HASİBE ÖZEKEN'İN ANILARI

Hasretlik Bursa

 

 


                                                                                                        Söyleşen: Yücel Öztürk           

Doğum yerinizi ve doğum tarihinizi söyler misiniz efendim?

1905 Selanik doğumluyum. Ailece Selanikliyiz. Atatürk'ün doğduğu evle benim dedemin evi çok yakınmış. Öyle derdi annem, Mustafa Kemal'in o vakit zabit kıyafetiyle, kılıçla onların (dedemlerin) kapısının önünden geçtiğini annem söylerdi. Hatta Mustafa Kemalin yüzünü çok iyi tanımlardı. Ben 3 yaşındayken Selanik'ten çıkmışız. İstanbul'a gelmiş ailem. Babam İstanbul'da yeni bir iş kuruyor kendine. (Annemi ve beni alıp İstanbul'a getiriyor.) Ailemin İstanbul'da ilk yerleştiği semt Bakırköy'dür. O zaman Makriköy derlermiş.

Üç yaşınıza kadar Selanik'te yaşadığınızı söylediniz.

Evet öyle.

Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam adlı kitabında o yılların (Atatürk'ün çocukluk yılları dönemi) Selanik'ini ayrıntılı bir biçimde anlatıyor. Selanik'in o zamanki Osmanlı Avrupası'nın en büyük vilayet merkezi ve bir liman şehri olduğunu, bütün Osmanlı şehirleri gibi Selanik'te de Müslüman ve Hristiyan mahallelerinin birbirinden ayrıldığını söylüyor. Müslüman mahallelerinin Hristiyan mahallelere göre daha yoksul ve içine kapalı olduğunu ifade ediyor. Anneniz veya babanız Selanik yıllarına ilişkin anılarını anlatırlarken Şevket Süreyya Aydemir'in verdiği bilgileri doğrulayıcı şeyler söylerler miydi?

Annemin anlattığına göre bizim oturduğumuz semt, Selanik'in en iyi semtlerinden biriymiş; nezih ve kültürlü bir semt, Efendi babam Selanik Belediyesi'nde Başmühendis olarak çalışmış. Annem de babam da çok iyi derecede Fransızca bilirlerdi. Dayım Almanya'da tahsil görmüş, amca çocuklarım ve amcalarım da kültürlü insanlardı. Şevket Süreyya'nın kitabında anlattığı semtler daha içerde olabilir.

Sizin tamamen Avrupai bir kültürle yetiştirildiğinizi söyleyebilir miyiz?

Evet, öyle tabii. Çünkü ailem Avrupa kültürü görmüş.

Fakat Şevket Süreyya tetkik ederek anlattığı için elbette doğru yazmıştır.

Annem Selanik'te yaşayan Müslüman ahalinin kapalı olduğunu söylerdi. Kadınlar başörtüsüyle, yeldirmeyle, çarşafla gezerlermiş. Ben Selanik'ten 3 yaşımda çıktığıma göre bütün bunları hatırlamam mümkün değil tabii.

Çocukluk ve gençlik yıllarınız İstanbul'da mı geçti?

Evet.

Öğrenim hayatınızdan söz eder misiniz efendim?

İlkokula gitmeden önce bir Fransız okulu olan Sörler Mektebi’nde okudum. Ondan de İttihat Terakki okulu açıldı. O okulda ecnebi öğretmenler vardı. Fransızca'yı İttihat Terakki okulunda öğrendim. Özel bir okuldu burası. Oradan Şişli'ye geçtik. Şişli'de lisan dersleri veren bir okula gittim;özel bir okuldu burası, Biraz da evde yetiştirildim. Eve Mösyö Bouche adında Fransız bir hoca gelir,bana Fransızca dersi verirdi. Eğer evlenmeseydim daha da okutacaklardı. Ancak evleneceğim diye yakamı bıraktılar, Bu arada bir ara Muhasebe Okuluna gittiğimi de söyleyeyim Bu okul Beyoğlu'ndaydı. Hasanköy'deki çiftliği, Muhasebe Okulu'nun bilimiyle çekip çevirdim Tamı tamına yirmi sene çiftlik idare ettim.

Olanakları geniş bir ailenin çocuğu olarak iyi yetiştirilmişsiniz efendim. Bu olanaklara sahip insanların o dönemde ne denli az olduğunu genel bilgilerimizden biliyoruz. Çok merak ediyorum, evlendikten sonra okuyup öğrendiklerinizi değerlendirmek istemediniz mi? Yani neden bir çalışma hayatınız olmadı?

Çok güzel bir soru. Birçok olaylar yaşadım. Feleğin çemberine girdim... O vakit çalışmak istedim. Çünkü işlerimiz bir ara epey bozulmuştu. Fakat iyi bir tahsil görmeme rağmen babam beni çalıştırmak istemedi. Halbuki açık fikirli bir adamdı o. Benimle beraber okuyanlar, benim kadar lisan bilmeyenler iş tuttular. Arkadaşlarım, lisanın var, gel şu Osmanlı Bankası'na gir. Para kazanırsın, ayniyat alırsın, hayatın değişir, dediler. Gel gör ki, babam Hayır dedi, izin vermedi. Bırakmadı ki çalışayım. Okuduğum şeyler pek de bir işe yaramamıştır. Yaramamıştır diyorsam, bunu maddi bakımdan söylüyorum. Yoksa bende kalmıştır. Eğer babam izin verseydi bir iki sınava girip Fransızca ders verme durumuna gelecektim. Bir Fransızca hocası olabilirdim. Fransızcayı hiç unutmadım. Niye unutmadım? Okurum! Fransızca kitaplarım vardır. Dil ihmale gelmez, unutulur.

Bursa'ya ne zaman, ne münasebetle geldiniz efendim?

Bursa'ya evlendikten sonra geldim. Yani Bursa'ya gelin geldim. Bursalı değilim ben. Cumhuriyet'ten hemen sonra geldim. Bursa'ya ilk geldiğimizde Heykel'den aşağı inen Yeniyol”'da çok güzel, merdivenli ve iki üç katlı bir ev tutmuştuk. Evin tam karşısında büyük bir lokanta vardı. Onu çok güzel hatırlarım. O evde üç sene kadar oturduk. Akşamları oturur piyano çalardım. Cadde olduğu için ev filan da yoktu. Hem piyano çalar, hem İstanbul'u düşünürdüm. Tabii eski bildiklerimi çalardım. Daüssıla (yurt özlemi) gibi her zaman İstanbul'u düşündüm. Fakat bugün “İstanbul'a gitmek ister misin?” deseler, gitmek istemem. O da ayrı mesele. O yıllardan hatırımda kalan pek çok şey var tabii. Mesela yeni gelin olduğum için komşular oturmaya gelirlerdi bana Komşuların genç kızları bana bakarlarmış hep; İstanbul havası var ya üzerimde. Oturur konuşurduk onlarla.

Zamanla Bursa'ya alıştınız, değil mi?

Evet alıştım. Tabii alıştım.

Bursa'ya geldiğinizde, kentin doğal ve sosyal yapısını nasıl buldunuz efendim?

Sosyal yapısı, insan ilişkileri farklıydı. Bazı tanıdıklarımızın evinde kadınlarla erkekleri ayrı ayrı odalarda oturturlardı. Çok güzel hatırlarım. Bize ev bulunmadan, eşimin bir arkadaşının evinde misafir olarak kaldık. Tahtakale'de haremlik, selamlık bir evdi. Bir ara kayınvalidem hastalandı orada, Hastalığı geçmeyince doktor getirmek mecburiyetinde kaldık. Doktor eve gelecek ama, evin büyükannesi benim için dermiş ki, gelini alın öbür odaya götürün, görülmesin. Evdekiler de benim İstanbullu olduğumu doktorla rahatlıkla konuşabileceğimi söylemişler. Ama kadın hala direniyormuş. Benim bu konuşmalardan haberim yok, sonradan öğreniyorum.

Doktor geldi. Kadının hastalığını, geçirdiği safhaları anlattım. (Doktor da Şefik Lütfi Bey'di. Bir ara Bursa Belediye Başkanlığı yapmıştır.) Muayeneden sonra ilaçlar yazıldı. İlaçların nasıl kullanılacağını da bana söyledi doktor. Ben de kadına (yaşlı olduğu için) yardımcı oldum. İşte böyle bir hatıram vardır.

Komşuluk ilişkileri nasıldı o yılların Bursa’sında?

Çok iyiydi. Bursalıların komşulukları her devirde, her yerde iyi olmuştur. Benim de oturduğum semtlerde iyi ilişkilerim olmuştur komşularımla... Önce Setbaşı’nda, sonra da Altıparmak'ta oturdum. Fakat her dakika kapı açan komşuluk etmedim ben hiçbir zaman. Muayyen zamanlarda gider gelirdim. Komşularım da benim bu ilkelerime hürmet etmişlerdir.

Ailenizde kararlar nasıl alınırdı? Aile bireylerinin sorumlulukları belli miydi efendim?

Çok güzel bir soru sordunuz. Bizim ailede kararlar her zaman demokratik usullerle alınırdı. Ailede olan bir üzüntü ya da bir sevinç daima paylaşılırdı. Babam otoriter bir insan değildi. Karar vermeden önce mutlaka fikrimizi sorardı. Aile fertleri arsında sevgi, saygı vardı. Ailemizde erkekler hiçbir zaman despotluk yapmamışlardır.

Söyleşimizin başında Hasanköy'deki çiftliğinizden söz etmiştiniz

Evet. Hasanköy çiftliği. Gürsu'nun üzerinde. Eşimden ayrıldıktan sonra hep çiftlikte kaldım, Babam yanımdaydı. Babamdan sonra da çiftliği tek başıma idare ettim. Oğlum askerden geldikten sonra ona devretmek istedim. Fakat kendisi bana çiftlikte çalışamayacağın! söyledi. Tabii ben de yorulmuştum artık. Satıp çıktık. Pantolonumu giyer, bisiklete biner, başımda berem, kısa kollu elbisemle çiftlik idare ederdim.

Sözünü ettiğiniz dönem Cumhuriyet'in henüz ilk yıllarına rastlıyor. O yıllarda köylülere nasıl kabul ettirdiniz kendinizi? Yönteminiz ne oldu efendim?

Güzel bir soru. Babam bana bir sistem öğretmişti, o sistemle çekip çevirdim koskoca çiftliği. Köylünün elinde de, mal sahibinin elinde de birer defter olurdu. O deflerle idare ederdim insanları. Adil ve otoriter bir tavrım vardı, Ondan sonrası kolaydır.

O yıllarda insanlar çocuklarının cinsiyetlerine ve sayılarına önem verirler miydi?

Adını vermek istemiyorum. Tanıdıklarımızdan birinin ilk çocukları kız olmuştu. Adamın mevki-i içtimaiyesi vardı, iyi bir mesleği vardı, tanınmıştı. İkincisini oğlan beklemiş, ama kız gelmiş. Muvazzaf askerlik vardı o zaman, bu bey askere gidecek ama karısı üçüncüye hamile. Adamcağız giderken karısına diyor ki, eğer üçüncü de kız olursa adını Bezen koy. Üçüncü de kız olunca kadın kocasına bir telgraf çekiyor. “Bezen ellerinden öper.” Hanım yılmamış. Bir çocuk daha doğurmuş. Dördüncüde oğlanı buluyor. 

Çiftlikten ayrıldıktan sonra Bursa'da boş vakitlerinizi nasıl geçirirdiniz?

Benim hayatım İstanbul’dakinden pek farklı olmamıştır ki. Fransız Konsolosları vardı burada. Fabrikatör Romen Galler vardı. Fransız şirketleri vardı, elektrik şirketleri onların elindeydi. Mudanya-Bursa demiryolunu Belçikalılar yapmıştır. O vakit otomobil yok. Mudanya'ya trenle gider gelirdik. Orda bir müdür vardı, Fransızdı, Mösyö Hans. Bir de madam’ı vardı. Onlar da ahbap arıyorlarmış kendilerine. Personeliyle konuşurmuş kadın. Çok olgun, dolgun, aynı zamanda bilimli bir kadındı. Personelinden birileri demiş ki “Size bir arkadaş getirelim, Benim eşim de tanırdı onları, Daha sonra Madam Hansa haber vermişler ki sözünü ettiğimiz bayan sizi ziyarete gelecek, Kalktım gittim. Karşıma çıkan kadın okumaktan, giyinmekten ve konuşmaktan anlayan bir kadındı. Onunla epey bir dostluğum oldu.

Bu anlattığınız çiftlikten önceki günlerinizde mi oldu ?

Çiftlikte bulunduğum yıllarda oldu. Fransız dergilerini okurdum. Jour de France” okurdum. Alır okurdum.

Fransız dergileri gelir miydi Bursa'ya?

Evet gelirdi Bursa'ya, hepsi gelirdi. Burada okuyanlar vardı. Madam Hans, Fransız konsolosunun karısı... Kalkar onlara giderdim. Konuşur, sohbet ederdik onlarla. O yıllarda Bursa kapalı bir şehir değildi. Gittikçe her devirde açılan bir şehir oldu. Bursa'nın yerlilerinin kızları, hanımları şapka giyerlerdi. Bugün bakıyorum da şaşıyorum, ne günlere getirdiler bizi. Nasıl yaptılar? Kim yaptı bu işi? O kapanan çocuklar, açık annelerle büyümüştür; bunu bilin. Cumhuriyet kadınlarıdır onların anneleri. Fakat bugün maalesef Erbakan kadını oldular.

Nedir efendim Cumhuriyet kadını? Bugün bunu kimse pek ciddiye almıyor sanki. Oysa siz gurur duyarak söylüyorsunuz? Doğru mu?

Atatürk'ün kadınıdır Cumhuriyet kadını. İstibdattan, aynı zamanda istiladan kurtaran Atatürk'ün kadını. İstila nedir bilir misiniz? Bilmezsiniz.

Yaşamadık efendim!

İstibdatla istila birbirine yakın şeylerdir. Fakat istila, istibdat devrini aratmıştır. İstila yıllarında, Fransız askerleri elleri arkalarında gezerler, sokağa çıkanlara yan bakarlardı İçip içip insanları rahatsız ederlerdi. Genç kızlar sokağa çıkamaz olmuştu... Bilir mi yeni nesil bunu acaba? Bilmez! Nesil zanneder ki, hep Atatürk'ün devrindeki gibi yaşanmıştır da başka türlü yaşanmamıştır. Padişahlık devri, dört yüz dirhem bir okka istibdat devriydi. Gece sokağa çıkılır mıydı tek başına? Çıkılmazdı, korkulurdu. Fakat istila onu bastırdı. Bütün bunları yaşadım ben. Bütün Avrupa takdir ediyor Atatürk'ü. Atatürk'ün hayatında bir tane mağlubiyet var mı? Elini koyduğunu çıkarmıştır. Doğru mu?

Doğru.

Bitti. Onun için bu yeni yürüdüğümüz yol çok sakat bir yol, maalesef. Benim gençlik yıllarımda bunların hiçbiri yoktu. Ben Cumhuriyet kadını olarak köyde bisiklete binerdim. Köylü kabul etmişti beni açık başımla, kısa kollu giysimle, pantolonumla. “Abla” derlerdi bana, oturup konuşurduk. Köylü hürdü, hoşgörülüydü. Bunlar gibi değildi.

Toplum yararına çalışmalarınız oldu mu efendim?

Sosyal çalışmalarım oldu. Türk Kadınlar Birliği’nde, Çocuk Esirgeme’de ve Tayyare Cemiyeti'nde çalışmalarım oldu. Gelir getirsin diye çaylar, balolar ve toplantılar yapılırdı. Bu tür çalışmaların yararına inandığım için etkili bir biçimde çalıştım. Çalışmalarımı takdirle karşılamış olmalılar ki, Çocuk Esirgeme'den Dr. Rıza Tahir imzalı bir teşekkür mektubu verdiler.

Cumhuriyet'in ilk yıllarında balolar yapılırmış. Siz hiç katıldınız mı o balolara efendim?

Evet, katıldım tabii. Maskeli balolar yapılırdı. Bursa’da yapılan balolar insanları birbirine kaynaştırır, zevk verirdi. İnsanlar çeşitli kıyafetler giyerdi. Tertemiz, pırıl pırıl giyinilirdi. Ben Atatürk'ün balosuna da katıldım.

Onu anlatır mısınız efendim?

Atatürk'e bir balo verilecek dendi. Bursa ayağa kalktı tabii. Davetiyeler satıldı. Hanımlar tuvalet, beyler de smokin yaptırdı. Günü gelince Atatürk geldi tabii. Yanında da Ankara'dan gelen bir “grup vardı. Balo verildi. Atatürk salona girince ayakta karşılandı, alkışlandı. Çok mütevazı bir insan tabii, salonun her iki yanında bulunanları başıyla selamladı. Belki görevi başında sertti, bilmiyorum, ama çok mütevazı bir adam olduğu belli oluyordu. Önce Atatürk kendi grubundan bir bayanla dans etti. Sonra bizler de eşlerimizle kalktık. Atatürk oturunca biz de oturduk. İkinci dansa pek az insan kalktı. Atatürk'ün karşısında boy gösteremeyenler oldu.

Nerede, hangi yılda yapıldı o balo efendim?

Belediye binasında. Atatürk'ün Bursa'ya ilk gelişiydi herhalde, 1924 senesiydi zannederim.

Atatürk'le aynı mekanda olmak nasıl bir duyguydu? Ne hissettiniz o akşam?

Baloyu canlandıran Atatürk oldu tabii. Bir ,bir buçuk saat kadar oturdu; fazla oturmadı. Ama ondan sonra da neşe kaldı. O zaman Atatürk'le aynı mekanı paylaşmak o kadar heyecan vermezdi. Sonradan sonraya bu kadar heyecanlandım. Atatürk'ten sonra Atatürk'ü gören insanlara farklı bakılıyor. Bugün Atatürk'ü sevenler için Atatürk’le aynı yerde bulunmuşları görmek bile bir olay.

Atatürk dönemiyle İnönü dönemini karşılaştırdığınızda bir farklılık gözlemlediniz mi?

Aynı gitti. İnönü Atatürk'ün yolunu takip etmiştir. Yeri gelmişken Mevhibe Hanım ile ilgili bir hatıramı anlatayım.

Buyurun.

Çok ilginçtir. Namazgah'ta oturuyoruz o zaman. Kapı çalındı. Biri resmi, iki kişi geldi kapıya. “Hasibe Özeken”le görüşmek istiyorum.” dedi resmi olanı. Benim, dedim. Size bir mesaj getirdim, dedi. Aldım mesajı. Sizden evet veya hayır, bir mesaj bekliyoruz, dediler. Mesajda şöyle diyor: “Annenizle beraber bugün saat 15'te Mevhibe İnönü'nün ziyaretini kabul eder misiniz, etmez misiniz? Anneme sordum. Böyle bir mesaj geldi gider miyiz? dedim. O da, gideriz, dedi. Kâğıdın altına “Kabul ediyoruz.” diye yazdım, verdim adamların eline. Onlar da saat 15te gelip bizi alacaklarını söylediler. Nitekim saati gelince gelip bizi alıp götürdüler. Atatürk'ün Çekirge'deki köşkü var ya oraya gittik. Bizi kapıda güzel giyimli bir hanım karşıladı. Buyurun dedi, salona çıkardı. 10 dakika beklemenizi rica ediyorum, hanım hazırlanıyor, dedi. Az sonra da Mevhibe Hanım geldi. Hoş geldiniz dedi, öptü, oturduk. Kahveler geldi ve genel bir konuşma oldu aramızda. İki, iki buçuk saat kadar oturduk. Mütevazı bir kadındı. Fakat ben bu muammayı hiçbir gün çözemedim. Bizi niye çağırdı acaba diye hep düşünmüşümdür.

Hasibe Özeken'le söyleşimizin sonuna gelmiştik. Fakat evinde gözüme takılan bazı eşyaları vardı ki onları sormadan edemedim. O cevap verdikçe başka başka konular konuşuldu. Eski Bursa'yı, kent yerleşim şeklini, Selanik'i... konuştuk.

Piyanonuz ne zaman alındı? Kaç yaşınızdan itibaren çalıyorsunuz efendim?

Bu piyanoyu babam bana 7 yaşımdayken aldı. İstanbul'dan alındı.

86 yıllık bir piyano!

Evet öyle.

Nasıl öğrendiniz? Özel ders aldınız mı?

Evet özel hocadan ders aldım. Daima klasik tarafa giderdi hocam. Klasik parçaları çalmak durumunda kalırdım tabii. Bethoven, Shuman, Shubert, Mendelson, Hyden gibi... O da bizi tatmin etmezdi. Dinlensek de hatır için dinlenirdik.

Hocanız Türk müydü?

Ecnebiydi, İtalyan'dı. Sinekli Bakkal'ı okudunuz mu? Orada bir İtalyan müzik hocası vardır.

Peregrini (Osman).

Onun talebesiydi benim hocam.

Hala çalıyor musunuz efendim?

Pek değil. Kendi kendime kalınca bazen tuşlarına dokunuyorum; kendim için çalıyorum sizin anlayacağınız. Tabii hal böyle olunca piyanom bana küsmüştür. Piyano ile ilgili bir hatıramı anlatayım size: Bir yere ziyarete gittim. Gittiğim evin komşusundan bir ses geliyor. Güzel bir piyano sesi. Mendelson'un noktürnü çalınıyor. Sordum, kim çalıyor, dedim. Çok güzel çalıyor, kimdir çalan? Ev sahibesi dedi ki: Aman bir komşumuz var, sabahtan başına akşama hiç kalkmaz kadar Piyano çalar. Biz piyanodan noktürnden falan anlamayız Oturdu mu piyanonun başına hiç kalkmaz. Ben çok bozuldun, tabii. O günden sonra piyanodan uzağım,

Eski Bursa yıllarınızı özlüyor musunuz?

Özlemez olur muyum. Bu ova şeftali bahçesiydi, erik bahçesiydi. Patlıcana, bibere para vermezdi insanlar. Tok gözlü, mütevazı, verici bir halkı vardı Bursa'nın. Mudanya’ya trenle giderdik. Altıparmak, Çekirge Acemler Yeniyol tren yoluydu. Acemler yolu bahçelik, meyvelikti. Ne bileyim Ziraat vardı.

Teşekkür ederiz Hasibe Hanım.

                                                           Kaynak: Bursa Araştırmaları dergisi, sayı 1 (2003), s. 30-33

   

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 11/02/26