KÜLTÜR YAZILARI                

 

 

 

   

İnegöl ve Kent Müzesi

Bursa Kültürü 

Bursa Kültürü 2

 Bursa'nın Trajedisi  

Bursa'da Kentleşmenin Tarihsel Göçü 

 

DİĞER YAZILAR

Bursa Erguvanla Barışmalıdır 

 Sanat Tarihi    -  Kaygısız Bursa

Yemek ve Kültür 

Karalar, Sular ve Oyunlar

 Bursa Kestanesinin Yaşatılması

 

-----------------------------------------------------------------------------------------------------

İNEGÖL VE KENT MÜZESİ

Ekrem Hayri Peker                        

              Çocukluk ve ilk gençlik yıllarınızın geçtiği kentlere dönmek nasıl bir duygudur biliyor musunuz? İlkokul, ortaokul ve liseyi okuduğunuz kenti arkanızda bırakıyorsunuz ve dönmemecesine ayrılıyorsunuz. Üniversite yaşamınız başlıyor. Her şeyi geride bırakıyorsunuz.: çocukluk, ilk gençlik anılarınızı, arkadaşlarınızı. Oralı da değilseniz sizi geri çağıran olmuyor. Sade anılar mı? Top oynadığın arsaları, düven sürdüğün çayırları, kana kana su içtiğin, yüzdüğün dereleri, bisikletle gezdiğin caddeleri, arkadaşlarınızla toplanıp bisikletlerle gittiğiniz piknik yerleri, Cerrah’ı, Kazancı Yokuşu’nu ve Oylat’ı, yürüyüş yaptığın bakir doğa, özenip meyvelerini topladığın erik, vişne, kiraz bahçeleri, balık tuttuğun dereler, dönüş yolunda köpeklerin kovaladığı köyler, hepsi geride kalır. Oturduğun, bahçesinde kim zaman tavuk, kimi zaman tavşan beslediğin, çiçek ektiğin bahçeli evler, artezyenlerin aktığı sokaklar, Osmanlı mimarisinde yapılmış ahşap evler, konaklar. İkinci, üçüncü sınıf şarkıcıların ya da sönmüş yıldızların gelip konser verdiği Hastane Parkı ve Kavaklar altı Parkı. Hafta sonları gittiğimiz üç film gösteren sinemalar. Bazen gelen filmlere sınıf sınıf giderdik, On Emir, Ben Hur gibi.

            TÖS’lü öğretmenler metruk bir binayı tiyatro yapmışlardı. Her gece tıklım tıklım dolan bu tiyatro 12 Mart döneminde kapandı. Oysa neler seyretmiştik orada. AST tiyatrosu, Cibali Karakolu, Genco Erkal’dan “Bir Delinin Hatıra Defteri”.Kapanan bina yine bir ilk yaşattı İnegöl halkına. İnegöl’ün ilk pavyonu bu binada açıldı.

              Ankara yönünden şehre girip sola uzanan ilk caddeye döndüğünüzde sizi sandalye yapan bir fabrika, yağhaneler, demirciler ve Roman vatandaşların oturduğu evler karşılardı. Daha ilerisinde İnegöl mobilyacılarının bulunduğu küçük bir sanayi sitesi yer alıyordu. O zaman Bursa’nın en büyük ilçesi olan İnegöl bir tarım kentiydi. Meyve-sebzenin yanı sıra ayçiçeği, buğday, tütün yetiştirilirdi. Simidi ünlüydü İnegöl’ün. Simitçiler “Eskişehir unundan, Uludağ’ın suyundan, yeni çıktı fırından, Beyaganın elinden”diye bağırırlardı. Ankara yolu o zamanlar şehir içinden geçerdi. Eski tahılı bırakıp şehir merkezine gelirken sizi ismi Cuma Cami diye anılan Yıldırım Bayezıt devrinde yapılmış Yıldırım Bayezıt Camisi karşılar. Arkasında da Fatih devri vezirlerinden İshak Paşa’nın yaptırdığı bir külliye vardı. Bakırcıların kullandığı, şimdi şehir kütüphanesi olan medrese, karşısında İshakpaşa cami..Caminin arkasında türbesi, türbenin yanında şimdi yıkılmış sıra dükkanlar vardı.Karşısında küçük bir kapalı çarşı.Daha ilerisinde İnegöl’ün çarşısı bulunurdu.Tarihi belediye binası buradaydı .Ramazanlarda iftar saatinin başlangıcını öten siren haber verirdi. Kurt ulumasına benzetirdik sesini. Hükümet binası, Ziraat Bankası, şimdi yerinde bir caminin olduğu sinemanın bulunduğu meydanda Atatürk Heykeli vardı. Tüm okullar toplanır, halkın alkışları arsında resmigeçit yapardık.19 Mayıs şehir stadyumunda kutlanırdı. Liseyi bitirmemize yakın bir bölümüne beton tribünler yapıldı. Bazı özel günlerde bir manga asker gelip Atatürk Heykelin önünde ihtiram atışı yapardı.

         Meydandan sola doğru büyük bir bulvar uzanırdı. Hastaneye kadar uzandığı için Hastane Caddesi dediğimiz Atatürk Bulvarı isimli caddede tütün depoları, hal binası, ortaokul (sonra lise eklendi) ve hastane bulunurdu. Hastanenin idari giriş kapısının bulunduğu küçük bahçesinde bir fıskiye vardı. Nasılsa oraya tutunmuş bir kavak tohumu büyüdü, büyük bir fidan ve hastane yıkılmadan önce ağaç haline geldi. Evet, Ateşten Gömlek filminin çekildiği sivil mimari örneği bu yapı yıkıldı. Tıpkı okuduğum Gazipaşa İlkokulu gibi. Caddenin sonundaki kavaklık sonra park oldu. Kavaklığın yanında son dönemlerinde panayırların da kurulduğu geniş çayırlığa sırasıyla sanat okulu, dispanser, hapishane ve son kalan parsele de devlet hastanesi kuruldu. Buradaki koru da diğerlerinin akıbetine uğrayıp yok oldu. Sanat Okulu’nun güzel bir gösteri salonu vardı. Burada Gazanfer Özcan ve Gönül Ülkü’nün, Münir Özkul’un temsil verdiğini hatırlıyorum. Aklımda kalan oyun “Hangisi Kocası” adındaki oyundu. Gazipaşa İlkokulu muhteşem bir binaydı Eski bir konak olan bina okula çevrilmişti. Girdiğimizde solda merdivenlerle çıkılan iki oda vardı. Sağdaki merdivenlerden üst katlara çıkılırdı. Üç katlı bir yapıydı. Çatı katındaki harita odasında bir iskelet bulunurdu. Okulumuzun geniş bahçesinde tiyatro ve benzeri gösteriler için kapalı bir salonumuz vardı. Tiyatro grupları oyunlar sergiler, körler derneğinden gelen kör müzisyenler konser verirlerdi. O günlerde bizlere zorla içirilen “süt tozu” vardı. Amerika’dan bizim gibi ülkelerin kalkınmasına yardım için gelen “yardım gönüllüleri” yanlarında ABD imalatı süt tozunu da getirmişlerdi. Amerikalıların bu yardımını reddedip içmezseniz ikna için öğretmenlerimizin tokatları devreye girerdi.

           Bisikletlerimize binip İnegöl’ü dolaşmaya devam edelim. Atatürk Bulvarı yani Hastane Caddesi üzerinde halkın deyimiyle elektrik İşletmesi vardı. Yani İnegöl’e elektrik veren jeneratörler buradaydı. Aynı cadde üzerinde hal vardı. Hal binasına varmadan önce Teksas Meyhanesini görürdünüz. İlk gittiğim meyhane balık pazarındaydı. Üniversiteliydim, arkadaşım Levent’le beraber gitmiştik. Müzisyen abilerimiz İsmet ve Nuri de arkadaşlarıyla oradaydı. Meyhaneye yabancılığımız anlaşılan o kadar belliydi ki İsmet abimiz yanımıza gelip “Çocuklar siz en iyisi bara gidin, buraya uymuyorsunuz” demişti.

         Hastane caddesine girerken sağa bir yol ayrılır, sizi doğruca Cerrah Köyü’ne götürürdü. Bisikletlere atlayıp sıkça gittiğimiz Cerrah’ta Mayıs başında öğretmenlerin “Helva Günü” kutlanırdı. Nerdeyse bütün İnegöl oraya taşınırdı. Cerrah deresine kurulmuş türbinler İnegöl’ün elektriğini sağlardı. İnegöl enterkonnekte sisteme bağlandıktan sonra 15 kadar köye elektrik vermeye devam etti. Suyunun çok olduğu dönemlerde dev kayaları sürükleyen derede sakinleştiği devrede serpmeyle balık avlayan insanları görürdünüz. Dere kenarında gezerken aniden derinleşen yerde boğulma tehlikesi geçirmiştim.

       Hükümet Konağının arkasında İnegöl’ün ilk yerleşim merkezi olan Sinan Bey Mahallesi vardı. Bir kazı yapılabilse ilk yerleşimin ne zaman yapıldığını öğrenebilirdik. Sinan Bey Mahallesinin bitiminde Kaşıkçıoğlu İlkokulu vardı. Bu okulun mehter takımı kurduğunu hatırlıyorum. Yenişehir yolu buradan geçiyordu. Askerlik şubesi de buradaydı. Bu semtte İnegöl’ün son hanı vardı. Bir arkadaşımın dedesine ait olan bu hana İnegöl pazarının kurulduğu Perşembe günleri köylüler,  atları, eşekleri, çok seyrek de öküz arabalarıyla gelirler, hayvanlarını buraya bırakıp pazara giderlerdi. Getirdiklerini satarlar, ihtiyaçlarını alıp akşama doğru hana gelirlerdi. Hancının parasını ödeyip köylerine dönerlerdi. Sinan Bey mahallesiyle Ankara Caddesi arasında iki tarihi hamam yer alırdı. Sinan Bey veYıldırım Hamamları. Hamam ayrı bir kültür, gitmek ayrı bir ritüeldi. İshak Paşa külliyesine ait hamam kafamda pek bir iz bırakmamış

            Mehter Takımı değinmeden geçemeyiz. Geçmişi uzun yıllar öncesine dayanan mehter takımı her resmi bayramda resmigeçit yapardı. Eski belediye başkanlarından Kemal Özkan’ın öncülüğünde kurulan bir dernek mehter takımını kurmuştur. Mehterana yurt içinden ve dışından sürekli davetler gelirdi.

           Hükümet alanından Bursa’ya uzanan cadde üzerinde sol tarafta üst katı Kız Sanat Enstitüsü olarak hizmet vermiş Ticaret ve Sanayi Odası binası vardı. Binanın bahçesinde uzun yıllar koza üreticileri kozalarını sattılar. Bir zamanlar Bursa ipekçilik merkeziydi. Sonra Çin’dan gelen ucuz ipeklilere tedbir alınmayınca üretim bitti. Aynı bahçe yazları düğün için kullanılırdı. Kız Sanat Enstitüsünü geçtikten sonra tarihi binadaki Jandarma Karakolunu görürsünüz. Hemen bitişiğinde ise İnegöl’e ilk geldiğimiz yıllarda sinema ve tiyatro binası olarak da kullanılan tarihi Halkevi binası vardı. Burada ünlü tiyatrocumuz Muammer Karaca’nın “Cibali Karakolu” adlı oyununu izlemiştim. Şimdi de düğün salonu olarak kullanılıyor. Cadde üzerinde sağda yazlık Marmara sineması vardı. Şimdi yerine apartmanlar dikilmiş. Nüfus 30.000 lerdeyken üç kışlık, üç yazlık sinema vardı. Nüfus 200.000 oldu, şimdi bir sinema salonu yok.

             Ortaokulda öğrenciydim. Okulların açılmasına yakın bir arkadaşımla okula gitmiştik. Okulumuzun emektar hademesi rahmetli Halil Ağa yardımcısıyla spor salonunun yanındaki malzeme deposunu boşaltıyordu. Serilen brandanın üzerinde neler yoktu ki: Flöre, epe müsabakaları için kılıçlar, yüz maskeleri, kayak takımları, daha akla hayale gelmeyen birçok spor aletleri. Anlaşılan yeterince çürüdüğüne karar verilmiş, bir hurdacıya verilmek üzere depodan çıkarılmış. Bu malzemelerin ve okuldaki piyanonun halk evlerinin kapatılması üzerine İnegöl Halkevi’nden alınıp ortaokula verilen demirbaşlar olduğunu öğrendim. Düşünün 1940 ‘lar da on-onbeş bin nüfuslu İnegöl’deki halkevinde piyano buluyordu. Tiyatro vardı. Yetmezmiş gibi kılıç, kayak, voleybol, basketbol takımları vardı. Gerilemeye bakın. Sanırım 1965 yılında kutladığımız 19 Mayıs bayramında model uçaklar uçurulmuştu. Bir daha uçmadılar. Yine o yıllarda ortaokuldaki izci ağabeylerimiz izci kamplarına giderdi. Biz ortaokula başladığımızda bu adet de ortadan kalktı. Hüzünlü anıları bırakıp yolumuza devam edelim.

          İnegöl çıkışında birbirinden güzel, çoğu üç katlı sivil mimari örneği evlerden oluşan Boşnak mahallesi yer alırdı. Sola uzanan cadde ise Kavaklar Altı’na giderdi. Yüksek duvarlı bir çay bahçesinde konser vermeye gelen birçok eski ve ünlü şarkıcıyı hatırlıyorum. O zamanlar belediye otobüsü yoktu. Sanırım 1970’lerde iki otobüs alındı. Her yere ya yürüyerek ya da bisikletle giderdik. İnegöl’den Bursa’ya giden yolun başında Köseleciler’in benzin istasyonu vardı. İnegöl’ün en büyük kitap ve kırtasiye dükkanı onlarındı. Sonra soğuk hava deposu, sunta fabrikası ve boya üreten Kentaş fabrikası vardı. Onların biraz ilerisinde Fenerbahçe’nin eski başkanlarından Faruk Ilgaz’ın tuğla fabrikası bulunurdu. Hemen yakınında Demirören Ailesinin yaptırdığı Marmara Yağ ve Margarin Fabrikası nedense açılmadan kapandı. Yolun sağında şimdi Organize sanayi bölgesinin yer aldığı hava alanı bulunurdu. İkinci dünya savaşı sırasında cephe gerisinde bir üs olsun amacıyla yapılmış Kalburt deresine kadar uzanan hava alanı pisti bisiklet ve motosikletlerimiz için yarış alanıydı. Yer yer parçalanmış beton bloklar arasında çiftçiler ürünlerini kuruturlardı. Ayrıca hayvan otlatılırdı. Türkkuşuna ait pervaneli uçaklar gelmişti bir ara. Pervaneli uçaklar İnegöl üzerinde uçup tanıtım bildirilerini atmışlardı. On liraya İnegöl üzerinde bir tur attırıyorlardı. Çok pahalı geldiği için binememiştim. Havaalanından sonra tarihi Akhisar köyü yer alırdı. Burası İnegöl gibi bir tekfurlukmuş. Köydeki höyük hala kazı için bekliyor. Havaalanını geride bırakıp Kazancı Bayırı’na doğru devam ederken yolun üzerinde eski bir değirmen vardı. Arkadaşım Kemal Süphan Eş’in ailesine ait bu değirmen 1960 lı yıllara kadar faaliyetteydi.1940’larda yanı başında bir jandarma karakolu yer alırmış. Yol ve çevre köylerin güvenliği için yapılmış bu karakol 1950’lerin sonunda yıkılmış. Bisikletlerle yola devam ettiğimizde eski Bursa yolu üzerinde yer alan Kazancı Bayırı’na gelirdiniz. Burası batıdaki son noktamızdı. Kazancı Bayırı piknik yeriydi. Bazen sınıfça gelirdik. En büyük eğlencemiz yangın gözetleme kulesine çıkmaktı. Piknik yerinin karşısındaki köylerde çilek yetiştirilirdi. Şimdi yol boyu mobilyacılarla, villalarla doldu. Eski havaalanı ve civarı organize sanayi bölgesi oldu. Şu an derelerde balık yok.Mobilyacıların olduğu küçük sanayi ile Bedre deresi arasında tarlalar vardı.Şimdi mobilya atölyeleri Bedre deresini de geçti,derenin ötesindeki tarlalarda fabrikalar,atölyeler kuruldu.Romanların oturduğu,yağhanelerin,demircilerin bulunduğu cadde değişti.Mobilyacıların “showroom” larının yer aldığı bir cadde oldu.

          Anlatmadığım tek yer kaldı, Oylat. Daha 1960 lı yıllarda Türkiye’nin her yerinden ziyarete gelinirdi. Oteller o yıllarda yapılmıştı. Tek katlı barakalar, üstlerine ısı geçirmesin diye otlar konmuş çadır odalar vardı. Mevcut iki havuzun biri erkekler, diğeri kadınlar içindi. Bisikletlerle Oylat’a kadar giderdik. Bir iki arkadaşımız piknik tüpü ve nevaleyi alır, minibüsle bizden önce giderdi. Piknik yerinde buluşurduk. Otellerin ötesindeki ormanda yürüyüş yapar dönerdik. O zamanki minibüs ve otobüslerin üzerlerinde bagaj koymak için yapılmış yerler vardı. Minibüsçüler yarı fiyatına üstte yolcu taşırlardı.

       İnegöl’de iki maden suyu kaynağı ve şişeleme tesisi vardı. Çitli ve Kınık. Çitli zaman içinde söndü ama Kınık maden suyu gelişerek bu güne geldi. Nüfus 30.000 den 150.000 e

       Çıkıp tarım kentinden sanayi kentine dönüşünce başta doğa her şey değişti. Önce çayırlar mobilya sitelerine arsa oldu. Çoğu kavaklık bir çok fidanlık, koruluk vardı, hepsi ortadan kalktı.Tarlalar ev ya da iş yeri oldu.Derelerin suyu içilmez,balık yaşamaz oldu.Eski evler,sivil mimari örnekleri yok oldu.Gelelim İnegöl’ün tarihine.

 

                                     İNEGÖL’ÜN TARİHİ YERLERİ

          İnegöl Bursa’nın 45 km. doğusundadır. Bilecik, Kütahya, Keles ile çevrilidir.1006 kilometrekare yüzölçümüne sahiptir. Çok zengin fosil yatakları bulunmuştur.Çitli köyünde 14 milyon yaşında olduğu tahmin edilen bir fil fosili bulunmuştur.Cuma Tepe Höyüğü İnegöl’ün en eski yerleşim yeridir.Höyüğün en alt tabakasındaki buluntular kalkotik çağa kadar uzanmaktadır.Ayrıca Hititler,Lidyalılar,Persler,Helenistik dönem,Roma ve Bizans dönemine ait tarihi eserler bulunmuştur. İnegöl 1299 yılında Osman Bey’in komutanlarından Turgut Alp tarfındaan fethedilmiştir. Fetihden sonra hızla gelişmiştir. Şehir içindeki Yıldırım Bayezit Camisi, İshak Paşa Külliyesi, Kurşunlu Kervansarayı kalıntıları dışında en önemli eser Ortaköy’deki kervansaraydır. Karaca Bey tarafından 15.yüzyılda yaptırılmıştır. Yine Ortaköy’de bugün harap vaziyette bulunan ve 1600’lü yıllarda yapılmış bir hamam vardır. Ayrıca Kurşunlu beldesinde Yıldırım Bayezit dönemine tarihlenen bir cami vardır.

           İnegöl üç kez Yunan işgaline uğramış ve 6 Eylül 1922 de Şükrü Naili Paşa tarafından kurtarılmıştır.

         Oylat Mağarası İnegöl’e 17 km. uzaklıkta. Hilmiye köyünün 1 km. güneyinde Oylat kanyonunun bittiği noktada yer alır. Bu mağara ben İnegöl’den ayrıldıktan sonra keşfedildi. O yüzden gezemedim.

        İnegöl köftesinin piri, Bulgaristan’ın Pazarcık kasabasından İnegöl’e göçen Mehmet           Besler ‘dir. İshak Paşa külliyesi civarındaki dükkanında yetişen çocukları, torunları, ustaları       İnegöl köftesini Türkiye markası haline getirmişlerdir.

                 İNEGÖL BELEDİYESİ KENT MÜZESİ

          892 ilçe içinde tek kent müzesi İnegöl’de açılmıştır.2005 yılında 150 yıllık eski belediye binasında başlayan çalışmalar bu işe gönül veren beş kişinin çabalarıyla 2008 yılı sonunda bitirilmiş ve 10 Ocak 2009 tarihinde Kültür Bakanı Ertuğrul Günay tarafından açılmıştır.   Müzede İnegöl’ün tarihi, sosyal hayatı ve kültürü 25 ayrı odada sergilenmektedir.  Müze üç katlıdır. Birinci ve ikinci katta İnegöl’ün fethinden başlayarak Osmanlı’nın kuruluşu, göçlerle Kafkasya ve Rumeli’nden gelenler sosyal yaşam, afetler, işgal yılları, ünlüler ve iz bırakanlar, tarım ve sanayileşme,  kültürel yaşam, Cumhuriyet dönemindeki İnegöl anlatılmaktadır. Üçüncü katta ise sağlık, turizm, spor, ipek böcekçiliği, tütüncülük, mutfak kültürü, köy odası, çeyiz odası, berber, demirci bölümleri bulunmaktadır Ayrıca kent belleği ve idari bölümler üçüncü kattadır. 1054 metrekarelik müzede bulunan eserlerin büyük çoğunluğu bağışlarla oluşmuştur. Kafkas göçmenlerine ait kamalar ve silahlar müzede sergilenmektedir. Yaşamla ilgili eşyalar İnegöl’ün 91 köyü ve 5 beldesinden toplanmıştır. Müzede bulunan 17 balmumu heykel ayrı bir canlılık getirmiştir.

           Cumhuriyetin ilanından sonraki iç isyanlar, dış tehditlere karşı güçlü bir hava kuvveti oluşturmak için yapılan bağış kampanyasına İnegöl ilçemiz de katkı koymuş, Toplanan bağışlarla Tayyare Cemiyeti aracılığıyla bir uçak alınmış ve uçağa İnegöl-1 adı verilmiş. Bu uçağın bir maketi müzede sergilenmektedir.

         Bunlar müzenin tanıtım kitabından. Ama benim gibi bu şehirde yaşamışsanız farklı duygular yaşarsınız. Müzenin bahçesinde sergilenen fotoğraflar da bana ahşap kasalı eski otobüsleri, pikapları ve köylere ulaşımda kullanılan Willys cipleri hatırlatıyor. İnegöl İdmanyurdu ve Öğretmenler Derneği’nin bulunduğu binanın karşısında durakları vardı. Yol boyunca sıralanırlardı. Müzenin giriş katında İnegöl’ün topoğrafik haritasını ve bulunmuş fosilleri görebilirsiniz. Odaları dolaşırken arkadaşım Hasan Şendil’in abisine ait demirci dükkanı beni ortaokul yıllarıma götürdü. Hasan’ın rahmetli babası ve abisi demiri döver, çelik yaparlardı. Baltalar, kazmalar, kürekler, çapalar, oraklar sıralanmış, müşteri beklerlerdi. Zaman zaman körüğün sapına yapışır, ocağı canlandırırdım.Eski bir berber dükkanı alınıp aynen yerleştirilmiş. Kozalar beni yine çocukluğuma, gençliğime götürdü. Bursa bildiğiniz gibi ipekçilik merkeziydi. Köyümde –Mustafakemalpaşa’nın Göllüce Köyü – ninem ve halam ipek böceği yetiştirip kozaları M. Kemalpaşa’da sonra Bursa Koza Han’da satarlardı. Beyaz böcekler dut yaprağıyla beslenirdi ama erkek dutların yapraklarıyla. Bu ağaçlar dut meyvesi varmazlardı. Testere ağızlı bıçaklarla dut dallarını keserdik. İpek böceklerinin bu yaprakları yerken çıkardığı çıtırtı güzel bir melodiydi sanki.

           İnegöl, ülkemizin tütüncülük merkezlerinin başında geliyordu. Bir zamanlar ülkemiz dünyanın önde gelen “şark tütünü” üreticisiydi. İnegöl’de 3-4 tütün deposu vardı. Şimdi Amerikan sigarası içip Amerikan tütünü alıyoruz. Üretmeyen ülke olarak daha ne kadar yaşayacağız. Tütünler olunca kırıp toplardık. Sonra ince uzun şişlere geçirip onları dizerdik. Bunları ayna dediğimiz dikdörtgen tahta çerçevelere takar, güneşte kuruturduk. Kuruyan balyalanır, alım merkezlerine getirilirdi.

         Elimize yapışan zehirli nikotini zor temizlerdik. Müzede İnegöl’e Balkanlardan,      Kafkaslardan gelen göçmenlere ait etnografik eşyalar da sergileniyordu. Müzede İnegöl’ün yetiştirdiği edebiyatçılar, sanatçılar ve siyasetçilere bir köşe ayrılıp hatırlanması da hoş bir jestti. 

        Müzeye girişte bir avlu karşılar. Kapının karşısında müzenin 100 kişi kapasiteli çok amaçlı salonu yer alır. Burada kişisel sergiler için bir sergi salonu yer alır. Küçük çay ocağı da hizmetinizdedir. Bahçe kafeterya olarak düzenlenmiştir. Zemin katta bugün kaybolmakta olan mobilyacılık, sepetçilik, semercilik, demircilik, saatçilik, fıçıcılık, yemenicilik ve bakırcılık mesleklerinin dükkanları canlandırılmıştır. Eski İnegöl resimlerine baktıktan sonra soldaki ilk salondan gezmeğe başlarsınız. Cuma tepe Höyüğü ile 14 milyon milyon yıllık Gomphotherium cinsi fil fosilinin bulunduğu doğa bölümünden gezmeye başlayalım. Günümüzden onbeşmilyon yıl önce Güney Marmara bölgesinde yaşayan karasal memeli hayvanlara ait kalıntılara İnegöl çevresindeki Çitli, Kestanealan, Hacıkara köylerinde, Tahtaköprü Kasabasında rastlanılmış. Oylat ve Hilmiye köylerinde yaprak fosilleri bulunmuştur. Buluntular içinde  en ilginci Gomphot herium paşalorensis adıyla bilim dünyasına tanıtılan soyu tükenmiş bir fil türüne ait sol çene kemiği üzerinde yer alan azı dişleri ve birkaç kemiktir. İsminden de belki anlaşılabileceği gibi bu türe ait kalıntılar Mustafa Kemal Paşa ilçesi Paşalar köyünde bulunmuştur.

     Eski çağda İnegöl bölümü prehistorik çağa ait buluntular en erken dört bin yıl önce tarihlenmektedir. Askeri yollar üzerinde bir köy olan İnegöl’de bulunan bu çeşitli çağlara ait (Pers, Büyük İskender, Bitinya ) eserler sergilenmektedir. Müzede İnegöl’ü feth eden Turgut Alp’e ve Osmanlı’nın kuruluş yıllarında destek veren ve Osman Bey’e kızı Mal Hatun’u veren Şeyh Edebali’ye ait birer  bölüm mevcuttur.

     Müzenin beşinci bölümünde dünden bugüne sosyal yaşama ait eserler sergilenmektedir. Bu bölümde Evliya Çelebi’nin İnegöl üzerine yazdıkları yer almaktadır. Başta Anadolu, Rumeli, Kırım, Mısır, Avusturya gibi bölgeleri dolaşan Evliya Çelebi dolaştığı kent ve kasabalar hakkında önemli bilgiler verir. Hatta efsaneleriyle birlikte, Evliya Çelebi yaşadığı dönemdeki İstanbul hakkında da geniş bilgi verir. Bugün ayakta olmayan birçok eserin izine onun yazdıklarında rastlarız. Ünlü gezgin İnegöl için şunları yazar;

     “Şehir bir ulu ova içinde mamur ve müzeyyen bir Türk halkı kasabasıdır. Halkı gariplerin dostudur. Üç mahallesi bin kiremitle örtülü hanesi, beş camii vardır. Çarşı içinde İshak Paşa Camii, ulemaca meşhur İshak Paşa medresesi ve medreseye mükellef  bir han ve güzel bir hamamı vardır. Birde kiremitle örtülü Yıldırım Han Camii vardır. Ayrıca iki medrese, iki tekke ve üç mektebi sıbyan, yedi ab-ı hayat çeşme ve bir Yıldırım Han hamamı vardır. Yüz elli dükkan olup haftada bir büyük bir pazar kurulur. Şehrin has ve beyaz ekmeği ile camış – manda - kaymağı meşhurdur.”

     İnegöl batıdaki birçok yerleşim gibi dışarıdan göç almıştır. Osmanlı’nın son dönemlerinde “Evlad-ı Fatihan “ geri dönmeye başlar. Önce Kafkasyalılar – bilhassa Gürcüler gelmeye başlar. Sonra 93 harbinde (1876-77 Osmanlı-Rus savaşı) kaybedilen Rumeli topraklarında yaşanan katliamlardan ve kırımdan kurtulanlar yerleştirilir.

     Sonraki salonun anıtlar – Anadolu’nun sonraki yüzyıllardaki durumunu anlatan bir yazar çıkmaz. Bu görevi yabancılar üstlenir. Amaçları  farklı da olsa Rumeli ve Anadolu’yu onlardan öğreniyoruz. Bu gezginlerin en ünlüsü Texier’dir  19.yüzyılda bütün Anadolu’yu dolaşan ve izlenimlerini “Küçük Asya; Coğrafyası, Tarihi ve Arkeolojisi” adıyla yayınlanan Fransız bilim adamı ve gezgin Texier kitabında İnegöl’ü “Başlıca sanatı keresteciliktir. Bursa ipeği adıyla satılan ipek ürünü de vardır. İstanbul Kütahya yolu üzerinde olması sebebiyle önemli bir yerdir” diye tanımlıyor. Gerçekten İnegöl camileri, kervansarayları, hanları, hamamları, medreseleri ile hep mamur bir kent olarak anılagelmiştir.

     İnegöl Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde Ege antik limanlarından gelip     Yenişehir-İznik-Hersek dil iskelesi üzerinden İstanbul’a ulaşan yol üzerinde bulunuyordu. Kuzeybatı Anadolu’da ayakta kalmış önemli konak yerlerinden biri olan Ortaköy kervansarayı İnegöl sınırlarında yer almaktadır. Benzeri olan kurşunlu kervansarayı günümüze ulaşamamış, Cafer Paşa/Beylik Han kervansarayının ise bir kısmı ayakta kalmıştır. 

     İnegöl çevresindeki görkemli ormanlar kayın, çam, köknar ağaçlarla doluydu. 18. ve 19. yüzyıllarda Osmanlı donanmasının kereste ihtiyacı İnegöl den karşılanıyordu. Gemlik       tersanesinde çalışanlar genellikle İnegöl den seçilmekteydi.

     Bitişik salonda İnegöl’ün kentleşmesi anlatılır. Dört mahalleden oluşan İnegöl 93 muhacirlerinin gelmesiyle yedi mahalleye çıkar. İnegöl merkezinin nüfusu hızla artar. Bursa’nın en kalabalık ilçe merkezi olan İnegöl’ün nüfusu günümüzde yüz elli bini bulmuştur.

     Sonraki salonda kültürel yaşama ait resim ve kıyafetler sergileniyor. Yerli nüfusa eklenen Kafkas ve 93 muhacirleri yeni adetler, alışkanlıklar getirir. Toplumsal yapı iç göçlerle daha da zenginleşir.

     İnegöl deki sivil toplum kuruluşlarının öncülüğünde başlar Türk Hava Kurumu, Kızılay ve yardım severler cemiyetlerinin şubeleri açılır. 1935 yılında kurulan İnegöl Halk Evi 1942 yılına değin kentte kırk dokuz temsil, yüz kırk sekiz konferans, elli sekiz konser, yirmi halka ücretsiz sinema gösterisi, dört resim ve fotoğraf sergisi, on yedi balo, yüz sekiz köy gezisi faaliyetlerinde bulunmuştur. Ayrıca gazete ve dergiler yayınlandı, Cumhuriyet idaresi Halk evleriyle kırsal kesimde kültürel hayatı canlı tutarak iç göçü önlemişti. Bugün kentte yüz kırk binin üstünde sivil toplum kuruluşu bulunmaktadır.

     Gezmeye devam ediyoruz. Savaş sonrası cumhuriyet dönemine ait resim ve eşyaların sergilendiği salona geçiyoruz.

     Sonraki salonda İnegöl’deki sağlık hizmetlerinin gelişmesi anlatılıyor. İlk hastanenin temeli 1903 yılında o zamanki belediye başkanı Osman Bey tarafından atılır. Yirmi beş yataklı memleket hastanesi 1904 yılında kurulur. 1989 yılında hizmete giren yüz yataklı Devlet Hastanesi’ne kadar olan geçen süreye ait döneme ait resimler sergileniyor. 

     Üst katları dolaşmaya devam ediyoruz. Kara günler gelmiş, İzmir işgal edilmiştir. İnegöl’de protesto mitingi yapılır, işgal kınanır. Protesto telgrafları çekilir. Yunan ordusu önce Gemlik ilçesini işgal eder. 8 Temmuz 1920 de Bursa işgal edilir ve Ankara’daki meclisin kürsüsüne siyah örtü-püşude-i siyah- örtülür. Bursa bölgesinin ilk “kuvay-i milliye” teşkilatı İnegöl’de kurulur. İstanbul’un işgalini onaylayan, Yunanlılara karşı mücadele edenleri mahkum eden fetvasına karşı yayınlanan ve milli mücadelenin, direnmemin şart olduğunu yazan fetvaya İnegöl müftüsü de imza koyar. Yunan işgaline giren İnegöl 6 eylül 1922 tarihinde bu işgalden kurtulur.

          Sonraki salon ünlüler ve iz bırakanların sergilendiği salona geçiyoruz. Bu salonda Osman   Bey ve Turgut Alp den başlayarak günümüze kadar iz bırakanlar siyasetçiler, yazarlar bu salon da tanıtılıyor.

         Yanındaki salon İnegöl’ün bağlı olduğu sancaklar/vilayetler ve konumu anlatılıyor. İnegöl Hüdavendigar vilayetine (Bursa) bağlı  dokuz kara merkezinden biriydi. 1926 yılında idari açıdan Bursa iline bağlanmıştır.

          İnegöl halkı tarih boyunca toprağa balı olmuştur. Uludağ’dan inen derelerle beslenen nemli İnegöl ovası yaşamı  kolaylaştırmıştır. Ovada buğday, arpa ve pirinç ekilirken sonraki yıllarda sebze ve meyve tarımı öne çıkmıştır. Bağcılık da sirke ve pekmez üretimi açısından önemliydi. Dağlık kesimdeyse hayvancılık önemliydi.

          Bitişik salonda tarım aletleri sergileniyor. Bitişik salondaysa İnegöl’ün sanayileşmesi anlatılır. Burada öne çıkan mobilyacılıktır. Ünlü gezgin Texier 19. yüzyılda geldiği İnegöl için “başlıca sanatı keresteciliktir” diye yazar.  

     İnegöl’ün turistik değerlerinin sergilendiği salonda İnegöl köftesinin tarihi de anlatılmaktadır. İnegöl de Cumhuriyet döneminden önce spor olarak avcılık, atçılık, atıcılık, güreş ön plandaydı. Cumhuriyet döneminden sonra önce idman yurdu kulübü kurulur. Sonra diğer amatör klüpler ardı ardına kurulur. Futbol, atletizm, güreş, bisiklet gibi spor branşlarında faaliyet gösterilir. Profesyonelleşme yaygınlaşınca spor klüpleri birleşerek profesyonel İnegölspor’u kurarlar. Bu döneme ait resimler, kupalar sergilenmektedir.

     İpeğin öyküsünün ve tütüncülüğün anlatıldığı salonlardan sonra İnegöl’deki mutfak kültürünün sergilendiği salona geçiyoruz. Mevcut yemek kültürüne Balkan ve Kafkas göçmenleri katkıda bulunur.

     Sonrasındaki salonlarda İnegöl evindeki oturma odası çeyiz serilen bir oda ve berber dükkanı sergileniyor.

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

BURSA KÜLTÜRÜ

Raif Kaplanoğlu

     Her şehirde yaşayana şehirli denmez… Şehirli olmak, bir kültür işidir. Yarım asır şehirde   yaşayıp da şehirli olamayan insanlar çoktur. Ancak bunun sorumlusu şehirli olamamış hemşerilerimiz değil, bu şehrin yöneticileridir…

    Kişi ile mekân arasındaki süren romantik ilişkinin farklı mekâna göç etmekle yarattığı       kopuş, bazen, zaman içinde mekânın değişmesiyle de yaşanır. Asırlardır Bursa'da yaşayan  ursalılar bile, son 30-40 yılda şehre yabancılaştı…

    Prof. Dr. İlber Ortaylı, Göç Sempozyumu'da yaptığı konuşmasında İstanbul için ilginç bir saptama yaptı: "Türkiye'deki hemen tüm kırsal alanlarda altyapı sorunlarının çözülmüş   olmasına karşın, kentlerde yaşanan onca işsizliğe karşın yine de kırdan kente göçün   yaşanması anlaşılır gibi değil. Altyapısı tamamlanan yüzlerce köy, bugün boşalmıştır.     İstanbul'a göçler, kitaplarda okutulan o klasik tabirle "Kırın itmesi, kentin çekmesiyle" gerçekleşmiyor.

    Bugün İstanbul'a gerçekleşen göçün temelinde yatan en önemli gerekçe şu: Talana,      yağmaya, yasadışılığa, gasplara olan duyarsızlık.
    Kırsal kesimdeki aileler için İstanbul, kısa sürede ranta dönüşebilecek sonsuz işgal       alanlarının bulunduğu, fethedilecek topraklar olarak görülmekte...

    10. Bursa Edebiyat Günleri, hafta sonunda yapıldı… Büyükşehir Belediyesi ile BKSTV'nin düzenlediği Edebiyat Günleri, Bursa'nın kültürel gelişmesine önemli bir katkı yapıyor.
Tiyatro ve Karagöz sanatçısı olmasam da, yıllardır Bursa'da Karagöz Festivali'ne katkı    yapmaya çalışıyorum. Tıpkı edebiyatçı olmadığım halde Bursa'da yayımlanan edebiyat     dergilere yaptığım katkılar gibi… Benim Bursa'daki bu tür kültürel etkinliklere ilgim, ne edebiyatçılığımdan ne de Karagöz sanatçısı olmamdan ileri geliyor. Benim bu etkinliklere        olan katkımın tek nedeni, bu etkinliklerin kent kültürüne yapacağı katkıdır…
     Edebiyat Günleri'nde, bir zamanlar Bursa'ya dair yazıları ve şiirleri taşralılık olarak görüp dergilerinde yayınlamayı sakıncalı bulan bazı edebiyatçı dostlarımızın en güzel şiirlerini ve yazılarını Bursa'ya dair yazdıklarını sevinerek gördüğümü söylemek isterim. Kent üzerine yazmak, bir edebiyatçı için taşralılık değil, edebiyatın ta kendisidir…
Mekânla kişi arasındaki romantik ilişki
    Her şehirde yaşayana şehirli denmez… Şehirli olmak, bir kültür işidir. Yarım asır şehirde   yaşayıp da şehirli olamayan insanlar çoktur. Ancak bunun sorumlusu şehirli olamamış hemşerilerimiz değil, bu şehrin yöneticileridir… Bu hafta sizlerle kent kültürü üzerine    söyleşmek istiyorum.
     Kişilerle mekânlar arasında romantik bir bağ vardır.Kişiler, çocukluğunun geçtiği mekânlar   çok kötü olsa da, yeni ve farklı hatta çok daha güzel bir şehre, mekâna taşındığında bile mutlu olmaz. Her zaman çocukluk yıllarının geçtiği mekânı arar. Uzun süre mekânla kişi   arasında bir uyum sağlayamaz. Kişi bu yeni mekânda kendisini yabancı hisseder…
Yerel yöneticiler, yönettikleri şehre, çok farklı mekânlardan kopup gelen hemşerilerimize,      halen yaşadıkları ve nesiller boyu yaşamak istedikleri bu şehri tanıtmalı ve onu sevmesini sağlamalı. Çeşitli kent ve kasabalardan gelen insanlar Bursa'yı sevip mutlu olamazsa, kentte yapılan eserleri de koruyamayız...

Midas'ın her tuttuğu altın oldu
    Kişi ile mekân arasındaki süren romantik ilişkinin farklı mekâna göç etmekle yarattığı       kopuş, bazen, zaman içinde mekânın değişmesiyle de yaşanır. Asırlardır Bursa'da       yaşayanlar   Bursalılar bile, son 30-40 yılda şehre yabancılaştı… Orta yaştaki Bursalılar için, çocukluk yıllarındaki şehrin hızla değişmesi, başka kent ve kasabalardan kopup gelen göçmenlerde yarattığı kadar, belki de daha fazla etki yapıyor. Belki de bu nedenle, son       yıllarda yayınlanan   eski Bursa fotoğrafları bu kadar ilgi görüyor.
      Eski Bursalıların istisnasız tümü, değişen Bursa için üzülüyor. Ama ne yazık ki, Bursa'nın bu değişmesinin de sorumlusu bizatihi kendilerinin olduğunu biliyor. Rant ve para için o tarihi evleri, mevsimine göre her tür meyve ağacının bulunduğu bahçelerimize apartmanlar diktik…
Frigya kralı Midas, oğluna yardım ettiği için, "dile benden ne dilersen" demişti tanrı Dionisos.  Aç gözlü kral Midas da "her tuttuğum altın olsun" demişti ya... Sonra da her tuttuğu altın  olunca Midas'ın, çevresindeki çocuklarına, sevdiklerine bile dokunamamıştı, buz gibi soğuk  ve cansız altın olacağı için. Bursalılar hep bizim evlerimiz bahçelerimiz ne zaman imar        planına alınacak, beş kat, altı kat verecek diye diledi, bekledi yıllarca. Dileğim gerçek oldu     sevgili Bursalılar, her köşe para, rant oldu. Ovamız yağmalandı, tarihi evleri yakıp yerine apartmanlar yaptık. Şimdi de, dokunacağımız her şey ranta dönüşeceği için, yıkımdan   kurtulmuş Bursa'daki bazı değerlere dokunmaya korkuyoruz.
Şehir terbiyesi ne demektir?
     Bir süre önce, üst kat komşularımızdan biri, çöplerini pencereden apartman boşluğuna      atmıştı. İlk aşamada çok kızıp köpürmüştüm. Ancak çıkıp bu kadınla konuştuğumda, kadının  hiç de kötü niyetli olmadığını gördüm. Çünkü kadın, geldiği köyünde de, çöplerini penceresinden atıyordu. Ortadaki tek sorun, bu ailenin yeni yaşam mekânı olan şehir      kültürünü tanımamış olmasıydı.
    Yerel yöneticiler, Bursa'ya kırsal alandan gelen yeni hemşerilerine, sadece bu kenti       sevdirmek için çaba göstermemeli, onlara şehir terbiyesi ve kültürünü de öğretmelidir. Kırsal kesimden şehre gelen göçmenler için en önemli yabancılaşma unsuru da, köyden getirdiği terbiye ve kültürüyle şehirde var olan terbiye ve kültür arasındaki çelişkidir.
Ancak her şehrin terbiyesi ve kültürü de farklıdır. İşte kent kültürü denilen unsur da budur.     Eski Bursa'da yaşayan şehir kültüründe, diğer şehirlere göre oldukça farklı özellikler bulunmaktaydı. Örneğin evden eve akan Pınarbaşı suyu nedeniyle bir su kültürü vardır.
Hemen her evde bir müzik aleti bulunur, evlerde özellikle sanat müziği fasılları sık sık yapılır. Bursalılar dinlerine çok bağlı, ama asla tutucu değildir. zengin bir hamam kültürü ve yemek kültürü vardır.
Bursa'nın özellikleri
    Bursa'nın değerleri sürekli yitip gitmekte. Belki yeni yeni değerler üretilmekte olsa Bursalılar değerlerini istiyor. Bir asır önce Bursa'nın semtleri ve bazı yakın köylerinin özellikleri şöyleydi.

 İnkaya'nın fasulyesi, ayısı
 Atpazarı'nın Çingenesi
 Atranos'un kayağı
 Ulucami'nin yazısı ve sufisi
 Apolyont'un gölü
 İlbese'nin kömürü
 İznik'in yeşil madeni
 Ulucami'ın şadırvanı,
 Çatalfırın'ın Yahudisi                                                                                                                                  Çekirge'nin hamamları...
 Hisar'ın çirozu
 Hamzabey'in çakalı
 Zeyniler'in evliyası
 Setbaşı'nın Ermenisi,
 Soğanlı'nın soğanı
 Samanlı'nın samanı
 Somuncubaba'nın fırını
 Dobruca'nın kalası
 Kızıklar'ın kestanesi
 Karamazak'ın Yörüğü
 Kuruçeşme'nin Yahudisi
 Gemlik'in tersanesi
 Kelesen'in baklası
 Şeyhali'nin nektarı
 Mollaarap'ın Tatarı
 Misi'nin pekmezi, üzümü
 Maksem'in kazı
 Mihaliç'in peyniri
 Nilüfer'in odunu
 Yıldırım'ın Gürcüsü
 Yenişehir'in dolabı
 

Değişen Bursalılık
    Bursa'nın hızla kentleşmesi ve yoğun nüfus artışına karşın, kimliğini her şeye karşın korumasında yerel yönetimlerin fazla bir katkısı yok… Bursa'nın en önemli şansı, gelen    nüfusun önemli bir bölümünün Rumeli'nden gelen göçmenler olmasıydı.
    İki hafta önce katıldığım İstanbul'daki Göç Sempozyumu'nda, bazı kent ve semtlerde,        özellikle Güneydoğu Anadolu'dan gelen göçlerin yarattığı sorunlar tartışıldı. Rakamsal istatistiklerle, bu bölgelerden yaşanan göçle söz konusu semt veya şehirlerde gasp, kap-kaç başta olmak üzere suç oranının birkaç misli arttığı vurgulandı.
    Oysa Bursa, çok daha şok edici yoğun göçler yaşamış olmasına karşın, İstanbul'a, kırsal kesimlerden gelen göçmenlerin yarattığı sorunları hiçbir zaman yaşamadı. Bu açıdan Bursa    çok şanslı sayılabilir. Ancak son günlerde Kapalıçarşı önünde, turistleri bıktırırcasına mendil satmaya çalışan, ya da orada-burada boyacılık, satıcılık yapmaya çalışan, hatta kandil günleri sokağımızı kapatıp adeta zorla para toplamaya çalışan çocuklar türedi. Oysa, bu çocukların yasal olarak çalışmaları yasak değil mi, bu çocukların okullarda olması gerekmiyor mu?
Yine bazı sokakları işgal eden ve zabıtanın bile dokunamadığı işportacılar, köprü altlarında   yatan balici gençler de çoğaldı… Sanırım yerel yöneticilerimiz, bu gelişmelere,   İstanbul'laştığımız için sessiz kalıyor…
    Prof. Dr. İlber Ortaylı, Göç Sempozyumu’nda yaptığı konuşmasında İstanbul için ilginç bir saptama yaptı: "Türkiye'deki hemen tüm kırsal alanlarda altyapı sorunlarının çözülmüş   olmasına karşın, kentlerde yaşanan onca işsizliğe karşın yine de kırdan kente göçün   yaşanması anlaşılır gibi değil. Altyapısı tamamlanan yüzlerce köy, bugün boşalmıştır.     İstanbul'a göçler, kitaplarda okutulan o klasik tabirle "Kırın itmesi, kentin çekmesiyle" gerçekleşmiyor. Bugün İstanbul'a gerçekleşen göçün temelinde yatan en önemli gerekçe şu: Talana, yağmaya, yasa dışılığa, gasplara olan duyarsızlık. Kırsal kesimdeki aileler için       İstanbul, kısa sürede ranta dönüşebilecek sonsuz işgal alanlarının bulunduğu, fethedilecek topraklar olarak görülmekte...

    Ortaylı'nın İstanbul için ileri sürdüğü bu senaryo umarım Bursa için gerçekleşmez.    İstanbul'da yaşanan deneyimi, yerel yöneticilerimiz iyi takip etmeli ve zamanında önlem       almalı. Bursa kültüründe, asırlarca yaşamak gayesiyle kentimize gelen her hemşerimize   kucağını açmak vardır. Onlara yardım ederiz. Ama bizim kültürümüzde asla, yağmacılık, gasp ve işgalcilik yoktur. Bursalılar, her zaman yasalara ve yerleşmiş değerlere saygı duyar…

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 BURSA KÜLTÜRÜ (2)

Mustafa DOĞRU             Çınar Lisesi Coğrafya Öğretmeni

 

    Geçmişi M.Ö 3000’li yıllara uzanan Bursa bunca yıl boyunca çeşitli toplumları üzerinde barındırmıştır.

    Her toplum kendi hayat tarzını, kültürünü toplamış eserlerinde bunu yansıtmıştır. Osmanlı kültürü ile yoğrulan ve Osmanlı devletinin tohumlarının atıldığı Söğüt, Kocayayla ve        Bursa'nın fethi bir medeniyeti bir kültürü doğurmuştur. Hisar, Muradiye, Yeşil, Yıldırım,      Çekirge, ve daha bir çok semtinde bunu görmek mümkündür. Bu gün Bursa kültürünün mayasını oluşturan bu eserler ile zengin bir kültüre sahibiz.

    Efendim gözler yalan söylemez. Ananızın babanızın yaptığı el işlerine gıpta ile     bakmışsınızdır. Hele el işçiliği ayrı bir güzellik bırakır üzerimizde.  Sepet örme, çit (köfün)      örme, dantel oya işleri. Demirci, kaşıkçı, zurnacı, bakır işleme, hat, tezhip, süsleme, oymacılık çini işçiliği ve daha neler neler. Bursa Ulu caminin minberinin tarihi işçiliği.

    Eski evler görmüşsünüzdür. Ahşap ağaç işçiliği harika işlenmiştir. Kapılarda içimizdeki aşkın sevginin hoş yüzünü bulursunuz. Yeni bir dünyaya açar sizi. Yeni bir yüz ile karşılaşır. Ve nasılsınız efendim der gibi. Siz yüzünüzle ve gözünüzle kapıdaki yeni bir sanatın içinde    hayal âleminde dünyanın güzellikleriyle yüzleşirsiniz. Bir Cumalıkızık bir İznik kültürün      zirveye çıktığı yerler. Cumalıkızık Osmanlıların Bursa civarına yerleşmeye başladıkları yıllarda kurulmuş 700 yıllık bir vakıf köyüdür. Köy tarihi dokusunu bu güne kadar korumuş ve       Osmanlı erken döneminin kırsal sivil mimarisinin eşsiz örneklerini bağrında taşımaktadır.Bu köydeki mimari eserlerine bakarsanız kültürün bütün izlerini görürsünüz. Zamanın bütün     doğal güzellikleri yansıtılmıştır.

    Buradaki kültür duvarlardan sokaklara kadar yansımıştır. Yaşadığınız bütün bölgelerde o yörenin kültürü damarlarınıza işlenir. Bursa kültüründe hayat vardır. Aşk vardır. Sevgi vardır, muhabbet, dostluk vardır. Bütün bunları besleyen birlik ve beraberlik vardır. Geçmişle  gelecek arasında köprü kurar. Atasından gördüğü güzellikleri alır ve yaşatır.

    İçerisinde birçok kültürel varlıkların bulunduğu Bursa ile ilgili el sanatlarından, giyime, ev döşemelerinden doğal yeşilliğine alabildiğine kültür vardır. Burada hepsinden söz etmek mümkün değildir. Çeşitli dönemlerde Bursa Avrupa kentidir diye modernlik anlamında        kültürel değerler ard edilse de bursa halkı bunu pek benimsememiştir. Bugün kime sorsanız bunu hatırlamaz bile. Kendi öz değerlerine sahip çıkan halk bunları da korumaktadır. Emek verilerek kazanılan davranışların başkası tarafından farklı yönlere çekilse de halkın bunu      kabul etmediği görülmektedir. Siz her gün sabahleyin karşılaşan iki komşunun nasılsınız efendim Hayırlı sabahlar deyip sıcacık bir selamlaşmasını alıp, yerine "merhaba iyi günler     deyip geçen soğuk bir damlayı mı içinize sığdıracaksınız. Kendi kültürel değişimini yıllarca    önce kapan ve kabul eden bir kültürün kolay değişmesini beklemek zayıflıktır. Yaşayan         halka isyandır. Bu nedenle ara sıra Bursa kültürünün içine girerek o güzellikleri yaşamak gereklidir. Bir örnek vermek gerekirse eskiden benim doğduğum köyden Bursa'ya pazara fasulye gelirlermiş. 3 gün süren yolculuk sonunda sabahleyin Çekirge taraflarında şehre       girilir, girerken de bursa hanımları rahatsız olmasın diye güneş doğduktan sonra         sokaklardan sessiz bir şekilde yürünüp Tahtakale'ye varılırmış. Bu halk, sabahleyin Bursa hanımefendi ve beyefendileri at nallarının sesleri ile rahatsız etmeyi saygısızlık gören halk    şimdi mumla aranmaktadır. Bugün yüksek sesle konuşma büyüme, yüksek sesle müzik    dinleme modernleşme, konuşurken gayrı ahlaki kelimeleri kullanma kendini bir şey        zannetme olarak görülürken 1930 lu yıllarda yaşanan yukarıda verdiğim güzel hasletler        aranır olmuştur. Bursa kültürü hayatımızın her alanını kuşatmış iken bundan uzaklaşma      kültürü bizleri korkutmaktadır.

    Zaman içerisinde Bursa kültürü ile yoğunlaşmak için Kozahan'da bir bardak çay, Tahtakaleden Hisar ve Tophane’ye oradan da Muradiye ve Çekirge'ye doğru bir yürüyüş yapmanız sizleri zengin Bursa kültürü ile doyuracaktır.

   Osmanlı döneminde devam eden halk pazarları, panayırlar geniş kitleleri etkilemiş, kültür   olarak devamını sürdürmektedir. Bugün Büyükorhan ilçesinde Cuma Pazarı adıyla bilinen    pazar geçmişi 500 yıldan fazladır. İlk kurulduğunda Bizans ile Osmanlı halkının ticari     ilişkilerinin geliştiği ve kültür alışverişinde olduğu bu pazar bu özelliği ile belki de Türkiye'de    tek pazardır. Halkın dini hayatı, sosyalleşmesi, panayırları ile bambaşka özelliği vardır. Bu   pazara Erzurum'dan Kars'tan Edirne'den gelenler vardır. Buradaki kültürel havanın başka    yerde olmadığını söylemektedirler. Özellikle Büyükorhan'da askerlik yapanların buradaki pazardan ve çevre kültüründen etkilendiklerini başka illerden gelip bu pazarı tanıyanlardan duymaktayız.

    Bursa Büyükşehir Belediyesi ile Osmangazi ve diğer ilçe belediyelerinin Bursa Kültürü ve bunların sembolü, tapusu sayılan tarihi yerleri restore ettirmeleri de bunu göstermektedir. Karabaşî tekkesine gidip te Mevlevi hanları ve yaptıkları programı izlenmelidir. Yine Irgandı köprüsünü yeniden canlandırılması ve üzerinde el sanatlarını canlandırma faaliyetlerinin sürdürülmesi, kent müzesi Bursa kültürünün olgunlaşmasını sağlayan tapulardır. Bu konuda birçok ilden buraları gördükten sonra aynı türden çalışmaların yapılması ve kent kültürüne kazandırılması için yardımcı olmaları istenmektedir

    Yine Bursa ile birlikte anılan Hacivat ve Karagöz, İskender Kebabı, Bıçakları, Bakır işleme,  İpek, Dokuma, Yeşil, Emir Sultan mahalleleri, sanatı ve sanatçıları ile zengin bir hazine ve    kültür oluşturmuştur.

    Her biri ayrı bir araştırma konusu olan Bursa Kültürüne sahip çıkılması ve yeni nesillerde geliştirilmesi dileğiyle.

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 BURSA’NIN TRAJEDİSİ

         Şehrimiz, insanların yaklaşık olarak MÖ 3000 lerden beri kentler kurduğu düşünülürse,     çok genç bir şehirdir.Yaygın kabule göre Bursa,  MÖ 180' ler civarında Kartacalı komutan Hannibal’in planlamaları sonucunda Bithynia kralı I. Prusias’ın gözetiminde kurulmuştur.

     Kentin kurulması ile ilgili ayrıntıları daha iyi anlayabilmek için o zamanki  siyasi duruma bir göz atmamız gerekecek.Roma imparatorluğu Kuzey Afrika’da kurulmuş olan Kartaca      uygarlığı ile uzun yıllar süren 3 savaş yapmıştır.Bu savaşların ikincisinde Kartacalı komutan Hannibal’in yıldızının parladığını görüyoruz.Roma, Ana Tanrıça Kybele’yi Anadolu’dan ithal ederek Hannibal’i yendi.Roma’yı bir gün ele geçirmek düşlerinden  vazgeçmeyen Hannibal tekrar güç toplamak için Bursa ve İzmit civarında hüküm süren Bithynia krallığına sığınır.Hannibal  önce kral I.Prusias’a  askeri ve strateji konusundaki dehasını kabul ettirmek, sonra da kafasında Roma’ya   karşı kurduğu planlar için destek sağlamayı umuyordu.     Bursa’nın kurulması bu  döneme rastlar.Başkenti Nikomedia(İzmit) olan Bithynia  Krallığı Bergama Krallığı ile Balıkesir ve Çanakkale’yi içeren Mysia bölgesi için savaşıyordu.İzmit ile Mysia bölgesi arasındaki uzun mesafe Bithynia birliklerine ikmal yapma şartı vermiyordu.     Arada bir noktada kurulacak bir  askeri birim, ordunun ikmalini kolaylaştıracaktı.Bu ihtiyaç Hannibal’i harekete geçirdi.Bir asker ve stratejist olan Hannibal bölgeyi bu gözle taradığı zaman Bursa’nın ilk  kurulduğu yer olan Tophane sırtlarını buldu.Sırtını Uludağ’a dayamış olan bu bölge savunulmasının  kolay olması ve İzmit ile Mysia   arasında bir ikmal noktası    olacak özellikleri taşımasından dolayı uygun gözüküyordu. Kentimiz bu şartlar içinde      kuruldu.

      Anlaşıldığı gibi Bursa bir askerin gözünden, askeri ihtiyaçlar düşünülerek kurulmuştur. Oysa şehir kurulması konusuna sivil bir gözle bakarsak bazı soru işaretleri doğabilir.

      Şehir kurulumu sürecinde ilk düşünülen öğe şehrin korunaklı ya da kolay savunulabilir olmasıdır.Kuşku yok ki seçilmiş yer bu açıdan uygundur.Ne var ki Uludağ’a yaslanmış        kayalık bir düzlük üzerinde kurulacak kent ileride genişleme açısından yer sorunu çıkarabilir.Genişleme halinde yeni  yerleşimlerin ovaya doğru olabileceği akla geliyorsa da, bu durumda düz ovada savunma sorunu yeniden baş gösterir.Bu açıdan en uygun çözüm hafif bir eğimle dağa yaslanmış daha geniş bir düzlüktür.Hafif eğim, taraçalar açılmasıyla kentleşmeye elverişli düzlükler sağlanmasına müsaade eder.Şehircilikte tüm zamanlar için geçerli önemli bir kuralın Bursa’nın kurulumunda ihlal edildiğini görüyoruz.Bu kural güneye bakan kentlerin her açıdan daha sağlıklı olacağı kuralıdır.Bu durumda (kuzey yarım küre için) soğuk kuzey rüzgarlarından korunmak  ve güneşten daha çok faydalanmak mümkün olur.Tarihte bu kurala uygun kurulmuş şehirler çoktur.

       Bu birkaç kuralı önümüze koyduğumuzda insanın aklına şu soru geliyor: Acaba  Bursa’nın kurulması için daha uygun bir yer bulunamaz mıydı?

     Şehrin kolay korunması kuralına göre bir tepe ya da dağ bulmamız gerekiyor.Buna göre adaylar Uludağ, Katırlı Dağları ya da Gündoğdu Tepesi olabilir.Bu yerlerin hepsi de bir       yükselti  olduğu için şehrin kolay korunabilmesi kuralını sağlarlar.Kentin güneye bakması kuralını uygularken Uludağ zorluk çıkaracaktır çünkü bu durumda Bursa’yı şimdiki Tavşanlı   gibi Uludağ’ın güneyine kurmak gerekecekti.Bu da planlanan yerin epey uzağı demektir.      Katırlı Dağları’nın ve Gündoğdu tepesinin güney yüzleri bahsedilen iki şartı sağlıyorlar.Fakat Gündoğdu’nun burada Katırlı’ya göre bir avantajı var.Çünkü hemen arka yüzü yani kuzeyi Gemlik Körfezi.Kara ulaşımının  ancak çok sonraki  çağlarda popüler olduğunu hatırlamamız gerekiyor.O  günün teknolojisiyle büyük  miktarda malı ya da çok sayıda insanı bir yerden bir yere nakletmenin en uygun yolu  deniz yoluydu.Bu yüzdendir ki, insanlar ilk çağlardan beri     en uzak noktalara kadar  ancak deniz yoluyla gidebilmişler ve deniz araçları kara      araçlarından   çok daha önce gelişmiştir.Bu durum Gündoğdu’ya önemli bir avantaj kazandırıyor.Üstelik  İzmit, İstanbul, Gemlik üçgenine çok yakın bir bölgede.Ayrıca denizden gelen ve gidenlerden çok rahatlıkla haberdar olunabilecek bir konumda.Belki kentimizi bir    asker değil de bir şehir  plancısı kursaydı (ilk çağın en ünlü şehir plancısı Anadolulu bir hemşehrimizdir: Hippodamos) , Gündoğdu’nın güney sırtını tercih edebilirdi.

     Kentimizin bir yandan trajedisi, bir yandan da talihi şudur ki; bir asker tarafından savaşta stratejik fayda sağlaması için kurulan şehrimiz tarihinde   büyük bir savaş görmemiştir.Osmanlıların Bursa’yı alması sırasındaki çatışmaları ve Kurtuluş Savaşı’nda, iki ordunun karşı karşıya gelmediği Yunan işgalini  saymazsak, Bursa tarihi boyunca barışın egemen olduğu bir  kent olmuştur.

                                                                                              Alper Can  

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

BURSA’DA KENTLEŞMENİN TARİHSEL GÖÇÜ

    İki noktadan bir doğru geçer.Konu Bursa’da kentleşmenin tarihsel göçü olunca üçüncü noktadan da yine aynı doğru geçiyor.

    İlk noktamız MÖ 5000. Buzul çağının sona ermesinden sonra insanlar mağaralarından çıkıp sabit yerleşkeler kurmaya başladılar.Toprakla yeni  tanışmış olan, tarımı henüz icat etmiş olan insan soyu için Anadolumuz ve Bursa  o dönemlerde gözde bir yerleşim yeriydi.       Günümüzden 7000 yıl önce yerleşim için şehrimizin en gözde bölgesi doğu  kesimiydi.      Yazının bulunmasından önceki bu dönemlere ait yerleşimlerin çoğu Yenişehir  ve İznik ilçelerimizin sınırlarındaki höyüklerdir.Bu olgunun nedenini düşündüğümüzde akla ilk olarak o dönemlerde boğazlar üzerinden sürmekte olan yoğun insan göçü geliyor.O dönemde insan nüfusu henüz az ve ortalık hala yeterince tehlikeli.Dolayısıyla göç yolu üzerinde bulunan ilk uygun yere yerleşiliyordu herhalde.Henüz birbiriyle savaşacak kadar insan olmadığı için      bölge seçiminde savunma ihtiyacı ön planda değil.

    İkinci noktamız Ortaçağ.Bizans ve Osmanlı yerleşimlerini bu kapsamda ele alalım.Dönemin değişmesiyle birlikte insan ihtiyaçları ve yaşama tarzı da değişti elbette.Deniz, çok kullanılan    bir ulaşım yolu oldu.Yeni yerleşimler hem denize yakın,hem de denizden gelecek saldırılara   karşı güvenli bir mesafede olmalıydı.Şehrimizin doğu tarafları denize biraz uzak kaldığı için gözden düştü.Şu anki kent merkezimizin olduğu yer ve Tophane tepesi ihtiyaçlara en uygun yerdi.Bu yüzden hem Bizans hem de Osmanlı kent merkezi olarak burayı seçti.Bu dönemde günümüzdekine benzer bir kent yaşamından söz edilebilir.Güvenlik  için merkezden fazla uzaklaşamayan, gereksinimleri için merkezdeki esnaf ve zanaatkarlara bağımlı bir kent      yaşamı bu.

      Son noktamız bugün.Günümüzde şehrimizde yeni kurulan yerleşimlerin çoğu batı kesiminde.Yerleşim yeri seçerken güvenlik artık düşünülmesi gereken bir konu değil.  Merkezdeki sosyal ve ticari hayattan uzak kalmamak gelişmiş ulaşım araçlarıyla mümkün.      Tabi ki yerleşimlerin neden batıya kaydığı hakkında son sözü kent plancılarına  bırakmak  gerekir.

       İlk iki noktamızı birleştirdiğimizde doğudan batıya giden bir doğru elde ettik.Tesadüf ki üçüncü nokta da bu doğrunun devamında kaldı.Anadolu anakarasının tektonik hareketlerle bütün olarak batıya kayması gibi şehrimiz de  ağır ilerleyen bir canlı gibi batıya kayıyor.

    Kentleşmeye bir de teknik açıdan bakalım.2004 Martının sonlarında Erzurum’da  meydana gelen 5.1 ölçeğindeki depremde 9 kişi öldü.Günümüz Anadoluluları 4.5 milyar yaşındaki dünyamızın deprem gerçeğini görmezden gelip evlerini kerpiç kullanarak  geleneksel      usullerle yapıyor ve gönül rahatlığıyla içine girip uyuyabiliyorlar.Günümüzden 7000 yıl önce      de Bursa’da yaşayanlar, ama bu kez, başka bir teknik bilmedikleri için,  aynı usul ile kerpiç evlerde  yaşıyorlar ve doğanın felaket saati geldiğinde evlerinin içinde can veriyorlardı.Geçen 7000 sene kırsal kesimde ev yapım tekniğinde pek fazla şey değiştirmemiş gibi.Zamanın geçmesine bakarak  o zamanın insanından daha ileride olduğumuz söylenebilir mi?Ölüm şeklimizi kendimiz belirliyor ve aynı şekilde can   veriyoruz.

     Medeniyetin kuruluşundan günümüze üzerinde yaşadığımız topraklar pek çok ulusa        vatan oldu.Bunlardan bazıları zamanının çok ileri devletleriydiler, diğer alanlarda olduğu gibi bayındırlık alanında da önemli ilerlemeleri, büyük eseleri meydana getirmişlerdi.Eğer uygarlaşma, insan türünün geçmişteki başarılarını alıp onları daha da ilerletmek ise, bu         zincir verdiğimiz örnekte sekteye uğramış görünüyor.Oysa ki bu topraklar, kurulan kenti araziye uygun kurma yönteminin bulucusunu yetiştirmiştir.Bulduğu yöntem günümüzün süper gücü kabul edilen ABD’de hala kullanılmaktadır.Öyle ki, Amerikalılar bu yöntemi  taklit etmekle kalmıyorlar, kurdukları şehirlere de taklit ettikler Anadolu kentlerinin isimlerini veriyorlar :Philadephia, Manisa yakınlarında antik çağdan kalma bir yerleşim.Fransızlar ise ,mamur başkentlerine Kaz dağlarının efsanevi çobanı Paris’in adını vermişler.

         İnsan türünün geçmişinin muhasebesini yapanlar mamur ve refah içinde, yapmayanlar  ise kerpice bağımlı.

                                                                                                 Alper Can                                          

[The Page Banner feature is not available in this web]

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 08/05/10