BURSA SOKAKLARINDA VAROLUŞ VE AİDİYETİMİN İZLERİNİ SÜRMEK

Hasretlik Bursa

 

 

                                                                                     Nevra Eker

     Bursa'nın benim kimliğimdeki ve hayatımdaki yerini anlamak için hafızamda küçüklüğümün anılarına kısa bir yolculuk yaptım. İlk hatırladığım güçlü duygu on bir yaşında her cuma yatılı okuldan Bursa'ya dönerken Yalova yolundan Uludağ'ı görünce içime dolan huzurdur. Eski Yalova yolundan şehre girerken tüten fabrika dumanlarının kirlettiği hava bulutu, özellikle kış aylarında gri, puslu bir görüntü verir şehrin siluetine. Acaba o zamanlarda zihnime bu kadar kazınmış olan bu görüntü, benim de bir gün bu şehrin sanayisine bir ömür emek vereceğimi mi söylüyordu? Sürekli gelişen ve büyüyen otomotiv, tekstil ve gıda sanayisiyle Bursa'nın Türkiye ekonomisine bu kadar büyük katkı sağladığını bilemeyecek kadar küçüktüm o günlerde. Bursa'da kışın içime çektiğim hava temiz değildi, genelde duman gibi kokardı. Şehir merkezinde sadece lodos estiğinde nefes alır ve yeşilin tazeliğini ciğerlerimde hissederdim. Ama o lodos sıklıkla eser Bursa'da, sanki bize her ağır havanın bir gün dağılıp kendini hafifliğe bırakacağını hatırlatmak için. Her durumda Bursa'ya dönerken, yaklaşırken evime döndüğümü bilmek beni rahatlatırdı. Uzaktan baktığımda Uludağ’ın tüm haşmetiyle göğe yükselen yeşil çam ormanlarıyla bezeli etekleri, bende baba ocağının güven duygusunu hissettirir. Peki ya yakınına geldiğimde? Bu duygunun izini süreceğim, çünkü on bir yaşında ayrıldığım bu şehir benim için sadece bir memleket mi, yoksa bir ömür boyu gidip geldiğim, hiç kopamayacağım bir yuva mıydı?
     1976 yılının ocak ayında annemin doğum sancısı başladığında, babam Uludağ’da kayaktaymış. Dağ yolu da tam kardan kapanacağı zamanı bulmuş, babam maalesef doğumuma yetişememiş. Acilen hastaneye kaldırılan anneme, komşumuz, anne ve babamın can dostu Rezzan Teyzem eşlik etmiş, eline doğmuşum. Doğumda hem ayaktan gelmişim hem de kordon dolanmış. Doğumu yaptıran doktor Neşe Hanım o kadar paniğe kapılmış ki, yine kadın doğumcu olan eşini hastaneye çağırmış yardımcı olması için. Annem de o gün bugündür kadın doktorlara güvenmez. Biz kadınların bu kadar düşük özgüvenli olmasının sebebi, Türk toplumunun hatta daha çok Bursalıların kadına bakış açısı mı, yoksa annemin kadını koyduğu yer mi, ayrıştıramıyorum. Neyse ki sağlıkla dünyaya gelmişim. Belki de o dönemde daha da az var olan güçlü bir kadın doktorunun beni doğurtmuş olması sebebiyle kariyer sahibi bir kadın olmak benim için bu kadar önemli.
     Bursa'nın Altıparmak Caddesi'nde Burç Pasajı'nın üstündeki apartmanda büyüdüm. 1950'li yıllarda Altıparmak Caddesi’nin simgesi haline gelmiş olan Çivisiz Köşk'ün sahibi, Ahmet Dedemin dayısı Ferruh Bey vefat edince etrafındaki araziler ailemize kalmış. Köşk yıkıldıktan sonra da rahmetli babam, müteahhitliğe bu araziye Burç apartmanlarını yaparak başlamış. Şehrin Çekirge-Heykel ekseninin tam ortasında olan Altıparmak Caddesi, o dönemde çok hareketli, hem alışveriş hem de yeme içme mekânlarının olduğu bir semtti. Alışveriş pasajların içindeki mağazalardan yapılırdı o dönemde. Burç Pasajı’nda giyim, ayakkabı, çorap hatta popüler albüm ve şarkıların listelerini kasetlere doldurup satan bir müzik mağazamız bile vardı. Bizim tarafta Burç Sineması ve karşı çaprazındaysa Yazıcıoğlu Sineması; önce hangisi vizyona giren filmi gösterime sunacak, heyecanla beklerdik. 1980'li yıllarda Türkiye'nin belki de ilk fastfoodlarından Kings Burger gençlerin buluşma noktasıydı. O zamanlar daha küçük olduğum oralarda için gözümde büyüyünce gidilecek yerdi Kings; ama gençliğimde oralarda yaşamıyordum artık. Karşıda Burç Apartmanı’nın girişinde dönercimiz Mariza Büfe, Çiçek Pasajı ve birahaneler yer alırdı. Heykel’e doğru yokuşta sağda yer alan kırmızı ışıklı Köşk Pavyon’un otuzlu yaşlarımda bile Bursa’nın kültüründeki güçlü yerini anlamlandıramadım. Tam da karşısında meşhur ‘Haşet Kitabevi’, bütün ithal İngilizci kitapların satıldığı, en güzel kırtasiye ürünlerini bulabildiğimiz dükkan. Biraz daha yukarı devam ettiğimizde ise meşhur Arap Şükrü, meyhaneciler sokağı. Altıparmak Caddesi’nin arka paralelinde, eski Bursa evlerinin renkli duvarlarının alt katlarında, taş sokağın iki tarafında karşılıklı konuşlanmış meyhaneler. Bu tarafın sadece akşam saatlerinde tütmeye başlayan ızgara balık kokusunu, çingene ve çalgıcılarla, zurna sesini hatırlıyorum. Çok da uzun olmayan Altıparmak Caddesi’ne meğerse koskoca İstanbul’un Beyoğlu’nu sıkıştırmışız. Ben de bu mahallede, tezatlıkların bir arada birbirine tahammülü, saygısı ve anlayışıyla var olduğu bu yerde büyümüşüm.
     Babam her hafta köşedeki Rıhtım Pastanesi”nden aldığı kestaneşekeriyle beni sevindirirdi. Ya o zamanlar kestaneşekerleri daha iri, az şerbetli ve çok lezzetliydi; ya da asıl hatırımda kalan babamın küçük kızını mutlu etmek için yaptığının lezzetiydi. Rıhtım denince akla muzlu çilekli rulo pastası gelirdi, ne çok severdik. Ne zaman birinin evine misafirliğe gitsek önce Karagöz Baklavacısı’na uğranılırdı. En büyük gezme aktivitesi bu aile dostlarının evlerine yapılan yemekli ziyaretlerdi ve biz çocuklar için çok heyecan vericiydi diğer çocuklarla bir araya gelmek. Bir tek Paşa Çiftliği'ne, Ali Muhittin Dinçsoy’a yaptığımız ziyaretler zor gelirdi, çünkü orada başka çocuk yoktu ve büyüklerin masasında oturmamız gerekirdi. Nereden bilebilirdim ki o günlerde aslında sofra adabını, düzenini ve görgü kurallarını bana Ali Bey'in nasıl da sabırla ve kibarca öğretmeye çalıştığını. Altıparmak Caddesi'ndeki Özel İnal Ertekin okuluna giden servis arkadaşlarımı çok net hatırlıyorum. Rezzan Teyze'min oğlu alt komşumuz Tunç, Alper, Elyo, Vivi ve yolun karşısından Özge ve Evren. İlk Musevi arkadaşlarım Altıparmak Caddesi’ndendi. Hafta için bahar mevsiminde Burç Pasajı'nın arkasındaki otoparkta top oynardık bu grupla birlikte, yakantop, futbol, ortada sıçan. Caddenin Çekirge'ye doğru uzanan kısmında Uludağ Üniversitesi'nin İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi binası vardı. O eski taş bina çok haşmetli görünürdü çocuk gözüme. Ne olduğunu pek bilmediğim üniversite o kadar uzak bir yaşa aitti. O yaşta da Bursa'da olmadım. Çekirge'ye doğru yol boyunca iri atkestanelerini kaldırımlara saçan ağaçlar, baharda yemyeşil yapardı caddemizi. Caddenin sonunda, sola Muradiye'ye çıkan yokuştaki Sema Kuaför, çocukken annelerimize eşlik edip beklediğimiz olağan dedikodu mekânıydı. Aşağı Garaj mahallesine dönen kavşağa gelmeden hemen solda “Pidecioğlu” iskender kebapçımız vardı. O zamanlarda eve porselen tabakla iskender kebap servisi yapardı ve babam her pazar biz İstanbul’a okul otobüsüne gitmeden iskenderimizi eve sipariş ederdi. Sanki evden ayrılırken ailemizin, evimizin sıcaklığını unutmayalım derdi o İskender ağabeyimle bana. Bu bizim evin ritüeli olmuştu. Bursalı olup da iskender ritüeli olmayan aile var mıdır acaba?
    Bursa'nın tüm yamaç mahallelerini bezeyen, sessizce üzerime yıkılacak gibi gelse de ev sıcaklığını hissettirerek ruhumu sakinleştiren sarılı, mavili ahşap cumbalı evler. Altıparmak’ta evdeki odamdan çocuk gözümle pencereden her baktığımda gördüğüm manzara, Tophane yokuşunun yamaçlarındaki mahallelerdeki Bursa evleridir. Bir de burayı kar yağdığında görmek gerek. Benim tüm ilkokul resimlerimi bu küçük renkli evler, rüzgarda sallanan her mevsim farklı renkli selvi ve kavak ağaçları süslerdi. Her sabah okula gitmeden bizi ezan sesiyle uyandıran Altıparmak Camii de hemen arka sokağımızdaydı. Ön cadde ne kadar hareketliyse sırtını dayadığı tarihi tepe de bir o kadar sessiz ve gizemli gelirdi bana. Tophane, barındırdığı Osman Gazi ve Orhan Gazi türbeleriyle, Bursa'nın tüm tarihi yükünü taşırdı tabii. Bu mahalleler şehrin göbeğinde, ama içinde yaşayanlar dışında kimsenin uğramadığı mahalleler gibiydi benim gözümde. O kadar uzun saatler bu tepelere bakıp hayallere dalar, orada yaşayanlarla ilgili kafamda hikâyeler yazardım ki. Ya da bana anlatılan hikâyeleri bu evlerin içine yerleştirirdim. Tarihle bugünü, geçmişle geleceği birbiriyle bağlayan benim şehrimde belki bilmeden geleceğimi şekillendirirdim zihnimde bu manzarada.
     O renkli evlerden birine konuk olma şansını yakaladım bir keresinde. Muradiye'de yokuşu çıkarken hemen sağda köşede, meydana bakan, masmavi, ahşap panjurlu ve cumbalı bu ev iki katlıydı. İçine girince hafif rutubet ve nemle birlikte sanki tarih kokusunu çektim içime. Kim bilir bu evin duvarları neler anlatırdı bize eğer konuşabilse. Antreden devam edince direkt mutfağa, soldan ise iki büyük odalı salona geçiliyordu. Tavan çok yüksekti. Hemen sağdan evin bahçesine geçiliyordu. İşte bu üç tarafı duvarla kaplı dikdörtgen bahçe sanki saklı bir köşeydi cennetten. Bahçedeki kocaman dut ağacı, yeşilin farklı tonlarında, topraktan fışkırırcasına bitkileri, sarı ve kırmızı gülleri. Ne kadar özenle, ilgiyle ve sevgiyle bakıldığı çok belliydi bahçenin. Kocaman bir yemek masası ve etrafında evin o akşamki misafirlerinin oturması için sandalyeler mevcuttu. Ben, annem, babam misafir, Nejat Amcam ve Mübeccel Halam ev sahibi. Babam daha hayattaydı o zamanlar, ömrünün son yılları olduğunu bilmiyorduk tabii. Babamın kız kardeşi yoktu, o yüzden Mübeccel Halam gerçek halam değildi, ama yakın arkadaşım Özge’nin büyük halasıydı kendisi. Ben de ağız alışkanlığıyla, belki de gerçekten benim halam olmasını istediğim için Mübeccel Hala derdim kendisine. Bu şehrin tüm gelenek ve göreneklerine hâkim, asaletiyle eski bir Bursa hanımefendisiydi Mübeccel Halam. Bursa’nın muhafazakâr, tutucu sosyokültürel dokusunun içinde büyümüş olsa da, İngilizce bilen, Atatürkçü, İslam’ı, Batı’yı ve modern yaşamı dünya görüşüne entegre edebilmiş nadir bir Bursalıydı O. Mübeccel Halam kendisine anlattığım ergenlik bunalımlarımı sakin, önyargısız ve dikkatle dinlerdi. Sonra öyle bir yorum yapardı ki, ben haftalarca söylediklerini düşünür bulurdum kendimi. Muradiye’deki bu eski Bursa evleri de aynen Mübeccel Halam gibi, çok görmüş, geçirmiş, ama yaşadıklarını bugünün dünyasıyla sentezlemiş, zenginleştirmiş ve günümüzün en güzel şekline büründürmüştür. Kalbimin derinliklerinde o evlerin bilge ruhlarının bana verdiği güven ve huzur hissi bedenimi sarar Muradiye’den geçtikçe.
     Çekirge, Atatürk'ün Evi, tarihi Çelik Palas Oteli, gençlerin buluşma noktası Karagöz Anıtı, ilk tenis kulübü ve spor tesisi Altınceylan’ı, Bursa'nın nefesi Kültürpark'ıyla şehrimizin modem ve yeni yerleşim merkeziydi. Yıllar yılı yerini binalara bıraksa da, göz alabildiğince uzanan Bursa Ovası'nın yeşilini tüm tonlarıyla en güzel Çelik Palas Oteli'nden izleyebilirsiniz. Her köşesi bizler için ayrı bir anı barındırır. Kültürpark'ta Yusuf Restoran'da verilen iftar yemekleri ve benim ilk yediğim, tadını hiç unutamadığım paçanga böreği, yine çocukken, gençken gölette yaptığımız sandal gezintileri ve tabii ki lunapark dönemin çocuklarının zihinlerinden aslı silinmez. Biz eski mezunları için Çekirge en çok da Özel İnal Ertekin İlkokulu'nun simgesidir. Saygı, sevgi ve minnettarlıkla anacağımız Mefharet İnal ve Sevim Ertekin Hoca'larımız sayesinde Bursa şehrinden yüzlerce öğrenci Türkiye'nin en iyi ortaokul ve liselerine, sonrasında da dünyanın en iyi üniversitelerine gitme şansı yakaladı. Sonrasında da Türkiye'de ve dünyada sayısız faydalar sağlayan bireyler oldular. Bunun bedeli her ne kadar çoğumuzun içinde sonsuza dek Mefharet Hoca’nın sorusuna cevap veremeyerek Mor Oda'ya alınma korkusunun yarattığı karın ağrısı olsa da. Ancak tuhaf bir tesadüf mü olsa gerek, bunca yıldır ömürlük arkadaş dediğim yakın dostlarım, Çiğdem, Özge, Aylin, Evren, Özgür… Nedense hepsi Bursalı, Bursa’dan. İstanbulluların taşralı, taşradan olarak tanımladığı biz Bursalıların naifliği, içtenliği ve Anadoluluğu bir şekilde bizi ayrıştıran ve yakınlaştıran temeldi belki.
    Çekirge'nin bitişi Uludağ yoludur ve tabii baharda hafta sonları dağ yolundaki ‘Villa Mangal’ gibi kendin pişir kendin ye mekanları şehrin bitiş sınırıdır. Bursa’da doğup büyümüş olmasam acaba kayak sporunu bu kadar sever miydim, bilmiyorum. Sanırım iki üç yaşlarında ilk babamın omzunda Beceren Teleski’sinden çıkıp, burnumu çeke çeke ve ağlaya ağlaya aşağı inmeye çalışarak kayağa başladım. Öyle bırakırlardı bizi pistin ortasında, aşağıda annemlere ulaşmak için öğrenmek zorundaydım kaymayı. Aynen hayatın bizi sorunlarla mücadele etmek için yapayalnız bıraktığı gibi. O günlerden beri de dağ, yeşil, kar, çam ağaçları ve tepeden aşağı kendimi sonsuzluğa bırakma duygusunun verdiği özgürlüğe tutkuluyum. Sanki kaydıkça içimdeki acının ve karanlığın derin beyazın içine akıp kaybolacağına inanırım, ne zaman üzülsem kayak kaymaya gitmek bana iyi gelir. Uludağ’a çıkış yolu en kestirme çıkıştır benim için hayattan.
    Çekirge'den sonrası yeni bir Bursa, yeni bir dönem, yeni bir binyıl. Eski Orhaneli Yolu babamın ailemize, bize bıraktığı mirastır içindeki Eker Süt Fabrikası ve arazileriyle. Aynı zamanda gençliğimin, çocukluğumun bittiği semttir. Üniversite sonrası çalışmaya, yetişkin olarak yaşama başladığım bölge Nilüfer. Çocukluğumun dut, ceviz, meşe ve çam ormanlarıyla kaplı Nilüfer ilçesi ikibinli yıllarda Bursa'nın yeni modem yerleşim bölgesi oldu. Babaannemle çiftlik evinin etrafında yürüyüş yaparken düşüp kalktığım, dallarına tırmandığım ağaçların olduğu alan, artık otuz yıla yaklaşan iş hayatımın ve şirketimizin büyüme yolculuğunun en büyük şahidiydi. Ormanlar yerlerini evlere ya da dört beş katlı sitelere bıraktı. Fabrikamız ise yerini Eker Meydan’a. Her şey değişti, yeniler eskilerin yerini aldı. Her şeyin, insanların bile. Zaten hayatın olağan akışında kabulüm de bu değil miydi? Orhaneli yolunda o kadar köklerimi salmış hissediyorum, ardımızdan gelen jenerasyonun bile bu toopraklarda bir filizi olacak.
     Nilüfer ilçesi Uludağ Üniversitesi ve sonrası yavaş yavaş İzmir'e doğru uzanır. Bir diğer kolu ise Mudanya'ya. Biz eski Bursalıların Mudanya’da Burgaz'da yazlıkları olur, okuldaki sınıf arkadaşlıkları yazlıklarda devam ederdi. Yüzmeyi, bisiklete binmeyi, arkadaşlığı Burgaz’da öğrenirdik. Hava, deniz tertemiz, öğleden sonra poyrazı hep dalgalıydı Burgaz’ın. Sabah başlarının üzerinde tepsileriyle Burgaz’ın sahil boyu ‘tahanlı pide simiit var’ diye bağırarak yaz harçlığını çıkaran genç satıcıların sesleri hep kulağımda. Tadına doyamadığım Burgaz7ın tahanlı pidesi acaba geride kalanlardan mi, hiç bilmiyorum. Sabahtan akşama kadar suda olmayı, su kayağı yapmayı, almayı, midye toplamayı, balık tutmayı, ayıklamayı, yelkeni ve denizi babamdan öğrendiğim yerdi Burgaz. Benim Burgaz’ı, Burgaz’ın beni unutması mümkün mü hiç. Burgaz’dan karşı sahili Kumla ve Armutlu, burnun arkası ise İstanbul, bugün bulunduğum yer
Küçükken Bursa’nın tek bir caddeden oluştuğunu düşünürdüm. Uludağ yolundan ve Çekirge'den başlayıp, Altıparmak, Heykel, Setbaşı ve en son Emirsultan’da biten tek bir ana yol güzergâhı ve bu güzergâhta işleyen dolmuşları küçüklüğümüzde çok kullanırdık. Heykel ve Setbaşı, Ahmet Vefik Paşa Tiyatro ve konser salonuyla, mağazalarıyla, şehrin kültür sanat ve alışveriş merkeziydi. Babaannem bana Bursa'nın ilk filarmoni orkestrasını Ahmet Vefik Paşa'da nasıl kurduğunu anlatmıştı. Bursa’nın zengin kültür ve sanat geçmişi aslında oldukça eski. Heykel bölgesi şehrin cumartesi günleri küçüklüğümün alışveriş heyecanını yaşatan manifaturacı ve kumaşçılarıyla rengârenk, capcanlı Kapalıçarşı çıkışı ailemizin lezzet durağı Heykel Çiçek Izgara veya İskender İskenderoğlu olurdu. Mekânlara lezzetini veren hatıralarda bıraktığı izler mi yoksa gerçekten yediklerimiz mi bilmiyorum. Yepyeni yüzüyle renove olan mekânlar değişirken sanki anılarımız da onlarla yok oluyor. Kapalıçarşı'nın girişinde, tuğla taşlarıyla tarihi dokusunu hiç kaybetmemiş olan İpek Yolu'nun merkezi Koza Han çok önemli bir öneme sahipti. Belki onlarca kez gittiğim bu mekânın değerini ancak İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth, Koza Han'ın avlusunda Bursalı iş insanlarıyla tanışmayı seçtiği gün anlayabildim. Bazı şeyleri olduğu gibi korumak, onlara sahip çıkmak, geleceğe taşımak aslında bize bizi hatırlatıyor. Çünkü unuttukça yok oluyoruz.
     Yeşil, Setbaşı ve Heykel hattının ortasında ve sonunda yer alan Orhan Gazi ve Osman Gazi türbeleri, tarihi çinileriyle ünlü Yeşil Türbe Bursa'nın simgeleri. Geçmişte Bursa'nın Osmanlı'nın tarihini yazan nice hükümdar ve aileleri, hepimizin bu şehirde iz bırakacak olan misafirler olduğunu bize fısıldar sanki. Yeşil semtinin üstünde ise Emirsultan yer alır ve Eker ailesinin önceki jenerasyonlarının çoğunun kabristanının yer aldığı Emirsultan Mezarlığı. Sanki hepimizin gideceği son noktanın nerede olduğunu bana hatırlatan uyarı. Avlusundaki cenaze namazında babam Altan Eker için başsağlığı dileklerini kabul ettiğimiz Ulu Cami'de, daha nice değerli Bursalı büyüklerimi uğurladığım Ulu Cami, Babacığım da bu şehre değer katmış misafirlerdendi. Bursa’nın tarihi çınar ağacının kökleri meğer benim Bursa’nın her köşesine kök salmış tarihim, kişiliğim ve benliğimmiş. Dünyanın neresine gidersem gideyim, neresinde yaşarsam yaşayayım, Bursa’dan kaçmak kendimden kaçmakmış. Gerçekten ait olduğum şehir, bana beni katan şehir Bursa’ymış. Bunu anlamak için bir ömür geçirmek gerekmiş meğer. Memleket böyle bir şeymiş. Son nefesimi vermek isteyeceğim yer olduğunu anladığım şehir Bursa'm. Ve de kaynaklarımı, emeğimi, zamanımı ve kalbimi Bursa'ya daha fazla adamam gerektiğini anladım. Ancak şimdi anlayabildim.

                                            Yazarın 2025 Bursa Edebiyat Günleri'nde sunduğu bildirisidir.

   

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 01/02/26