalde bir iki hafta olabilir. Olayı göz önüne
getirirsek, dört araba arka arkaya bağlanır. Kiracı denen adamlar vardır.
Atları ile gelirler. O arabaları Karaköy istasyonuna götürürler. Yani o
dönemde Bursa'nın kara yoluyla Ankara'ya irtibatı yoktu. Bağlantı
istasyonuydu Karaköy. Anadolu'ya açılan istasyon. O tarihler otobüs denen
bir şey yoktu. 1943-44 lerde. Karaköy, Bilecik'in yanındadır. Ağadağ'ını
geçtikten sonra Pazarcık diye bir yer vardı. Şimdi Pazaryeri galiba.
Ağadağ'ın yolu çok meşakkatli bir yoldu. O atlarla arabalar dağı aşar, dört
araba arka arkaya Karaköy istasyonunda komisyoncular vardı. Onlar o
arabaları demonte ederler. Tekerleklerini çıkarırlar, sandığı varsa vagona
yerleştirme düzenine göre sandığını alırlar. Ön ve arka takımlarını
ayırırlar. Onları ayırdıktan sonra en ekonomik şekilde vagonlara
yerleştirirler. İşte o vagonlara ne zaman sıra gelir, ne zaman alır, gününü
tayin etmek mümkün olmuyordu. Onların bir de yanında yaşamadığım için tahmin
ediyorum sadece. Programa göre dolacak. O istikamete doğru katar olacak.
İşte Konya Ereğli'sine ve Sandıklı falan oralara ben hiç gitmedim fakat
babamdan duyduğum kadarıyla. İşte Adana'nın Ceyhan kazası bir numaralı
yerlerden biriydi, Konya'nın Ereğli kazaları müşterilerin en ağırlıklı
yerleriydi. Afyon...
Senede kaç araba
yapılırdı?
Kaç araba
yapılırdı onu bilmem ama, sistemli çalışıldığı zamanlar - genelde sistemli
çalışılırdı- kısa günler hariç. Çünkü o günkü işler havanın kararmasıyla da
alakalıydı. Hava karardı akşam oldu. Örneğin yaz günlerinde günde bir araba
her şeyi ile yapılır biterdi. En enteresan tarafı budur. Meşakkatli bir
şekilde birçok parçaların üretilmesi söz konusu idi. Bir de sistemli bir iş
planlaması, kağıt kalem kullanmadan uygulanması bunu sağlardı. Ağaç
aksamının tamamı burada yapılır. Demir aksamının, somununa civatasına
varıncaya kadar, sıcak dövmeyle orada yapılır. En enteresan taraflarından
biri de budur. Şimdi otomobil üretimlerde, birçok üretimde öyle. Her parça
ayrı bir yerden gelir. Civata bir yerden gelir. Başka bir parça başka yerden
gelir. Orada çok nadir parçalar dışarıdan alınır. Çünkü orada araba
üretiminde ağırlıklı olarak ağaç ve demir işi vardır. Ama bir döküm işi ise
dingile geçen poyra denen bir parça vardır. Kamyonlarda da poyra tabiri
vardır. O işi İstanbul'da biri vardır, en iyisini o yapar. Gidip ondan
alınır. Ağaç kısmının ağaç torna işi vardır. Tornacı yapar onu. Başlık deriz
ona biz. Obut denen bir şey vardır. O tekerleğin çevresindeki yekpare
parçadır. Bazı şişirme iş yapan ustalar. O ispit denen küçük kauçuk
parçalarını bir araya getirip tekerleğin etrafına yaparlar. Obut, gürgen
ağacından bir metrenin üzerinde o bir metrenin üzerinde çapta bükülür o ağaç
İnegöl'den alınırdı. Demircizade Ömer Bey diye bir zat vardı. Çok muhterem
bir zat. Bu arada onu rahmetle yad etmek istiyorum. Babamın dostu olan bir
insandı. Obutu İnegöl'de en iyisini o yapardı. Dışarıdan hazır gelen nadir
parçalardan biriydi obut. Onun dışında her şey o mekanda yapılır. Çok
enteresan şeyler var bunları uzun uzun anlatabilmek, lafla canlandırabilmek
de mümkün değil. O zaman mümkün olsaydı da o çalışmaların filmleri olsaydı.
Bugün hakikaten çok enteresan.
O günlere ait
fotoğraflar var mı?
Üzüntü
duyuyorum, özellikle çekilmiş fotoğraflar yoktu belki ama, birçok fotoğraf
vardı. Muhtelif vesilelerle çekilmiş olan. Tabi aile resmi olarak
çekilmişler vardı, olaylarla ilgili çekilmişler vardı. O zaman çocuktuk.
Cumhuriyet Bayramı'nda, Bursa'nın kurtuluşu 11 Eylülde merasimlere esnaf
katılırdı. Bizim arabacılar da arabalarıyla katılırdı. Kamyon üzerinde
çalışma gösterisi yapılırdı. Örs, ocak konurdu kamyonlara, demir döverek
geçerlerdi. Bıçakçılar, bıçak döverek geçerlerdi. Marangozlar yine kendi
işleri ile ilgili çalışarak geçerlerdi. İşte o merasimlerde çekilmiş
fotoğraflar var. Fakat maalesef onları muhafaza edememişiz. Ev taşırken veya
mutlu, mutsuz olaylar dolayısıyla kaybolmuş olabilir. Bayağı hoş hatıralar
olacaktı.
O zaman
arabaların alışverişi nasıl olurdu? Nasıl pazarlardınız ve nasıl tahsilat
yapardınız?
Banka havalesi.
Babam eski Türkçe de yazardı. Bir kere çok muntazam mektup yazardı. Bütün
olayları yazıya dökerdi. Bir kopyalı mektup defteri vardı. Eski Türkçede
yazmak çok kolayına gelirdi. Bak mesela o eski Türkçe mektup defterlerinden
biri niye olmasın... çok güzel olurdu. Benim yakındığım bir şey daha vardır.
İlk öğretmenliği bıraktım, işe başlayacağım. Babamla birlikte aldığımız her
şeyi kaydettiğimiz bir sarı defter vardı. Ve işe başladığım zaman 1950
yılında çok iyi hatırlıyorum, aldığımız malzemelerin toplamı 9 bin küsur
liraydı. O gibi şeyleri muhafaza etmeliydim. Maalesef ihmal ettik. Milletçe
ihmal ediyoruz ama bazı arkadaşlarda şahit oluyorum, epey güzel şeyler
muhafaza etmişler. Çok yakınıyorum. Alışverişimiz mektupla olurdu veya
senede bir gidilir gelinirdi. Babamın çoğu müşterisi ile dostlukları
oluşmuştu. Artık dostturlar, birbirlerine güvenen insanlardır.
Vadeli alışveriş
yapılıyor muydu?
Vadeli de
olabilirdi, avanslı da olabilirdi. Kışın araba satılmaz, stoğa çalışılırdı
olabildiğince. Fakat o küçük yerlerde nerelere stoklarsın? Demonte vaziyette
olabildiği kadar stok yapılır. O dönemde biraz para sıkıntısı olursa
müşterilerden bazılarından avans da gelir. Sevkiyat zamanındaki alışlara
mahsuben. Enteresan bir şey daha var; ben babamın o zaman; “ah paramı
alamadım” dediğini, yakındığını hatırlamıyorum. O zaman senet sepet de yoktu
hatırladığım kadarıyla.
O zaman
Türkiye'de adı duyulan bir ustanın yaptığı yıllık araba adedi 350-400
diyebilir miyiz?
Yok o kadar
değildi. O verimli yaz günlerinde, günlerin uzun olduğu zamanlarda günde bir
adet olurdu. Araba tamamen bitirilir, tekerleri de takılır. Akşam boyacı
gelir. Astar boyası yapılırdı. Günün muhtelif saatlerinde belli işler
yapılır; sabah mesela ilk iş dingil dövülür. Sabah saat 7-8 de giderseniz
dingil dövülüyordur. Dingilin nasıl dövüldüğü konusunda ancak filme alınması
gerekir. Gün aydınlanması ile birlikte iş başlıyor. Sonra, öyle bir terbiye,
çalışanlar da öyle bir şevk ve zevkle çalışma hissedersiniz ki... Usta mı
sağlardı? Herhalde babamın da bir marifeti vardı. 0 insanlar kendini
yıpratırcasına çalışırlardı. Şimdi onu hiçbir yerde göremezsiniz. Çok ağır
bir işti esasen, dingil dövmek dediğin. Kırka kırk malzemedir dingil. Onu
ucu dövülerek tekerleğin gireceği hale getirilir. O normalde üç tavda biter
ve üç tane balyoz sallayan adam vardır. Bir de parçayı kumanda eden usta
vardır. Çok ahenkli balyoz sallama görüntüsü vardır. O bir müzik gibidir.
Hiç de çarpışma olmaz. O işe heves ederek ben bile karışmışımdır. Bayağı da
zevkli bir şeydir. İşçilerin gayreti; acaba üç tavda biten dingil başını iki
tavda bitirebilir miyiz, diye zaman zaman yarışa girilirdi, sanki çalışanlar
arasında. Sabah dingil, diğer saatte başka bir şey böyle gün içinde değişik
işler yapılırdı. Bugün saat 15.00' te gittiyseniz ne iş yapılıyorsa ertesi
gün aynı saatte yine o iş yapıldığını görürsünüz. İşte bu kendi kendine
oluşan, yazısız, bilgisayarsız bir iş planlamasıdır. Boya en son yapılır, o
gün astarı vurulur, ertesi gün macunu, boyası daha sonra çiçeklemeye
geçilir. Süsleme için dışarıdan boyacı gelir. Parça başına hesabını yapar.
Bir arabayı diyelim ki üç liraya boyar, parası verilir.
O zaman Ferhat
Usta'ya has süslemeler var mı?
Ferhat Usta
boyacı değil, demirciydi. Ürünün tümüyle değerlendirilirdi. Ferhat Usta'nın
arabalarında kaliteye çok çok önem verdiği için, boyacının da en iyi
yapanının bulmaya çalışırdı ve bulurdu. Dolayısıyla o finisaj işi de güzel
olurdu. Başta dedim ya babam arabanın mercedesini yapardı. Hakikaten
öyledir. Ben hayatımda işini bu kadar takip eden, bu kadar titizlik gösteren
bir insan olabileceğini düşünemiyorum. Tipik bir örnek vereyim. Tekerlekte
parmak tabir edilen ağaçlar vardır. Onların genç meşeden olması lazım. Öyle
biçerek falan değil, genç meşe ağacı yontularak her biri elde edilir. Genç
ağacı kesmek yasak. O kaliteyi mutlaka arabada yakalamak lazım. Onu sağlamak
için kaçakçılığı göze alırdı. Çalı Köy'den kaçak gelirdi o meşe ağaçları.
Ali Ağabey diye aile dostumuz olmuş biri vardı. O onları dağlardan kaçak
keser getirirdi. Başkaları da vardı Ali Ağabey gibi. Kaçak olarak gece falan
gelir. Bazen evimizde veya dükkanın görünmez bir yerinde istif edilirler.
Onlar alınırken babam önce köye gidip seçer. İstiflenmesinde tekrar gözden
geçirilir, kullanırken yine gözden geçirilir. Ki babam demircidir. Marangoza
onlar seçilip teslim edilir. Marangozun yaptığı da tek tek kontrol edilir.
Bunun gibi daha nice örnekler vardır. Bu nasıl emek verildiğini anlatan bir
örnektir.
Bursa'da nerede
oturuyordunuz?
Biz Abdal
Mahallesi’nde oturuyorduk. Evvelki gün oraya gittim. Abdal Mahallesi
pazaryerinin altı. Reyhan Mahallesi’nden sonra Abdal Mahallesi. Yukarıda
İnönü Caddesi’nden Demirtaş Endüstri Meslek Lisesi'nin karşısından sola
sapın, Abdal Mahallesi’ne gidersiniz.
Eski Bursa'lılar
kale içinde Hisar'da oturmuşlar. Siz neden Abdal mahallesinde oturuyordunuz?
İş yerine
yakınlığı dolayısı ile. Anneannem orada otururdu. Daha önce o civarlarda
kiracı olarak oturuluyordu. O zaman ölçüsü olarak söyleyeyim; 1200 Liraya
almıştı orayı, biraz da tamir masrafı yapmıştı.
Büyük bir ev
miydi?
O gün itibari
ile bize epey büyük gelirdi. Ama şimdi mahalleme gittiğim zaman ölçüleri
gördüm. Allah Allah buraları bana ne kadar büyük gelirdi. Misal, Abdal Camii
vardı, karşısında türbesi vardı. Orası, ortada büyük bir ıhlamur ağacı
vardı. Orası aklımda büyük bir meydan gibi kalmış aklımda. Üç gün evvel
gidince, hep gitmek isterdim. Arabayla durmak mümkün değil. Bize rahat rahat
geniş gelen yerler hep dükkan olmuş Çünkü altından Haşim İşçan Caddesi
geçiyor. Bizim ev o caddenin olduğu yerdeydi.
Okula kaç
yaşında başladınız, nasıl devam ettiniz?
O semtlerde
oturduğumuz için ilkokula Demirtaş İlkokulu'nda başladım. Fakat babam çok
okumuş bir insan olmamasına rağmen, eğitimi, çevreyi ve insanları çok iyi
tartan bir adamdı herhalde. Demirtaş muhitini pek beğenmedi o dönem için.
Beni aldı Hoca Alizade okuluna.
O zamanlar
Romanlar orada mıydı?
Tabii ki orada
idiler. Demirtaş İlkokulu'nun doğusu biraz ilerileri Elmasbahçeler diye bir
yerdi. Çocukluğumuzda duyardık, esrarkeşlerin mekan tuttuğu yerlermiş. O
zamanki zamanda adı Hoca Alizade olan Setbaşı DSİ'nin yanındaki okula
gittik. Bütün kardeşler orada okudular. Şimdiki çocukların saltanatına
bakıyorum, onu da vurgulamak lazım belki. Hiç sorun yapmadan, karda, kışta,
o zaman bir de kar yağardı. O zaman herkes yürüyordu. O zaman taksi parmakla
sayılacak kadar azdı. Ve hiç sorun olmazdı. Bizim baş öğretmenimiz Sakin Bey
vardı. Beş dakika geç kaldığımız zaman zaten donmuş kulaklarımıza küpe de
takardı. Hiç sorun yapmazdık. Sonra ben Tophane'de sanat okuluna gittim. On
beş dakikada evden oraya giderdik. Güzergahımız; evden çıkarız,
pazaryerinden geçip, kapalı çarşıdan kırk merdivenlerden çıkıp giderdik.
Bazen merdivenlerden çıkmak istemezsek Çakır Hamam'ın önünden çıkarız..
Okula da zamanında varırdık. Bizim bir de sabah kahvaltısında çay
hastalığımız vardı. Ben sabah geç kalmayı bile göze alıp, iki bardak çayı
içmeden evden çıkmazdık.
İş hayatına
nasıl başladınız, nasıl karar verdiniz?
O karar da çok
ilginç oldu. Öğretmen okulundan mezun olduğumuz zaman, kuramızı çektik.
Çorum çıktı kurada. Çorum’da iki sene görev yaptım. İlk Bursa'dan Ankara'ya
Teknik Öğretmen okuluna gitmek için ayrıldım. Sanat okulu beş yıllık bir
eğitim, pratik ağırlıklı. Günde sekiz saat okul devam ediyor. Bunun dört
saati pratik atölye, dört saati nazari ders şeklinde bir okul idi. Beş
sınıflı bir okul olmasından dolayı üniversiteye gitmek gibi bir durum yok.
Yüksek öğrenim için tek yol o zamanki adıyla Meslek Öğretmen Okulu olan
Teknik Öğretmen okuluna gitmek. Orada da okul aday gösterirse gidersin.
Giriş sınavı yapılır, Ankara'da başarılı olursan yaparsın öğretmenlik. Biz
aday gösterildik, girdik ve kazandık. Üç yıl sonra mezun olduk. 1943'te
sanat okulundan mezun oldum. ..Çorum'da ilk sene öğretmenlik, ikinci yılda
müdür muavinliği olarak görev yaptım ve tek başıma bir okulun müdür
muavinliğini yaptım. O bir yıl içinde bakanlıktan takdir aldık. Fakat
sonra müdürle yine kavgalı olduk. Bu sefer beni Çorum'dan daha berbat bir
yere sürdüler. Ben ondan evvel Bursa'da işe başlamıştım zaten. ... İş
hayatına nasıl karar verdiğim konusuna gelince. O dönemde otobüs yapan,
otomobil yapan, kamyon yapan fabrika yok. Otobüs eski kamyonlar, artık iş
görmez hale gelen eski kamyonlar bozulur, Türkiye'nin ekonomik şartları
gereği de o eskimiş kamyonlar alınır, otobüs yapılır. Ağırlıklı olarak
Bursa'da sanayide.
Bursa'da
babanızın çalıştığı yıllarda sanayi var mıydı ?
Evet. Benim de
öğretmenlik yaptığım seneler, 40 lı yıllar sanayi var ve ağaçtan yapılıyor.
Birçok kişiler de babamın yanında ağaç işlerinde çalışmış insanlar.
Karoserci oldu. Üzerine saç dövülerek kaplanıyor. O zaman bir ticaret
gelişti, birileri Anadolu'yu dolaşarak eski satılık kamyon alıyorlar. O
zaman Kamil Koç ithal etmişti. Onlar da kamyon şasisi olarak geliyordu. Daha
yeni iken kamyon yapılmayıp otobüs yapılabiliyor. Ekonomik olması dolayısı
ile eski kamyonlar otobüse dönüştürülüyor. Bu arada Çorum'da müdür muavini
iken Bursa'da baba dostu Kader Mehmet diye bir adam vardı. Çok babacan
dürüst bir adamdı. Daha sonraları bir cinayete karıştı. Arnavut Niyazi diye
birini öldürdü galiba. Bir gün ben odamda otururken Bursa'dan ziyaretçin var
dediler. Bizim bu Kader Mehmet geldi. Kamyon aramaya gelmiş. Otomobil
piyasasında çalışan bir adam. Kaptı kaçtı çalıştıran bir de ağabeyi vardı.
Oda Tozduman Recep. Gelmiş eski kamyon almaya. Burada kendini niye ziyan
ediyorsun, kaç para maaş alıyorsun, dedi. Biz de epey iyi para alıyorduk.
İlave dersler falan vardı. Maaşın üzerine, diğer devlet memurlarından yüzde
elli daha fazlaydı benim maaşım. 160 küsur liraydı toplamı galiba. Babam
takviye gönderiyordu. Çorum gibi yerde. O zaman bekardım. Mehmet Ağabey Bak,
dedi, Bursa'da bir iş var, karosercilik, arabaların çerçeveleri yapılıyor.
İçinde kromajlı parçalar ve koltuklar var. İşte bunlar için İstanbul'a
gidiliyor. Sen bunlara yapamaz mısın? Yaparım, dedim. İçine girdiğimiz zaman
niye yapmayalım. Koltuklar, Ziya Umay diye bir adam var... Bütün herkes
kuyrukta, başka bir yerde üç tane parçayı birleştireceğiz diye saatlerce
kuyrukta bekliyor. Çerçeve için bilmem hangi ustaya gidiliyor. Sen bunları
yapsan, dedi. Tamam Mehmet Ağabey, yaparım, dedim. Nasıl yaparız? Hemen
bakanlığa bir dilekçe. O yıllarda moda idi. İşinden biraz para
biriktirildiği zaman hemen bir işe yatırılır ve biraz birikimi olan hemen
herkes tekstile atılırdı. O yıllarda babam da lastikçi bir arkadaşı ile
ortak dört tane kara tezgah alıp tekstil işi yapıyorlardı. Sonra yangın
çıkıp bizim işyeri yanmıştı. Sigorta da olmadığı için onlar öyle gitti. Ben
de dilekçemde babam yangın geçirdi, benim aileme destek olmam lazım, onun
için beni Bursa Sanat Okulu'na tayinimi yapın, diye bir dilekçe salladım.
Pılımı pırtımı toplayıp Bursa'ya geldim. Eğer Bursa'ya tayinimizi yaparlarsa
hem okula devam edeceğim, yandan yandan da işimi oluşturacağım. Giderken de
müdür ile çekiştik. Beni Orta Anadolu da bir yere sürdüler. İstifamı verdim.
Sonra başladık atölyeyi kurmaya. Teknik Öğretmen Okulundan bir sıra
akradaşım vardı. Derler ya, bir yediğimiz içtiğimiz ayrı gider, o şekilde
bir arkadaşlığımız var. Eskrim kursuna giderdik. Dedim ya ben sadece yüksek
tahsil yapmak için Teknik Öğretmen Okulu'na gittim. Baba telkini ile hep
serbest çalışmak amaçtı. O dönemde esnaf çok sıkıntılar içinde hayatını
idame ettirirdi. Babamın bir ara marangoz işlerini yapan bir ortağı vardı.
Babam kötü günleri anlatırken biz bir köylü sigarasını ortağımla ikiye
böldüğümüz günler oldu derdi. Bir paket sigarayı alır onar onar
bölüşürlermiş. Buna rağmen memur bayağı müreffeh yaşardı. Devlet de memuru
kollardı. Hayat standardı yüksekti. Bir polis 40 lira maaş alırdı. Polis
olmak hele hele subay olmak çok önemliydi. Subay maaşı yüzbaşının maaşı 60
liraydı galiba. Onların yaşantısına esnaf gıpta ederdi. Ama ne hikmetse
babam bir sezisi mi vardı, aman oğlum sakın memur olmayın derdi. Bu dönemin
içinde aman oğlum memur olmayın telkininde bulunurdu. Onun için teknik
öğretmen okuluna gittik ama hep kafamızda serbest çalışmak vardı. O
arkadaşımla aynı sırada otururduk, hayal kurardık. Bursa'da beraber iş
yapıyoruz. O müessesenin adını koyuyoruz. O elektrik bölümünde ben metal
bölümünde. Elektronik bilmem ne derdik, elektron derdik. Onun soyadı
Şengel'di benim Diniz, Şengeldiniz gibi isimler koyardık. Hasbelkader İlyas
da Bursa elektrik atölyesine tayin oldu. Bizde okulda galvano işi elektrik
bölümüne bağlıydı. Koltuk yaparken hem kromaj hem demir işine ihtiyaç var.
Tamam, denk geldi. Gel İlyas seninle hayal kuruyorduk, kromajı sen yap ben
demir işini yapayım. Sen iş düze çıkana kadar öğretmenliğine de devam
edersin. İş tutulduktan sonra sen de ayrılırsın. Böylelikle düğmeye bastık.
Benim 9000 küsur lirayla bir demir ve bir galvano atölyesi kurduk, kromaj
yapabilen. Her ne kadar bir baba dostunun tavsiyesiyle karar verdiyseniz de
babanın sermaye gücü, desteği vardı. Evet, tabi ama o adamın söylediği bir
şey vardı, sen bu işi bırakıp gelsen aç açık kalmazsın diye cesaret verdi. O
adamın adını anmadan edemem. Otobüslere koltuk imalatına başladık. Koltuk
ağırlıklı olmak üzere, otobüsün içini döşemek, ufak kromajlı parçalarına
başladık. Bursa'daki karosercileri gerek koltuk için gerek kromaj yapılacak
parçalar için gerek otobüsün çerçevesi için İstanbul'a gitmekten kurtarmış
olduk. İlk firma ben oldum. Kromajı da galvano plastiği de Bursa'ya ben
getirmiş oldum. Hatırlarsınız yakın zamana kadar Bursa'da bakırcılar klasik
güğümler yaparlardı. Ona nikelaj yapan bir usta vardı. Bakır ya da pirincin
üzerine nikel kaplar, beyaz olur. Galvano plasti olarak Bursa'da o kadar bir
şey vardı. Nikel bakır üzerine direk kaplanır. Oysa demir ve çelik üzerine
krom nikel kaplamak için önce altına bakır kaplanır. Sistem önce bakır,
sonra nikel üzerine de krom kaplanır. Onun için ben sebep oldum Bursa'ya bu
sanayinin gelmesine. Allah rahmet eylesin o arkadaş bu işin pratiğini
beceremedi. İş başa düştü. Ben İstanbul'a gittim. Bir sınıf arkadaşımı
buldum, onun yanında staj yaptım. Bizzat yaptım. Huysuz ama çok sanatkar bir
usta bulduk. Sınıf arkadaşım Hasan'la. Her şey o adamın üzerine kuruldu. Bu
işi çok iyi biliyordu. Bursa'da bugün yayılan bu galvano atölyelerinin
içinde mutlaka bizim Galip Ustanın yetiştirdiği adamları falandır.
Çıraklarıdır. Daha sonra bu işler ticari olarak biraz daha gelişti. Türkiye
de aliminyum profil diye bir olay yoktu. Ki eskiden otobüslerin
çerçevelerinde saçtan yapılırdı. Aliminyum profil kullanılmaya başlandı.
Türkiye'nin ekonomisi ve görgüsü de yok. Bir takım uyduruk malzemeler
kullanılırdı. Avrupa'dan gelen malzemelere özeniliyor. Ama yol bilen yok.
Bir takım usullerle dökmeye çalışarak, saçların üzerine aliminyum levhalar
kıvırarak bir şeyler yapılırdı. Biraz olaylar mı yardımcı oldu biz mi
uyanıklık yaptık, bir fırsatını bulup bu aliminyum profili yapacak
aliminyumu sanırım Almanya'dan ithal ettim. Bu iş birkaç sene sürdü. Ve o
bana bayağı ekonomik güç kazandırdı. Sonra Finlandiyalılar İzmit'te Türk
kabloyu kurdu. Hala var galiba. Bunlar elektrik için aliminyum kablo
yapıyorlar. Tabi bu eksivizyon teknolojisi olduğu için kuruluşları aliminyum
profili de yapabiliyor. Bana geldiler. O profilleri Finlandiyalılara
yaptırdık. Bir süre de öyle devam ettik. Sonra da Türkiye'de aliminyum
profil fabrikası peş peşe arttı. Bu arada Süleyman Beltan ...
Karöser işiyle
ilgili hangi değişimler oldu? O değişimlerle işinizi nasıl değiştirdi?
Otobüs koltuğu işi ne kadar devam
etti?
Otobüs koltuğu
işini Reno fabrikasının kuruluşundan biraz sonraki dönemde bıraktık.
……………..
O dönemde dedim
ya, ithal etmezden önce o kadar uyduruk şeyler yapılırdı ki. Ama bir şeyler
de yapılıyordu. Piyasanın ihtiyacı nedeniyle yapılıyordu. Belki koltuk
üretimi de öyleydi. Adam piyasanın değer verdiği bazı malzemeleri siparişin
tamamını sipariş anında peşin almadan işe başlamıyordu. Herkesin peşinden
koştuğu kişilerin tutumu böyleydi. Bense Türkiye'de tek tabanca olduğum
zaman müşterilerim de sayılı, diyelim ki on müşterim var. Hepsiyle de Bursa
gibi küçük bir yerde arkadaş oluyorsun. Gider ölçü alırız, para pul
istemeyiz, sonra peşlerinden gideriz. İçlerinde dürüstü var, dürüst olmayanı
var. Ama en iyisi bile tahsilat sırasında üzerdi insanı. Ama buna rağmen,
Türkiye de tek tabanca olduğum bir malı satardık.
İş dışında ne
yapardınız?
Pazar günleri
arkadaşlarla toplanır, şehir lokantasına gider, kafa çekerdik. 1953’te
evlendim.
Sadece Pazar
günleri mi giderdiniz?
Aşağı yukarı.
Zaten Bursa'nın olanakları ne? Arada sırada sinema, tiyatro veya arkadaş
grubu vardır. O grupla oturup sohbet eder içki içersin.
Uludağ'a gider
miydiniz? Kayak var mıydı?
Evet, sanat
okulunda öğrenciyken tanıdım. Rahmetli .............. hocamız vardı. Model
atölyesi şefi. Çok hoş bir adamdı. Flüt çalardı, sanatçı ruhlu, çelebi. Beş
kere aynı kadını boşayıp evlenmiş, enteresan bir insan. O bizi peşine takar,
Temenyeri'nde. Cumartesi öğlenden sonra okul biter. O zaman kayak malzemesi,
model atölyesinde ahşaptan yapılmış kayaklar, asker postalı gibi
ayakkabılar. Bağlama kayışlar kayakların üzerinde. Çok ekonomik olması
bakımından. O zamanlar Uludağ'da kayak evi ve bir otel vardı galiba. Kendi
kumanyamızı kendimiz götürürdük. Temenyeri'nden dere boyundan, kayaklar,
erzak çantası omzumuzda yürüyerek giderdik. Elma Çukuru köyünden Karabelen'e
şoseye çıkarsın. Orada kar vardır. Kayakları takarsın. Karabelen'den kayak
evine kadar kayaklarla çıkarsın. Ama Karabelen'e kadar gelmek çok zordu.
Ondan sonra yorgun yatar, sabah erken kalkıp kayağı takarsın. Bir inersin,
sonra yarım saat çıkarsın. Üç beş kaydıktan sonra. Ama sonra bu iş
hengamesinde kayağı falan unuttuk. Çünkü çoğu zaman pazar günleri de
çalışıyorduk. Artan zamanı da daha rahat yapılacak faaliyetlerle
değerlendirdik. Onun için çocuklar büyüyüp kayak ihtiyacı olana kadar kayağı
unuttuk. Çocukları götürme bahanesiyle kayak ve Uludağ ile ahpaplığımızı
yeniledik. Ama fazla kilo nedeniyle rahat kayak yapamadım.
Farklı
lokantalar var mıydı Bursa'da? Yada eşlerinizle gidebileceğiniz yerler var
mıydı?
O konuda da
-eşli gezmek konusunda- da öncülük yaptık diyebilirim Bursa'da.
O zamanlar çok
tutucuymuş Bursa. Hatırlıyorum, 61 ,62,63 yıllarında, caddede kadın
gördüğümü çok hatırlamıyorum. Ancak okullar dağıldığı zaman kız öğrenciler
görülürdü. Çok tutucuydu diye hatırlıyorum. Siz ondan öncesini nasıl
hatırlıyorsunuz?
Biraz öyleydi.
Özellikle o caddede. Kadifeli Kahve'den, Yeşil'e doğru yürürdük. Setbaşı,
Mahfel.... O muhallebicilere falan aileler gelirdi. Biz de biraz kızlarla
bakışmak imkanı bulurduk. Tayyare Sineması o zaman bayağı güzel. Pazar
günleri matineler olurdu. Dört matinesine giderdik. Evlendikten sonra da
tercih edilen matine dört matinesiydi. Çok güzel bir sinemaydı.
Açık hava
sinemalarına gider miydiniz?
Giderdik. Çok
renkli olurdu. Tahta İnegöl sandalyeleri... Şehir lokantasına dönelim. En
popüler restoranlarıydı. Tayyare Sineması karşısında, bayağı büyük, arkada
bahçesi olan, sefalı olurdu. İçkili, güzel mezeleri olurdu. Bekar olarak
gittiğimiz bir yerdi. Evlendikten sonra da bir nebze devam etmiştir. Ancak
oraya ailece gittiğimizi hatırlamıyorum. Babamın da devam ettiği bir yerdi.
Başka, Çardak Lokantası’ndan Ethem Baba Ticaret ve Sanayi Odasının olduğu
yerde bir İpek lokantası vardı. Pek güzel mezeler yapardı Ethem Baba. Babam
da devam ederdi. Biz de devam ettik. Babam da her pazar akşamı
arkadaşlarıyla buluşur, şehir lokantasına giderdi. Babam sırf pazar
akşamları giderdi. Ailece gidilen yerler belki Çelikpalas olabilir. Merinos
lokali vardı.
Bir de dans
edilen yer varmış?
Evet, Romans
diye bir yer vardı. Ailelerin de gidebildiği bir yerdi. Kapalı ve teras gibi
yeri vardı. Çelik Palas'ın çok güzel bir gece kulübü vardı. Bursalı aileler
oraya giderdi. Çok yaygın değildi. Çok az aile giderdi. Ben ona öncülük
yaptım derken, o tarihlerde Mudanya'ya balıkçıya giderdik. Kadir Koç'un
bıraktığı yerin yanında Erol diye bir çocuk vardı. Yan yana. Nasıl salaş bir
yerdi. Biz hafta sonları çoluk çocuk samimi olduğumuz ailelerle birlikte,
balık yeriz, içeriz. Mudanya'ya 52 model chavroletim vardı. Onunla
gidiyorduk. Askerliğimde 50 model Pegueot vardı.
Hangi balıklar
vardı o zamanlar ?
Eskiden uskumru
vardı. Istakoz çok boldu. Kırlangıç yemezdik pek. Bir de Burgaz hayatımız
var bizim. Evlendiğim seneler kiralık ev tuttuk. Sonra arsa aldık, ev
yaptık. Oğlum Sedat Burgaz'da dünyaya geldi. O günün imkanlarıyla ailece
gidilebilecek sınırlı yerler vardı. Kendimiz icat ederdik. O Erol’un yeri
böyle bir yerdi. Bu adeti belki de biz mi başlattık diye düşünüyorum bazen.
Tekel var mı o
zaman?
Olmaz olur mu?
Ben Ankara Teknik Öğretmen'de okurken - Gazi Çiftliğinin yakınındadır bizim
okul- ders bittikten sonra….şişelerini nefes almadan bir dikişte bitirdiğimi
hatırlarım. Bira vardı.
16
Aralık 1999 İkinci Görüşme
Siz bunca
zamanlık iş yaşamınızda, başlangıcından bu yana firmanızı tanıtan, bir yayın
yaptırmadınız değil mi?
Hayır.
Bu otobüs
imalatında konuşmuştuk, ne kadar daha bu şekilde devam etti? Hangi noktada
işinizi hangi aşamaya getirdiniz?
Bu olaya SKT'
nin oluşumunu düşünerek gelmek lazım. Bizim otobüslere koltuk yapma işimiz,
aşağı yukarı Renault'un ve Tofaş'ın kuruluşuna kadar devam eder. Onu
belirtip, SKT 'nin kuruluşuna geçelim. Bu aşağı yukarı 1970'li yıllardır.
Otobüslere koltuk yapma, cam çerçevesi yapma faaliyetleri bu tarihe kadar
70'lerin başına kadar sürdü. Sonra Tofaş'a ürettikleri otomobillerin
koltuklarının karkaslarını yaptık. Renault'a aynı koltukların kılıflarını
yaptık. O zaman Renault da Tofaş da koltuklarını, dışarıdan aldıkları
malzemeleri fabrika içerisinde birleştirerek yapıyordu. Meselâ Tofaş bizden
karkası alıyordu, süngerciden süngeri alıyordu. Kılıfın dikişini dahi
fabrika içinde yapılıyordu. Kumaş ya da suni deri işleniyordu. Komple hale
getiriliyordu. Yıllık üretim yaklaşık 30 binler civarındaydı. Bu otomobil
koltukları işi ağırlık kazandıkça, otobüs koltuğu işini tasfiye etmeye
yöneldik. Koltuğu, çerçeveyi kısa zaman içinde tamamen çıkardık. Tamamen
otomobile yöneldik. Otobüse koltuk ya da parça yapımı işi bu şekilde
noktalanmış oldu. SKT'nin kuruluşuna gelince... Ben bu işlere başladıktan ve
biraz ayaklarımın üzerinde durmaya başladıktan sonra maddi imkanım da
oluştu, bu arada benim teknik öğretmenden sınıf arkadaşım değil ama okul
arkadaşım olan Süleyman Beltan da Bursa'ya tayin oldu. Süleyman Bey benden
iki sınıf büyüktü ama o futbol oynardı, ben yarım yamalak futbol oynardım.
Çok iyi voleybol ve basketbol oynardım. Sporla ilgimiz dolayısıyla sınıf
arkadaşı gibiydik. Bir de Süleyman'ın dayısı sınıf arkadaşımdı ve spordan
dolayı bir kaynaşmamız vardı. Milli Eğitim Bakanlığı ne düşündüyse,
Süleyman'ı öğretmenliği sırasında Fransa'ya bıçakçılık kursuna gönderdi. Bir
sene Fransa'da kaldı. Bıçakçılık da Bursa'ya has bir konu, dolayısıyla Bursa
Sanat okulunda bıçakçılık şubesi açıldı ve başına da bizim Süleyman Beltan
getirildi. Bu arada Kemal Coşkunöz ile birlikte, hoca olması dolayısıyla
beraberliklerimiz oluyordu. Kemal Hoca dışarıda bir şeyler yapmaya o
zamandan çok hevesliydi. Hem öğretmenlik yapıyor hem dışarıda bir şeyler
yapmaya hevesli. O zamanlar kumaşların kenarına bir damga vurmak mecburiyeti
çıktı. O damgayı vuran bir makine yaptı. Arkadaşlarının dükkanlarına giderek
onlardan yardımlaşarak, tezgahlarından yararlanarak, o makinayı yaptı ve
tekstilcilere satıyordu. Kemal Hoca işine iyi sarılan bir insandır. O arada
o makinanın patentini almış. Birisi de taklit etmeye kalkınca mahkemeye baş
vurdu ve adamın yaptığı tüm makinaları kırdırdı. Bu piyasayla ilgilenmiş
olması dolayısıyla Süleyman'la birlikte düşünmüşler, bana da açtılar,
galiba. Yahut ben mi onlara önerdim? Ama konu neticede beraber bir iş
yapalıma geldi. Saç yapan pres yapalım dedik. O zaman çarşıya gidip bir
makine bulmak mümkün değil. Belki varsa da çok pahalı. Biz presi kendimiz
yapmaya koyulduk. Bir model seçtik, bir modelci, Bursa Sanat Okulu'ndan
mezun Hakkı diye bir arkadaşımız vardı, model resmi çizildi, modeli yapıldı.
Dökümcü tanıdıklarda döküldü, tornacı tesviyeci işyerlerindeki imkanlardan
yararlanarak o presler yapıldı ve Demirtaş Bölgesinde iki tane sandık odası
büyüklüğünde dükkan kiralayıp oraya koyduk.
Kaç pres vardı
atölyede ?
İki tane. Bir
küçük boy, bir büyük boy yaptık, sonra onları ikizledik. Hâlâ daha bir
kenarda bir iş yapıyor bile olabilir o presler.
Çok maliyetli
miydi ?
Yo, o kısır
imkanlarımız ve çevremizin desteğiyle fazla sıkıntı çekmeden hallettik.
Belki benim oluşmuş olan o maddi imkanlarımı devreye sokunca pek zor olmadı.
Ne yapacağımızı bilmiyoruz... O zamanlar Berkman diye tabir edilen bir
elektrik tesisatı vardı. Kıvrılabilir borular filan, t kutu denen bir
parçaları vardı. Galvaniz saçtan onları bastık. Bu arada otomotive ilgili
ciplerin kaput mandalları vardı. Onları yaptık. Küçük bir torna aldık, Ünlü
Cadde'de Marko diye bir Yahudi vardı, böyle ufak tefek teknik tezgahlar,
cihazlar satardı. Ondan küçücük bir torna aldık. Bir şeyler yapmaya
başladık, pres yanında. Bijonlar yaptık kamyonlar için. O vesileyle
otomotive bulaşmış olduk. Onu pazarlamak için İstanbul'daki toptancılarla
tanışıklığımız oldu. Allah rahmet eylesin Mustafa Kurtkaya, otomotiv
ticaretinde bayağı büyük çalışan kendini yetiştirmiş bir ağabeyimizdi,
balata üretimi yapıyordu, toptancılık yapıyordu. Balata sanayiine de girdi.
Konuşurken bir gün, elinde yağ keçesiymiş meğer, bildiğimiz bir şey değil.
Bunu yapabilir misiniz ? dedi. Tabi dedik. O zaman Türkiye'de yedek parça
temini bayağı büyük bir sorundu. Akla gelmedik primitif parçalar üretilir
satılmaya çalışılırdı. Türkiye'de bunu yapan yok, yaparsanız köşeyi
dönersiniz, dedi. Kolları sıvadık. Yaptık. Hiç unutmuyorum, Mustafa
Kurtkaya'nın bize gösterdiği ve ilk yaptığımız yağ keçesi o zamanki Austin
kamyonların mahruti keçesiydi ve bir İngiliz markası olan Payen yapısıydı.
Payen numarası da C 172'ydı. Onu yaptık. Yeni çeşitler takip etti. Derken
biz SKT'nin ün yaptığı yağ keçesi üreticisi olduk.
Ortaklar
arasında nasıl bir iş bölümü vardı?
Teknik işlere
Kemal Hoca ve Süleyman Hoca bakardı. Ben yönetime, pazarlamaya ve tedarike
bakardım. İşin yönetimini organizasyonuna bakardım. Ben artık o senelerde
kısa zamanda bedenen çalışma ortamından kopmuştum. Karoseri koltukları yapan
ustalarımız, kadromuz oluştu, ben organizatör olmuştum. Yağ keçesinin
pazarlamasında, ilk Mustafa Kurtkaya ile başladık. O zamanlar Oto Kırklar
diye bir firma vardı, onlar oldu. Başka firmalar oldu. Toptancı
niteliğinde... Sonra biraz daha geliştikten sonra, çeşitlerimiz çoğaldıktan
sonra bir ara kendimiz pazarlamaya başladık. Plasiyerler oluştu. O zaman
şöyle bir sistem benimsedik. Herkes fabrikadan mal alabilir, perakendeci
veya bir şoför diye bir sistem benimsedik. Ağırlıklı olarak toptancılara mal
veriyoruz. Anadolu'da müşterilerimiz oluştu, ödemeli gönderme gibi zahmetli
ama üstesinden gelinebilecek gibi bir sistemdi. Çeşit çoğalınca işin hacmi
genişleyince ki bu günkü sistemimiz oluştu, ana bayilikler oluşturduk. Bir
de sanayi içinde müşterilere direk pazarlıyoruz. Kaliteyi kullananla üreten
arasında üretmek zorunluluğu var. O zamanlar montaj deniyordu adına, ya da
otomotiv firmalara direk veriyoruz, piyasa satışlarını tamamen ana
bayilerimiz yapıyor. Bugünkü durum da budur.
SKT olarak
imalata ilk nerede başladınız?
SKT, Demirtaş Mahallesi'nde sokak arasında iki küçük dükkanda başladı.
Demirtaş Hamamı vardır, onun 50 metre civarında, Abdal Mahallesi
tarafında... Kısa süre sonra eski çalıştığım Eski Tahıl'a taşıdık. Babamın
araba yaptığı yerdi orası. Keçe imalatı orada başladı. 1967 yılında da
Sanayi Bölgesine intikal etmiş olduk. Sanayi Bölgesinin ilk
fabrikalarındanız. İlk Sifaş yapıldı. Daha sanayi bölgesinin alt yapısı
tamamlanmadan başlamış oldu. İpeker, SKT, Yıldız Yün, Aygaz ardından aşağı
yukarı aynı tarihte fabrika yapan firmalar olduk.
Hatırladığınız o dönemlerde nasıl zorluklar yaşandı? Kuruluş, üretim
aşamasında hatırladığınız zorluklar, en çok bunaldığınız konular nelerdi?
İşçilerle ilgili mi, kaliteyle ilgili mi, satın almayla mı, tahsilatla mı?
İşçilerle hiç
sorunumuz yoktu. O zamanlar işçiler daha işine bağlıydı. Babamın zamanındaki
işçilerin feragatinden bahsettim. Ona benzer gayretli ve birbirine, işyerine
bağlı bir çalışma düzeni vardı. Biz de mümkün mertebe işçileri mutlu etmeye
çalışıyorduk. O zamanlar sendikacılık da yoktu Türkiye'de. Pek ala
ağabey-kardeş ilişkisi içinde çalışıyorduk. Bir zorluk yaşamadık. En büyük
sıkıntı, işi yeni yapmış olmanın, teknolojiden haberdar olmamanın
sıkıntıları var. Bu yağ keçesini örneğin, ilk yapan olduğumuz için, biz onu
icat edercesine ürettik. Teknolojisini de biz ürettik. Bugün hatırladıkça ne
komik şeyler yaptığımızı düşünüyorum. Örneğin, o tarihlerde bu yağ keçesinin
manşetleri deriydi. Kauçuğa çok seneler sonra geçebildik. Derinin bir
yerlerden, katalog ve bazı kitaplardan özelliklerini öğreniyoruz. Keçede
kullanılan deri, iğdiş edilmiş boğa derisi olacakmış, diye okumuştuk. Tabi
bu Amerikan standardı. O özellikte deriyi yaptırmak bir sorundu. Eskiden
tabakhanelere gittiğim zaman bir hafta hasta yatardım. O deriyi yaptırmak
için tabakhanelerle haşır neşir olduk. O işle yakın ilgilendim. İstenen
özelliklerde olabilmesi için, hiç bilmediğimiz bir konuda dericilere yön
vermek durumu vardı. Genelde ham medde temininde, mesela bir dekape saç
temini büyük sorundu. Kullanılan çelik telden üretilen yayı vardır keçenin,
o çelik teli bulmak bir sorundu. Piyasayı didikleyerek temin ederdik. Öyle
bir hammadde yok, öyle bir üretim yok, öyle bir ürün yok, ithalat
zorlukları... Karaborsa vardı. Öyle bir adam çıkar karşınıza karaborsada,
eşkıya mıdır, dolandırıcı mıdır? Diyor ki o zamanki ölçülerde, bende beş
ton, on ton saç var. Anlaşırız, para veririz, mal gelir. Ama kötü bir olayla
da karşılaşmadık. Pazarda bulmak mümkün değildi.
Peki onları
nereden buluyordunuz?
Onlar mı bizi
buluyordu, biz mi onları buluyorduk. Zorlanınca, bulunuyor. Onlar o işten
ekmek yemeğe soyunmuşlar, onlar kime mal satacağını biliyordu. O zamanlar
Ereğli yok. En büyük sıkıntıyı o malzemede yaşadık. Hatta o arada SKT'nin iş
hayatında önemli bir olayını da ona bağlı olarak söylemek imkanı oldu. Bu
dekape saç çelik tel temininde derinin yapımında o kadar bizar olmuşuz ki
bir gün kafa kafaya verdik üçümüz; öyle bir iş yapalım ki bütün ham maddesi
Türkiye'den temin edilebilsin, dedik. Ne yapalım? Elektrik motoru geldi
aklımıza. Elektrik motorunun gövdesi pik döküm. Mili var sargısında bakır
teli var. Bakır teli Karabük yapıyor, kala kala ithal malı olarak motorun
üzerinde iki tane rulman var. Hepsi Türkiye piyasasından temin edilebilecek
hammaddeler. İddia etmeyeyim ama galiba ilk olarak Türkiye'de elektrik
motoru yaptık... Markası SKT'ydi. Biz ne yaptıysak adı SKT. 1,5-2
beygir gücündeydi. Hâlâ bugüne kadar gelen kara tezgah denen dokuma
tezgahlarında kullanılabilecek bir şey. Tabi o zaman her şey gibi motor da
bulunmuyordu, biz onun üretimini başardık ve piyasada özellikle kara dokuma
tezgahlarında kullanılır oldu. Bayağı iş yaptık. Ama sonra kotalar geldi. O
kotalarda da sanayicinin sıkıntısını çektiği hammaddelere ağırlık vermek
yerine, sanayicinin üretmeye çalıştığı maddelere kondu. Bizim motor işi de
tavsadı. Çekilen sıkıntılardan birisi de yerli malına olan güvensizlik. Hele
bu bir de herkesin şeytan icadı mı diye baktığı bir elektrik motoru. Nasıl
oluyor da dönüyor, diye bakılıyordu. Nasıl yapılır yahu, alsam acaba çalışır
mı? Biz de o zamanlar bir sene iki sene garanti vererek satıyoruz. O yerli
malına güvensizliğin tipik bir örneğidir. Bir gün adamın biri omzunda bizim
ürettiğimiz motor, getirdi önümüze attı. Çalışmıyor bu yahu, dedi. Niye
çalışmasın ki, dedik. İlk işe başladığım arkadaşım İlyas da bizim
müşavirliğimizi yapıyordu. Kontrol etti. Motorda bir şey yok. Çalışıyor.
Gidelim yerine bakalım. Gidiyor bakıyor İlyas, sigorta atmış. Adam motordan,
yerli yapı olduğu için motordan o kadar endişeli ki, sigortaya bakmıyor.
İthallerle çok
fiyat farkı var mıydı?
İthal yoktu ki.
Bize ve müşteriye uygun gelen bir fiyatla veriyorduk. Biz para kazanıyorduk,
alana da uygun geliyordu. Biraz evvel bahsettiğim ithal imkanı olunca,
yerliye güvensizlik ortamında bizim motor işi tavsadı. Bitti. Biraz mücadele
ettik. O zihniyet hâlâ vardır.
Keçede böyle bir
sorun oldu mu? İthal üründen yola çıkarak keçe imaline başladınız. Keçede
fiyat farkı çok muydu ithalle, yerli arasında?
O gün eğer biz o
işi yapabildiysek, rahatlıkla ithal ürün bulunamadığı için sürdürebildik.
Rekabet edemezdik. Kalite olarak rekabet edemezdik. Sanayinin gelişmesinde o
yokluk dönemi rol oynamıştı. Yokluklardan dolayı. Yoksa piyasada elektrik
motoru olsaydı, herkeste yağ keçesi olsaydı... Gelişmesi de onun sayesinde
oldu, herhalde. Şu anda eminim ki ithal ürün ve yerli ürün kaygısı
yaşanmıyor. Yaşanmıyor elbette ama o yerli mala güvensizlik en azından ithal
malın daha kaliteli olduğu kanaati var. Bırakın bu teknik konuları, giyimde
bile İtalyan deyince daha değer veriyorsunuz. Var mı yerli kravat kullanan?
İlla İtalyan damgası olacak, pardösü alıyorsunuz İngiliz olacak. Eh biraz
mütevazı isek Beymen'e razı oluruz. Teknoloji bu kadar geliştiği halde,
özellikle konfeksiyonda. Paris'te bir arkadaşımız, otelin karşısındaki
mağazadan bir ceket aldı. Baktık ki Türk malıymış. Dünya kalitesinde üretim
yapılabildiği halde konfeksiyon konusunda bizim gözümüz hala Fransız
malında, İtalyan malındadır. Biz SKT yağ keçeleri olarak, kalitesi yıllardır
benimsenmiştir. SKT'yi bilmeyenler ithal olduğunu zannederlermiş diye
duyumlar alırdık. Bugün artık kalite olarak hiçbir sorunumuz olmamasına
rağmen, bazı yerlerde ithal malın tercih edildiğini görüyoruz. Şimdi ürünün
menşeine göre değişik fiyatlar var. Bir ürün var ki fiyatı bizden yüksek,
ama dünyanın tanınmış markaları onlar. Bir de Tayvan malı, İtalya'nın ucuz
çalışan piyasasının malları, bizden bir hayli ucuz. Biz kalitemizi dünyanın
ün yapmış firmalarıyla ölçmeye çalışıyoruz, yakalıyoruz ama fiyatta
kalitesiz ve düşük fiyatlı mallarla da uğraşıyoruz. Bir taraftan kalitede
bir taraftan fiyatta zorlanıyoruz. Ama o günlerde rekabet ortamı olsaydı,
fiyat ve teknoloji olarak rekabet edemezdik.
Güvensizlik,
Avrupa'daki, dünyadaki sanayiye göre Türkiye'nin daha geç sanayileşmesi
yüzünden olabilir mi?
Elbette. Sizler
o günleri yaşamadınız. Sanayi yoktu derken, baban araba yapıyordu, o bir
sanayi değil miydi diyeceksiniz. Ama o belli başlı Türkiye'nin şu yörenin
sanayisi denilecek bir şeyler vardı. Bursa’nın arabacılığı vardı.
Bıçakçılığı ünlüydü. El tezgahlarında dokunan havluculuğu vardı. Onun
dışında, şu an aklıma gelmeyen bazı iş kolları vardı. Belki semerciliği,
bakırcılığı vardı. Elektrik yoktu, elektrik motoru yoktu. Matkap denen
tezgah elle çevrilirdi. Tezgah matkapları, büyük parçaları deldiğimiz matkap
kolla çevrilirdi. Ocakta vantilatör yoktu, körük vardı. Vantilatör babamın
işinde bir süre sonra başladı. Sanayi dediğimiz bir takım el sanatlarıydı.
Lehimciliği Yahudiler yapardı. Tenekeci deyince Yahudi akla gelirdi. Sokakta
ocaklarıyla levyeleriyle dolaşırlar, akıtan tenekeleri lehimlerdi Yahudiler.
Sanayi dediğin oydu. Dokuma tezgahları vardı Bursa'da. Onların gelişmesi bir
yerde Yugoslavya'dan gelen göçmelerle olmuştur diye hatırlıyorum. O dönem
evlerimizde kullandığımız sobalar, saçtan yapılmış, kurbağa sobalar bir de
silindirik sobalar vardı. Kuzineyi Yugoslav göçmenleri getirdi. Baykallar
getirdi kuzineyi. Şimdi makine yapıyorlar. Kömür sobası o dönemlerden sonra
yapıldı.
Tezgahlara neden
kara tezgah denirdi?
Sonradan oldu
sanırım. İlkel kaldığı için böyle denmiş olabilir. Teknolojik olmadığını
ifade ediyor olabilir. Avrupa'da gelişmiş ülkelerde, ilk yapılışı deridir de
yağ keçesinin. Zaten keçe denmesinin nedeni de bildiğimiz yün kıl keçelerin
dairesel kesilerek kullanılmasından kaynaklanan bir şey sanırım. Yağ keçesi
manşetlerinin ithallerde kauçuk olduğunu gördük. Nasıl yaparız diye
düşündük. Hiçbir bilgimiz yok. Çevrede de onu yapan yok. Ama bir şeyi
öğrendik: orada kullanılan kauçuk sentetiktir ve benzine yağa dayanıklı
olması gereklidir. Böyle bir şeyi kim yapar? Kauçukta bakıyoruz, ......
karıştırıyorlar, bilmediğimiz bir konu. Okulda kimya dersinden aklımda
kalan, ihtisasımız değil, kükürdü koyarsın, kauçuk, kükürdün vulkanize
olmasında etken maddedir. Bunu söylerken de ifade etmek istiyorum, büyük bir
ihtimalle sentetik kauçuğu Türkiye'ye getiren ilk kişi ben oldum. Kauçuktan
bir parça yapıyorlar ama neyin ne olduğunu bilen yok. Yağ keçesi her
ayrıntısı ileri teknoloji gerektiren bir üründür. Gerek ölçüsel gerek
kimyasal özellikleriyle. Sürekli bir araştırma içindeyiz. Allah rahmet
eylesin o zaman Ticaret ve Sanayi Odası Genel Sekreteri Zihni Düvenli diye
bir ağabeyimiz vardı. O emekli oldu, neredense kauçuk işine başladı. Bir de
mürekkep yalamış bir adam, daha bilimsel yapıyordur diye bir danışalım,
neopen diye bir şey vardır, ama ismini duyuyorum literatürde dedi. Herhalde
öyle bir madde. Ona benzer bir şey yaparız, dedi. Zihni Ağabey bize bir
şeyler yaptı ama olmadı. Tam Kolomb'un yumurtası hikayesi. Şimdi anlatacağım
bu olay Bayer in kayıtlarından da tescillidir. Benim bir doktor kardeşim
var, Fuat. Münir Karakaya ile sınıf arkadaşıydı. Kendini geliştirmek (fizik
tedavi uzmanı o zamanlar) için Almanya'da kaldı, Bayer'in tesislerine yakın
bir yerde. Düşündüm, bu sentetik kauçuğu Bayer yapıyor. Niye Bayer'e
gitmiyorum? O zamanlar uçak yok, Almanya' ya otobüsler çalışıyor. 1960'lı
yıllar olmalı. O zamanlar Eski Tahıl'da çalışıyoruz. Kardeşimle beraber
randevu aldık. Durumu anlattık. Biz yağ keçesi yapıyoruz. Bunda kullanılan
kauçuğu siz üretiyorsunuz. Biz bundan ithal etmek istiyoruz. Herr Burger
diye yaşlı bir Alman görevlendirildi, bu işi tanıtmakla ilgili. Herr Burger
bizi laboratuarına götürdü. Bu nitril kauçuk dedi, kodu şu. Perponen diye
bir maddesi var. Deneme karışımı yapılacak. Yarım kilo bu cinsinden, yarım
kilo bu cinsinden, sonra şu silindirde önce eziyoruz, silindirin sıcaklığı
40 dereceyi geçmeyecek, şu kadar zaman karıştıracaksınız. Sonra şunu
koyacaksınız. Hamur oldu. Bunu vulkanize edelim. Şu kadar sıcaklıkta, şu
kadar zamanda. Bizim sentetik kauçuk işi halloldu. Türkiye'de bu yoktu. Bir
iki sene önce Bayer'in bir sempozyumu oldu, katıldık. Merak ettim, sordum.
Ben böyle biliyorum, sentetik kauçuğu Türkiye'ye ilk getiren ben olduğumu
biliyorum, böyle mi dedim. Kayıtlarına bakarak teyid ettiler. Biz böylelikle
yağ keçesinde sentetik kauçuk kullanmaya başladık. Türkiye sentetik kauçuğu
tanıdı. Şimdi yüzlerce yağ keçesi yapan firma var. Bursa'da belki otuz tane
ufak tefek firma vardır belki.
Bir ara elektrik
motoru ürettik dediniz. Keçeyle devam ettiniz. Elektrik motoru dışında başka
imalatlara yöneldiğiniz oldu mu?
Sanayi
Bölgesi'ndeki yerimizde de elektrik motoru üretimi devam etti bir süre.
Biraz ticaret yaptım. Otomotivin içinde olunca, gelişme de onlarla
bağlantılı oluyor. Ben askerliğimi ordu donanım olarak yaptım. 35. Dönem.
Ecevit'in asker arkadaşıyım. Askerlikten değil de particilikten de
yakınlığımız olmuştur. Ecevit'le Rahşan bu fabrikaya çok geldi gitti. Çok
aktif olmadım. Şimdi ANAP'lıyım. Bursa teşkilatının kurucuları içinde oldum.
Ama aktif olmadım. 60 ihtilalinden 6 ay önce Halk Partisine kaydım oldu ve
beni mecliste Ecevit kaydetti. O zamanki yönetimin gidişatından o kadar
bizar olmuş bir grup vardı ki, o dönemin avantasını yiyen bir grup
dışında... O günkü olaylara sırf tepki olarak Halk Partisine girdim.
Askerlikte, nur içinde yatsın, Münir Öz diye Dar-ül Şafaka'lı çok yakın bir
arkadaşım vardı, yedek subay okulu sıralarında. Kurada Ankara'yı çektik.
Ağır Bakım fabrikasına. O da Ordu Donatım Kurumuna. İkimiz de Ankara'da
kalınca yeni mahallede birlikte ev tuttuk. O tarihler, Vinileks'in kurulma
seneleri. O da terhis olduktan sonra Vinileks'in muhasebesinde çalışacak.
Bana dedi ki, çok güzel bir suni deri yapılacak, otomotiv endüstrisinde
tutulacak. Sen de madem koltuk falan yapıyorsun, bu işle ilgilenir misin?
Terhis olduktan sonra gittik. O zamanki Vinileks fabrikası Kadıköy'de bir
sokak arasında kuruldu. O zaman ben Vinileks'in ilk Bursa bayii oldum. Bak
bir çok ilklere imza atmış oluyorsunuz. O zamanlar otobüs koltuklarında
hakiki deri kullanılıyor. Bir Rum vardı, İstanbul'dan gelir deri pazarlardı.
Ben bunun otobüs koltuklarında kullanılmasını sağlayacağım. Onunla bayağı
mücadele ediyorum. Ürünü tanıtıyorum, özelliklerini söylüyorum. Pazarlama
yapıyorum. Zaten koltuktan dolayı müşterim olan karüseri üreticilerine
yapıyorum. Yıllarca bayiliğini yaptık. Kapalı çarşının altında Ticaret ve
Sanayi Odasına çıkan ütücüler aralığında bir mağazamız oldu. O işle
uğraşırken, Kapalıçarşıda Yazıcıların bir manifatura mağazası vardı.
Çarşının en büyük dükkanlarından biriydi. Bunların işleri bozulmuş, İş
Bankası el koymuş, İş Bankası dükkana müşteri arıyor. Benim de o zaman
mobilyacı bir ortağım vardı, Vinleks işinde, o ilgilendi. Burada mobilya
mağazası yapalım dedi, Kapalıçarşı, içinde manifaturacılar, tuhafiyeciler,
ayakkabıcıların olduğu bir çarşı... O mağazayı içindeki mallarıyla aldık.
İlk defa bir dekoratörle çalışıp bir mobilya mağazası dekore ettirdik.
Çardak Restoranı'nın dekorasyonunu yapan Adnan diye bir çocuk vardı. O
yaptı. O tarihte enteresan bir örnektir.
Bursa Ticaret ve
Sanayi Odasının kuruluşu hakkında ne söyleyebilirsiniz?
Hiçbir şey
söyleyemem. Zamanını bile hatırlamıyorum. Odayla ilgim, bir dönem meclisinde
veya komitede bulundum. Odalar Birliğinde temsilciliğinde bulundum bir süre.
Görev almak, faaliyet göstermek gibi bir hevesim de olmadı, yarar da
ummadım.
Kuruluşuna
kimler ön ayak oldu ?
Kanunen kurulmuş
bir topluluk, bizden çok önce. Yüzüncü yılı kutandı.
Bu zamana kadar
birçok çalışmalarınızla ilgili bilgiler verdiniz. Ancak özel yaşamınızla
ilgili soru sorma fırsatı yakalayamadık. Kardeşler bu işlerin dışında başka
işlerle mi uğraşıyordu?
Öyle, benim iş
hayatımda, nur içinde yatsın Erol vardı. Ticaret Lisesi ve Yüksek Ticaret
mezunuydu. Süper bir kafaydı. Çok cevherli bir talebeydi. Ticaret Lisesinde
Salça diye bir hoca vardı, o söylerdi, Erol gibi talebe demiyorum Ticaret
Lisesinde, Türkiye Liselerine gelmiştir ne de gelebilir, derdi. Askerlik
Hocası vardı, bir yüzbaşı, o överdi. Benim iş hayatımda aileden en büyük
yardımını gördüğüm kişidir Erol. Yakından tanıyanlar derdi ki, Erol bir
maliye bakanı olsaydı Türkiye'nin maliyesi düzelir. Ama özel hayatı pek
mutlu geçmedi, alkol, sigara ve yemeğe düşkündü. By-pas oldu, ne kadar zıt
şey varsa öyle davrandı. Her hesap işini üstlenmiştir. Ben bazen bırak
derdim. İnşaat şirketi kuruldu, Cevat var başında, ama inşaat şirketinin her
işini o takip eder. Onların üç günde yapacağını ben yarım saatte
yapıveriyorum, derdi. Bilgisayarı çok geç benimsedi, ama bir benimsedi, o
bilgisayar onun arkadaşı oldu. Bilgisayar mühendisimiz var, o söylerdi. Erol
Ağabey neler yapıyor, derdi. Bir notbook edindi, tüm çalışmalarını onda
yaptı. Hesaplar, cetveller, istatistikler. Fabrikaya öğlenden sonra gelir,
gece sabahlara kadar çalışır.
Bu arada bir
inşaat şirketiniz olduğunu da belirtmiş oldunuz.
Evet bir inşaat
şirketimiz var. Diniz Yapı. Şimdiki Pembe Çarşı'yı işletmeye çalışan.
Cevat'ın inşaat mühendisliği dolayısıyla yönettiği bir inşaat şirketi.
Kaç kardeşinizle
çalışıyorsunuz ?
Biz sekiz erkek
kardeştik. Bir kardeşim doktor, İstanbul'da yaşıyor. Ama ortak. SKT'de
rahmetli Erol vardı. Hüseyin var. Biz yaşlandık, burada artık oğullar
başladı. SKT'de oğlum genel müdür oldu. Yeğenim, amcasının yerini aldı.
Muhasebe ve finansman işlerini üstlendi. Bir yeğenim, pazarlama işlerinden
sorumlu çalışıyor. Bu arada şunu söyleyeyim, çok yanlışlar içindeyiz. Bir
müessesede Diniz adında çok kişi olmasın diye feryad ediyorum. Ama bu
yanlışı maalesef sürdürüyoruz. En büyük tarafı kurumlaşmaya engel ve bir
müessesede patron tarafının çalışıyor olması, diğer çalışanları performans
olarak olumsuz etkiliyor. Hep tavsiyem patron olduğunuzun hissettirmeyin,
olmuştur. Hiç değilse o gayret içinde olun...
Arkadaşlarınızla
ortak başladınız, sonra kardeşleriniz oldu. Kardeşleriniz SKT'ye hep mi
ortaktılar? Aile sermayesi miydi?
Babam çok ata
erkil zihniyetli bir kişiydi. Hep baba korumasında, beraber olunsun isterdi.
O alışkanlıkla ben de bu işe başladım, benim küçüğüm de sanat okulu mezunu.
Bizim zihniyetimiz, kardeşse paylaşılır. Kardeşime sen de ortaksın demişim.
Sonra babam işini bırakmıştı, SKT kurulmuş, benim eski işimi de, koltuk
işini de bir formülle SKT'nin içine katıp tek elden yürütülmeye başlandı, o
vesileyle babam ortak oldu. Sonra babam vefat etti. Biz daha kuruluşta ortak
olan iki kardeş baba mirasından pay almayalım, beş kardeşe bölelim dedik.
Kardeşler moral bulsunlar, işlerle ilgilensinler, güçlensinler diye ayrıca
pay verdik. İşte şimdi vaktiyle ortak olan kardeşim, kapasitesi dolayısıyla
işte rol sahibi rahmetli Erol'du. Kardeşlerden biri inşaat mühendisiydi,
inşaat şirketini yönetiyor. Şimdi o şirket Pembe Çarşının yönetimini
yürütüyor. Bir kardeşim avukattı, o büro açtı, avukatlığı yürütemedi.
Kendini avukatlıktan azletti. Şimdi Martaş'ı yönetiyor. Bizim bir de
Martaş'ımız var.
Martaş ne
üretiyor?
Daha Turgut
Özal'ın planlama müsteşarlığı zamanında. Yaş meyve sebze ihracatını teşvik
olayı vardı. Hükümet teşvikiyle, bu işi yapmak üzere kurulmuş, halka açık
bir şirketti. Kurucusu rahmetli, yanımda seyahat esnasında vefat etti, Rahmi
Girginkoç' tur. Yüksek ziraat mühendisi, Hollanda ve Almanya'da tahsil
görmüş birisiydi. Belçika'daydık, elma satışından dolayı bir ihtilaf vardı,
onu halletmeye gittik, o seyahatte vefat etti. Kalbinden çok rahatsızdı,
sabah ölüsüyle karşılaştım. Bursaspor yönetim kurulunda samimiyetimiz oldu
Rahmi'yle. Hiç benim bilmediğim konudur ziraat ama sevimli bulurum zirai
olayları. Martaş kurulmuştu, kuruluşunda yokum. İlgilendim, sonra sermaye
oldu. Hisse aldım. Rahmi benim ayrı bir branşta olmama rağmen tarıma ilgi
göstermemden mütahassıs oldu. Martaş'a yönetim kuruluna davet etti. Seve
seve gittim. Libya'ya elma ihraç ediliyordu, bazı sorunlar çıkıyordu.
Hükümet ihracatı desteklemek için ihracat kredisi çıkarıyor, krediyi
alıyorsun, ona göre bağlantı yapıyorsun. O zamanlar ağırlıklı Libya'ya
ihracat yapılıyordu. Tek ihracatçı da Martaş'tı. Sebze meyve ihracatı
yaygınlaşmamıştı. Batacak gidecek, sermaye testi yapılması lazım. O zaman o
işe bayağı ortağı vardı.
SKT
ile ilgili olarak ortaklar arkadaşlarınızla birlikte ne zamana kadar devam
ettiniz?
1959-60 öncesi
Kemal Coşkunöz ayrıldı. Başka iş oluşması açısından, Kemal Hocanın ayrılması
bir tarihtir. O zamana kadar karoseri tahtadan yapılırdı. Kemal Hoca SKT'den
ayrıldıktan sonra karoseri metalden yapma için lüzumlu olan saç profillerin
yapılması söz konusuydu. Yapalım mı yapmayalım mı diye konuşurken, Kemal
Hoca, o zaman Mehmet Besler'le tanışıklığı vardı. Ondan maddi destek alarak
o işi o yaptı. Süleyman Bey bünyede kaldı ama, bayağı zaman sonra ayrıldı.
1970'lerde olabilir. Biz Süleyman Beyle devam ettik. Anonim şirket olunca
hisselerini satıp kendi iş yapmak istedi. Beltan'ın yerini almıştı.
Kardeşlerin hisse artışları da o zamana denk geldi.
Çok teşekkür ederiz Talat Bey.
|