Dağcılar öyle derler ya, kendilerine neden tırmandıkları
sorulduğunda: Çünkü dağlar orada.Eğer siz de Uludağ orada durup durduğu ve
merakınızı uyandırdığı için bir Uludağ yürüyüşüne katılırsanız, ve ola ki
hayata, varlık dünyasına farklı iki bakışla bakmak ve sonra da bunları
çarpıştırmak isterseniz iki gününüzü ayırın derim.
Bursa’nın Uludağ’a bakan sırtlarından
başlayın yürüyüşünüze. Evlerin bittiği yerden yukarı doğru devam edin. Kent
hayatının bitip yaban hayatın başladığı sınıra şahit olun. Beton grisinden
yeşile, toprak rengine, sarıya, kırmızıya geçişi yaşayın. İlk gününüzün adı
YAŞAM. Bu parkurda Uludağ’ın canlı kısmına şahit olacaksınız. Yeşilin kaç tonu
olduğunu sayın, farklı ağaç türlerini ayırt etmeye çalışın, masum gibi
görünen mantarları fotoğraflayın, kuş seslerini taklit etmeye çalışın, domuz
izi bulmaya çalışın. Canlı varlıkların en temel güdüsü olan hayatta kalma
güdüsünün değişik tezahürlerini gözleyin kısacası. Bu yürüyüş kendi içinize
bir ‘iç yolculuk’ yapmak için de iyi bir fırsat. Böyle bir doğa parçasında
kaç gün tek başınıza kalabileceğinizi düşünün. İnancı uğruna Uludağ’a kaçan
bir keşiş olsaydınız böyle bir yaşamın zorlukları sizi inancınızdan vaz
geçirir miydi? Yaban hayatın zorluğundan yılıp inancınızı terk ederseniz ne
kadar inanıyor sayardınız kendinizi? Babası sevdiğiniz kızı size vermeseydi
ve kaçabileceğiniz tek yer bu dağ olsaydı aşkınızın gücü yeter miydi sizi bu
dağda yaşatmaya?
Yürüyüşe başlayalı neredeyse bir saat
olacak. Sırt çantanız kendini hissettirmeye başladı. Nefesleriniz
sıklaştı. Belki sigaradan doğan öksürük krizi atlattınız. Ya da ham vücudunuz
size şehirde göndermediği mesajlar gönderiyor şimdi. Kendime ne kadar
yabancılaşmışım diye düşündünüz mü? “Şehirde çok gerekmediği için
kullanmadığım kaslarımdan ancak şimdi haberdarım. İşe yetişmek üzere her
zaman yaptığım gibi kahvaltısız çıktığım için yola başım dönüyor sanki ve
şakaklarım zonkluyor.”
İnsan sosyal bir canlıdır
derler. Derler ama çağımızın yaşam şekli insanı gitgide atomlaştırıp
etrafından soyutlamıyor mu? İşte yanı başımızdaki dağdan bihaber yaşamışız
bunca zaman. Zor koşullar insanları birbirine yaklaştırır, dayanışma ruhunu
canlandırır. Şehirden uzak bir doğa parçasında yürüyorsunuz. Bir eşyaya,
gıdaya yardıma ihtiyacınız olabilir. Başınızı çevirip baktığınızda ekip
arkadaşınızı göreceksiniz. Zorda kalmış insanların o içten sesiyle yardım
istediğinizde ihtiyacınızı karşılayacak. Çünkü siz bir ekipsiniz. Böyle bir
yürüyüş ekip arkadaşınızla ilgili sorgulamalar için de verimli
olacaktır. "Zorda kaldığımda yardım isteyeceğim kişi o.Ne kadar tanıyorum
onu? Benim yiyeceğim az, ondan istesem paylaşmaya ne kadar istekli olur? Ya
da sürekli o benden bir şeyler istese sabrım ne kadar olur? Her ne olursa
olsun faaliyet bitene kadar sabırlı olmalıyım. Her şey güzel gidiyor da
şurada sürekli konuşan kızlar sinirimi bozuyor.Acaba bana da sinir olanlar
var mıdır? ”
Düşünecek, sorgulanacak çok şey
var. Ama bu arada çevrenizdeki güzellikleri, her zaman göremeyeceğiniz
ayrıntıları da es geçmeyin. Geri döndüğünüzde ne kadarını ve hangi
ayrıntıları hatırlayacaksınız bakalım.
Tadını çıkarın. Çünkü yokuş yukarı
çıkıyor olmak dışında her şey güzel. Yoğun bir yeşil şemsiye üstünüzde, yer
yer güneş sızıyor aradan, sıkça şırıl şırıl dereciklerin üzerinden
atlıyorsunuz. Vücudunuzdan, arkadaşlarınızdan, doğadan yeni algılar akıyor
beyninize.
Kadıyayla yakınlarındasınız. Ab-ı
hayat denen mevkide yakıp ateşi doyurdunuz karnınızı. Sonrasında ise kısa bir
şekerleme uykusu. Ohh, hayat budur işte. Diyenler boşuna “hayat suyu” dememiş
bu bölgeye. Burda her şeyden hayat fışkırıyor: su, toprak, ağaç,kuş ve keyfi
yerinde ben. Bu huzur anında ekip şefiniz “Haydi arkadaşlar yola devam,
pineklemeye gelmedik” diyor. Ne hissettiniz ona karşı?
Öğleden sonra sıcağı bastırdı. Güneşi
daha fazla hissediyorsunuz sanki. Oteller bölgesinin biraz üstünde bu akşam
kamp kuracaksınız. Bacaklarınız zorlanıyor artık. Ne kadar kaldığını sıkça
sorup mızıldayan olmak istemiyorsunuz. Bakalım ne kadar dirençlisiniz. Başka
bir yorgun kişi yürüyüş hızından şikayetçi olacak olsa ona arka çıkıyorsunuz
, sanki eleştirilecek bir şeyler arar gibi.Yoksa yorulunca daha tahammülsüz
mü oluyorsunuz? Böyle bir durumda bitmek bilmeyen yolun sinirlerinizi
bozmaması içinizden kendi kendinize ne derdiniz: Madem düşünmeden bir karar
verip başladım bu faaliyete sabredip bitirmeliyim – Mutlaka bir yolunu bulup
ekibe mola verdirmeliyim – Yoruldum ama hiç böyle keyifli yorulmamıştım....
Kamp zamanı. Dağ çabucak soğudu. Çadır
kurmak için çantalar açıldı, ekip arkadaşınızla birlikte giriştiniz işe. İş
bölümünde zor iş kime düştü, liderlik mi taslıyor size?
Yürüyüş sırasında ekip şefinin
yetkinliğinden belki kuşku duymuştunuz ama bakın; size söylediği saatte
grubu kamp yerine ulaştırdı. Çadırlar kuruldu, akşam yemeği hazırlanmak
üzere.Ve güneş batımı seyri için tam da uygun vakit. Durup doğayı
dinleyin.Şehir seslerinin hiç biri yok. Biraz uzaklaşın kamp yerinden. Dağa,
göğe, uzaklara bakın, hissedin yalnızlığı. Geçirdiğiniz gün gelsin gözünüzün
önüne, yürüdüğünüz yollar. Evet bir iş başardınız. Alıp çantanızı bir yerden
bir yere gittiniz ve şimdi çadırınıza girip uyuyacaksınız. Her şey
planladığınız gibi. Şimdi dönün kamp yerine ve ateş başında geçen keyifli
saatlerin tadını çıkarın. Erken yatıp muhabbeti kaçırmayın sakın. Uyarmadı
demeyin, yarınki konuşmaların büyük bir kısmını kaplayacak bu keyifli
saatler.YAŞAM adlı bu ilk günde an’ı yakalayın.
Günaydınnnn...İyi ama bu da ne, saat
daha 7.Güneş giren çadıra uyku girmez. İyi uyudunuz mu?Tulum rahat değil
miydi, üşüdünüz mü, konuşanların gürültüsünden uykuya dalmanız gecikti mi,
çadır arkadaşınız horladı mı? Neyse canım, bir günlüğüne uykusuz kalmak
öldürmez insanı. Sabah kahvesinden sonra keyfiniz yerine geliyor. Etrafa yine
değişik bir şeyler görmeyi uman gözlerle bakıyor, sabah serinliğini içinize
çekiyorsunuz. Ormanın bittiği sınırdasınız. Bu yükseklikten sonra ağaç yok,
sadece ufak çalı kümeleri. Dün sık bitki örtüsü içinde yavaş yol almıştınız,
bugün daha çok yol kat edilebilir. Hedef göller bölgesi.Dün geçirdiğiniz
güzel günden sonra bugün ÖLÜM günü, yani parkurun adı bu.
Ekip yola koyuldu. Taşlık bir arazide
daha önceden geçilmiş patikadan devam ediyor yürüyüş. Ağaç, kuş, dere
seslerinden sonra bugün ortalık sessiz, ekipte henüz sabah mahmurluğu var,
kimse konuşmuyor. Düne göre ilk tezatlık bu sessizlik. Her yerde ne çok taş
var. Açık renkli bu taşlık arazi sanki bir taş çölü. Sanki her bir taş ölmüş
bir insan. Ara sıra bir üzerinden geçip azcık hareketlendiriyor onu. Dünyada
kalanların ölülerini anması gibi. Sonra yine o sessiz, hareketsiz alemlerine
dalıyorlar. Ve rüzgar. Yükseklik arttıkça ve onu kesecek orman örtüsü
kalmayınca yüzünüzü daha çok yalıyor artık, keskin ve serin bir ustura
gibi. Konuşmaları duymayı güçleştiriyor, sessizliğe katkıda bulunmak ister
gibi. Ve dağlar. Manzara alabildiğine açık. Sağda solda birkaç tepe var. Kaç bin
yıldır durdukları yerde, birilerinin onları algılayıp algılamamasına aldırış
etmeden mağrurca dikiliyorlar. Bizden sonra kaç kuşak görecek onları kim
bilir. Ne kadar da küçüğüz onların yanında, karınca kadar. Yerdeki karıncalara
bakar gibi bakıyor olmalılar bize. Şehir hayatında bir karınca ne kadar iz
bırakır belleğimizde? Bizim ömrümüze göre en fazla birkaç ay yaşar
karıncalar. Biz de dağların karıncaları mıyız, onlara göre kısacık kömürleri
olan? Hayır bu kadar anlamsız olmamalı ömrümüz.
İlk mola yerine varıldı. Güneş bugün
olabildiğine acımasız. Biraz nefeslenip sıvı takviyesi yaptıktan sonra yola
devam. Şekerleme yapacak gölge bulmak zor bugün. Öğle yemeğini tostla
geçiştirip zirve yapılacak, ancak sonrasında göl kenarında keyif
yapılabilir.
Yavaş yürüyen grup yine geride
kaldı. Ekibin kopmaması için arada bir durup onları beklemek zorunlu. Tepede
kavurucu güneş varken yavaş yürüyenlere hoşgörü daha az. İkinci seferden
sonra mırıldanmalar başlıyor. Düşen atı vururlarmış sözü geliyor akıllara. Ya
da, ancak güçlü bireylerin hayatta kalacağını savunan Darwin’in tezi. Oysa
dün suyunu sizle paylaşan arkadaşınız da yavaş grubun içinde. Nasıl bir
ikilem içindesiniz?
Zirve yolunda su yok. Mataranızdaki
miktarı idareli kullanmalısınız. Filmlerden hatırladığınız çölde susuz kalan
insanlar geliyor aklınıza. Sığınacak bir gölge yok, su yok. Çaresizlik böyle
bir şey olsa gerek? Böyle bir dağ başında susuz kalıp da ölmeyi
yakıştırabilir misiniz kendinize? Hayır, bu kadar anlamsız olmamalı, ölümüm
bile daha güzel olmalı.
Zirve uzaktan gözüktü. Şimdi daha iyi
hissediyor ekip. Önünde ulaşılacak hedef belirginleşti. Kısa bir mola. Ekip
kendini yokluyor. Yorulan ya da kötü hisseden var mı, suyu biten? İçinizi
hırs kaplıyor. Ekiptekiler birbirine motive etmeye çalışıyor. Ve hedefe doğru
yola çıkılıyor. Kısa molanın etkisi geçince sıcak ve yorgunluk tekrar
ziyaretinize geliyor. Biraz önceki motivasyon da azaldı. Acaba’lı sorular
geliyor akla. Hedeften çabuk vaz geçen biri misiniz yoksa ölmek var dönmek
yok diyenlerden misiniz? Bu hedef benim için ne kadar önemli? Önemini
yeterince benimsemediğim bir hedefte benim işim ne? Vaz geçersem ekipten
dışlanır mıyım? Ben burada beklesem de dönüşte katılsam gruba? Çok şükür en
zayıf halka siz değilsiniz. Yorulan birkaç kişi sayesinde tekrar bir kısa
mola veriliyor. Ve son atımlık barutla zirveye ulaşılıyor. 360 derecelik bir
manzara, hafif sallayan bir rüzgar soluk soluğa ulaştığınız başınızı
döndürüyor önce. Dinlenip nabzınız yerine geldikten sonra gözleriniz
manzarayı inceliyor. Zirve defterine ne yazacaksınız? Büyük bir iş
başardığınızı mı? Oysa bir çok çobanın her gün buraya çıktığını ve zirve
defterine kargacık burgacık harflerle adlarını yazdığını görüyorsunuz. Bir
başarı mıdır zirveye varmanız, kime göre bir başarıdır? Oysa zirveye
çıkmanın bugünün en anlamlı anı olacağını düşünmüştünüz. Şimdi ise kafanız
sorgulamalarla dolu, kazandığınız zafer sönükleşti. Gününüz anlamsız
kaldı. Sabahtan beri her an iliklerinizde hissettiğiniz ölüm yine her
yerde. Ekip arkadaşlarınız dışında hiçbir canlılık belirtisi yok. Zirvenin
hemen altındaki uçurumun görüntüsü aklınızda. Film seti gibi, arada bir
bulutların kapladığı o uçurumun başı sanki intihar etmeyi çekici
kılıyor. İntihar edecek olsam burayı seçebilirdim diyorsunuz.
Zirvenin kesilmeyen rüzgarına
çarpılmamak için orada fazla kalmadan inişe geçiliyor. Hemen aşağıda görünen
göl yeni sevinç kaynağınız. Balık var mıdır acaba, yüzebilir miyim acaba?
Sevinciniz uzun sürmüyor lakin. Doğaya hakim olmayı bir utku sayan insan oğlu
makineleriyle bu küçücük doğa parçasını da ele geçirmiş. Yakın köylerden
açılan stabilize yol ile traktörler, mobiletler rahatça gelebiliyor
buraya. Birkaç saatlik keyif düşkünü köy gençleri arkalarında şişe kırıkları,
ambalaj artıkları ve sönmüş ateş izleri bırakmışlar. Kirletilmiş bir doğa
hayalinizi ne kadar süsleyebilir? Gölün suyu duru, fakat çok soğuk. Balık da
olmaz burada maalesef. Geriye ne kaldı sevincimizi diri tutacak? Hala
yaşadığınızı karnınızın guruldamasından anlıyorsunuz. En temel güdünüzle
bugünkü yemeğinize girişiyorsunuz. Sanki doğa bugün bize canlılığından eser
bırakmamış. Etrafımız taş çölü ile çevrili. Her adımda yaşam-ölüm muhakemesi
yaptırıyor insana. Ekip arkadaşları da olmasa sanki bir zamanlar şehirde bir
hayatınız olduğunu unutacaksınız.
Bir dağa çıktım ve ben artık eski
ben değilim. Akşama evime dönmüş olacağım. İki gün önceki hayatıma kaldığım
yerden devam etmek üzere. Oysa algıladığımın dışında bir varlık boyutu daha
varmış. Dağlar, taşlar, göller. Adına evren denilen uçsuz bucaksız bir varlık
dünyası daha varmış ve insan bunun içine minicikmiş, yerdeki bir taş
gibiymiş. Kendi yarattığımız şehirlerimizde kendimizi evren hakimi
sana-durarak yaşıyor ve oyalanıyormuşuz. Bak yerdeki taşlara.Onlar da bir
zaman ‘benim’ diyen insanlardı. Yerdeki taştan farksız yatıp duruyorlar
şimdi. Ben de onlar gibi olmak istemiyorum. Öldükten sonra yakınlarım dışında
kimsenin anmadığı, yaşamış ve göçmüş bir fani olmak istemiyorum. Madem ki
ben varım ve biriciğim, ben göçtükten sonra, nasıl ki “bir Karac’oğlan vardı
“ diyoruz, benim de adım yayıla, şanım yürüye. Yoksa her şey çok anlamsız
olacak, bu kadar boş olmamalı hayat, dünya, evren. Yaşım otuz. En iyi
tahminle en az bir bu kadar ömrüm daha var. Nasıl yapmalı, nerden başlamalı
bilmiyorum ama çok vaktim yok. Bir milletin kurtarıcısı ya da bir dahi
olamam. Ama şu dünyaya anlamlı bir hoş seda bırakmak istiyorum. Bu ulu dağ
burada durdukça ben de kendi çapımda bir dağ olmak için çalışacağım. Günlerim
anlamsız geçmeye başlarsa bu faaliyeti tekrarlayıp aşınan zihnimi, gevşeyen
bedenimi bileyeceğim. Dağdaki bir taş olmamaktır kalan ömrümün
gayesi. Ormandaki bir ağaç olup gelecek kuşaklara sıcak günlerde gölge
sunmaktır emelim.
Yaşamın iki zıt kutbunu, ölümü ve
yaşamı birbirini izleyen iki gün içinde iliklerinize dek yaşayınca, zihniniz
verimli çalışıyor, şehirde kalıp da yıllar içinde edinemeyeceğiniz
deneyimleri, algıları kısacık bir zamanda yaşıyorsunuz. Çağrım o
kişilere: Yerinde, evinde hoşnut olmayanlar, durgunluk, bir şey üretememek ve
insani zaaflardan rahatsız olanlar, kaybetmeyi göze alıp yola
çıkabilenler. Sizden önceki milyonlarca insan gibi, dağdaki herhangi bir taş
olmamak için alın sırt çantanızı ve düşün yola. İNSAN olmaktan KİŞİ
olmaya geçin. Arayın; kendinizi, doğruluğu, hayatın anlamını. Bulmayı ummadan
arayın. Çünkü bileceksiniz ki, haz veren bulmak değil aramaktır, yolda
olmaktır. Sahip olmayı en yüce değer sayıp sahip olduklarını sınırlar
yaratarak diğer insanlardan ayıranlara inat, sınırsız yaşayın. Sınırların
neden olduğu çekişmeleri, savaşları, acıları ve ölümleri bunu hak eden
insanlara bırakıp siz yolda olmanın, kendinizin bilmediğiniz yönlerini açığa
çıkarmanın, başka dünyaların da mümkün olduğunu fark etmenin tadını
çıkarın. Çünkü KİŞİ oralıdır, sınır ise İNSAN’a müstehak.
Alper Can