Sinan
Bubik
Ben Bursa’ya 1950’li yılların ilk yarısında geldim. O günler ilçe nüfusu
ancak yüz binleri bulabilen bu şehir yeşil bir denizi, emekli memurların
yerleşim tercihleri yaptıkları sakin, huzurlu, sağlıklı bir kentti. Yerli
halka ilaveten 93 Harbi ardından göçen, batı kültürü ve iş disiplini sahibi
Balkan ve Kafkas kökenli muhacirler, aydın, sivil ve askeri emekliler modern
bir flora oluşturmuştu. Herkes birbirini tanıyamasa bile bir aşinalık
bulunur ve yabancılar hemen fark edilirdi.
Şehir Emirsultan, Yıldırım, Atpazarı (Dayıoğlu Hamamı mevki), Demirtaş,
Reyhan, Şehreküstü, Merinos evleri, Stadyum, Muradiye, Alacahırka, Maksem,
Temenyeri, İpekçilik Enstitüsü, Mollaarap sınırları ile bir elips çizerdi.
Fomara binası, Elektrik Santrali, İpekiş, Mernios Fabrikası Yeni Sebze Hali
iskân sahalarını aşıp ovaya uzanmış çıkıntılardı… Şehrin içindeki üç dere
yaz günleri bile coşkulu köpüklerle akardı. Cilimboz Deresi zaman zaman
intihar yeri seçilecek kadar su taşırdı… Bursa’da sessizliğin kendine has
ses, vardı. Pınarbaşı-Reyhan ekseninde evden eve geçiş yaparak devamlı akan
Pınarbaşı Suyu’nun, köşe başlarındaki sokak çeşmelerinin, hırçın derelerin
su sesine bülbül şakımaları, gugucuk sedaları, şen çocuk çığlıkları, Tophane
kulesinin tanınan vuruşları, seyyar yoğurtçunun çanı, sokak satıcılarının
melodik haykırışları, Cumhuriyet Caddesi’nin parke taşlarından üst
mahallelere yükselen yük arabalarının dingil kampanaları, bakırcılar içinden
yankılanan tempolu çekiç darbeleri, hepsi birden otantik bir senfoni icra
ederlerdi. Mahalle aralarına hatta Yeşil Caddesi’ne kadar yayılmış dokuma
fabrikalarından yükselen tezgâh sesleri gürültü olarak değil, bu senfoniye
ritim tutan yan sesler olarak algılardınız.
At arabalarının dingil kovanları her ustanın demir dövme tarzı ile farklı
bir tını verir. Bursa’da imal edilen bu arabalar allı yeşilli boyanır, güçlü
bir çift atın ardından dörder beşer arabalık bir katar oluşturup Anadolu’ya
sevk edilirlerdi. Bu mahir ustalar karoseri sanayinin öncüleri oldular.
Bugün Bursa’da otomotiv sanayi varsa bu şeref onlara aittir.
Yaz aylarında okul çocukları önlerinde tahta tepsilerle sokaklara dökülürdü.
“Abdülvahit Turan, yeni çıkan Yeni Hayat, iki tane beş kuruşa!” Kâğıtlara
sarılı bu küçük karamelalar bilmem Turan şekercisinin üretimi mi idiler.
Yine boyunlarına asılı tahta termoslu sandıklarda küçük çubuklara sarılı
Sütsal dondurmaları satılırdı. Sanırım Geye dondurmasının ilk ürünleri.
Simitçiler üç bacaklı sehpalarının üzerine oturttukları saç tepsiler
başlarında, bağırırlardı: “Eskişehir unundan, Devrengeç’in suyundan, yeni
çıktı fırından, taze simit!” Bir klarnet, bir keman, bir macuncudan oluşan
üçlü melodili dolaşırdı mahalle aralarında. Başta taşınan sekizgen tepsi üç
bacaklı tahta sehpaya oturtulur, sivri külahlı kapağı kalkınca sekiz ayrı
üçgendeki sarı, yeşil, kırmızı, susamlı, fındıklı, karanfilli koyu ağda
meydana çıkar, satıcının ancak iri bir tornavida marifetiyle kopartıp orta
gözden aldığı dut çubuklarına doladığı tatlı lezzet etrafını çevreleyen
çocuk kalabalığına sadece beş on kuruşa sunulurdu. Müzik yayını ise cabası.
.. Nane şekerciler daha çok otobüs duraklarında dolaşırdı. Ve şerbetçiler
temiz, beyaz önlüklerinin üzerine bellerine bağlı bardak dizili metal kuşak,
sırtlarında deri ile muhafazaya alınmış, ağız kısmı şakırdayan metal
pullarla ve boncuklarla süslü, parlak pirinç ibriklerden, yere eğilerek bir
metre kadar aşağıda tuttukları bardaklara buzlu şerbet akıtırlardı.
Mevsimine göre çilek, korkuk, vişne, karadut, hünnap, demirhindi, limonata.
Kışın da boza ve salep satan bu adamlar şişelenmiş meşrubat ve kolanın ezici
rekabeti ile tarihin derinliklerinde yitip gittiler.
Dışarıdan gelenlere Uludağ gazozu ikram edilirdi, Vilayet’in karşısında.
Çınarlı Kahve’nin bitişiğinde, İnegöl Köftesi ve mutlaka İskender Kebabı.
İskender, şimdi de orada olan, Atatürk Caddesi’ndeki Kebapçı Nurettin’in
dükkânında yenirdi. Şimdi Vakıflar Bankası’nın bulunduğu yerdeki Tatlıcı
Mecit’in bitişiğindeki tekkenin bahçesine dar bir cepheden dik merdivenle
inilerek Hacı Bey’de ya da Kayhan Çarşısı’ndaki Süleyman Efendi’de
yenilirdi.
Trafik gürültüsü yoktu, trafik de. Saat başı Muradiye yolu ile
Emirsultan-Çekirge, yarım saatte bir Çekirge-Yıldırım, daha sonraları
Davutkadı-Çekirge, Belediye Önü-Muradiye, İtfaiye-Yıldırım, her çeyrekte
Yeşil-Çekirge seferi yapan kırmızı boyalı Bussig marka belediye otobüsleri
yeterli idi. Başlangıç duraklarından aylık paso satın alınabilirdi.
Yandaki bir bürodan ise Mudanya vapuru için bilet alabilirdik.
Otobüse alınmayacak eşyası olanlar için Çekirge’ye yirmi kuruşa dolmuş yapan
biri 1946 model Opel, sadece 2 araba vardı. Şehirde dolmuş 1960’larda
Santral Garaj’ın yapımı ile başladı. İnsanlar sağlıklı olduklarından mı
yürürdüler, yürüdükleri için mi sağlıklıydılar?
Çekirge’ye ya da Karamustafa, Kaynarca’ya gelin hamamına giden
mahalle kadınları, kızları bu uzun mesafeyi bile darbukalar, şarkılar
eşliğinde kalabalık gruplar halinde kat ederlerdi. Erkek Lisesi, Ticaret
Lisesi öğrencileri Maksem Caddesi’ni değil Basak Caddesi’ni tercih
ederlerdi. Kız Lisesi de o yokuşta olduğundan. Necatibey Kız Enstitüsü’nün
dağılma saati ise Nasuhpaşa Hamamı’nın köşesinde veya Maviköşe
Muhallebicisi’nde beklenirdi. Platonik sevgililerle sadece bakışmak için.
Okullar şehir merkezinde olduğu için kitap ve kırtasiyeciler de sadece
hükümet civarında toplanmıştı. Şekercioğlu, Suhulet, Zeki Mumcu, Kitapçı Ali
Haydar ve belki bir iki tane daha.
Sayıları elliyi ancak geçen özel otomobiller çiftlik sahiplerine, ipek
fabrikatörlerine, sanayicilere, tüccarlara ve birkaç doktora aitti. Atatürk
Caddesi’nde arzulanan her noktaya park edilebilen bu arabaların kime ait
olduğu herkesçe bilinirdi. Bir tanesi belediye önünde, bir tanesi vilayet
önünde, üzerleri plaj şemsiyeli, beyaz boyalı, varil tipli trafik noktasında
görev yapan polis memurlarına yılbaşı akşamları bu araba sahiplerince hediye
paketi verilirdi.
Adliyenin önünde keşiflere giden taksilerin dışında dört beş tane de taksi
yazıhanesi vardı. Şimdiki İş Bankası’nın yanında taksici Fehmi’nin Güven
Taksi, Kürt Mehmet’in Bulut Taksi, İnönü Caddesi’nde Yeni Taksi, Tayyare
Sineması’nın altında Moda Taksi ve nedense ismi ile değil de telefon
numarası ile anılan Basak Caddesi’ndeki 2070. Önlerindeki çığırtkanlar gün
boyu “Yalova’ya vapura! ..Mudanya, danya, danya!” diye bağırarak müşteri
celp etmeye çalışırdı. Özellikle sabaha karşı Yalova vapuruna gitmek için
yazıhaneye ismini yazdırmanız yeterliydi, herkesin evini bilirdi şoförler.
Moda Taksi’den Mudanya ve Uludağ otobüsleri de kalkardı. Deniz modası
başlamamıştı, Pazar günleri yüzmeye giden gençler dışında yaz Uludağ’da
geçerdi. Dağdaki kayak evi dışında tek tesis Büyük Otel’di. Beceren,
lokantası ve tahta barakaları ile profesyonel konaklamanın ilk öncüsüdür.
Kirazlıyayla Senatoryumu’nun sundurmalı teraslarında battaniyelerine sarılı
hastalar güneşlenirdi. Dağda kolluk kuvveti yoktu ama asayiş vardı. Açık
çadırlar, kapısı tel ile bağlı barakalardan hırsızlık olduğunu hiç
hatırlamam.
Ulucami yanındaki Zeytin Han’ın altında Kamil Koç’un ve Özen’in, İnönü
Caddesi’nde, şimdiki Hüzmen Plasa’nın olduğu yerde Uludağ, karşısında Bosna
Oteli’nin altında Kütahya’ya Şevelli otobüslerinin, sonraları Kumbaralı
Saat’in karşısında Ege otobüslerinin yazıhaneleri ve durakları vardı. Tozlu
Koç otobüsü caddeden kıvrılıp Ulucami avlusunun önündeki çınar ağaçlarının
altına park eder. Arka kapıdan acele inen muavin tahta takozları
yerleştirir, otobüsün arka ortasındaki dar demir merdivenden dama tırmanır,
demir parmaklıklara bağlanmış urganı çözer, alta yayılıp uçları beceri ile
katlanmış brandayı kaldırır, un gibi ince bir toz bulutu başları yukarıda
bavul bekleyen insanların üzerine çöker. Bu arada yolcularını almış fayton
ve briçkalar alanı terk eder. Kazalardan gelen otobüsler İnönü, Cumhuriyet
caddeleri ve civarına dağılmış gerçek manadaki hanlardan kalkar ve buralara
park ederlerdi.
Ulucami yanındaki bilet ofisinin önünden kalkan özel otobüsü ile Devlet Hava
Yolları uçakları 15 lira ücretle günde üç dört sefer İstanbul’a, haftada bir
Ankara’ya uçardı. Bir ara Vecihi Hürkuş’un yedi kişilik bez kanatlı (!!!)
uçakları ile İstanbul’a dolmuş yaptığını da hatırlıyorum.
Kış kışlığını yapar, Bursa’ ya
“adam gibi” kar yağardı. Günlerce duran, buza çeken bu karda geceleri
kadınlı erkekli gruplar İpekçilik Caddesi’nden, Namazgâh’tan tahta
merdivenler kayarlardı… Kayak sporu için Uludağ’a çıkanlar tepelere ski’leri
ile yayan tırmanır, akşam dönüşte şehre kadar kayarak inerlerdi. Kirazlı ile
Otel bölgesinin ortasında yapılmış taş kulübede, sığınacak olanlara devamlı
yakacak odun bulunurdu ve korumasız bu yapıya kimse zarar vermezdi.
Çarşının en renkli olduğu dönem koza zamanıdır. Köyler bir yana, şehirde de
pek çok ev baharda birkaç paket tohum açar. Her sabah bahçelerden taze
kesilip eşek yükleri ile taşınan dut yaprakları bir odaya yayılır, böcek
tohumları dökülür, sokaklara taşan tatlı bir hışırtı ile filizleri tüketen
bu obur tırtıllar koza sarıp meşakkatli altı haftanın sonunda satıma
gelirler. O zaman Koza Hanı’nda koza borsası kurulur. Küfeler, sepetler,
bohçalarla evlerden ve köylerden taşınan mahsul erken saatte hanın
kapısından başlayıp çarşının sonuna kadar kuyruk oluşturur. Koza Birlik
yanında ipek fabrikatörlerinin eksperleri avuç avuç incelerler, fiyat
biçerler. Mallar mahşeri kalabalıkta han avlusunun etrafındaki mağazaların
önlerine gerilmiş bez levhalar altındaki Hacı Resul, İpeker, Yılmazipek,
Sait Ete, Fahri Batıca, Garipoğlu, Kooperatif kantarlarına taşınır. Okul
talebeleri kantarcılık yaparak, kollarında Kızılay bandrolleri ile sepetler
içindeki ezik kozaları ayıklar ve tezkere kırarak harçlıklarını çıkarırlar.
Firmalar satın aldıkları mala bir fiş verir ve en erken akşam saatinde veya
ertesi gün ödeme yaparlar. Parasını alıp köye dönme acelesinde olanlar az
bir komisyon karşılığın tezkiresini kırdırır, çocuklara da her gün dönen,
küçük sermaye ile para kazanırlar. Beygirli, arabalı nakliyeciler, çarşı
hamalları için bereket dönemi olan bu iki haftalık pazarda esnaf ve seyyar
satıcıların yüzü güler. Bir aylık zahmetli üretim kadınların eseri
olduğundan teamül gereği bu paraya evin erkekleri dokunmaz, kadının bir
yıllık giyecek masrafı, genç kızların çeyiz hazırlıkları, takı alımları hep
bu paradan karşılanırdı.
Merinos Fabrikası kendi içine
kapalı sosyal aktiviteler sitesi idi. Elit tabaka burjuva Çelikpalas
Oteli’nde yuvalanır, renkli balolar burada tertiplenirdi. Güzelim belediye
binasının önünü kapatan Dağcılık Kulübü binası (sonraları nikâh dairesi
oldu) ve çam ağaçlıklı bahçesi özellikle geceleri ailelerin mekânı idi.
Devlet Tiyatrosu olmadan önce Halkevi binasının avlusu da benzer özellikte
idi ve tabi kırmızı damlı, yeşil bahçeli aşağı mahallelerin, gerisindeki
nihayetsiz ovanın seyredildiği Yeşil Kahvesi ve Tophane Bahçesi. Esnaf
takımı Çakırhamam’daki Kadifeli Kahve’yi, memurlar, emekliler, özellikle
asker emeklileri işletmecisi Rıdvan Bey’in hep büyük ceviz masasının ardında
oturduğu Mahfel’e; gençler ise Mahfel’in bilardo salonu yan aralığındaki,
Parmaksız Süleyman’ın işlettiği Akın Spor Lokali’ne veya hemen karşısındaki
Gökdere üzerine asma balkonlarla uzanmış Ferah Kıraathanesi’ne (şimdi
Setbaşı Kütüphanesi) devam ederdi.
Haşim İşçan’ın valiliği
döneminde yapılmış Yeni Hastane, karakol binaları, kapalı pazaryeri, Vali
Konağı, Haşim İşçan İlkokulu (Osmangazi Kaymakamlığı) ile Yenal Pasajı, Ali
Haydar Apt, Hacı Resul İşhanı ve inşa halindeki Emlak Bankası, Yeni postane
(eskisi T. Ticaret Bankası yerinde idi- günümüzde eski valilik yanındaki
Collezione mağazası), İş Bankası dışındaki binalar; cumhuriyet ilk dönemi
resmi binaları, Halkevi, Tayyare Sineması ve mimar Kemalettin Bey tarzı,
yuvarlak balkonlu, iki üç katlı apartmanlar, geri kalanları da Ermeni yapımı
veya klasik Türk mimarili çıkmalı, iki üç katlı, büyük giyotin pencereli,
ahşap, yarı kagir evler ve konaklar stilini korumakta idi.
Maliye binası ile Setbaşı
Köprüsü arasına açılmış bulunan cadde yeni binalarla dolarken Şafak (Saray)
Sineması’nda köprüye kavuşan Ünlü Cadde ihtişamını yitirmiş, terziler ve
ısmarlama kunduracılara kalmıştı.
Atatürk Caddesi’nde yaz kış
akşam saatlerinde mutlaka tur atılırdı… Piyasa’ya Yeni Postane köşesinden
başlanılır. Önleri vitrin pencereli lobisi ve kıraathanesi ile Luca Palas
Oteli, öğlen saatlerinde müşterilerin önünde kuyruk olduğu tek masalık kuru
fasulyeci Adem, Kunduracı Refik, İş Bankası, Güven Taksi, Bulut Taksi,
Hüzmen Zade’nin acentası, Tatlıcı Nezir, Saatçı, Gökmener Eczanesi, berber
salonu, Gürses Radyo, kumaşçı İngiliz Halit, Naci Kurtul’un Güven Sigortası,
hazır elbiseci, Temizel Lokantası, yan yana iki terzi dükkanı, Karagöz’ün
banisi Şeyh Küşteri’nin mezarı (bir gece içinde yok edilerek dükkân
yapıldı), Kafkas Pastanesi, bir saatçı daha, önünde oturulabilen içerlek
muhallebici, gömlekçi ve her şeyi Şükrü Tüfekçi, Meraklı Yemişçi, Eczacı
Bediha Hanım, soğuk Uludağ gazozu içilen sigara bayii, Foto Rekor, Eski
Postane ve Hükümet önü ve Atatürk Heykeli. Süreyye Öğünç’ün beyaz eşya
mağazası, Orhan Akkök ve Berk mağazaları, tuhafiyeci, frigosu ile ünlü Turan
Pastanesi, ayakkabıcı Sabri Türemen ve önünde oturulabilen, vişneli
dondurması harika Mavi Köşe, Ahmet Tevfik Bey’in eczanesi, Dondurmacı Şaban
ve dar Setbaşı Köprüsü (sonradan bir misli genişletildi), coşkulu kan dere,
kenarındaki alanda mahkûmlara yaptırılmış voleybol sahası, Mahfel, demir
ayaklı, yuvarlak mermer masaları, demir sandalyeleri ile çay bahçesi.
Kapısında âmâ gazeteci, bir sıra küçük dükkânlar, tam karşısında caminin
önünde yine sıra dükkanlar. Kuru kahveci Nermin Hanım, Karlıova Kitabevi,
köşede çapraz kapısı ile muhallebici Şaban, bitişiğindeki tuhafiyeci Süreyya
Hanım, parke döşeli küçük meydanın ortasında ihtişamlı bir çınar ağacı ve
arkasında ahşap karakol. Tur bu noktada biter, geri dönülürdü. Karşı
kaldırıma piyasa niyeti ile asla geçilmezdi. Piyasa erbabı o tarafa ya ilin
tek çiçekçisi için, ya sinemaya bilet almaya ya da Ulucami yanındaki fırının
önünde çınara dayalı camekânı ile meraklı ayakkabı boyacısı Sait’e geçerdi.
Ortası ağaçlıklı Altıparmak
Caddesi, yüksek setli bahçesinin içindeki beyaz boyalı ahşap mimarisi ile
Turink Otel ve karşı sırada bahçe içindeki şirin köşkte bulunan Özel
İnal-Ertekin Okulu ve birkaç bina dışında sağlı sollu, iki katlı dar cepheli
Yahudi evleri, Stadyum karşısındaki yine beyaz boyalı ahşap konakta hizmet
veren Sigorta Hastanesi’nde biterdi. Sonrası yapılmakta olan İkramiye Evleri
(banka evleri), Vali Konağı’na kadar boş yeşillikler ve Eşekboğan Deresi
(Kültürpark).
Özellikle yaz ayları başka
olurdu. Romalılar döneminden beri şifa veren büyük havuzlu hamamlar, kimi
konak, kimi otel olarak yapılmış, hepsi banyolu otel olan onlarca ahşap,
oymalı bina. Yine onlarca özel banyolu küçük aile otelleri, bir han
kapısından girilircesine tek katlı binanın ardında yükselen yeni Gönlüferah
Oteli, Adapalas, sarp yamacın üzerinden yaşlı çınarların gölgesinde ova,
günbatımı ve grubun renklerini yansıtan Nilüfer Deresi peyzajlı Hüsnügüzel
ve Selvinaz bahçeleri ve hamamları, banyoculara pansiyon veren yüzlerce ev
ve ahşap binası ile Askeri Hastane.
Başka bir yol olmadığından
İzmir ve Mudanya yönüne giden bütün araçlar Çekirge’den geçerdi. Öğlen
saatlerinde Mudanya vapurundan gelen otobüs ve kaptıkaçtılar, isterpenteli
(katlanan iskemle) dolmuşlar, taksiler Armutlu Meydanı’na yanaşır,
arabaların çevresini pansiyon temin eden, bavul taşıyan çocuk kalabalığı ve
gürültüsü sarardı.
Muhittin Baha Bey’in (Pars)
Havuzlupark’ı yalnız Bursa’nın değil, ülkenin tek tesisi idi o zamanlar. Bir
büyük, bir küçük, bir derin atlama havuzunun yanını sıra sıra soyunma
kabinleri kaplar, karşı yönde kat kat teraslarla yükselen büyük arazide çay
bahçesinin demir, yuvarlak masa ve sandalyelerinde oturacak yer bulunmazdı.
İkindi vaktinden sonra Çekirgeliler ve fayton ve otobüsle Bursa’dan gelenler
yanlarında getirdikleri yiyecek çıkılarını açar, yalnız çay bahçesini değil
ulu ağaçların gölgelediği yapay gölün kenarındaki alana da yayılırlardı.
Gölde sandallar dolaşır, yandaki hayvanat bahçesinin tavşanları ile
oynaşılır, semt delikanlıları yabancı kızlardan iş çıkarırdı. Akşamları çay
bahçesinin sahnesinde ünlü sanatçılar program yapardı. Meydandan Acemler
tren istasyonuna kadar olan yolda tek bina Muhittin Baha Bey’in Pembe Köşk’ü
ve aşağılardaki un değirmeni.
Önce sanayi, ardından iç göç,
dış göç geldi, sonra da yapsatçılar. Eski evlerle beraber sokaklara sarkan
erik ağaçları, dut dalları, şimşir kökleri de moloz kamyonlarına yüklenip
götürüldüler, beraberlerinde tarihi, hatıraları ve yerine konulamayacak
değerleri de. Pınarlar kurudu, sokak çeşmeleri sustular. İnsanlar bazı
değerlerin kıymetini ancak yoklukta anlarlar, sağlık gibi, ömür gibi. Kırk
yılda yok olan bir şehri de şimdi aradığımız gibi.
Eski Bursa’yı arıyorum,
bulamıyorum, bulamıyorum. Galiba ben gençliğimi arıyorum da…
Kaynak: A. H: Tanpınar yarışması (2001) dereceye giren eserleri kitabı -
Osmangazi Belediyesi yayınları